İçeriğe geç

Divan Şiirinin Sessiz Ustası: Hakaani Mehmed Bey

Divan Şiirinin Sessiz Ustası: Hakaani Mehmed Bey

16. Yüzyılın Gönül Sultanı: Hakaani Mehmed Bey

Türk edebiyatının zengin tarihinde, her dönemde iz bırakmış şairler bulunur. Bu isimlerden biri de 16. yüzyılın gönül ehli divan şairlerinden Hakaani Mehmed Bey’dir. O, sadece kalemiyle değil; maneviyatı, mütevazılığı ve özellikle de “Hilye-i Hakaani” adlı eşsiz eseriyle hafızalara kazınmıştır. Peki onu böylesine ayrıcalıklı kılan neydi? Gelin, Hakaani’nin dünyasına birlikte göz atalım.

Hayatı: Saraydan Maneviyata Uzanan Bir Yolculuk

Hakaani Mehmed Bey’in doğum tarihi tam olarak bilinmese de, 1606 yılında İstanbul’da vefat ettiği ve Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii haziresine defnedildiği bilinmektedir. İstanbul’da dünyaya gelen Hakaani’nin, Sadrazam Ayas Paşa’nın soyundan gelen Mahmud adında bir kişinin oğlu olduğu kaydedilmiştir. Dönemin önemli tezkire yazarları Kafzâde Fâizî ve Kâtib Çelebi, Hakaani’den “Ayaspaşazâde” olarak bahsederler. Hatta Kâtib Çelebi, ünlü eseri “Hilye“sinden bahsederken onu “Hakaani Mehmed b. Abdülcelîl” adıyla tanıtır.

Hakaani’nin Ayas Paşa ile olan akrabalık derecesi konusunda farklı bilgiler bulunsa da, onun Veziriazam Ayas Paşa ile akraba olduğu kesindir. Bazı kaynaklar doğrudan oğlu olduğunu belirtirken, bazıları torunlarından biri olduğunu, bazıları da Güzelce Rüstem Paşa’nın kızının oğlu ve Sadrazam Ayas Paşa’nın akrabası olduğunu kaydetmiştir. Bu bilgilere rağmen, Hakaani’nin dönemin önemli devlet adamlarıyla bir şekilde bağlantılı olduğu açıktır.

Genç yaşta saray çevresinde yetişen ve iyi bir eğitim alan şair, zamanla sancak beyliği ve Divan-ı Hümayun’da muhasebecilik gibi önemli görevlerde bulunmuştur. Onun hayatıyla ilgili en dikkat çekici anekdotlardan biri, Padişah III. Mehmed ile yaşadığı olaydır. “Hilye-i Hakaani“yi kaleme aldıktan sonra büyük takdir toplayan şair, padişahın huzuruna çağrılır. Padişah ona, “Dile benden ne dilersen!” dediğinde, Hakaani tüm maddi isteklerden uzak bir cevap verir: “Özür dilerim!“. Bu kısa ama derin anlamlı cevap, onun dünya nimetlerine değil, Resulullah’a duyduğu derin sevgiye yöneldiğini gösterir. Şiirinin karşılığını bu dünyada değil, ahirette almak istemesi, Hakaani’nin maneviyata dayanan yaşam felsefesinin özeti gibidir.

Kaynaklardan anlaşıldığına göre, gençlik yıllarında bir aşk macerası yaşadığı bilinen Hakaani, daha sonra hacca gitmiş ve dönüşünde İstanbul’da vefat etmiştir. Riyazi’nin aktardığına göre, “Yârân-ı safâ, cennet bahçeleri ne güzel köşelermiş” dedikten sonra hayata gözlerini yummuştur. Ölümüne Kafzâde Fâizî, “Hakaani Bey ukbâya göçtü” (1015 Hicri / 1606 Miladi) mısrasıyla tarih düşmüştür. Mezarı, Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii haziresindedir.

Hakaani, yaşadığı dönemdeki diğer Divan-ı Hümayun görevlileri gibi Edirnekapı Camii civarında ikamet ediyordu. Ünlü eseri “Hilye”yi tamamlayıp Sadrazam Cigalazâde Sinan Paşa’ya sunduğunda, devlet büyükleri tarafından büyük takdir görmüş ve kendisine nasıl bir ödül istediği sorulmuştur. Hakaani, o dönemde yaşlandığını ve Edirnekapı’dan Paşakapısı’na kadar yürümekte zorlandığını, bu yüzden bir binek hayvanıyla gidip gelmek istediğini söylemiştir. Ancak o dönemde Hakaani’nin rütbesindeki bir devlet memurunun işe binek hayvanıyla gidip gelmesi yasak olduğu için, kötü örnek olmaması adına bu isteği yerine getirilmemiş; bunun yerine kendisine Bâbıâli civarında bir ev verilmiştir. Bu olay, Hakaani’nin mütevazı kişiliğini ve sade yaşam anlayışını bir kez daha ortaya koyar.

Eserleri: Gönülden Dökülen Satırlar

Hakaani Mehmed Bey’in günümüze ulaşan üç önemli eseri bulunmaktadır:

1. Hilye-i Hakaani: Peygamber Efendimiz’in (SAV) fiziksel ve ahlaki vasıflarını anlatan hilye türünün Türk edebiyatındaki ilk ve en önemli örneklerinden biridir. “Hilye” kelimesi, Hakaani’den sonra özellikle yalnızca Hz. Peygamber’in fiziki yapısı ve vasıfları hakkında yazılan eserlerin genel adı olmuştur.

Eser, besmeleyle başlar ve şair, besmeleyle başlamanın önemini ve sırlarını anlatır. Ardından tevhid (Allah’ın birliği), münacat (Allah’a yakarış) ve naat (Hz. Peygamber’i övme) bölümleri yer alır. Klasik mesnevi düzenine uygun bir eser yazma gayretinde olduğu görülen Hakaani, eserin başında acizliğini dile getirir ve hilye yazarak salih kullar arasına girip üzüntü ve kaygıdan kurtulmak istediğini ifade eder.

Hakaani, Hz. Ali’den rivayet edilen (ancak sahih hadis kaynaklarında bulunmayan) “Hilyemi gören beni görmüş gibidir. Beni gören insan bana muhabbetle bağlanırsa Allah ona cehennemi haram eder; o kişi kabir azabından emin olur, mahşer günü çıplak olarak haşredilmez” mealindeki hadisi eserin yazılış sebebi olarak gösterir. Bu hadisi bir manzumede tercüme ve şerh ederek, hilye yazmanın, üzerinde bulundurmanın ve hilyeye bakmanın insanlara her iki dünyada kazandıracağı mükafatları anlatır. Eser, ayet ve hadisler ışığında yazılmış olup, özellikle İbn Kesir’in “Şemâilü’r-Resûl” adlı eseri kaynak teşkil etmiştir.

700’den fazla beyitten oluşan bu mesnevi, sade dili, güçlü tasvirleri ve samimi üslubuyla dikkat çeker. Ayet ve hadisleri temel alarak Hz. Muhammed’i (SAV) övmeyi amaçlayan eser, hem sanat değeri yüksek hem de ruhen derinlikli bir metindir. Bu hilye, edebiyatımızda bu türün gelişmesine öncülük etmiştir. Hakaani, eserini 1007 Hicri (1598-99 Miladi) yılında tamamladığını belirtir.

Yazıldığı dönemden itibaren konusu ve ifadesindeki samimiyet sayesinde, özellikle kültürlü çevrelerde büyük ilgi gören ve Süleyman Çelebi’nin “Mevlid“i gibi kolay görünen ancak taklit edilmesi zor (“sehl-i mümteni“) bir eser kabul edilen “Hilye-i Hakaani“, aruzun “feilâtün feilâtün feilün” kalıbında kaleme alınmıştır. Cevrî, Neşâtî ve Nahîfî gibi şairler, kendi hilyelerinin başında Hakaani’nin eserinden övgüyle bahsetmiş, onun açtığı yolda yürüdüklerini söylemişlerdir. Ziya Paşa eseri bir mucize olarak kabul etmiş, Muallim Naci ise İran şairi Hakaani-i Şirvani’den daha üstün kabul ettiği Hakaani’yi, “Gelmemiştir sana hâlâ sânî / Ümmetin mefharisin Hâkānî” diyerek yüceltmiştir. “Hilye-i Hakaani“nin İstanbul kütüphanelerinde pek çok yazma nüshası bulunmakta ve günümüzde de yeni harflerle yayımlanmaktadır.

2. Divan: Hakaani’nin gazellerle örülü Divanı, onun şiir anlayışını yakından tanımak için en önemli kaynaktır. 216 gazelden oluşan bu eser, Türkçe’nin dönemin ağır edebi dilinden sıyrılarak daha sade ve anlaşılır bir şekilde kullanılabileceğini kanıtlar. Allah aşkı, Peygamber sevgisi ve Ehl-i Beyt muhabbeti, şiirlerinin temel duygularıdır.

3. Miftahul Fütuhât: Sadrazam Cigalazade Sinan Paşa’ya ithaf edilen bu eser, 40 hadisin manzum tercümesidir. Mesnevi şeklinde, aruzun “müfteilün müfteilün fâilün” kalıbıyla yazılmış olup türünün başarılı örneklerinden biri sayılır. 1011 Hicri (1602 Miladi) yılında başlanıp 1012 Hicri (1603 Miladi) yılında Hz. Peygamber’in doğum gecesinde tamamlanan bu eser de Sadrazam Cigalazâde Sinan Paşa’ya sunulmuştur. Hadislerin serbestçe tercüme ve şerh edildiği eserde, evliya, enbiya ve sahabe menkıbelerinden alınma hikayelere de yer verilmiştir. Oldukça güçlü bir nazım tekniğine sahip olan eserde, Hakaani’nin konuya hakimiyeti fark edilmekte ve müellifin Arap ve Fars edebiyatındaki birçok kırk hadis eserinden haberdar olduğu anlaşılmaktadır.

Edebi Kimliği: Sadelikten Doğan Derinlik

Hakaani Mehmed Bey’in şiir dili, döneminin klasik kalıplarından ayrılarak sadelik ve içtenliğe yönelmiştir. Arapça ve Farsçaya hâkim olmasına rağmen, Türkçe’yi ustalıkla ve doğal bir anlatımla kullanmıştır. Onun için şairlik, yalnızca kelime oyunlarından ibaret değil; ruhun derinliklerini yansıtan ilahi bir yetenektir.

Şiirlerinde sevgi, maneviyat ve insanlık halleri iç içe geçer. Eşyalarla insanlar, dünya ile ahiret arasında kurduğu benzetmeler ve mecazlar, onu çağdaşlarından ayıran bir diğer özelliktir. Hatta bazı kaynaklar, annesinden öğrendiği Hristiyanlığa dair bilgileri bile doğal bir biçimde şiirlerine taşıdığını belirtir.

Mersiyelerinde duygularını son derece samimi bir şekilde yansıtan Hakaani, şairliğin kişiye sadece şöhret değil; affedilme, anlatılma ve hatırlanma fırsatı da sunduğuna inanır. Bu inançla, şiirlerini Peygamber sevgisiyle harmanlamış; sevgilinin kaşı, gözü, saçı, yanağı gibi klasik aşk sembollerine mistik anlamlar yüklemiştir. Hatta kendisini şairlerin sultanı olarak görmüş ve Hassan b. Sabit, Hakanî-i Şirvanî, Nizamî gibi isimlerle kıyaslamaktan çekinmemiştir.

Hakaani’nin Mirası

Hakaani Mehmed Bey, 16. yüzyıl divan edebiyatında derin izler bırakmış, özellikle “Hilye-i Hakaani” ile sadece bir türün öncüsü değil, aynı zamanda maneviyatla yoğrulmuş bir edebiyat anlayışının temsilcisi olmuştur. Şiirleri bugün hâlâ okunmakta; ruhu besleyen ve düşündüren dizeleriyle gönüllere hitap etmektedir.

Kerim Yarınıneli/KerimUsta.com

Kaynaklar:

  • Uzun, Mustafa İsmet. “Hakānî Mehmed Bey”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt 15, İstanbul: TDV Yayınları, 1997, ss. 166–168.
  • Kurnaz, Cemal – Tatcı, Mustafa. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Ankara: Grafiker Yayınları, 2001.
📅 Güncellenme: 23.11.2025 (İlk yayın: 08.07.2025)
Beğendiyseniz Paylaşın
📖 Bu yazı Henüz okunmadı
Kerim Usta

Kerim Usta

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise "Sevda"…

Tüm Yazılar

Yorum yapmaya ne dersiniz?

Sitemiz, deneyimini geliştirmek için çerezleri kullanır. Gizlilik Politikamız ve Aydınlatma Metni hakkında daha fazla bilgi edinebilirsin.
KVKK ve GDPR kapsamında tercihlerinizi yönetebilirsiniz.
Çerez Tercihlerinizi Yönetin (KVKK & GDPR)
Zorunlu Çerezler Sitenin çalışması için gereklidir. KVKK madde 5/2-f kapsamında işlenmektedir.
Analitik Çerezler Site performansını anlamamızı sağlar. GDPR 6/1-a, KVKK 5/1-a kapsamında işlenir.
İşlevsel Çerezler Kullanıcı deneyimini iyileştirir. GDPR 6/1-a, KVKK 5/1-a kapsamında işlenir.