
Kibir ve Tevazu : Mesnevi’den İbretlik Bir Hikaye
Mesnevi’nin sayfalarından süzülen bu zamansız hikâye, kibir ve tevazu arasındaki kadim çekişmeyi en yalın haliyle ortaya koyar. Mevlânâ, bir padişah, hasta bir köle ve ‘İnşaallah’ demeyi unutan hekimler üzerinden, insanın en büyük sınavlarından birini anlatır: Kendi gücüne tapınmak mı, yoksa hakiki Güç karşısında eğilmek mi? İşte hikayemiz başlıyor…
Köle Pazarında Bir Kalp Çarpıntısı
Bir zamanlar, yeryüzünde adaleti ve gönüllerde sevgisi hüküm süren bir padişah vardı. Onun saltanatı hem tahtında, hem de insanların kalbinde kurulmuştu. Bir ilkbahar sabahı, ava çıkmak üzere atına bindi. Yol, onu beklenmedik bir kavşağa götürdü: köle pazarına.
Orada, kalabalığın içinde, gözleri yıldız parıltılı bir genç duruyordu. Yüzünde özgürlük hasreti, bakışlarında derin bir hüzün vardı. Padişahın kalbi, o an bir kuş gibi çırpındı; hiç tereddüt etmeden onu özgürlüğüne kavuşturdu ve sarayına, güvenli limanına getirdi.
Kaderin Sınavı ve Çaresizlik
Ne var ki kader, bir sınav hazırlıyordu. Günler geçmeden, genç adam hastalandı. Yanağındaki gül rengi soldu, nefesi cılızlaştı. Padişahın dünyası başına yıkıldı adeta. Durum, palanını kaybetmiş bir eşeğe ya da suya hasret kalmış toprağa dönmüştü; çare ararken çaresizlik büyüyordu.
Kibirin Hekimleri ve Unutulan ‘İnşaallah’
Derhal ülkenin dört bir yanından hekimler çağrıldı. Kubbeli başlıkları, uzun cübbeleriyle geldiler. Padişah onlara yalvardı: “Bu genç, benim nefesimdir. Onun hayatı, benim saltanatımdan üstündür. Şifa verene, hazinem kapılarını açarım!”
Hekimlerin en bilgesi öne çıktı: “Korkmayın Sultanım! Bizler tıbbın sırlarına vakıfız. Her birimiz, birer hayat iksiri taşır yanında.”
Sözlerinde bir gurur, derin bir kendine güven vardı. Hiçbiri “Allah dilerse” veya “İnşaallah” demedi. Doğrudan işe koyuldular. Nadir baharatlar, egzotik kökler, değerli taşlarla dolu reçeteler yazdılar. Fakat her ilaç, hastayı biraz daha kırılganlaştırdı. Ateşi söndürmek için verilen şurup, iç yangınını körükledi. Midesini rahatlatmak için hazırlanan macun, tüm bedenini halsiz bıraktı. O canlı beden, yavaş yavaş bir gölgeye dönüştü.
Çaresizliğin Duası ve Rüyadaki Müjde
Padişah, hekimlerin çaresiz bakışlarında kaybolan umudunu gördü. O an anladı: tacı, tahtı, ordusu hiçti. Çaresizlik, onu gerçek çareye götürdü. Tacını çıkardı, sade bir hırka giydi ve yalınayak, şehrin en sade mescidine koştu.
Mihrabın önünde secdeye vardı. Gözyaşları, halının desenlerinde ıslak yollar açtı. İçinden yükselen feryadı kelimelere döktü:
“Ey gizliyi ve açığı bilen! Sana kalbimin ağrısını nasıl anlatayım? Sen zaten biliyorsun. Biz zavallı kullar, yine yanlış kapıları çaldık. Senden başka sığınağımız yok?”
O kadar ağladı, o kadar yalvardı ki, bitkin düşüp mihrabın eşiğinde uyuyakaldı. Rüyasında, yüzü ayın on dördü gibi parlayan, ak sakallı bir bilge belirdi. Bilge, gülümsedi: “Müjde ey gönlü yaralı sultan! Duan, kalbinin sesiyle buluştu. Yarın kapını çalan bir yolcu, senin ışığın olacak. Sakın onu geri çevirme.”
Tevazunun Yolcusu ve Gösterişsiz Şifa
Umutla uyanan padişah, ertesi gün nöbetçilerin “Kapıda mütevazı bir yolcu var,” haberini getirmesiyle heyecanlandı. Gelen adam, sade bir kıyafet içindeydi. Yanında ne altın ne mücevher, sadece küçük bir çanta vardı. “Ben bir şifacıyım,” dedi sessizce. “İzin verirseniz, hastanızı görmek isterim.”
Sarayın görkemli hekimleri, bu sade insanı hafife alan bakışlarla süzdüler. Yabancı onlara aldırmadan, doğrudan hasta odasına girdi. Önce bir süre genç adamın yüzüne baktı, sanki onun ruhunu okuyordu. Sonra gözlerini kapayıp derin bir iç geçirdi ve ellerini açtı:
“Ey şifaların hakiki sahibi, biz aciz kullarının elinden tut.”
Çantasından, dağ yamaçlarında yetişen sade otlar çıkardı. Onları özenle, sevgiyle karıştırdı. Hazırladığı ilaç, değersiz görünebilirdi göze ama içinde bir niyet, bir dua, bir teslimiyet vardı.
Şifanın Gerçek Sahibi
Şifa belirtileri ertesi sabah başladı. Hastanın yüzünde hafif bir pembelik, gözlerinde ilk kıpırtı belirdi. Üç gün sonra, zayıf bir sesle su istedi. Bir haftada, yatağından doğrulup padişaha gülümsedi.
Saray sevinçle çınladı. Padişah, gözleri buğulu, yabancıya hazinelerini sundu: “İstediğin her şey senin!”
Yabancı, sadece başını iki yana salladı ve tebessüm etti: “Sultanım, ben sadece bir araçtım. Şifayı veren, yapraklara can veren, damarlara hayat üfleyendir. Bana bir dilim ekmek, bir bardak su yeter. Gerisi, benim için yüktür.”
Ertesi sabah, kimse fark etmeden, sessizce yola koyuldu. Ardında bıraktığı tek şey, iyileşmiş bir genç ve düşünceye dalan bir padişahtı.
İbret ve Ders: Kibir ile Tevazunun Mesnevi Dersi
Padişah, o gün tahtında otururken düşündü:
- Asıl hazine, gösterişsiz çantadaymış.
- Asıl iksir, “İnşaallah” sözündeymiş.
- Asıl saltanat, “Ben” değil “O” diyebilmekteymiş.
Ve anladı ki, insan ne kadar yükselirse yükselsin, secde ettiği yer kadar alçak gönüllü olmalıydı. Gerçek şifa, ilacın değerinde değil, veren elin niyetindeydi. Gerçek güç ise, her şeye kadir olduğunu sanmak değil, kadir olanın ancak Allah olduğunu unutmamaktır. İnsan olarak doğan herkesin gücü çaresiz kaldığında ortaya çıkar.
Kerim Yarınıneli / KerimUsta.com
Not: Bu hikaye, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinin birinci cildinde (35-75. beyitler) yer alan ölümsüz bir hikâyenin, Veled Çelebi (İzbudak) çevirisi esas alınarak günümüz Türkçesine uyarlanmış halidir.
Konunun Video Anlatımı
Bu konu YouTube kanalımda da hazırlanmıştır. Yazılı içeriğe ek olarak, video formatında da inceleyebilirsiniz.
👉 Video Linki: Bu videoyu YouTube’da izle
📺 YouTube Kanalım: Kerimusta