Devamı var:

Her iki tarafın ordu mevcutları seksen bin ile yüz bin arasında tahmin edilmektedir[47]. Bazı mübalağalı rakamlar gerçek değildir. Şah’ın ordusu savaşlarda pişkinleşmiş ve dini bir hayatın içinde yetişmiştir. Hemen hepsi süvaridir, pek azı piyadedir. Çoğu Türk, kendi memleketinde dinç ve bolluk içindedirler. Levazım ve teçhizatı mükemmel, süvari kıtaları çok övülmektedir.

Osmanlı Ordusu ise; 20 Nisan 1514 Maltepe’den çıkışla 23 Ağustos 1514 Çaldıran’a gelinceye kadar dört ay üç gün oldukça meşakkatli olarak Anadolu’yu bir uçtan bir uca yürümüş, iki bin beş yüz km. kadar yol gelmiş, hayvanları yemsiz ve yorgun, kendileri bitkin, harabeler içerisinde gelmiştir. Ayrıca orduda gizli mezhep taşıyan Türkmenler vardır. Bozuk gıdalar ve ham yemişlerle zahire sıkıntısı ile gelmişlerdir. Osmanlı kuvvetlerinin üstün yönleri ise; top, fitilli muske denilen ateşli tüfekleri ve mükemmel piyade birlikleri vardır[48].

Savaş bu şartlarda 23 Ağustos 1514 Çarşamba günü at kişnemesi ve nal sesleriyle, kılıç şakırtıları ile olanca şiddetiyle başlamıştır. Şah İsmail, kırk bin süvari ile Osmanlı ordusunun sol cenahına saldırmış, ilk hamle de Rumeli ordusunu bozup, Rumeli Beylerbeyisi Hasan Paşa’yı şehit etmişlerdir. Osmanlılar “Allah Allah”, Safevîler “Şah Şah” nâraları içerisinde bir birilerine girmişlerdir. Anadolu Beylerbeyisi Sinan Paşa çok süratli ve ustalıklı bir hareketle askerini birden bire topların arkasına çekip, Ustacaluoğlu Mehmed Han kuvvetlerini top ateşiyle karşı karşıya getirmiştir. Mehmed Han ve yakınları, askerlerinin çoğu ölmüşlerdir[49].

Osmanlılar sağ cenahta Sinan Paşa’nın kuvvetleriyle üstünlük sağlarken, Safevîler sol cenahta daha baskın durumdaydılar. Sultan Selim, baştan belirlediği taktiği uygulamıştır. Önlerini develer ve azap askerleriyle örttüğü topları, tam düşman askerini top menziline kadar çektikten sonra, birden bire Sinan Paşa’nın maharetiyle, Osmanlı Ordusu sağ ve sol yanlara açılmış, savaş Şah İsmail’in lehine gibi iken, aniden patlayan yüzlerce top mermileri ile Safevîler ağır kayıplar vermeye başlamışlardır. Rumeli ordusunun mağlubiyetini telâfi eden Anadolu ordusu, Şah’ın ünlü kumandanlarından birçoğunu öldürmüştür.

Mehmed Ustacalu’nun ölümü Safevî ordusunda panik oluşturmuş, Şah İsmail şaşkın şaşkın bir oraya bir buraya koşuşturmaya başlamıştır[50]. Topların açtığı cehennemî ateş üzerine, Safevî Ordusu darma dağınık oldu. Mehmed Han Ustacalu’dan başka, Seyyid Mehmed Kemûne, Hülafâ Bey, Emir Abdulbakî, Horasan hâkimi Lâla Bey Şamlu, Tekeli Çayan Bey ve pek çok Türkmen hasır gibi yerlere serildiler. Savaş Osmanlılar lehine dönmüştür.

Bu arada Şah İsmail, eline ve pazusuna tüfenk kurşunu isabet etmesi yüzünden birkaç defa atından düşmüş ve at değiştirmek zorunda kalmıştır[51]. Yaralanıp atından düştüğü sırada bir Osmanlı süvarisinin mızrakla hücumu üzerine, Mirza Sultan Ali adlı Şah’ın zâbiti “Şah menem” diye süvariye koşup esir düşerken, Hızır adında bir seyis atını Şah’a vererek kaçmasını temin etmiştir.

Bu meşhur savaş o gün sabahtan (şafaktan) akşama kadar sürmüştür. Safevî ordugâhı bütün levazımıyla Osmanlıların eline geçmiştir. Şah İsmail, önce Tebriz’e sonra da Dergüzin’e kaçmıştır. Askerlerinin birçoğu maktul, bir kısmı da esir düşmüştür[52]. Osmanlıların büyük bir galibiyetiyle sona eren Çaldıran savaşında o gün Pâdişah yatsı vaktine kadar atından inmemiştir. Bu savaşa Sofu-Kıran veya Sûfi-kıran da denmiştir. Savaşın sonunda Safevî ordugâhı bütün hazineleri, Şah İsmail’in ümerasının ve askerlerinin genç hanımları, Osmanlıların ellerine geçmiştir[53].

Savaşın kazanılmasında daha önce de işaret edildiği gibi; ateşli silahlara sahip olmak, Osmanlı askerlerinin eşsiz fedâkarlığı, Yavuz Sultan Selim’in askerî dehası, ordunun tertip ve düzeni, emir komutaya uyum gibi özellikleri sayabiliriz[54]. Bu önemli savaşta her iki tarafta çok önemli kumandanlarını kaybetmişlerdir.

Osmanlı ordusundan; Rumeli Beylerbeyisi Hasan Paşa, Sofya Sancak Beyi Malkoçoğlu Ali Bey, Silistre Sancak Beyi Tur Ali Bey, Karesi Sancak Beyi Mehmed Bey, Kayseri Sancak Beyi Uveyis Bey, Beyşehir Sancak Beyi Karlıoğlu Sinan Bey, Mihaloğlu Mustafa Bey, Pirizren Sancak Beyi Süleyman Bey, Lazkiye Beyi Ayas Bey, Niğde Beyi İskender Bey ve bazı zuemâ ve tımar erbabı, birkaç bin Rumeli askerini sayabiliriz.

Safevî ordusunun harp meydanında kalan meşhur kumandanları ise; Kadıasker ve Vekilu’s-Saltana Abdulbâki Bey, Diyarbekir Valisi Ustacaluoğlu Mehmed Han, Bağdat hâkimi Hulefa Bey, Meşhed hâkimi Seyyid Mehmed Bey, Horasan hâkimi, Irak-ı Acem (Hemedan) Valisi  Tekeli Yeğan Bey, Damgan Valisi Sultan Ali Bey, Köse Hamza, Korcı-başı Sarı Pire Ustacalu, Nakibu’l-Eşraf vs. ve on binlerce Kızılbaş-Türkmen askeri telef olmuştur[55].

Çaldıran’da Şah’ın hazineleri ve harem halkı Osmanlıların eline geçmiş, bunlar arasında Bağdat Valisi Hulefâ Bey’in kızı, Şah’ın da haremi olan Taclı Hanım ile Şah’ın diğer eşi Bihrûze Hatûn’da vardır. Taclı Hanım, münşî Tâcî-zâde Cafer Çelebi’ye verilmiştir. Tam bir hezimete uğrayıp içlerinden pek azı kurtulan Türkmenlerin ordugâhı, Osmanlı askerleri tarafından sabaha kadar yağma edilmiştir[56].

Ertesi gün, Sultan Selim, büyük bir Divân oluşturmuştur. Vezirler, devlet erkânı Divân’a gelip, saf saf durarak Padişah’ın elini öperek, zaferi tebrik ettiler. Bu arada şehitler defnedilip askerin terakkileri atlılara ikişer yayalara birer akçe olarak artırılmıştır. Divan’dan çıkan emir üzerine esirler getirildi, kadın ve çocuklar ayrılıp, Kızılbaş’ın esir ettiği âlimler, sanatkârlar ve devlet adamları serbest bırakılmışlardır[57].

Çaldıran’da iki gün kalan Sultan Selim, oradan; Kırım Hanı’na; Tebriz A’yânı’na, Doğu vilâyetleri halkına, Kürt Beyleri’ne, Akkoyunlu Mirzâd’a, Gürcistan Hâkimi’ne, Kürt Beyleri’nden Hizan Hâkimi’ne, Kars hâkimi Afşar Sevindik Han’a, Şark hâkimlerinden gizli dostluk eden bir Bey’e Oğlu Şehzâde Süleyman’a, Mısır Sultanı’na, Eflak ve Boğdan’a ayrı ayrı Çaldıran fetih-nâmeleri göndermiştir[58].

Bu fetihnâmelerden bir kaçını misâl olması bakımından kısaca belirtelim:

Doğu Kürt Beylerine yazılan Çaldıran fetihnâmesidir: Emirlerin iftiharlısı, büyükleri, Allah’ın esirgeyiciliğini kazanan doğu memleketleri beyleri; İkbâliniz devamlı ve sonunuz hayırlı olsun. Diğer Kürt aşiret ve kabile reisleri, temiz askerleri ve bu illerin kethüdaları ve erleri…; Bu fermanım size ulaşınca her birinize mâlum olsun ki, iş bu 23 Ağustos 1514 Çarşamba günü öğle vaktine yakın Erdebiloğlu İsmail, dinsiz ve âyini fesatlı olan karşıma çıktı. Allah’ın yardımı ile göz açıp kapayıncaya kadar mağlup oldu ve kaçtı. Ne tarafa kaçtığı da bilinmedi. Şimdi temiz inançlarınız ve bağlılığınızla saadet kapıma olan sadakatinizin ortaya konma fırsatını kaçırmamanız için Cihan değerindeki uyulması vâcib olan fermanımı gönderip buyurdum ki; Bu fermanım hanginize, nerede ulaşırsa suretini hemen kâğıtlara yazıp bir birinize ulaştırınız. Kızılbaş tarafına giden Erdebiloğlu’nun nerede olduğunu kaç yerde fenalıklar ettiğini tafsilâtı ile yazınız ki, birçok nimet ve ikramlarıma hak kazanasınız Ağustos sonu 1514[59].

Şehzâde Süleyman’a yazılan -kısaltarak- Çaldıran fetihnâmesidir: Pek kıymetli, saadetli evlâdım… Bu fermânım sana ulaşınca malûm olsun ki, Erdebiloğlu müfsid, zındık, küfrü ve fesadı kendince usûl etmiş, Allah kullarına kötülük etmeyi, memleketler yıkmayı kendince iftihar saydığından, buna karşı, mahzunlara yardım, mazlumları koruyarak, dinimizin merasimlerini yaşatmak, Şeriatı bâkî kılmak ve güçlendirmek için Allah’a tevekkül ederek… tazı gibi atlara binmiş ve düşman avlayan askerlerimle onu tepelemek üzere şarka yürümüştüm. Deniz’den geçildiği günlerde hükm-i şerif gönderip: “İslamiyet perdesini yıkmak istediğin söylentisi her yerde işitilip, şeyhler ve âlimler senin küfrüne hükmederek katline ferman verdiler. Bu bakımdan pis vücudunu zaferlerimin hançeri ile ortadan silmek padişahlığımın borcu, hatta vâcib olmuştur. Fakat kılıcımı kullanmadan evvel sana İslamiyet teklif ediyorum… Eğer şimdiye kadar yaptığın kötülüklere içten bir pişmanlıkla Sünnî ve Müslüman olursan ve bundan evvel atımın ayağının bastığı yerleri, Osmanlı mülkü olarak bilirsen benim devletimden, yardım ve şefkatten başka bir şey görmezsin… Eğer kötü ahlakını değiştirmeyip, kötülüklerinde ısrar edersen. Allah’ın emri ile halen iradende olan memleketi ordum işgal ettiği zaman er isen meydana çıkarsın. Böylece Allah’ın iradesi ne ise ortaya gelir” diye buyurmuştum. Uğur ve ikbâl ile Azerbaycan’a yürüdüm… Nihayet eski zamanlarda Acem sultanlarının pâyitahtı olan Tebriz önünde döğüşmek üzere 23 Ağustos öğleye yakın Çaldıran sahrasına gelindi. Askerimize karşı koymaya kendisine kudret olmadığını anlayarak, bütün askerini baştan ayağa kadar zırhlara gark edip sağ kola Ustalacalu-oğlu Mehmed’i kumandan ta’yin edip, geri kalan askerle de, kendisi sol kola gelip savaş başladı.

Anadolu Beylerbeyisi Sinan Paşa göz açıp kapayıncaya kadar, Ustacaoğlu’nun saflarını dağıtıp, Ustacaoğlu Mehmed’in de başını aldılar… Her iki taraftan uzun müddet çatışmalar, çekişmeler olup birçok beyler öldüler veya yaralandılar. Rumeli Beylerbeyisi Hasan Paşa yaralanınca, o koldaki garipler ve ulufeciler yardıma gönderildi. Yeniçeri kullarım da top, tüfek ve oklarla devlet ve din düşmanına taarruz ettiler. Bu durum karşısında düşmanlar firar ettiler. Askerlerim gidip sancaklarını ters çevirip, kumandanlarını hapsedip, hepsini ok ve kılıçlarına hedef ettiler. Kendisinin yaralandığı muhakkak olup, şimdi Tebriz cihetine yürünmektedir. İnşaallah yakında fetih tamamen nasip olur. İşte bu da Allah’ın hediyesidir… Gerekir ki oraya varıp size mülâki olmakla şereflenince Allah u Teala’ya bu lütuf ve hediyesinden dolayı hudutsuz hamd ve şükürler edip, şenlikler yaptırasın. 25 Ağustos 1514[60].

Bu tarihi Çaldıran Zaferi, ne İran’ın fethiyle neticelenmiş, ne de Safevî hâkimiyetiyle Şiî Mezhebi ortadan kaldırılabilmiştir. Fakat bu büyük zaferle daha mühim ve kıymetli olan şu netice elde edilmiştir ki; Yavuz Sultan Selim, Çaldıran zaferiyle Doğu Anadolu’yu Batı Anadolu’yla bütünleştirmiş, anayurdumuz olan Anadolu’nun Selçuklulardan sonra bozulan birliğini ebedî surette temin etmiştir. Siyasî haritamızın bugünkü şekli işte o gün dökülen Türk şehit kanlarıyla çizilmiştir. Çaldıran zaferiyle Anadolu artık asırlarca doğudan gelecek tehlikelerden korunmuştur[61], diyebiliriz.

Yavuz Sultan Selim’in Tebriz’e Girişi:

Çaldıran’da zaferden sonra iki gün kalan Sultan Selim, ordusuyla 25 Ağustos 1514′de Cuma günü, Tebriz’e doğru hareket etmiştir. Bundan sonra Hoy sahrasına gelen Sultan Selim, Vezir Dukagin-oğlu Ahmed Paşa, Rumeli Defterdârı Pîri Mehmed Çelebi, Sekban-başı Balyemez Osman Ağa ve evvelce Akkoyunlu divânında mevki sahibi olan büyük tarihçi İdrisî Bitlisî’den oluşan bir heyeti, dört yüz yeniçeri ile Helvacı-oğlu Hüseyin Bey’in idaresinde bulunan Tebriz’e; hem korumak hem de Osmanlı ordusunun gelişine hazırlatmak ve Şah’ın hazinesine, mallarına el koymak için önden 29 Ağustos’ta göndermiştir[62].

Helvacı-oğlu Hüseyin Bey, Sultan Selim’in gelişini duymuş ve Şah İsmail’in geri kalan kıymetli mallarını alarak şehri terk etmiştir. Bunun üzerine harekete geçen Sultan Selim Ahta-hane’ye sonra da Kuşçu Çemeni’ne geldiğinde, Safevîler tarafında döğüşen Kürt Beyi Hacı Rüstem ve Yedi Çeşme Çayırı’nda daha Şah Kulu vak’asında aleyhte olan Kürt Halit öldürülmüştür.

Tebriz’in Surhab (Acısu) köprüsü yakınına geldiğinde, Tebriz’in a’yân ve eşrâfı tarafından karşılanan Sultan Selim, şehre emân vermiş, büyük bir sevgi seli içerisinde bu menzilden Tebriz’e kadar yerlere serilmiş kıymetli Acem halıları üzerinden geçerek, merasimle şehre 6 Eylül 1514 Cuma günü girmiştir[63].

Yavuz Sultan Selim, atlas kumaşlar üzerinde Tebriz’e girerken atının ayağına altınlar saçılmıştır. Sultan Selim’i karşılayanlar arasında; Timur’un torunu Hüseyin Baykara-oğlu Mirzâ Bedi’üz-zaman, biri Farsça diğeri Çağatayca iki kaside takdim eden Hafız-ı İsfahanî Muhammed ve oğlu Hasan Can (Hoca Saadeddin’in babası) gibi kayda değer kimseler bulunmaktaydı. Bunlarla beraber çoğu, Şah İsmail’in Horasan’dan Tebriz’e naklettiği Türk asıllı bin kadar sanatkârı da Sultan Selim, Tebriz’den İstanbul’a nakletmiştir[64].

Tebriz’in Sahib-abâd mahallesinde bulunan ve mavi-altın sarısı çinilerle süslü olan Sultan Uzun Hasan Camii’ni cephânelik iken temizletip, düzenleterek Hulefây-ı Râşidin ile Ashab-ı Kiram’ın isimlerini ve kendi adını hutbe de okutan Sultan Selim, sonunda bir dua ederek cemaatta âmin demiştir. Şah İsmail’in Akkoyunlular’dan ve Özbek Şeybânî Han’dan ele geçirdiği kıymetli hazinelere el konulmuştur. Bununla birlikte bir kısım fillerle, Şah’ın Akkoyunlu Türkmenleri’nden Yakub Bey ve Timur torunlarından Ebu Said’den gasp ettiği emanetler,  İstanbul’a sevk edilmiştir[65].

Sultan Selim, Tebriz’de iken kendi adına para bastırıp, Ehl-i Sünnet üzere hutbeler okutup, çirkin Şia adetleri terkedilip, Muhammed’in (sav) dininin ibadet tarzı yenilenmiştir[66]. Tebriz’de kaldığı sürece Sultan Selim her şeyi Ehl-i Sünnet inancına uygun bir hale koymaya çalışmıştır. Tebriz, o vakit İran’ın başkenti ve bir milyon civarında nüfusu olan bir şehirdi. Safevîler başkenti sonraları Kazvin’e alarak bu şehrin gerilemesine sebep olmuşlardır[67].

Benzer Konular:
Yavuz Selimden İbretlik Hikaye

Biz Türkler bir defa üzerine oturduğumuz şeyi, sırtımıza almayız. Vakti zamanında Acem şahı, Osmanlı devletinin büyüklüğünü ve şaşaasını kıskanmaktadır. Ve Devamını Oku

Sözde Senden Kaçıyorum

Sözde senden kaçıyorum Dolu dizgin atlarla Bazen sessiz sedasız İpekten kanatlarla Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla Karşıma çıkıyorsun Devamını Oku

Osmanlı Elçisinin Şaha Tokat Gibi Cevabı

Osmanlı Elçisinin Şaha Tokat Gibi Cevabı Vakti zamanında Acem şahı, Osmanlı devletinin büyüklüğünü ve şaşaasını kıskanmaktadır. Ve bunu her davranışıyla Devamını Oku

Padişah Yavuz Sultan Selim

YAVUZ SULTAN SELÎM HAN Babası: İkinci Bâyezîd Han Annesi: Âişe Hâtûn Doğumu: 10 Ekim 1470 Vefâtı: 21/22 Eylül 1520 Tahta Devamını Oku

Güncelleme tarihi: 18 Aralık 2021

Avatar for Kerim Usta
Kerim Usta Son Yazıları (Hepsini Gör)

“” üzerine 2 yorum

Yorum yapın