Devamı var:Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Seferi

1514 yılı başlarında, Erzincan ile Dersim (Tunceli) ve bütün Fırat’ın doğusu Safevîler elinde olup, Fırat’ın batısındaki Divriği, Malatya, Darende, Gürün, Adıyaman, Antep ve Halep ise Mısır’daki Memluklara aitti[20]. Kızılbaş serhaddinin başlangıcı olan Suşehri Çayırı, sonra Kemah’a bağlı Aktepe’deki Gökseki Konağı’na gelindiği zaman Erzincan Kethüdası Gülgen aman talebi ile itaat edip, Orduy-ı Hümâyun’a zahire getirmek üzere afv olunmuştur[21].

Osmanlı Ordusu, Erzincan’a tâbi Yassı-Çemen’deki Hasan Bey Çayırı’na geldiği sırada 18 Temmuz 1514′te Şah İsmail’in Şah-Kulu Akay-ı Baycu Nuker adındaki elçisi ordugâha gelip, Selim’e Farsça bir mektup ile Afyon dolu bir altın kutu takdim etmiştir[22].

Sultan Selim’den giden üç mektuba karşı, Şah İsmail’in Erzincan Yassı-Çemen’de gelen mektubunun özeti şöyledir: “Muhabbet dolu selamlar, yakın dostluk haberleri, din ve dünya saltanatı sahibi, İslam Sultanı… Sultan Selim Şah’a: üç mektubun geldi, Cennet mekan babayın zamanındaki, Dulkadırlu üzerine yürüyüşümüz, Alauddevle’nin küstahlığı, yüzündendi… O memleketler halkının çoğu, ecdâdımızın kıymetlisi idi. Sonra o hanedân ile eskiden beri sevgimiz vardı… Uygunsuz, sözlere hiç lüzum yok, bunların hepsi de münşîlerin (mektup yazanların) fikirleri, icâdları, uydurmalarıdır. Yazanların tiryâk (afyon) ile kurumuş dimağlarından doğan sözlerdir. Buna göre mührümüzle mühürlenmiş altın hokkayı Şah-Kulu Ağa ile gönderiyorum. Bu mektubu yazdığımız zaman İsfahan boylarında avlanmakta idik. Bu cevabı dostça yazdık ve size karşı durmak üzere hazırlığa başladık. Artık istediğinizi yaparsınız… Ali evlâtları ile savaşanlar kendileri yok olur gider. İş savaşla sonuçlanacak olursa onu geciktirmek doğru olmaz, vesselam… “[23], diyordu.

Şah İsmail’den mektubu getiren elçi Şah-Kulu Ağa’yı –vaktiyle Selim’in Şehzâde Murad için gönderdiği elçiyi Şah İsmail idam etmişti– bir misâl olarak idam ettirmiş, hemen cevabını yazarak dördüncü mektubunu da Şah İsmail’e göndermiştir[24]. Sultan Selim’in, Şah İsmail’e gönderdiği mektubun özeti şudur; “… İsmail bahadır uyulması vâcib olan, cihan değerindeki hükm-i şerifim sana ulaşınca bilmiş ol ki, gönderdiğin mektuptan “Gelmekte acele et, bizde beklemekten kurtulalım” dediğin anlaşıldı… Uzak mesafeden sayısız askerimle ve fetih ayetleri yazılı sancaklarımla, merhaleler ve menziller geçip, senin iradende olan memlekete girdik. Sultan vasıflı büyüklerin… kadr-i yüksek padişahların idare ettikleri memleketler nikâhlı karıları gibidir. Erkeklikten hissesi ve bir cesaret payı olan kimselerin bu araziye taarruz etmelerine tahammülleri yoktur. Hal böyle iken zaferler kazanan askerlerim bunca gündür, senin memleketine girip keyif sürüyorlar da henüz senin vücudundan bir nâm ve nişan görülmüyor, nasıl saklanıyorsun ki, varlığın ile yokluğun müsavidir… Bu güne kadar senden hiçbir hareket olmamıştır. Bundan senin cesaret ve kahramanlığın anlaşılır. Senin müptelâ olduğun derdin devasını biliyormuşsun, öyle şeyler kullanmakla kalp kuvvetlenirmiş, şimdi sen çok tecrübe ettiğini tekrar kullan ki, karşı çıkmaya cesaretin ola… Senin kalbindeki zaafı yenmek için askerimden kırk bin kişiyi ayırıp Kayseri ile Sivas arasında kalmalarını emrettim. Düşmana lütuf bu kadar olur. Eğer bundan sonra da eski kararın gibi bir köşeye çekilir gizlenirsen, erlik sana haramdır. Miğfer yerine mi’cer (kadın baş örtüsü), zırh yerine çadır (çadra-çarşaf) giyinip, serdarlık ve kumandanlık heveslerinden feragat et, (Temmuz 1514)…”[25].

Öte yandan, Şah İsmail’in, verdiği söze rağmen henüz meydana çıkmamış olması, çorak arazide büyük bir sıkıntıya maruz kalan asker arasında hoşnutsuzluğa sebep oluyordu. Nitekim, Fırat Nehri (Karasu) kenarına gelindiği bir sıra da isyân belirtileri görüldü. Sancak beyleri gibi vezirler, başlangıçta ileri gitmenin aleyhinde olmalarına rağmen bunu açıklamaktan çekindiler. Yeniçeriler aylardan beri seferde oldukları halde, düşmana rastlamadıklarını bahâne ediyorlardı. Askerin hareketini tanzim ile Erzincan’dan Azerbaycan’ın merkezi olan Tebriz’e kadar alınacak yolu kırk merhaleye taksim eden Sultan Selim’in kararında sebat etmesi üzerine, Karaman Beylerbeyisi Hemden Paşa’yı ileri gitmenin mahzurunu arz etmek üzere Sultan Selim’e gönderdiler. Şah İsmail ile kesinlikle savaşmak kararında olan Sultan Selim, Hemdem Paşa’yı fedâ-öldürtmek- etmek zorunda kalmıştır[26].

Bu arada, Fırat Nehri kenarlarında, Akkoyunlu Türkmen beylerinden Ferruhşâd Bey Sultan Selim’in huzuruna gelerek “arz-ı ubudiyyet” göstermiş, Padişah bundan fevkalâde memnun olmuştur. Kızılbaş-Türkmen umerâsından Tercan Beyi Ahmed, casus olarak tutulup konuşturulduktan sonra öldürülmüş ve Kemah ve Bayburt taraflarına akınlar yapılıp ganimetler elde edilmiştir. Bununla beraber Mısır Sultanı Kansu Gavri’nin gelen elçisine mu’tedil bir cevap verilerek tekrar gönderilmiştir[27].

Hemdem Paşa’nın katlinden sonra yerine Zeynel Paşa, Karaman Beylerbeyisi tayin edilmişti. Bu sırada donanma ile Trabzon’a gelen zahire Erzincan’a vâsıl olup Osmanlı Ordusu, Fırat kenarında Çubuk, Adatepe, Ortaviran ve Zorun Hanı, Tercan’daki Kağızman, Kötür Kalesi, Mama Hâtun Kervansarayı, Eski-dere, diğer adı Eşkinci Konağı’na ulaşmıştır. Yanya Beyi Mustafa ve Trabzon Bey’i Akkoyunlulardan Bıyıklı Mehmed, Bayburt’un fethine gönderilmiştir[28].

Bu sırada Özbek Hanı, Ubeydullah (Abid) Han’dan mektup gelir. Bu mektupta; “Seksen bin’e yakın Kızılbaş-Türkmen İran’dan Turanlılara Amu Derya Nehrini geçip hücum etmiş, onların korkusundan Kâbil ve Kandehâr hâkimleri onlara itaat etmiş iken, Semerkand’da Özbeklerin onları nasıl yendiklerini anlatıyor… Semerkand’dan Taşkent’e kadar bütün; mirzâlara, hanlara, sultanlara, bahadırlara ve diğer beylere, Çağatay boylarına Cengiz Han soyuna kurultay toplayıp Rafızîler üstüne yürümeleri için emir verileceğinden bahsediliyordu[29]. Fakat ne var ki, hiçbir yardım gelmeden savaş olacaktır. Bu mektuba Temmuz 1514 sonlarında cevap yollanmıştır[30].

Osmanlı Ordusu, Erzurum tevâbiinden olan Çermük’ten Sökmen’e geldiği sırada, Gürcistan Bey’i Mirza Çabuk tarafından Sultan Selim’e gönderilen iki bin baş koyun ve bir miktar balmumu gelmiş ve Sultan Selim teşekkür etmiştir[31]. Dulkadırlu’dan Şehsuvaroğlu Ali Bey, Mihaloğlu Mehmed Bey, Bali Bey ve Bayındırlu’dan Ferruhşâd Bey, birer bölük asker ile dil (haber) almak için birer tarafa gönderilmişlerdi. Ferruhşâd Bey Turhan valisi Kızılbaşı ele geçirirken, Bali Bey’de iki Kızılbaş casusu tutup getirmiştir. Bu iki Kızılbaş-Türkmen ile Sultan Selim, Şah İsmail’e son mektubunu göndermiştir[32].

Sultan Selim bu mektupta özet olarak; “…Bana mektup gönderip cüretli kelimeler edip “Bu taraflara gelmekte acele edesiz, biz dahi beklemekten halâs oluruz”, deyu bildirmişsin… Memleketler, padişahların menkûhâsı (karısı) gibidir…günlerden beridir memleketini çiğneyip duruyoruz ve senden hiçbir eser yok… Korktuğun anlaşılıyor… Erlik adı sana haramdır…” diyordu. Sultan Selim bu mektupla bir de kadın elbisesi göndermiştir[33].

Tabi ki, Sultan Selim’in bu hakaretleri tesirini göstermiş, 5 Ağustos 1514 Cumartesi günü Erzurum, Kara-konak mevkiinde konulduğu sırada Şah İsmail’in son cevabı gelmiştir. Şah İsmail’in Sultan Selim’e bu mektubunda; “Bizi ateş bilsin ol kendini mum” diye, meydan okuduğu bildirilmektedir[34]. Bu sırada Ümerây-i Türkmân ağzından bir mektup yazılıp, Şah’a itaat ve inkıyât üzere olacakları savaşın en şiddetli anında Şah’ın tarafına geçecekleri tarzında olup, Ferruhşâd Bey’in adamı Şeyh Ahmed’le (casus olarak) Şah İsmail’e gönderilmiştir. Bunu dinleyen Şah İsmail’in Hoy’da güvendiği Şeyh Ahmed’e; “Sen yine var haber ver ben dahi Çaldıran’da yetişirem”[35] dediği söylenir.

Çermük’ten sonra sırayla; Çayır Han, Kara-konak, Karye-i Mevlânâ, Kasım öykü suyu sahrası, Çoban Köprüsü, Şuşik, Alagöz, Güllü Yurdu, Gölet, Aydın Bey, Toprak-hisar, Derzioğlu, Dölbend, Tuz-suyu, Kabasakal, Eyyüb-Şeyh, Kura-suyu Sakallı konakları geçilmiştir[36].

Eleşgird’in Sakallı konağı mevkiine gelindiği vakit ordu, çok geçmeden isyana başladı. Bir kısım yeniçeriler, düşman meydanda yok bu harap yerlerde ilerlemek, askeri beyhûde telef etmektir, geri dönelim diyorlardı. Hatta daha ileri giderek, Yavuz Sultan Selim’in çadırına tehditler dolu mektuplar bırakıyorlardı. Neticede yeniçeriler ansızın çadırlarını yıkıp, Sultan Selim’in çadırına da kurşun atarak serkeşlik göstermişlerdir. Sultan Selim işin teşvikçilerini öğrenmiş, ama şimdilik bir şey yapmamıştır[37].

Hemen çadırından çıkan, Yavuz Selim, yeniçerilere hitaben: “Biz henüz kastettiğimiz yere varmadık, düşmanla karşılaşmadık, dönmek ihtimalî yoktur, hatta bunu düşünmek bile fasit hayaldir. Teessüf olunur ki, Şah’ın maiyyeti efendileri yoluna can verirken, biz Şeriat-ı Ahmediye’ye muhalif hareket eden bunları yola getirmek için bu serhatlere kadar gelmişken, bir takım gayretsizler bizim mesaimizi akim bırakmak için geri çevirmek isterler. Biz katiyyen yolumuzdan dönmeyeceğiz, ulu’l-emre itaat edenlerle kastettiğimiz yere kadar gideriz. Kalbleri zayıf olanlar, ehl-i ıyâllerini düşünenler ve yol zahmetini bahane edenler kendileri bilirler, dönerlerse Din-i mübîn yolundan dönerler. Düşman daha ileridedir, er iseniz benimle beraber gelin, eğer içinizde er yoksa ben tek başıma da giderim” deyip atını sürünce, utanan yeniçeriler Padişah’ı takip etmişlerdir[38].

Bir müddet geçmeden Şehsuvaroğlu Ali Bey’in gönderdiği Türkmen esirleri getirilip, Sultan Selim’e, Şah İsmail’in savaşmak niyetinde olduğunu ve bunun içinde Çaldıran’ın yakınlarında bulunduğunu bildirdiler. Ayrıca pişdâr ordusu kumandanı Mihaloğlu Mehmed, Bali Bey’i göndererek Diyarbekir hâkimi Ustacaluoğlu Mehmed’in Hoy’da, Şah İsmail’in de yaklaşmakta olduğu haberini ulaştırmıştır. Bu duruma çok sevinen Padişah Sultan Selim, Şehsuvaroğlu Ali Bey’e, murassa bir kılıç, iyi bir at ve üç bin altın göndermiştir[39]. Askeri teskin eden Sultan Selim, Eleşgird, Sakallı, Üçkilise, Bezirgan Suyu, Diyadin-düzü, Ağrı Dağı görünüp, Kar-yatağı, Dana- Sazı’na gelmiştir. Burada güneş tutulması olup, müneccimler “tâlih Rûm mücahitlerinindir” diye yorumladılar. Burada savaş hazırlıklarına girişen Osmanlı Ordusu, iki gün sonra Makû ile Hoy arasında Tebriz’e yirmi fersah mesafedeki Çaldıran’a ulaşmıştır[40].

Çaldıran Savaşı (2 Receb 920/23 Ağustos 1514):

Osmanlı ve Safevî orduları Azerbaycan vilayetinin kuzey batısında ve Doğu Bâyezid kasabasının seksen km. güney-doğusuyla Van Gölü’nün kuzey doğusunda bulunan Çaldıran ovasında karşılaştılar. Osmanlı Ordusu Çaldıran’a geldiği vakit Şah İsmail orada idi. Gerek Ustacaluoğlu Mehmed Han, gerek Nur Ali Halife olsun, Osmanlılar harp saflarını tanzim etmeden evvel hücum edilmesini söylediler ise de görüşleri kabul edilmemiştir[41].

Osmanlı Ordusu Çaldıran’da kuzey batı kısmındaki tepelere savaş tertibatı almış olarak arka vermişken, ovanın doğu tarafında da Safevî kuvvetleri mevzi almıştır. Sultan Selim, burada şafakla beraber savaşa girmek veya askere yol yorgunluğundan dolayı istirahat vermek hususunu tespit için Divân’ın görüşüne müracaat etmiştir. Yorgunluk ve sıkıntıları ileri sürerek dinlenmek gerekir, diyenlere karşı Rûmeli Defterdârı Pîri Paşa; “asker arasında Kızılbaş-Türkmen olanlar bulunduğu için hemen savaşmak gerekir”, tezini savunmuş ve bu görüş kabul edilmiştir[42].

23 Ağustos 1514, Çarşamba günü Çaldıran ovasında mevkii alan Osmanlı ordusunun sağ kolunu, Anadolu Beylerbeyisi Sinan Paşa ile Zeynel Paşa’nın emrindeki Anadolu ve Karaman kuvvetleri, sol kolunu ise Rumeli Beylerbeyisi Hasan Paşa’nın kumandasındaki Rûmeli askeri teşkil ediyordu. Padişah Sultan Selim ordunun merkezinde olup etrafı ise sipâhi, silahdâr, ulufeci ve gurebâ bölükleri ile çevrilmişti. Sultan Selim’in yanında Sadr-ıâzâm Hersek-zâde Ahmed Paşa, Vezir Dukaginzâde Ahmed Paşa, vezir Mustafa Paşa, Ferhad Paşa, Karaca Paşa gibi devlet ricâli, kadıaskerler ve âlimler bulunuyordu[43].

Padişah’ın ön tarafında ağaları Ayas’ın emrinde sayılan on iki bin’i bulan tüfenkçi ve yeniçeriler, arabalar ve develerden oluşan bir siper gerisinde dizilmişlerdir. Her iki kolun gerisinde on bin ve sekiz bin kişiden ibaret olan Anadolu ve Rûmeli azâpları, birbirlerine zincirle bağlanmış ve beş yüz top’un önünde bulunuyorlardı. Bu arada öncü kuvvetlerin ekseriyeti Dulkadırlu Türkmenlerinden olup, Şehsuvaroğlu Ali Bey’in komutasında iken, artçı-dümdâr kuvvetler de Şadi Paşa’nın emrinde idiler[44].

Osmanlıların bu dizilişlerine karşı başlarında Han’ları olduğu halde, ekserisi Ustacalu, Afşarlu, Varsaklu, Dulkadırlu, Rumlu, Kaçarlu ve Karamanlu Türkmenlerinden oluşan seksen bin kişilik bir süvari kuvvetinin başında bulunan Şah İsmail, Çaldıran sahrasına inmiş ve Necm-i Sâni (Vekilü’s-Saltana) denilen Seyyid Nimetullah-oğlu Nizameddin Abdulbakî, Sadr-ı Seyyid Nur Ali Halife Rumlu, Meşhed Valisi ve Meşhed-i Ali âsitanesi nakibi Seyyid Mehmed Kemûne, Bağdat hâkimi Hulefâ Bey, Emir Şerâfeddin Ali, Dulkadırlu Halil Sultan, Hüseyin Bey, Korçı-başı Saru Pire Ustacaoğlu, Irak-ı Acem Serdarı Pir Budak Bey, Baba İlyas Çavuşoğulları, Baba Süleyman Ustacalu, Pir Ömer Bey, Şireci-başı ve Mehmed Han Ustacalu tarafından çevrilmiş idi[45].

Safevî Ordusu’nun sağ cenahını, kırk bin seçkin süvari ile Şah İsmail bizzat yönetiyordu. Sol cenahına Diyarbakır Valisi Ustacaluoğlu Mehmed Han komuta ediyordu. Merkezde de Vekilü’s-Saltana, yani başvezir Seyyid Nimetullah-oğlu Mir Abdulbakî vardır. Şah’ın merkezde bulunduğunu belirten tarihçiler de olmuştur[46].

Benzer Konular:
Yavuz Selimden İbretlik Hikaye

Biz Türkler bir defa üzerine oturduğumuz şeyi, sırtımıza almayız. Vakti zamanında Acem şahı, Osmanlı devletinin büyüklüğünü ve şaşaasını kıskanmaktadır. Ve Devamını Oku

Sözde Senden Kaçıyorum

Sözde senden kaçıyorum Dolu dizgin atlarla Bazen sessiz sedasız İpekten kanatlarla Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla Karşıma çıkıyorsun Devamını Oku

Osmanlı Elçisinin Şaha Tokat Gibi Cevabı

Osmanlı Elçisinin Şaha Tokat Gibi Cevabı Vakti zamanında Acem şahı, Osmanlı devletinin büyüklüğünü ve şaşaasını kıskanmaktadır. Ve bunu her davranışıyla Devamını Oku

Padişah Yavuz Sultan Selim

YAVUZ SULTAN SELÎM HAN Babası: İkinci Bâyezîd Han Annesi: Âişe Hâtûn Doğumu: 10 Ekim 1470 Vefâtı: 21/22 Eylül 1520 Tahta Devamını Oku

Güncelleme tarihi: 18 Aralık 2021

Avatar for Kerim Usta
Kerim Usta Son Yazıları (Hepsini Gör)

“” üzerine 2 yorum

Yorum yapın