Milli Mücadele’de Gizik Duran ve Faaliyetleri

Yayım tarihi:

Milli Mücadele'de Gizik Duran ve Faaliyetleri

Milli Mücadele’de Gizik Duran ve Faaliyetleri / Prof. Dr. Remzi KILIÇ

I. Dünya Savaşı Sonrası Durum ve Millî Mücadele’nin Başlaması:

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin de içinde bulunduğu İttifak Devletleri’nin mağlubiyeti ile sonuçlanmış, İtilâf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında 30 Ekim 1918’de hükümleri son derece ağır olan Mondros Mütarekesi imzalanmıştı. Bu mütareke ile Osmanlı Devleti hukuken olmasa bile fiilen sona ermiştir Zaten savaş sırasında İtilâf Devletleri; İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya yaptıkları gizli antlaşmalarla Osmanlı Devleti’ni aralarında paylaştılar. Yani bir bakıma nüfuz bölgelerini teyit ettiler.

Artık mütareke hükümleri galip devletlere bu nüfuz bölgelerini fiilen işgal etme fırsatı verdiği gibi, azınlıklara da harekete geçme imkanı sağlıyordu. Nitekim antlaşma kısa süre sonra uygulanmaya başlandı. İtilâf Devletleri Türk topraklarını fiilen işgal ederek parçalayacak girişimlerde bulunacaklardır.

Mondros Antlaşması’na uygun olarak Türk birlikleri cephelerden geri çekildi ve terhis edildiler. Osmanlı ordusunun mevcudu elli bin askere düşürüldü. Öte yandan devletin ulaşım ve haberleşmesi, askeri önemi olan maden ürünleri İtilâf devletlerinin denetimine geçti. 6 Kasım 1918’den itibaren Çanakkale ve İstanbul boğazları İtilâf devletleri kuvvetlerince işgal edildi. Antlaşmanın 7. maddesine dayanarak İngilizler; Çanakkale, Musul, Batum, Antep, Konya, Maraş, Birecik, Samsun, Merzifon, Urfa ve Kars’ı işgal ettiler. Fransızlar da; Trakya’daki demiryolunun önemli istasyonları ile Dörtyol, Mersin, Adana ile Afyon istasyonunu işgal ettiler

18 Kasım 1918’de Lord Kurzon Avam Kamerası’nda yaptığı konuşmada; “Kürt, Arap, Ermeni, Rum ve Yahudilerin Türk egemenliğinden kurtarılacağını” söylemektedir. Ayrıca mütarekenin 24. maddesi de Osmanlı Devleti üzerinde bir Ermeni Devleti kurulmasının yolunu açmaktaydı Bu madde de; “Vilâyat-i Sitte’de karışıklık çıkması halinde bu vilayetlerin herhangi bir kısmının işgal hakkını İtilâf Devletleri muhafaza ederler”, denilmekteydi.

Buna dayanarak, Güney ve Güneydoğu Anadolu, İngiliz, Fransız ve Ermeniler tarafından işgal edildi. İngilizler 8 Kasım 1918’de Musul’a girerken, Fransızlar ’da 11 Kasım 1918’de İskenderun’u işgal ettiler.

İngilizler Güney Cephesi’nde Türk kuvvetlerinin Pozantı’nın kuzeyine kadar çekilmelerini istediler. İstanbul hükümeti bunu kabul edince, Çukurova bölgesinde yaşayan Türk ahali haklı olarak tedirginlik duymaya başladı. Adanalılar ilgili makamlara protestolarını bildirip, bölgenin Türk yurdunun bir parçası olduğunu ve koparılamayacağını savundular. Fakat bu girişim İngiliz, Fransız ve Ermenileri durdurmaya yetmemiştir

Fransızlar bu bölgede başlattıkları işgaller sırasında Ermenilerden hem askerî hem de idarî bakımdan faydalanmışlardır. Ermenilerin işgallerde yer almaları bölgedeki tepkilerin de artmasına sebep olacaktır. Fransız Genarali Gouraud’un emrindeki altı taburdan üçü Ermenilerden meydana gelmişti. Dünya’nın dört bir yanından koşup gelen beş-altı bin Ermeni gönüllüsünden bir Ermeni alayı kurulmuştur.

Fransızların böyle bir alay kurmalarındaki gayeleri; “Ermenileri Kilikya’nın kurtuluşuna iştirak ettirmek ve böylece onların millî emellerinin gerçekleşmesi için yeni deliller ve destekler sağlamaktı”. Bu Ermeni gönüllüler, Fransız bayrağı altında ve Fransız üniformaları ile çarpışıyorlardı. Fakat Ermenilerin kendilerine ait özel bir bayrakları bulunuyordu. Fransa hükümeti, bu bölgenin idarî işleri ve polis, demiryolları, posta işleri vb. gibi önemli hizmetlere Ermenileri tayin etmişti

Fransızlar ile Ermenilerin yoğun bir işbirliği içerisinde olduklarını görüyoruz. Nitekim Fransızlar, Ermeni gönüllü alayı ile birlikte 11 Aralık 1918’de Dörtyol’a girmişlerdir. Aynı kuvvetler 17 Aralık 1918’de Mersin’i, 21 Aralık’ta Adana’yı ve 27 Aralık 1918 tarihinde de Pozantı’yı işgal ettiler.

Bundan sonra ise bölgede, Fransız himayesinde Ermeni vahşetinin yaşanmasına şahit olundu. Bu işgaller karşısında İstanbul hükümeti bir şeyler yapamayınca, bölge halkı kendi imkanlarıyla bu fiilî duruma karşı koymaya çalışacaklardır

15 Mayıs 1919’da İngiltere ve yandaşları tarafından teçhiz edilmiş olan Yunan kuvvetleri İzmir’i işgal etmişlerdir. Bu arada Mustafa Kemal, 3. Ordu Müfettişi olarak atanmış ve 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmıştır. Türk Millî Mücadele hareketinin başlangıç tarihi olarak Büyük Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışı kabul edilir. Memleketin içine düşürüldüğü çok tehlikeli durumu ortadan kaldırmak, Türk devletinin bağımsızlığı için gerekli tedbirleri almak üzere kurtuluş çareleri aranmaya başlanmıştır.

Bu amaçla memleketin özellikle işgale uğrayan bölgelerinde, kendi mıntıkalarının kurtarılması istikametinde Millî Cemiyetler kurulmaya başlanmıştır. Trakya Paşaeli Cemiyeti, Doğu İlleri Müdafaa-i Hukûk-ı Milliye Cemiyeti, Trabzon Muhafaza-ı Hukûk Cemiyeti, İzmir Redd-i İlhak Cemiyeti ve Kilikyalılar Cemiyeti gibi cemiyetler kurulmuştu. Bu cemiyetlerin “Müdafaa-i Hukûk-ı Millliye” adıyla memleketin her tarafında şubeler açtığı bilinmektedir

Büyük Atatürk’ün kendi gözlemlerine göre kurtuluş için üç türlü karar ortaya atılmıştır; İngiliz Himayesi, Amerikan Mandası ve Bölgesel kurtuluş çarelerine başvurmaktır. Mustafa Kemal, bunun üzerine görüşlerini şöyle belirtmektedir: “Efendiler, ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü ve temelsizdi.

Gerçekte içinde bulunduğumuz o tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı.

Son mesele bununda taksimini sağlamaya çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklali, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi anlamı kalmamış birtakım boş sözlerden ibaretti… Bu durum karşısında bir tek karar vardı.

O da Millî Hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak! İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur

Bu kararın dayandığı en güçlü muhakeme ve mantık şuydu:

Temel ilke, Türk Milleti’nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, istiklalden yoksun bir millet, medenî insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez.

Yabancı bir devletin himaye ve yardımını kabul etmek, insanlık haklarından mahrumiyeti, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten bu derekeye düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Halbuki, Türk’ün haysiyet ve şerefi, gururu ve kâbiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. O halde ya istiklâl ya ölüm! İşte, gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır”.

Konu daha kolay okuyabilmeniz için sayfalara ayrılmıştır. İsterseniz aşağıdan sayfa seçimi yapabilir veya bir sonraki sayfaya buradan devam edebilirsiniz.  Sayfa 2

En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 21 Kasım 2021 Kerim Usta

Bu Konu Kerim Usta tarafından Yayımlandı.

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise bir "Sevda"...

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir