Mesnevî’de Bir Toplum Nasıl Bölünür?
Yahudi Padişah ve Vezirin Hikayesi
Hikayemiz, Hıristiyanlara karşı büyük bir kin besleyen bir Yahudi padişahın sarayında geçer. Bu padişah o derece katıdır ki, sırf dinleri yüzünden yüzbinlerce Hıristiyan’ı öldürtmekten çekinmez. Ona göre Musa’nın zamanı geçmiş, devir İsa’nın devridir. Fakat o bunu kabullenmek istemez. Onun tek amacı, yeryüzünde açıktan ya da gizlice Hıristiyanlığını yaşayan tek bir kişi bile bırakmamaktır.
Ancak işin aslı, bu kadar şiddet ve öldürme işe yaramamaktadır. Çünkü din, yakıldığında dumanı çıkan bir odun parçası değildir; insanlar inançlarını ölüm korkusuyla gizleseler de yüreklerinde yaşatmaya devam ederler. Padişah, işte bu çıkmazda ne yapacağını şaşırmış bir halde, yanındaki en akıllı ama en hain adamı olan vezire danışır.
Dehşet Verici Plan
Padişahın bu veziri öyle kurnazdır ki, hikayede anlatıldığına göre “hile ile suyu bile düğümleyebilir”. Padişahın derdini duyan vezir, gülümser ve daha önce kimsenin duymadığı akıl almaz bir plan sunar:
“Ey Padişahım,” der vezir, “Bana öfkeyle hükmet. Halkın önünde elimi, kulağımı kestir; burnumu ve dudağımı yar. Ardından beni idam sehpasına çıkar, asılacakmış gibi yap. Tam o sırada bir aracı gönderip beni affettir. Tüm bu işleri de şehrin en kalabalık meydanında, tellallar eşliğinde yaptır ki herkes görsün.”
Padişah şaşkınlıkla sorar: “Peki bunu yaptıktan sonra ne olacak?”
Vezir devam eder: “Beni bu memleketten sürgün et. Hıristiyanların çok olduğu uzak bir şehre gönder. İşte o zaman asıl oyun başlayacak.”
Padişah planı beğenir ve hemen uygulamaya geçirir. Vezir; herkesin gözü önünde feci şekilde cezalandırılıp, az kalsın asılıyorken, bir aracı tarafından affedilip ve sürgüne yollanıyor.
Vezir, “mağdur” rolüyle hedefe sızıyor
Vezir, padişahın düşmanı olan Hırıstiyan topluluğunun yaşadığı şehre varıyor. Hemen ağlamaya, sızlanmaya başlıyor:
– Ben aslında sizdenim. Yıllarca inancımı gizledim. Ama o zalim padişah benim sırrımı anlayınca bu işkenceleri yaptırdı. İnanın uğruna canımı vermeye hazırım.
Adamın kopmuş kulağı, kesilmiş eli… Bunlar onun “şehit” olduğunun kanıtı gibi duruyor. O topluluk, bu adamın ne kadar samimi olduğuna o kadar inanıyor ki, yüzbinlerce kişi etrafında toplanıyor.
Onu yol gösterici, önder, rehber olarak kabul ediyorlar.
Gizli Mektuplar
Vezir artık Hıristiyanların gönlünde taht kurmuştur. Görünüşte onlara İncil’i ve ibadetlerin sırlarını anlatmakta; yani bir din adamı gibi davranmaktadır. Ancak aslında yaptığı, avcıların kuşları tuzağa çekmek için ıslık çalmasından farksızdır.
Aradan altı yıl geçer. Bu süre zarfında vezir, bir yandan Hıristiyanların güvenini kazanırken bir yandan da gizlice Yahudi padişahla mektuplaşmaktadır. Padişah, sabırsızlıkla “Vakit geldi mi?” diye sorarken, vezir “Bekle, her şey benim kontrolümde” mesajını yollar.
Sonraki aşama ise büyük bir operasyondur. Hıristiyanların aralarında, dini lider konumunda 12 emir (yönetici) vardır. Vezir, bu 12 emirin her birine ayrı ayrı, kendi el yazısıyla mektuplar yazar.
Bu mektupların içeriği akıl almaz bir kurnazlık taşır:
Birinci Emir’e yazdığı mektupta;
“Halife sensin. Diğer on bir kişi sana bağlıdır. Onların görevi, senin emirlerini yerine getirmektir. Kendi başlarına hiçbir yetkileri yoktur.”
İkinci Emir’e yazdığı mektupta;
“Halife sensin. Ama senin halifeliğin sadece ibadet işlerindedir. Yönetim yetkisi birincidedir. Sen birinciye danışmadan hiçbir dini hüküm veremezsin.”
Üçüncü Emir’e yazdığı mektupta;
“Asıl yetki sendedir. Birinci ve ikinci sadece danışmandır. Onların verdiği kararları sen onaylamadıkça hiçbir şey bağlayıcı olmaz.”
Dördüncü Emir’e yazdığı mektupta;
“Sen sadece eğitimden sorumlusun. Halka dini öğretmek senin görevin. Ama öğreteceğin şeyleri birinci, ikinci ve üçüncüye sormadan belirleyemezsin. Onların onayını almak zorundasın.”
Beşinci Emir’e yazdığı mektupta;
“Sen adalet işlerinden sorumlusun. Halk arasında çıkan anlaşmazlıkları çözmek senin görevin. Ama verdiğin hiçbir karar, altıncıya sormadan geçerli olmaz. Altıncının onayı olmadan hiçbir hükmü uygulayamazsın.”
Altıncı Emir’e yazdığı mektupta;
“Sen denetimden sorumlusun. Beşinciyi ve yedinciyi denetleyeceksin. Onların yaptığı her işi kontrol etmek senin görevindir. Onlar senden izinsiz hiçbir şey yapamaz.”
Yedinci Emir’e yazdığı mektupta;
“Sen hazineden sorumlusun. Topluluğun mallarını korumak ve harcamaları düzenlemek senin görevin. Ama harcama yapmak için sekizincinin iznini almak zorundasın.”
Sekizinci Emir’e yazdığı mektupta;
“Sen savaş ve savunmadan sorumlusun. Düşmana karşı topluluğu korumak senin görevindir. Ama yedinciye danışmadan hiçbir askeri harekat yapamazsın. Onun izni olmadan kılıç bile çekemezsin.”
Dokuzuncu Emir’e yazdığı mektupta;
“Sen tüm liderlerin üzerinde bir yetkiye sahipsin. Ama bunu kimseye söyleme. Gizli halife sensin. Kimse bilmesin. Sadece sen bil ve ona göre hareket et.”
Onuncu Emir’e yazdığı mektupta;
“Sen ancak dokuzuncunun ölümünden sonra yetki alacaksın. Şimdilik sadece gözlem yap. Hiçbir şeye karışma. Dokuzuncu öldüğünde, her şey sana kalacak.”
On birinci Emir’e yazdığı mektupta;
“Sen hiçbir yetkiye sahip değilsin. Sadece danışman olarak duracaksın. Ama senin sözün, on kişinin sözüne bedeldir. Ne yaparlarsa yapsınlar, sana danışmadan hiçbir şey kesinleşmesin.”
On ikinci Emir’e yazdığı mektupta;
“Sen aslında en yetkili kişisin. Ama bunu ölümünden sonra herkes anlayacak. Şimdilik sessiz ol ve herkesin dediğini yap. Sabret. Zamanı gelince her şey ortaya çıkacak.”
Yazmaktaydı.
Bu Uyuşmazlık Neye Yol Açtı?
Her emir, elindeki mektuba göre hareket etmeye başladığında ortaya şu tablo çıktı:
Birinci: “Herkes bana bağlı!” → İkinci ona danışmadan ibadet düzenlemesi yapınca birinci “Benim yetkimi çiğniyorsun!” dedi. İkinci “Ama benim mektubumda ibadet yetkisi bende yazıyor!” diye karşılık verdi. Birinci “Benim mektubumda sizin hiçbir yetkiniz olmadığı yazıyor!” deyince ortaya çıkan tabloyu ikisi de anlamadı. Kim haklıydı? İkisi de elindeki mektuba göre haklıydı. Ama mektuplar farklıydı.
İkinci: “Birinciye danışırım ama ibadet yetkisi bende!” → Birinci “Senin hiçbir yetkin yok” deyince ikinci “Mektup böyle demiyor!” diye karşı çıktı. Birinci kendi mektubunu gösterdi. İkinci kendi mektubunu gösterdi. İki mektup birbirine tamamen zıttı. Hangisine inanacaklardı? İkisi de kendi mektubunun doğru olduğuna inanıyordu. Sonuç: Kavga.
Üçüncü: “Birinci ve ikinci bana danışmak zorunda!” → Oysa onların mektuplarında üçüncüden hiç bahsedilmiyordu. Üçüncü, birinci ve ikinciye “Bana danışmadan neden karar alıyorsunuz?” diye çıkıştı. Birinci “Sen kim oluyorsun da bana danışacakmışım?” dedi. İkinci “Benim mektubumda senden hiç bahsedilmiyor!” diye ekledi. Üçüncü kendi mektubunu gösterdi. Ama onların mektuplarında üçüncünün adı bile geçmiyordu. Üçüncü “O halde sizin mektuplarınız sahte!” dedi. Onlar da “Seninki sahte!” dedi. Ortalık karıştı.
Dördüncü: “Birinci, ikinci ve üçüncüye sormak zorundayım!” → Üçüncüye gidip sordu. Üçüncü “Sen bana niye soruyorsun? Benim senden haberim yok” dedi. Dördüncü “Ama mektubumda size sormam gerekiyor!” deyince üçüncü “Benim mektubumda böyle bir şey yok! Senin yetkin yok!” diye çıkıştı. Dördüncü birinciye gitti, birinci “Ben seni tanımıyorum, bana niye soruyorsun?” dedi. İkinciye gitti, ikinci “Benim işim ibadet, senin eğitim işlerine karışmam!” diyerek onu savdı. Dördüncü kime soracağını, kime güveneceğini şaşırdı.
Beşinci: “Adalet yetkisi bende! Ama kararlarımı altıncıya sormak zorundayım” → Altıncıya sorduğunda, altıncı “Sen bana soracak değil, ben seni denetleyeceğim! Senin yetkin yok, benim denetimim olmadan hiçbir şey yapamazsın!” dedi. Beşinci “Ama mektubumda adalet yetkisi bende yazıyor, sadece sana sormam gerekiyor!” diye itiraz etti. Altıncı “Benim mektubumda seni denetleyeceğim yazıyor, yani asıl yetki bende!” dedi. Beşinci “O zaman ben karar vereyim, sen sadece onayla!” dedi. Altıncı “Hayır, ben denetlerim, senin kararın benim iznim olmadan geçersizdir!” dedi. İkisi de birbirine girdi. Ortada adaleti bekleyen halk ise ne yapacağını şaşırdı.
Altıncı: “Ben denetimden sorumluyum! Beşinciyi ve yedinciyi denetleyeceğim” → Beşinci ona sormak zorunda olduğunu sandığı için, altıncı “İşte böyle, sen bana bağlısın” diye düşündü. Ama yedinciye geldiğinde, yedinci “Sen beni denetleyemezsin, ben hazineden sorumluyum ve sekizinciye bağlıyım!” diye çıkıştı. Altıncı “Mektubumda seni denetleyeceğim yazıyor!” dedi. Yedinci “Benim mektubumda öyle bir şey yok! Senin benimle işin ne?” diye karşılık verdi. Altıncı “O halde senin mektubun sahte!” dedi. Yedinci “Seninki sahte!” dedi. Altıncı, denetleyeceği iki kişiden biriyle (beşinci) zaten anlaşamamıştı, diğeriyle (yedinci) de kavga etti. Denetim yetkisi elinde kaldı ama denetleyecek kimse kalmadı.
Yedinci: “Ben hazineden sorumluyum, harcama yapmak için sekizincinin iznini almalıyım” → Sekizinciye gidip izin istedi. Sekizinci “Sen bana mı soruyorsun? Benim mektubumda yedinciye danışmadan kılıç bile çekemeyeceğim yazıyor! Asıl sen bana izin vereceksin!” dedi. Yedinci “Ama benim mektubumda senin iznini almak zorundayım yazıyor!” diye itiraz etti. Sekizinci “Benim mektubumda senin bana danışman gerektiği yazıyor!” dedi. İkisi de birbirinden izin bekledi. Yedinci “Ben harcama yapamıyorum, çünkü senin iznin olmadan olmaz!” dedi. Sekizinci “Ben de savaş yapamıyorum, çünkü senin danışmanlığın olmadan olmaz!” dedi. İkisi de kilitlendi. Ne harcama yapılabildi, ne savaş. Topluluk iç ve dış tehditlere karşı savunmasız kaldı.
Sekizinci: “Ben savaş ve savunmadan sorumluyum, yedinciye danışmadan hiçbir şey yapamam” → Yedinciye danışmaya gitti. Yedinci ise ona “Sen bana danışacak değil, ben senden izin alacaktım!” diyince sekizinci ne yapacağını şaşırdı. “Mektubumda yedinciye danışmadan kılıç çekemem yazıyor, ama o benden izin bekliyor!” diye düşündü. İkisi de aynı anda konuşmaya başladı. Yedinci “İzin ver!” dedi. Sekizinci “Danışayım!” dedi. Sonunda sekizinci “Ben danışmadan hareket edemem, ama sen bana izin vermezsen ben de sana danışmış sayılmam!” diyerek çaresizce beklemeye başladı. Düşman geldiğinde ne yapacağını bilemedi.
Dokuzuncu: “Ben gizli halifeyim!” → Kimse onu tanımadı. Dokuzuncu, gizli olduğu için kimseye söyleyemedi. Ama kendi içinde “Ben en yetkili kişiyim” diye düşünüyordu. Toplantılarda konuştu, fikir verdi. Ama kimse ona “Sen kimsin?” diye sorduğunda “Ben sadece bir liderim” demek zorunda kaldı. Çünkü mektubunda “bunu kimseye söyleme” yazıyordu. Verdiği fikirler dinlenmedi, aldığı kararlar uygulanmadı. Çünkü kimse onun aslında “gizli halife” olduğunu bilmiyordu. Dokuzuncu, en büyük yetkiye sahip olduğunu düşünüyordu ama kimse onu umursamıyordu. Sonunda o da pes etti.
Onuncu: “Ben ancak dokuzuncunun ölümünden sonra yetki alacağım. Şimdilik sadece gözlem yapayım” → Dokuzuncunun “gizli halife” olduğunu bilmediği için, onu sıradan bir lider sandı. Ama dokuzuncu kendini gizli halife bildiğinden kimseye hesap vermiyordu. Onuncu gözlem yaparken, dokuzuncunun kimseye danışmadan karar verdiğini gördü ve “Bu adamın yetkisi nereden geliyor?” diye sorguladı. Ama kimse ona cevap veremedi. Onuncu, “Ben yetkiyi dokuzuncunun ölümünden sonra alacağım” diye beklemeye başladı. Ama dokuzuncu ölmek bilmiyordu. Yıllar geçti, onuncu hâlâ “gözlem yapıyordu”. Hiçbir şeye karışamadı, hiçbir karar alamadı. Yetkisini beklerken hayatı geçti.
On birinci: “Benim hiçbir yetkim yok, sadece danışmanım. Ama sözüm on kişinin sözüne bedel” → Toplantıda fikrini söylediğinde, birinci “Senin yetkin yok, neden konuşuyorsun?” dedi. On birinci “Sözüm on kişinin sözüne bedel!” diye karşılık verdi. Ama kimse onu ciddiye almadı. Çünkü diğerlerinin mektuplarında onun danışmanlığından hiç bahsedilmiyordu. On birinci “Bana danışmadan hiçbir şey kesinleşmesin” diye diretse de, herkes kendi bildiğini okudu. İkinci “Ben ibadet işlerinde sana danışmam!” dedi. Üçüncü “Benim yetkim senden büyük, sen bana danış!” dedi. Dördüncü “Ben zaten üç kişiye soruyorum, bir de sana mı soracağım?” diye çıkıştı. On birincinin “on kişinin sözüne bedel” olan sözü, hiç kimse tarafından dikkate alınmadı. Çünkü kimse onun bu özelliğini bilmiyordu.
On ikinci: “Ölümümden sonra anlaşılacakmış… Şimdilik sessiz ol ve herkesin dediğini yapayım” → Ama herkes farklı şey dediği için ne yapacağını şaşırdı. Birinci “Bana bağlan!” dedi. İkinci “Bana danış!” dedi. Üçüncü “Bana uy!” dedi. Dördüncü “Benim dediklerimi yap!” dedi. On ikinci herkese “Peki” dedi, herkesin dediğini yapmaya çalıştı. Ama birincinin dediğini yapınca ikinci kızdı, ikincinin dediğini yapınca üçüncü kızdı. En sonunda on ikinci hiçbir şey yapmamaya karar verdi. “Nasıl olsa ölümümden sonra herkes anlayacakmış, ben şimdilik sessiz durayım” dedi ve kenara çekildi. Topluluğa hiçbir katkısı olmadı. Yetkisi olduğu halde kullanamadı.
Buradan Çıkan Ders
On iki liderin elinde on iki farklı yetki tanımı vardı. Hiçbiri diğeriyle uyuşmuyordu. Kimse kimsenin neye göre hareket ettiğini bilmiyordu. Herkes kendini “kısmen yetkili, kısmen bağımlı” sanıyordu. Ama bu kısmi yetkiler birbiriyle çeliştiği için ortak bir karar almak imkânsız hale geldi. Topluluk, vezirin ölümünden sonra kimsenin anlaşamadığı, herkesin farklı bir kural kitabına göre yaşadığı bir kargaşaya sürüklendi.
Mevlânâ’nın bu hikâyede aslında anlatmak istediği şudur:
Bir topluluğu yok etmek istiyorsan, onlara tek bir doğru gösterme. Herkese farklı bir doğru göster. Ama bu doğruları birbiriyle uyuşmayacak şekilde ayarla. Sonra herkes kendi doğrusunun “tek gerçek” olduğunu zannederek diğerleriyle kavga etmeye başlar.
Vezirin mektupları birbiriyle uyumlu olsaydı, 12 lider oturup konuşur, “Hepimizin mektubu aynı şeyi söylüyor” der ve birlikte hareket ederdi.
Ama vezir uyuşmazlığı bilinçli olarak kurdu. İşte asıl tuzak buydu.
Kerim Yarınıneli / KerimUsta.com
Kaynak:
Not: Bu yazı, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî-i Ma‘nevî (nşr. Muhammed Estelamî) adlı eserinin birinci cildinde (beyit 321–739) geçen “Yahudi Padişahın Hikâyesi”nden uyarlanmıştır. Hikâyede geçen “Yahudi padişah” ve “Hıristiyanlar” ifadeleri, 13. yüzyılda yazılmış tarihsel bir kurgunun parçasıdır. Kesinlikle günümüzdeki hiçbir dinî veya etnik grubu hedef almaz. Bu hikaye, evrensel bir insanlık dersi olarak okunulmalı ve anlaşılmalıdır.
Konunun Video Anlatımı
Bu konu YouTube kanalımda da hazırlanmıştır. Yazılı içeriğe ek olarak, video formatında da inceleyebilirsiniz.
👉 Video Linki: Bu videoyu YouTube’da izle
📺 YouTube Kanalım: KerimUsta®
