
Akıntıya Kürek Çekmek
İnsan eliyle yapılmış her şeyin içinde belki de en eskisi, en yalını kürektir. İki yassı tahta, bir de bilek gücü. Denizde, ırmakta, gölde motorsuz bir kayığa binmişsen eğer, kürek senin hem kanadın hem nefesindir. Ama kürek çekmek kolay iş değildir; bilhassa akıntıya karşı çekiyorsan eğer, her vuruşta iki adım geri götürür seni su.
Akıntıya kürek çekmek, boşuna didinmek değildir tam olarak. Daha çok, imkânsızı imkân kılma inadıdır. Çünkü akıntıyı yenemeyeceğini bilir insan. Rüzgârın savuracağını, suyun götüreceğini bilir. Ama yine de çeker küreği. Durdurduğunda ise başladığı noktaya, belki daha gerisine sürüklenir. İşte bu yüzden o inat, kahramanlıkla delilik arasında bir yerde durur.
Dilimizde “akıntıya kürek çekmek” deyimi, işte tam bu çelişkiyi anlatır. Göründüğü gibi değildir; kullananın amacına göre şekil alır.
Bazen birini överken kullanırsın:
“Bak, imkânsızın peşinde koştu, herkes vazgeçti, o küreği elinden bırakmadı. Akıntıya kürek çekti be…”
Bazen de acı bir teslimiyetle:
“Ne uğruna? Ne kazandı? Akıntıya kürek çekmekten başka bir şey yapmadı ömrünce.”
Yani deyim, övgüyle yergi arasında ince bir sırtta yürür. Kimi zaman bir direniş destanıdır, kimi zaman boşa harcanmış bir can. Ama her zaman şu gerçeği hatırlatır:
Akıntıya kürek çeken, zaferi de yenilgiyi de kendine yazar.
Kerim Yarınıneli / KerimUsta.com