İçeriğe geç

Mesneviden Cariyenin Kuyumcuya Olan Aşkı Hikayesi

Mesneviden Cariyenin Kuyumcuya Olan Aşkı Hikayesi

Mesneviden Cariyenin Kuyumcuya Olan Aşkı

Bir padişah vardı, çok sevdiği bir cariyesi vardı. Padişah bu kıza âdeta gözü gibi bakardı. Ama bir gün cariye hastalandı. Padişah ne yaptıysa, ne kadar hekim çağırdıysa bir türlü iyileştiremedi. Cariye gün geçtikçe eriyor, padişah ise çaresizlikten perişan oluyordu.

Sonunda ülkenin en bilge hekimi çağrıldı. Bu hekim, sadece tıp değil, gönül ilmini de bilen bir zattı. Cariyeyi muayene etti ve anladı ki bu sıradan bir hastalık değil, aşk ateşiyle yanıyor.

Hekim akıllıca bir yöntem buldu. Cariyenin nabzını tuttu, ona memleketini, şehirlerini, tanıdıklarını tek tek saymaya başladı. Kimin adını duyunca nabzı hızlanıyorsa, sevdiği kişi oydu. Cariye dostlarını, komşularını söyledi, nabzı normaldi. Başka şehirleri söyledi, yine değişen bir şey olmadı.

Ta ki hekim, “Semerkand” deyinceye kadar. Cariyenin nabzı hızlandı. Hekim orada tanıdıklarını sordu. Cariye Semerkand’da bulunan kuyumcunun adını söyleyince yüzü kızardı, sonra sarardı. Hekim anladı ki bu kız, Semerkand’lı bir kuyumcuya âşıktır ve ondan ayrı düştüğü için hastalanmıştır.

Hekim, cariyeye dedi ki:

– Korkma, hastalığının ne olduğunu anladım. Seni iyileştireceğim. Ama sakın bu sırrı kimseye söyleme. Sırlar gönülde gizli kalırsa muradına çabucak erişirsin.

Sonra padişaha gidip durumu anlattı ve çözüm önerdi:

– Bu derdin tek çaresi var: O kuyumcuyu Semerkand’dan getirtmeliyiz. Onu altınla, elbiseyle kandıralım, buraya çağıralım. Cariyeyi ona verelim ki sevdiğine kavuşsun ve iyileşsin.

Padişah bu teklifi kabul etti ve hemen Semerkand’a elçiler gönderdi. Elçiler, kuyumcuya padişahın kendisini kuyumcubaşı yaptığını söylediler, altın ve elbiseler verdiler. Kuyumcu çok sevindi, gururlandı. Memleketini, çoluk çocuğunu bırakıp neşe içinde atına atlayıp saraya doğru yola çıktı. Ama haberi yoktu ki padişahın asıl amacı bambaşkaydı.

Kuyumcu saraya gelince padişah onu ağırladı, altın hazinesini ona teslim etti. Hekim, padişaha dedi ki:

– Şimdi bu cariyeyi ona verelim ki sevdiğine kavuşsun da hastalığı geçsin.

Padişah, cariyeyi kuyumcuya bağışladı. İki âşık birbirine kavuştu. Altı ay boyunca beraber oldular. Cariye tamamen iyileşti.

Ama işin asıl hikâyesi burada başlıyor. Hekim, cariye iyileştikten sonra kuyumcuya bir şerbet verdi. Kuyumcu içince günden güne hastalanmaya başladı. Güzelliği soldu, yüzü sarardı, çirkinleşti. Cariye onu görünce soğudu, gönlü ondan vazgeçti.

Kuyumcu artık son anlarını yaşıyordu. Ölmeden önce şöyle dedi:

– Ben o ceylanım ki avcılar, göbeğimdeki misk için kanımı döktü. Ben o tilkiyim ki postum için beni tuzağa düşürdüler. Ben o filim ki fildişim için beni öldürdüler. Bugün bana yapılan yarın başkasına da yapılır. Bu dünya bir dağdır, bizim yaptıklarımız sestir, seslerin aksisi yine bize döner.

Kuyumcu aslında şunu demek istiyordu:

“Benim güzelliğim, yeteneğim, makamım sebebiyle bunlar başıma geldi. Dış görünüşüm, albenim, pahalı elbiselerim beni bu hale getirdi. Zenginliğim, hazinem, altınlarım benim sonum oldu. Bugün bana yapılan yarın başkasına da yapılır. Herkes yaptığının karşılığını bulur.”

Kuyumcu bu son sözlerini söyleyerek öldü. Cariye ise onun ölümüyle aşkından ve hastalığından tamamen arındı.

Mevlâna bu hikâyenin sonunda şöyle der:

– Ölülerin aşkı ebedî değildir. Ölü geri gelmez. Asıl aşk ruhta ve gözdedir. O diri aşkı seç ki bakidir. Bütün peygamberler o aşkla kuvvet buldular.

Mevlâna der ki:

“Padişah o kanı şehvet uğruna dökmedi. Sakın yanlış anlama! Onun yaptığı, görünüşte kötü gibi görünse de aslında büyük bir lütuftur.”

Yani tasavvufi olarak görünüşte bir adam öldürülüyor ama bu, cariyenin ruhunun kurtulması ve kuyumcunun da manevi olarak yücelmesi içindir.

Mevlâna, bu olayı Hızır’ın gemiyi delmesi örneğiyle açıklar. Hızır, gemiyi deldiğinde görünüşte kötü bir iş yapmış gibi görünür. Ama hakikatte bu, gemiyi zalimlerin elinden kurtarmak içindir. Aynı şekilde, kuyumcunun ölümü de görünüşte kötü ama hakikatte hayırlıdır.

Bu tasavvufi hikâyede; ölmesi gereken aslında kuyumcu değil, cariyenin nefsani arzusuydu. Ama bu arzu, kuyumcu şahsında canlı olduğu için, onun bedenen ölmesi, cariyenin o arzudan kurtulması anlamına geliyordu.

Kerim Yarınıneli / KerimUsta.com

Kaynak

Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevi, 1. Cilt, 35-245. beyitler. Çeviren: Veled Çelebi (İzbudak)

 

 

📅 Güncellenme: 01.07.2026 (İlk yayın: 01.07.2026)
Beğendiyseniz Paylaşın
Kerim Usta

Kerim Usta

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise "Sevda"…

Tüm Yazılar

Yorum yapmaya ne dersiniz?

Sitemiz, deneyimini geliştirmek için çerezleri kullanır. Gizlilik Politikamız ve Aydınlatma Metni hakkında daha fazla bilgi edinebilirsin.
KVKK ve GDPR kapsamında tercihlerinizi yönetebilirsiniz.
Çerez Tercihlerinizi Yönetin (KVKK & GDPR)
Zorunlu Çerezler Sitenin çalışması için gereklidir. KVKK madde 5/2-f kapsamında işlenmektedir.
Analitik Çerezler Site performansını anlamamızı sağlar. GDPR 6/1-a, KVKK 5/1-a kapsamında işlenir.
İşlevsel Çerezler Kullanıcı deneyimini iyileştirir. GDPR 6/1-a, KVKK 5/1-a kapsamında işlenir.