Fatih Devri Osmanlı-Akkoyunlu İlişkileri


En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 9 Mayıs 2020 Kerim Usta

ÖZET:
Osmanlı Devleti, Fatih Sultan Mehmed zamanında büyük devlet olmaya başlamıştı. İstanbul’un fethi ile Doğu Roma yıkılmış, Bosna-Hersek’ten Fırat boylarına kadar Osmanlı ülkesi sayılıyordu. Gerek batıda, gerekse doğuda Osmanlı ülkesi genişleme gösterirken, Fatih gibi Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan da, doğuda Türkmenlere dayanan büyük devlet olma düşüncesi içerisindeydi. Uzun Hasan, kendisine Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed’i rakip olarak görüyordu. O’nunla mücadele için Venedik’ten Papalığa, Karamanoğulları’ından İsfendiyaroğulları’na birçok unsur ile dayanışma içerisine girmişti.

Nitekim iki padişah, Trabzon-Rum İmparatorluğu’nun topraklarına hakim olmak düşüncesi, Karamanoğulları meselesi, Anadolu’daki diğer Türkmen beylikleri üzerine hâkim olmak arzusu gibi, olaylar üzerine karşı karşıya gelmişlerdi. Aslında her iki padişah da, Anadolu topraklarını ülkesine katmak ve Türkmenleri yönetmek istiyorlardı. Hakimiyet, genişleme, güvenlik gibi sebeplerden dolayı, Otlukbeli’de karşı karşıya gelen Osmanlılar, Akkoyunluları mağlup ederek üstünlüklerini kabul ettirmişlerdir.

Giriş:
Osmanlı Devleti’nin başına, babası II. Murad Edirne’de vefat ettikten sonra, 18 Şubat 1451 tarihinde II. Mehmed, padişah olarak geçmiştir. II. Mehmed (1451-1481) yüksek bir ilim muhitinde iyi bir tahsil görmüş, derin bir Türk-İslam şuuru içinde yetişmişti. Babası ona tecrübeli devlet adamlarının yanı sıra, maddî ve manevî üstünlüğe sahip sağlam bir devleti de miras bırakmıştı.

II. Mehmed, evvelâ Bizans İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’u 29 Mayıs 1453’te fethederek, Bizanslıların bütün topraklarını ülkesine katıp, “Fatih” unvanını hakkıyla alarak işe başlamıştır. Fatih Sultan Mehmed, artık sadece Türklerin değil, Doğu Roma’nın vârisi sıfatını ve temsil yetkisini de kendisinde görüyordu. Bu nedenle hakimiyet sahasını genişleterek, büyük bir devlet olmayı amaçlıyordu.

Osmanlı Devleti’nin büyüme ve yayılma sürecinde ise, gerek doğudan gerekse batıdan son derece tehlikeli hücumlara mâruz kaldığını görmekteyiz. Bunlardan genellikle Osmanlı Türkleri’ni Avrupa kıtasından atmak isteyen, batıdan gelen ve çoğu Hıristiyan milletler tarafından “Haçlı ruhu” ile el ele verilerek yapılan saldırışlar, her defasında kırılmıştır. Hatta denebilir ki, 1448’de II. Kosova meydan savaşından sonra, batı yönünden Osmanlı Devleti’ni tehdit edecek derecede düzenli bir kuvvet Avrupa’dan artık çıkamamıştır.
Buna karşılık doğu yönünden gelen hücumlar, Osmanlı Devleti’ni büsbütün ortadan kaldırmak, yahut da o zamanlar Anadolu’da yaşamakta olan birçok küçük beylikler seviyesine indirmek amacını güttüğünden, çok daha tehlikeli olmuştur. Bunlardan birincisi Timur’un 1402’deki Ankara savaşıdır. İkincisi bundan yetmiş yıl kadar sonra olan 1473’deki Uzun Hasan’ın Otlukbeli savaşı ve nihayet üçüncüsü de bundan kırk yıl kadar sonra olan 1514’deki Şah İsmail’in Çaldıran savaşıdır.

Osmanlılar bu hücumlardan, birincisi Timur karşısında ağır bir yenilgiye uğramışlardı. Bunun sonucunda devletleri dağılma tehlikesi geçirmişti. Gerçekten Ankara savaşında Osmanlı padişahı I. Bâyezid, Timur’a esir düşmüş, bundan sonra süren şehzâdeler mücadelesi sırasında, devlet büyük sarsıntılar yaşamış, o zamana kadar devam eden hızlı gelişme, uzunca bir süre sekteye uğramıştı. Buna karşılık Osmanlılar, doğudan uğradıkları ikinci ve üçüncü hücumları kırmayı başarmışlar ve böylece batıda Hıristiyan âlemine karşı olduğu gibi, doğu yönüne doğru da devletlerini genişletme imkanı sağlamışlardır .
Rumeli topraklarında 1352’den bu tarafa yüz yıldır, geniş fetihler yapan Osmanlı Devleti’nin kuvvetli temellere dayanabilmesi için Anadolu’daki Türk unsurunun da aynı çatı altında birleşmesi gerekiyordu. Böylece pek çok Türk nüfusunu aynı bayrak altında toplayacak olan Osmanlılar, hem Avrupa’daki sınırlarını daha güvenli bir biçimde genişletebilecekler, hem de Türk unsurunun küçük devletler halinde bölünerek biri birini yıpratmasını önleyip, onları dünya çapında büyük bir Türk devletinin sınırları içinde birleştirmek suretiyle Türklüğe seçkin bir mevkî kazandırmış olacaklardı. Bu itibarla, Anadolu Türk beylikleri arasında sivrilerek, Avrupa topraklarına sıçrayan gittikçe büyüyen Osmanlı Devleti’nin Anadolu’da Türk birliğini sağlamaya çalışmaları tarihî bir zaruretti.
Osmanlı Devleti, büyümeye başladığı sırada, Anadolu Türk beyliklerinin en kuvvetlisi olan ve kendilerini Türkiye Selçuklu Devleti’nin vârisi sayan Karamanoğulları, her fırsatta Osmanlılar’a karşı darbe vurmaya çalışmışlar. Zira Osmanlılar’ın fazla büyümesi günün birinde Karamanoğulları’nın ortadan kalkmasına yol açabilirdi. Buna meydan vermek istemeyen Karamanoğulları, Osmanlılar ile mücadeleden geri kalmıyorlardı. Hatta Osmanlılar’a karşı Hristiyan batı devletleri ve Papalık ile iş birliği yapmaktan dahi çekinmiyorlardı. Anadolu’da Türk birliğinin sağlanmasını, devletinin bekası açısından zaruri gören Fatih Sultan Mehmed, Karamanoğulları Beyliği’nin siyasî hakimiyetini ortadan kaldırmayı daha başlangıçta kafaya koymuştu.

Karamanoğulları gibi doğuda Akkoyunlular da Osmanlı Devleti için gün geçtikçe ciddî bir tehlike konusu olmaya başlamıştı. Nitekim, Karadeniz sahillerine göz dikmiş olan Akkoyunlular, Trabzon Rum İmparatorluğu ile öteden beri akrabalık bağları kurmuştu. Akkoyunlular, bu sebepten Fatih Sultan Mehmed’in Trabzon’u almak isteyişine engel olmak istemişlerdi. Bundan başka İsfendiyar toprakları üzerinde hak iddia eden Kızıl Ahmed Bey’i himaye eden ve onu Osmanlılar’a karşı kullanan Uzun Hasan, Osmanlı-Akkoyunlu sınırları üzerinde hadiseler çıkarmaktan geri kalmıyordu. Ayrıca Uzun Hasan, Osmanlılar’ı önemli bir rakip gördüğü için Karamanlılar ile Osmanlılar aleyhine iş birliği yapmaktan da geri durmuyordu. Bütün bu hareketler, Fatih’i ister istemez doğudaki bu tehlike ile meşgul olmaya sevketti. Osmanlı Devleti açısından, bu tehlike var oldukça Anadolu’da henüz yeni alınmış ve Osmanlı topraklarına katılmış olan yerlerin güvenliğini sağlamak imkansız olacaktı. Bu itibarla Fatih Sultan Mehmed, önce Anadolu’nun ortasındaki Karamanoğulları Devleti’ni, sonra da doğuda büyümekte olan Akkoyunlu Devleti’ni ortadan kaldırmayı zaruri görüyordu .

Osmanlı-Akkoyunlu Mücadelesi:
Akkoyunlular’ı bir devlet statüsüne çıkaran Kara Yülük Osman Bey (1402-1435) olmuştu. 1423 tarihinde Akkoyunlu şehzadesi Ali Bey’in oğlu olarak dünyaya gelen Uzun Hasan (1453-1478) dedesi Kara Yülük Osman Bey’in ölümü üzerine Akkoyunlu şehzadeleri arasında baş gösteren kavgalar içinde büyüyerek, erkenden kendini göstermiş ve nihayet 1453 yılında bütün rakiplerini bertaraf ederek Akkoyunlu Beyliği’nin başına geçmeyi başarmıştı.
O zamanlar Akkoyunlu Devleti, merkezi Diyarbakır (Amid) olmak üzere güneyde aşağı yukarı bugünkü Türkiye-Suriye sınırını takiben Mardin’in doğusundan Urfa’nın batısına kadar kuzeyde ise, Erzurum ve Sivas’ın kuzeyinden geçerek Harput’a kadar uzanan ve başlıca Erzurum, Erzincan, Harput, Diyarbakır, Mardin ve Urfa gibi şehirleri içine alan küçük bir Beylik idi. Batısı’nda Osmanlılar, güneyinde Memlûklar ve doğusunda Karakoyunlular gibi kuvvetli komşuları, ayrıca da mahallî bir takım beylikler ile Trabzon-Rum İmparatorluğu gibi zayıf komşuları vardı. Akkoyunlu Devleti’nin başına geçen Uzun Hasan, yorulmak bilmeyen bir gayret içerisinde, planlı bir şekilde durmadan memleketini genişletmeye çalışmıştır.

En zayıflarından başlayarak komşularını birer birer kendisine boyun eğdirmiş, sözde bağlı bulunduğu Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’ı 1467’de bir meydan muharebesi ile imha ettikten sonra bunun ülkelerini de kendi topraklarına katarak Akkoyunlu Devleti’nin merkezini Tebriz’e nakletmişti. Nihayet, Horasan hükümdarı Timur Oğulları’ndan Ebu Said’i de 1469’da bir savaşta esir alarak, İran ve Irak toprakları dahil olmak üzere geniş bir imparatorluğa sahip olmuştur.
Böylece, Horasan’dan Sivas dolaylarına kadar uzanan muazzam bir ülkenin kudretli ve harîs hükümdarı Uzun Hasan ile İstanbul’u fethettikten sonra bir yandan Balkanlar’da topraklarını genişletirken bir yandan da Anadolu’daki küçük devletleri ortadan kaldırmayı ihmal etmeyen Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed’in, birbirleriyle karşılaşmaları, jeopolitik bir zaruret ve âdeta kaçınılmaz bir mukadderât olmuştur diyebiliriz .
Fatih Sultan Mehmed ile Uzun Hasan arasında 1473’de cereyan eden Otlukbeli savaşına kadar, Osmanlı Devleti ile Akkoyunlular arasında bir çok münasebât söz konusudur. Bizzat Uzun Hasan’ın emri ile yazılmış olan Ebû Bekr-i Tihrânî’nin Kitâb-i Diyarbekriyye adlı eseri 1471 yılına kadar olan Akkoyunlular tarihini anlatmaktadır . Araştırmamızda adı geçen eser ve bir takım belgeler ve diğer araştırma çalışmaları bize ışık tutacaktır.
Osmanlı Devleti’nin başında Fatih Sultan Mehmed, tam bir cihangîr gibi hareket etmekte ve kendisini bütün Türklerin, Müslümanların, hatta Hristiyanların hamisi ve “yer yüzünün büyük hükümdarı” olarak kabul etmekteydi. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan da kendisini bütün Türklerin ve Müslümanların hamisi hatta Türkistan’dan Anadolu’ya kadar uzanan geniş sahaların hükümdarı olarak görmekteydi.

Bu anlayışların dışında Akkoyunlular, Osmanlılar’a karşı; Venedik Cumhuriyeti, Trabzon-Rum İmparatorluğu, Karamanoğulları Devleti, Papalık, İsfendiyaroğulları vs. topluluklar ile iş birliği ve dayanışma içerisine girmekteydiler. Uzun Hasan’ın amacı, her yönden çok güçlü bir rakip olan Fatih Sultan Mehmed ve devletinin zâyi edilmesi, Osmanlılar’ın Anadolu’dan atılması idi. Fatih Sultan Mehmed ise, bu durumun farkında ve Anadolu’nun Karamanoğulları’ndan Trabzon-Rum İmparatorluğu’ndan ve Akkoyunlular elinden tamamen alınıp Osmanlı ülkelerine katılmasını amaçlıyordu. İşte bu ve diğer bazı sebepler, Osmanlı-Akkoyunlu mücadelesini kaçınılmaz kılıyordu.
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethettiği 1453 yılında Akkoyunlu Devleti tahtına oturan Uzun Hasan, mevkiini sağlamlaştırdıktan ve Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’a karşı ilk büyük zaferini kazanıp, Erzincan’ı ele geçirdikten sonra, Trabzon İmparatoru IV. Kalo İonnes’in kızı Maria Katherina (Despina Teodora) ile 1458’de evlenmişti. Uzun Hasan, artık Trabzon-Rum İmparatorluğu ile yüz yılı aşkın sürdürdükleri dostluk münasebetlerini kuvvetlendirmişti. Bu evlilikle, siyasî bir gaye güden Trabzon-Rum İmparatoru’nun arzusuna uyarak, Trabzon’u Osmanlılar’a karşı müdafaa etmeyi üzerine almış oluyordu. Böylece Trabzon-Rum İmparatorluğu’nun koruyuculuğuna sahiplenen Uzun Hasan, öte yandan Papa’nın Osmanlılar’a karşı oluşturmaya çalıştığı ittifak çemberi ile temasa gelmiş, diğer taraftan da Trabzon’u korumak için doğrudan doğruya Fatih Sultan Mehmed nezdinde teşebbüslere girişmeye başlamıştır .

Lütfen Dikkat:Konu uzun olduğu için  sayfalara bölünmüştür. Bu sizin daha hızlı olarak konuya erişebilmenizi sağlayacaktır. Devamı için Tıkladığınızda sonraki sayfaya gidebilir veya sayfa numaraları ile seçim yapabilirsiniz.Aşağıda verilen link ise sizi yazının başlangıcına getirecektir.
Paylaşabilirsiniz
Avatar

Yazar Kerim Usta

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise bir "Sevda"...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir