Devamı var:

Şeybani Han, Şah İsmail’in Horasan işgali üzerine, bir kısım kuvvetlerini kuzeyde bırakarak hızla Horasan’a yönelmiştir. Şeybani Han’ın eksik ve yorgun bir ordunun başında olduğunu duyan Şah İsmail, rakibinin üzerine yürümüş ve 1510’da yapılan şiddetli savaşı kazanmıştır. Şeybani Han’ı öldürtmüş, derisini yüzdürüp,içerisine ot doldurtup bu yaptıklarını anlatan bir mektupla Osmanlı padişahı II. Bayezid’e bldirmiştir. Şah İsmail, Şeybani Han’ın kesik başını kendisine şarap kadehi yapmış,bununla da yetinmeyip savaşın sonunda on bin’den fazla Müslümanı öldürerek kesik başlarından piramit yaptırmıştır. Bu zaferinden sonra hızla Türkistan üzerine yürüyen Şah İsmail,Buhara,Semerkant,Hive gibi hanlık merkezlerini işgal ederek Sünni-Müslümanlara son derece kötü davranmıştır. Ancak burada “Şeybani Han Babür karşısında mağlup olup öldürülünce Buhara Özbek hakimiyetinden çıktı(1510)”, ifadesi yukarıdaki bilgilerden farklılık arzetmektedir.

1510 yılında Muhammed Şeybani Han’ı (1491-1510) mağlup ederek, Özbekler elinden bütün Horasan’ı alan Şah İsmail (1501-1524), Safevi ülkesinin sınırlarını, Fırat’tan Ceyhun nehrine kadar genişletmişti.

Azerbaycan’dan başka; Irak-ı Arap ve Irak-ı Acem’i, Fars Eyaleti’ni Doğu’da Horasan’ı da içine alarak Herat’a kadar, Batı’da ise, Osmanlılarla olan hudut; Erzurum, Erzincan, Kemah İran’da kalmak üzere şimdiki Suşehri taraflarında başlıyor ve Rize, Hopa Osmanlılarda kalarak Karadeniz sahiline ulaşıyordu. Böylece Şah İsmail, Osmanlılar ve Özbekler için müşterek düşman olarak görülüyordu. Osmanlı-Özbek dayanışması ve dostluğu kaçınılmaz bir zorunluluk doğurmuştu.

Şeybani Han’ın 1510’da Şah İsmail ile yaptığı savaşta ölmesinden sonra kurduğu devlet çok geçmeden parçalanarak üç hanlık haline geldi. Bundan sonra Özbekler hep Şiî-İran’la mücadele ve bir de kendi aralarında birliği sağlama yolunda çaba sarfedeceklerdi. Tarihi süreç içerisinde Özbek Hanları Türkistan’da XVI. yüzyıl’da genel olarak hakimiyeti elde tutmuşlardır.

Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları arasındaki ilk siyasî münasebetler XVI. yüzyıl’da başlamıştır. Bununla beraber Batı Türklüğü ile Doğu Türklüğü arasındaki münasebetlerin daha önceki yıllara kadar uzandığı bilinmektedir.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında Türk hakimiyeti; Türkistan’dan Batı Anadolu’ya kadar uzanıyordu. XIII. yüzyıl başlarında bu birlik ve hakimiyet Moğol istilâsı yüzünden parçalanmış idi. Daha sonra Ön Asya ve Anadolu’da yerleşmiş olan Türkler, önce Anadolu Selçuklu Devleti, XIII. yüzyılın sonlarında da Osmanlı Devleti etrafında toplanmaya başladılar. Türkistan’da kalan Türkler ise bir müddet daha Moğol hakimiyetinde kalmışlar ve daha sonra Timur (1336-1405) ile evlatları etrafında toplanmışlardı. Böylece Batı Türklüğü Osmanlıların önderliğinde, Doğu Türklüğü de Timur’un önderliğinde birer büyük kuvvet olarak hızla yükselmeye başlamışlardır.

Ankara Savaşı (1402), Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü arasında büyük bir soğukluk girmesine sebeb olmuş ise de, bu durum kısa sürede kendisini toparlayan Osmanlı Devleti ile Timurlular tarafından giderilmiş ve dostluk temelleri atılmıştır. Nitekim Fatih Sultan Mehmed, Hüseyin Baykara’ya mektup yazarak İran’a hakim olmuş olan Uzun Hasan’a karşı birlikte hareket etmeyi teklif etmiştir. Osmanlılar’dan Türkistan’a giden ilk elçi, Ali Ekber Hitaî’dir. II. Bayezid zamanında Çin’e giderek Maverâunnehir’den geçmiş, lâkin Özbekler daha oralarda hakimiyetlerini tesis etmemişlerdi. Bu zât Kalmuklar arasından da geçerek Çin’e gitmiştir. Bu gezisi ile ilgili farsça bir eser yazmıştır. Daha sonra eseri Türkçeye çevrilmiştir.

Doğu ve Batı Türklüğü arasındaki bu yakınlaşmalar XV. yüzyıl sonlarına doğru Türkistan’da Timurlular hakimiyetine son veren Muhammed Şeybanî Han (1491-1510) önderliğindeki Özbekler zamanında daha da gelişerek siyasî alanda bir nevi işbirliğine dönüşmüştür. Bu dayanışma özellikle Şiî-İran’a karşı olmuştur. Çünkü İran Sünnî olan Doğu ve Batı Türklüğünü birbirinden ayırıyordu ve her ikisine de zarar veriyordu.

Hammer’in dediği gibi bu durumda; “Özbekler aslı, insanî mevkî, coğrafyası ve din itibariyle Osmanlıların tabiî müttefiki idiler”. Ebu’l-Hayır ve Yadigar’ın oğulları, önceleri sadece çapul maksadı veya kuvvet denemesi için Horasan’a Safeviler üzerine sefere giderlerdi. Osmanlılar tarafından yapılan teşviklerin tesiri ile Safevilere karşı yaptıkları savaş, Özbekler için dinî bir renk almıştır. Özbek Hanları’na göre, “Şeyhoğlu Adını Şeyh Safiyyuddîn İshak’tan alan Safevîler, başlangıçta Sünnî bir tarikat olarak faaliyet gösteriyordu. Etrafa iyice yayılan bu tarikat özellikle Şah İsmail zamanında Şiî bir görünüş almıştı. Şah İsmail b. Şeyh Haydar b. Şeyh Cüneyd, önce Şirvan hükümdarı Ferruh Yesar’ı mağlup etti. Daha sonra Akkoyunlular’dan Erran ve Diyarbakır havâlisi hükümdarı olan Elvend Bey’in hücumuna uğradığı için O’nun üzerine yürüdü. Nahçıvan civarında yapılan savaşta Akkoyunlu Elvend Bey mağlup oldu (1502). Şah İsmail sonra Tebriz’e gelip tac giyerek, Şeyhliğini ve Şahlığını birleştirmiş ve böylece Safevî Devleti’ni kurmuş oldu. Şah İsmail, hem Türkistan’a hem de Anadolu topraklarına saldırıyor ve buralarda siyasi nüfuzunu Şiî görüşü çerçevesinde artırmaya çalışıyordu. Şah İsmail kısa sürede İran’ın tamamını istilâ edip, Diyar-ı Irak-ı Arap, Azerbaycan, Gence, Şirvan, Gîlan, Mazenderân, Taberistan, Cürcan ve Gürcistanı zapt etti.

Şah İsmail’in Anadolu topraklarında Şiîliği yayma faaliyetinden dolayı Yavuz Sultan Selim, daha şehzâde iken babası II. Bayezid’in dikkatini bu konuya çekmiş ve Safevi kuvvetlerine saldırmıştı. Şah İsmail, şehzade Selim’den şikayet etmek ve dostluğunu yenilemek için II. Bayezid’e bir de elçi göndermişti(1508). Elçinin İstanbul’a gelişi Şeybanî Han tarafından gönderilen elçinin gelişine tesadüf etmekte idi. Şeybanî (Şeybek) Han koyu bir Sünnî idi. Bu yüzden Şah İsmail aleyhine Osmanlılarla temasta bulunuyordu. Şeybanî Han, Şah İsmail’i dini terk etmekle suçluyor ve kendisine itaat etmesini istiyordu. Aksi takdirde Azerbaycan’a kadar gelerek kılıç zoru ile hak yola çevireceğini söylüyordu. Şeybanî Han, Safevî hükümdârının başına kızıl taç giymesi üzerine, kendisi ve Özbek askerleri başlarına yeşil sarık sarmış ve Şah İsmail’in atalarının Şeyh ailesi olduğunu kastederek O’na bir derviş keşkülü (çanak) göndererek hükümdarlığı Cengiz Han soyundan gelen kendisine bırakmasını istemiştir. Burada aslýnda Türk soylu büyük hükümdarlarýn bir siyasi hakimiyet mücadelesi verdiklerini görmekteyiz.

1509’da Şeybanî Han Horasan’ı zaptetti. Şah İsmail O’na elçi gönderip Horasan topraklarına girmemesini istedi ise de, elçi red cevabı ile geri döndü. Bunun üzerine Şah İsmail harekete geçti, Merv civarında Murgab suyu kenarında yapılan savaşta Şeybanî Han’ı mağlub etti ve O’nu katletti (1510) . Eğer Şeybanî Han bu savaşta yenilmemiş olsa idi, İran toprakları Türkistan’dan gelen büyük bir istilâ dalgasına maruz kalacaktı, diyebiliriz.

II. Bayezid’den Şah İsmail’e elçi gelmiş, Şah’ın bu elçilerin huzurunda Sünnî bir âlimi öldürmesi onların üzerinde menfî bir etki bırakmıştı. Bu gibi hadiseler O’nun Osmanlılarla ilişkilerinin gün geçtikçe zayıflamasına sebep olacak ve netice de Çaldıran savaşına gelinecektir.

Muhammed Şeybanî Han’ın 1510’da ölümü üzerine, bir müddet Şah İsmail’in müttefiki olan Hindistan’da hakimiyet kurmuş olan Babür Han,1511’de Kabil’den gelip Türkistan’ı ele geçirmiş ama Türkistan halkı tarafından soğuk karşılanmıştı. Koyu Sünnî olan Buhara ve Semerkant halkı “dalâlet mezhebi”nden olanlarla anlaştığı için Babür’den kopmuş ve uzaklaşmıştı. Mezhep sevgisi Timuroğulları’na bağlılıktan üstün gelmişti. Özbekler Şeybanî Han’ın amcası Göçgüncü Han (1510-1530) başkanlığında ayaklandılar. İran komutanı Necm-i Sanî ve Babür onları Gücdüvan yakınlarında karşıladılarsa da bu defa Özbekler onları memleketlerinden attılar (1512).

Böylece Buhara, Semerkant ve bütün Maverâunnehir yine Özbekler eline geçmiş oldu. Ceyhun, bir zamanlar Sâsânî İran’ı ile Hun Devleti arasında olduğu gibi Özbek Hanlığı ile Safevî İran’ı arasında sınır olmuştu . Fakat bu mücadele sırasında İlbars Han’ın Harezm’de istiklâlini ilân edip Buhara Hanlığı’ndan ayrı Hive Hanlığı’nı kurmasına mani olunamamıştır.

Çaldıran Savaşı Sırasında Osmanlı-Özbek Münasebeti ve Selim’in Doğu Siyaseti: Yavuz Sultan Selim’in kısa süren hakimiyetinde Osmanlı Devleti’nin siyasetinde kesin bir değişiklik görüyoruz. Osmanlı Devleti o zamana kadar esaslı olarak bir Balkan ve Avrupa kuvveti idi. Padişahlar dahi kendisine “Sultan-ı Rûm” demekten hoşlanırdı. Yavuz Sultan Selim devrinde Osmanlı Devleti ilk defa ciddi bir şekilde Doğu’ya yöneldi. Asya ve Afrika kıtalarında geniş topraklar ele geçirdi. Devlet siyasetindeki bu değişikliği kısmen yeni hükümdarın İslam dünyasının birliği düşüncesi ve kısmen de o zamanki siyasî durumun gereğinde aramak gerekir. Osmanlı Devleti’nin Batı sınırı Tuna nehri ötesine kadar uzanıyordu ve hali hazırda o taraftan bir tehlike gelmesi ihtimâli yoktu. Gereken şey ülke içerisindeki dinî birliğin sağlanması ve Safevî hanedanı tarafından tehdit edilen Doğu Anadolu hudutlarının sağlamlaştırılması idi. Bir bakıma II. Bayezid’in tahtına sahip olabilmek için gösterdiği bütün gayret bu azimden doğuyordu.

Lütfen Dikkat:Konu uzun olduğu için  sayfalara bölünmüştür. Bu sizin daha hızlı olarak konuya erişebilmenizi sağlayacaktır. Devamı için Tıkladığınızda sonraki sayfaya gidebilir veya sayfa numaraları ile seçim yapabilirsiniz.Aşağıda verilen link ise sizi yazının başlangıcına getirecektir.

Yazar Kerim Usta

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise bir "Sevda"...

“” için bir yanıt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir