Yavuz Sultan Selim Devri Osmanlı-Özbek Münasebetleri


Son Güncelleme Zamanı:

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

Osmanlı Devleti Padişahı Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) XVI. yüzyılın başında Türkistan’da hüküm süren Özbek Hanları ile olan münasebetleri nasıl olmuştur?
Özellikle Şii-Safevi Devleti hükümdarı Şah İsmail’e (1501-1524) karşı ortak siyasi karar ve davranışları bu araştırmada ortaya konmuştur. Özbek hanları ile Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’in olumlu diyalogunu bu çalışmada görmek mümkündür.

THE OTTOMAN-UZBEK RELATIONS DURING THE REIGN OF YAVUZ SULTAN SELIM(1512-1520)
ABSTRACT
The Ottoman-Uzbek relations during the reign of Yavuz Sultan Selim (1512-1520) this study is to find out the establishment of the relations between the Ottoman Empire and the Uzbek Khans during the reign of Yavuz Sultan Selim. A special attention was given to the policy of the Sultan Selim against Shah Ismail (1501-1524). This topic was in detail analysed. Furthermore this study shows that good relations as far as the dowments were concerned, was established between the Uzbek’s and the ottomans.
Key Words:Yavuz Sultan Selim, Muhammed Seybani Khan, Shah İsmail, The Ottoman Empire, Safevids, Uzbek Khan, Central Asia.

GİRİŞ

Osmanlı Devleti tahtına dokuzuncu padişah olarak, 24 Nisan 1512’de cülus eden Sultan Selim (1512-1520), II. Bayezid Han’ın oğludur. II. Bayezid Han (1481-1512) tahta geçtiği sırada şehzade Selim’i Trabzon sancağına vali olarak tayin etmişti. Selim, Kefe’ye sancakbeyi olarak gidişine kadar, yaklaşık yirmi dokuz yıl (1481-1510) Trabzon’da valilik yapmıştır. Selim’in Trabzon’da; yönetim anlayışı, kumandanlık tecrübesi, kitleleri sulh ve idare kabiliyeti ve asker kişiliği iyice gelişmişti.

Yavuz Sultan Selim, Osmanlı padişahı olduğu zaman Avrupa ile dostluk münasebetlerini sürdürmeyi devam ettirmiştir. Osmanlı Devleti’nin genel siyasi durumunu tehdit eden doğudaki Şah İsmail’in Şiilik mezhebini yayma faaliyetlerini ise kaygıyla takip ediyordu.

İran’da Safeviler hanedanının kurucusu olan Şah İsmail (1501-1524), Tebriz’de kendisini Akkoyunlu hanedanı Uzun Hasan’ın varisi ilan ederek tahta çıkmış, Şiiliği devlet dini-mezhebi olarak benimsemişti. Şah İsmail batı komşusu Osmanlılara ve doğu komşusu Özbeklere karşı yaptığı savaşları bir din-mezhep savaşı gibi göstermeye çalışmıştır. Bu nedenle XVI. yüzyılda Sünniler ile Şiiler arasında Ortaçağ boyunca görülmemiş bir mücadele yaşanmıştır.

İran XVI. yüzyılda Safevilerin elinde bulunup, bu hanedan başlangıçta Türkleri-Türkmenleri tarikatlarına bağlamış ve daha sonra İran milliyetçiliğinin savunucusu kesilip, Türkleri İranlılaştırmağa çalışmıştır. Yavuz Sultan Selim bu sebeple Şii-Safevileri -etkisiz kılmak için- Osmanlı Devleti’nin dolayısıyla Türk Milleti’nin birinci hedefi telakki etmiştir.

Yavuz Sultan Selim tahta geçtiği sıralarda Anadolu’da bir takım Şii hareketler, Safevi hükümdarı Şah İsmail tarafından desteklenmiş, Osmanlı Devleti parçalanarak yıkılmak istenmiştir. Bu hareketin bir an evvel bertaraf edilmesi Yavuz Sultan Selim’in en büyük meselesi olmuştur. Türk sülalesi olarak ortaya çıkan ve Acem olarak münkariz olan Safeviler, Şah İsmail’in önderliğinde Osmanlı Devleti’ni çökertmek için entrika dolu isyan teşviklerini ve tahriklerini Türkmenler üzerinden hiç eksik etmiyorlardı.

Yavuz Sultan Selim Trabzon valisi iken, Şah İsmail’in Azerbaycan ve Doğu Anadolu’da yürüttüğü kesif propagandayı görmüş, hatta 1507’de Dulkadiroğulları üzerine yaptığı Orta Anadolu seferinde binlerce Türkmeni nasıl haksız yere katkettiğini biliyordu. Safeviler ayrıca Doğu’da Sünni akideyi temsil eden Özbekler üzerine de devamlı baskınlar vererek onları Türkistan’da güçsüz bırakmak istiyorlardı.

Özbekler ise, XVI. yüzyıl boyunca Türkistan muhitinin en güçlü hanedanlarını ortaya çıkarmışlardı. Türkistan coğrafya olarak; Batı’da Hazar denizi ile Horasan dağları, Doğu’da Doğu Türkistan bölgesi ve Altay dağları, Güney’de Hindikuş ve Kûh-ı Sefid dağları, Kuzey’de Kazakistan bozkırlarının kuzey sınırları arasında kalan yaklaşık 5.340.066 km² ‘lik bir sahayı içine alan bölgedir. Türkistan esasen Türk adının, dilinin, tarihinin, kültürünün, medeniyetinin ve töresinin, kısaca Türk’e ait her bir şeyin ortaya çıktığı ata yurdumuzdur.

Türkistan’ın XVI. yüzyıl’dan önceki ve sonraki tarihi kesin olarak ayrılmakta, şimdiki Türkistan ise tarihinin üçüncü devresini yaşamaktadır. XVI. yüzyıl’dan önceki Türkistan tarihi, çeşitli milletlerin ve onlarla gelen çeşitli medeniyetlerin milletler arasındaki çeşitli sınıf ve gurupların mücadeleleri, memleketin o şartlar içinde gösterdiği tedrici ve sürekli ilerleme ve olgunlaşma safhaları, bu bölgenin bilhassa Ortaçağ boyunca kara ticaretindeki mevkiinin gittikçe yükselmiş olması şeklinde tasvir edilebilir.

Türkistan’ın yükselme ve olgunlaşması Timurlular devrinde zirvesine ulaşmıştır, diyebiliriz. Çünkü onlardan günümüze kadar bir çok tarihi yapı ulaşabilmiştir. Türklerin ancak kendi an’ânelerini İslam an’ânelerine uydurabildikleri göçebe hayatını bırakarak medenî ve mahsuldar ülkelerde yerleştikleri ve Tacik-İslam medeniyetiyle Türk an’ânelerini; Türklük ve Moğolluğu esas tutmak üzere cem’edebildikleri zaman Türkistan’da sağlam bir hükümet kuralabileceğini gayet açık bir surette anlayan ve onu esas düstur edinen “Timur Bey” hakiki bir Türk millî siyaseti gütmüştür. Maverâunnehir’de muteaddit yerlerde kanallar kazdırdı. Oralara belki yüzbinlerce Türk’ü her taraftan -hatta Deşt-i Kıbçak ve Anadolu’dan- zorla getirterek yerleştirdi. Maverâunnehir’de Celayır, Harezm’de Kangrat, Cite’de Doğlat gibi büyük kabileleri dağıttı. Onların birini diğerine katarak pek çoğunu ekinciliğe mecbur etti. Bu zât Semerkant’ın güney ve kuzeyinde “Khayrâbâd” adıyla vücuda getirdiği büyük ark sistemlerinin etrafında Türk kasabaları meydana getirmiştir. Timur ve Oğulları tarafından yaşatılan siyasî ve medenî hayatın parlaklığı ve büyüklüğü, Deşt-i Kıbçak’ta yaşayan an’âneci Cengizlileri Maverâunnehir etrafına celbetti. Bunlara tabi uruglar yavaş yavaş Timur ve Oğulları hizmetine giriyor ve Maverâunnehir’de, Zerefşan ve Ceyhun kıyılarında Fergana ve Seyhun havzasında yerleşiyorlardı. Timuroğulları’nın tuttuğu medenîleştirmek işi Cengizoğulları içinde bir ülkü olmuştu .

Altın Ordu Devleti’nin enkazı üzerinde pek çok küçük hanlıklar kurulmuş ve XVI. yüzyılda ise bir hayli çoğalmıştı. Bunların ilki Altın Ordu’nun merkezi olan Saray ve Taht Hanlığı, ikincisi Astarhan Hanlığı, üçüncüsü Kazan Hanlığı, dördüncüsü Kırım Hanlığı, beşincisi Batı Sibirya’daki Şeybanoğulları Hanlığı, altıncısı Seyhun havzasında Şeybanoğulları’nın Ebu’l-Hayr kolu (Özbekler), Yedincisi Nogay Mirzaları’nın kurdukları yarı devlet şeklindeki teşekkül olup bu da İdil’in aşağı havzasında idi. Yedisu’nun dağlık bölümünde ise Çağataylar hüküm sürüyordu.

Cengiz soyundan gelen bu hanedanlar yerli Türk kitlesi içinde bir avuç önder olarak gözükmüş olduklarından uzun zamandan beri Türkleşmiş bulunuyorlardı. Moğol görünümleri altında Müslüman-Türk hanlıklarından başka bir şey değillerdi. Bu hanlıkların hemen hemen hepsinde memleketi sülâle azâları arasında bölerek “inçü” usûlüyle idare etmek ve sülâlenin iş başında bulunan kolunda yaşça üstün olanını hanlamak sistemi hakimdi. Sülalenin bilfiil iktidarda bulunan nüfuz sahibi azâsı bile bu an’âneye riâyet eder ve yaşı müsâit olmadıkça kendisini “Büyük Han” ilân etmezdi.

Kırım Hanlığı bir kenara bırakılıcak olursa, Osmanlı Devleti XVI. yüzyılda en çok Şeybanî (Özbek) Hanlıkları ile siyasî münasebet kurmuşlardır. Osmanlıların Câmi-i saadet dinî ve dünyevî, Nâsır-ı Mezheb-i Hakkı Hanefî, Hâfız-ı Bilâd-ı Turan ünvanlarını verdikleri Şeybanî Hanları’nın hayatı Horasan için İranlılar’la çarpışmakla geçmiştir. Büyük saygı duydukları Osmanlılar’la karşılıklı dayanışma içerisinde önce İran’a ve daha sonraları da Ruslar’a karşı bir birlik oluşturma çabasına girdiklerinden Şeybanîlerin tarihini kısaca ortaya koymak gerekir.

Şeybaniler; İran, Çin, Türkistan ve Güney Rusya bölgesinde yerleşmiş, Cengizoğulları hanedanları yıpranıp kaybolurken, kuzey bozkırında geride kalmış ve unutulmuş, aynı ailenin diğer kolları onların yerini almaya ve tarihî imparatorluklardan kendilerine düşen payları istemeye başlamışlardı. İşte Şeybanîler bunlardan en önde gelenlerden biriydi. Esasen Özbek adı Ebu’l-Gazi Bahadır Han’ın belirttiğine göre Altun-Ordu hükümdarı Öz-Bek Han’dan (1313-1340) gelmektedir. Cengiz Han’ın torunlarından biri olan Batu Han tarafından kurulan Altun-Ordu Hanlığı’nın başına dokuzuncu olarak, otuz yaşlarında Öz-Bek Han geçmişti. Öz-Bek Han Altun-Ordu’da İslamiyet’in tamamiyle yerleşmesine de vesile olmuş, bu durum ise Anadolu’da sevinçle karşılanmıştı.

Öz-Bek Han Altun-Ordu Devleti’nin başında iken 1329’da, Doğu Deşt-i Kıbçak’ta kendisine karşı bağımsızlığını ilan eden Gök-Ordu Han’ı Mübarek Hoca ve sülalesini yok etme mücadelesine büyük hizmette bulunan Cuci neslinden Şibanlıların nüfuzları artmıştır. Öz-Bek Han’a yardımcı olmaları sebebiyle Şibanlılara ve Öz-Bek Han’ın emrindeki kitlelere Özbekler denilmiştir. Başlangıçta şahıs adı olan Öz-Bek bir zaman sonra urug adı olmuştur. Özbekler Cengiz Han soyundan Kıbçak Hanları’ndan, Batu ve Berke’nin kardeşi Şeyban (Şıbın) adında Cengiz Han’ın bir torununa nisbetle bu adla anılmışlardır. Özbek-Şeybanî Hanedanlığı’nın kurucusu ise, 1428-1468 yılları arasında Özbeklerin başarılı temsilcisi Ebu’l-Hayır Han kabul edilmektedir.

Ebu’l-Hayır Han, on yedi yaşında iken 1428’de Sibirya’da,-şimdiki Tobolsk’un batısında- Tobol ırmağı üzerinde Ulusu’nun hânı ilân edilmiştir. Hemen diğer Cuci uluslarından Ural ırmağının doğusunda ve Seyhun’un kuzeyinde kalan toprakları almıştır. 1430-1431’de Harezm bölgesini de ele geçirmiş ve Urgenç’i yağmalamıştır. Timurlu hükumdarı Şah-Rûh’un ölümünden (1447) önce Timuroğulları’nın elinden Sir-Derya hattındaki Sığnak’tan Uzkent’e kadar müstahkem şehirleri ele geçirmiştir. Barthold’un tahminine göre Sığnak başkenti olmuş, buna karşılık şimdiki Türkistan şehri olan Yesi Timuroğulları’nın elinde kalmıştır. Ebu’l-Hayır, Timur’un torunları arasındaki mücadeleden yararlanarak Türkistan’ın iç işlerine karışma fırsatı bulmuş, bu şekilde Timuroğlu Ebu-Said’in Semerkant tahtına çıkmasına yardım etmiştir (1451).

Ebu’l-Hayır’ın kudreti zirvesine çıkmıştı. İmparatorluğu Seyhun’dan Tobolsk civarına kadar uzanırken 1456-1457 yıllarında Kalmuklar’ın karşısında yenilgiye uğrayan Ebu’l-Hayır Han’ın nüfuzu sarsıldı. Şeybanîler ve onlara tabi olan boylar XIV. yüzyıla gelindiğinde tamamen Özbek adını almışlar ve menşei halâ tartışılan bu isimle tarihte anılmışlardır. Bir kısım Özbekler kendisinden ayrılarak Kazak olmuşlar, Ebu’l-Hayır yeniden itaat altına almak istediği bu Kırgız-Kazakları ile savaşırken 1468’de ölmüştür.

Yaklaşık üç yıl sonra Moğolistan’daki Çağatay Hanı Yunus, Özbek tahtına bağlı kalan son aşiretleride dağıtmıştır. Muhalif Özbeklere gelince yani Kırgız-Kazaklar bozkırda tamamen göçebe bir devlet kurmuşlardı. Bu devlet ilk iki önderlerinin ölümünden sonra Onların oğulları olan Karay’ın oğlu Baranduk (1488-1509) ve Canıbek’in oğlu Kasım (1509-1518) tarafından yönetilmiştir. Kasım bir ara Taşkent’i elegeçirmeye çalışmış ise de başarısız olmuş ve bir daha teşebbüs etmemiştir. Bu atadan kalma göçebeliği Sığnak çevresinde yarı erleşik bir imparatorluğun şartları ile birleştirmek isteyen Ebu’l-Hayır’ın macerası, başarıya ulaşamamış Cengiz Han’ın macerasıyla aynıdır. Ama Ebu’l-Hayır’ın başaramadığını daha sonra gelen Şahi Beğ veya Şah-Baht (Ebu’l- Fetih Muhammed Şeybanî) ve diğerleri başaracaktır.

Ebu’l-Fetih Muhammed (1491-1510), Ebu’l-Hayır’ın on bir oğlundan en büyüğü Şah-Budak’ın büyük oğludur. Şahi Beğ Özbek, daha doğrusu Şah-Baht Özbek, büyük babasının kendisine vermiş olduğu Şah-Baht isminin tahrif edilmiş şekli olan Şeybak olarak da isimlendirilmiştir. Şiirlerinde genellikle bu ismi kullanır. Ebu’l-Fetih ismine ise ancak meskûkât üstünde rastlanır.

Şah-Baht (Muhammed Şeybani), 1468’de babasının Moğol Hanı Yunus tarafından öldürülmesi üzerine babasının öcünü almak için bir müddet beklemek zorunda kaldı. Başlangıçta Mangırt-Nogaylar, Kazaklar, Moğollar ve Maverâunnehir hakimleri arasındaki mücadelelerde sık sık taraf değiştirdikten sonra 1488’de hizmetlerinin karşılığı olarak kendisine Moğol Hanı Mahmud tarafından Türkistan (Yesi) şehri verildi. Bundan sonra gücü gittikçe arttı. Timurlu mirzalar arasındaki mücadelelerden de faydalanarak kısa zamanda Maverâunnehir’e girdi (1495). Horasan’da dahil Semerkant ve Hive’yi, Timurlular’ın başkenti Herat’ı da alarak, dört yıl gibi kısa bir sürede bütün Timurlu ülkesine hakim oldu. 1500’de Türkistan tahtına oturdu.

Şeybak Han’ın öyle bir siyasî nüfuzu vardı ki, Kaşgar Hanları kendisinden habersiz hiç bir siyasî teşebbüste bulunmamıştır. Şiîliğe düşmandı ve Türklerin şiîlik dolayısı ile ikiye ayrıldığını herkesten önce sezen bir insandı. Ayrıca Rus tehlikesinin büyüklüğünü de kavramış ve Rus ilerleyişini endişe ile takip etmiştir. Şeybani Han 1505’te otuz bin kişilik ordusuyla Ürgenç’e sahip oldu. 1507’de Timurluların elinde bulunan Horasan bölgesini aldı. 1508 yılında Safevi Şah İsmail’e bir elçi göndererek Şiilikten vazgeçip Sünniliğe dönmesini teklif etmiştir. Ancak Şah İsmail buna cevap bile vermemiştir. Muhammed Şeybani Han, Mahmudabad’da yaptığı savaşta mağlup olarak kendisi de ölüler arasında yer almıştır. Osmanlıların Safevilere karşı Özbeklere yardım etmelerine rağmen, Şeybani Han yenilmiş ve Özbekler arasında kargaşa başlamıştır.

Safevi Şah İsmail ise, ortaya çıktığı 1500 yılından beri yaptığı hiç bir savaş ve saldırı da mağlup olmamıştı. Hem Osmanlıların hemde Özbeklerin ikazlarına rağmen bir türlü bu ülkelere olan Şii propagandasını durdurmamıştı. Çok sistemli ve gizli bir şekilde organize ettiği halifeleri sayesinde arzu ettiği devletin temellerini atmış, sınırlarını devamlı genişletmişti. Hatta Şah İsmail, Özbeklerin hükümdarı Şeybani Han’ın Kazaklar’la mücadelesini fırsat bilerek Horasan’a yürümüş ve burayı işgal ederek pek çok Sünni- Müslümanı öldürmüştü.

Şeybani Han, Şah İsmail’in Horasan işgali üzerine, bir kısım kuvvetlerini kuzeyde bırakarak hızla Horasan’a yönelmiştir. Şeybani Han’ın eksik ve yorgun bir ordunun başında olduğunu duyan Şah İsmail, rakibinin üzerine yürümüş ve 1510’da yapılan şiddetli savaşı kazanmıştır. Şeybani Han’ı öldürtmüş, derisini yüzdürüp,içerisine ot doldurtup bu yaptıklarını anlatan bir mektupla Osmanlı padişahı II. Bayezid’e bldirmiştir. Şah İsmail, Şeybani Han’ın kesik başını kendisine şarap kadehi yapmış,bununla da yetinmeyip savaşın sonunda on bin’den fazla Müslümanı öldürerek kesik başlarından piramit yaptırmıştır. Bu zaferinden sonra hızla Türkistan üzerine yürüyen Şah İsmail,Buhara,Semerkant,Hive gibi hanlık merkezlerini işgal ederek Sünni-Müslümanlara son derece kötü davranmıştır. Ancak burada “Şeybani Han Babür karşısında mağlup olup öldürülünce Buhara Özbek hakimiyetinden çıktı(1510)”, ifadesi yukarıdaki bilgilerden farklılık arzetmektedir.

1510 yılında Muhammed Şeybani Han’ı (1491-1510) mağlup ederek, Özbekler elinden bütün Horasan’ı alan Şah İsmail (1501-1524), Safevi ülkesinin sınırlarını, Fırat’tan Ceyhun nehrine kadar genişletmişti.

Azerbaycan’dan başka; Irak-ı Arap ve Irak-ı Acem’i, Fars Eyaleti’ni Doğu’da Horasan’ı da içine alarak Herat’a kadar, Batı’da ise, Osmanlılarla olan hudut; Erzurum, Erzincan, Kemah İran’da kalmak üzere şimdiki Suşehri taraflarında başlıyor ve Rize, Hopa Osmanlılarda kalarak Karadeniz sahiline ulaşıyordu. Böylece Şah İsmail, Osmanlılar ve Özbekler için müşterek düşman olarak görülüyordu. Osmanlı-Özbek dayanışması ve dostluğu kaçınılmaz bir zorunluluk doğurmuştu.

Şeybani Han’ın 1510’da Şah İsmail ile yaptığı savaşta ölmesinden sonra kurduğu devlet çok geçmeden parçalanarak üç hanlık haline geldi. Bundan sonra Özbekler hep Şiî-İran’la mücadele ve bir de kendi aralarında birliği sağlama yolunda çaba sarfedeceklerdi. Tarihi süreç içerisinde Özbek Hanları Türkistan’da XVI. yüzyıl’da genel olarak hakimiyeti elde tutmuşlardır.

Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları arasındaki ilk siyasî münasebetler XVI. yüzyıl’da başlamıştır. Bununla beraber Batı Türklüğü ile Doğu Türklüğü arasındaki münasebetlerin daha önceki yıllara kadar uzandığı bilinmektedir.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında Türk hakimiyeti; Türkistan’dan Batı Anadolu’ya kadar uzanıyordu. XIII. yüzyıl başlarında bu birlik ve hakimiyet Moğol istilâsı yüzünden parçalanmış idi. Daha sonra Ön Asya ve Anadolu’da yerleşmiş olan Türkler, önce Anadolu Selçuklu Devleti, XIII. yüzyılın sonlarında da Osmanlı Devleti etrafında toplanmaya başladılar. Türkistan’da kalan Türkler ise bir müddet daha Moğol hakimiyetinde kalmışlar ve daha sonra Timur (1336-1405) ile evlatları etrafında toplanmışlardı. Böylece Batı Türklüğü Osmanlıların önderliğinde, Doğu Türklüğü de Timur’un önderliğinde birer büyük kuvvet olarak hızla yükselmeye başlamışlardır.

Ankara Savaşı (1402), Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü arasında büyük bir soğukluk girmesine sebeb olmuş ise de, bu durum kısa sürede kendisini toparlayan Osmanlı Devleti ile Timurlular tarafından giderilmiş ve dostluk temelleri atılmıştır. Nitekim Fatih Sultan Mehmed, Hüseyin Baykara’ya mektup yazarak İran’a hakim olmuş olan Uzun Hasan’a karşı birlikte hareket etmeyi teklif etmiştir. Osmanlılar’dan Türkistan’a giden ilk elçi, Ali Ekber Hitaî’dir. II. Bayezid zamanında Çin’e giderek Maverâunnehir’den geçmiş, lâkin Özbekler daha oralarda hakimiyetlerini tesis etmemişlerdi. Bu zât Kalmuklar arasından da geçerek Çin’e gitmiştir. Bu gezisi ile ilgili farsça bir eser yazmıştır. Daha sonra eseri Türkçeye çevrilmiştir.

Doğu ve Batı Türklüğü arasındaki bu yakınlaşmalar XV. yüzyıl sonlarına doğru Türkistan’da Timurlular hakimiyetine son veren Muhammed Şeybanî Han (1491-1510) önderliğindeki Özbekler zamanında daha da gelişerek siyasî alanda bir nevi işbirliğine dönüşmüştür. Bu dayanışma özellikle Şiî-İran’a karşı olmuştur. Çünkü İran Sünnî olan Doğu ve Batı Türklüğünü birbirinden ayırıyordu ve her ikisine de zarar veriyordu.

Hammer’in dediği gibi bu durumda; “Özbekler aslı, insanî mevkî, coğrafyası ve din itibariyle Osmanlıların tabiî müttefiki idiler”. Ebu’l-Hayır ve Yadigar’ın oğulları, önceleri sadece çapul maksadı veya kuvvet denemesi için Horasan’a Safeviler üzerine sefere giderlerdi. Osmanlılar tarafından yapılan teşviklerin tesiri ile Safevilere karşı yaptıkları savaş, Özbekler için dinî bir renk almıştır. Özbek Hanları’na göre, “Şeyhoğlu Adını Şeyh Safiyyuddîn İshak’tan alan Safevîler, başlangıçta Sünnî bir tarikat olarak faaliyet gösteriyordu. Etrafa iyice yayılan bu tarikat özellikle Şah İsmail zamanında Şiî bir görünüş almıştı. Şah İsmail b. Şeyh Haydar b. Şeyh Cüneyd, önce Şirvan hükümdarı Ferruh Yesar’ı mağlup etti. Daha sonra Akkoyunlular’dan Erran ve Diyarbakır havâlisi hükümdarı olan Elvend Bey’in hücumuna uğradığı için O’nun üzerine yürüdü. Nahçıvan civarında yapılan savaşta Akkoyunlu Elvend Bey mağlup oldu (1502). Şah İsmail sonra Tebriz’e gelip tac giyerek, Şeyhliğini ve Şahlığını birleştirmiş ve böylece Safevî Devleti’ni kurmuş oldu. Şah İsmail, hem Türkistan’a hem de Anadolu topraklarına saldırıyor ve buralarda siyasi nüfuzunu Şiî görüşü çerçevesinde artırmaya çalışıyordu. Şah İsmail kısa sürede İran’ın tamamını istilâ edip, Diyar-ı Irak-ı Arap, Azerbaycan, Gence, Şirvan, Gîlan, Mazenderân, Taberistan, Cürcan ve Gürcistanı zapt etti.

Şah İsmail’in Anadolu topraklarında Şiîliği yayma faaliyetinden dolayı Yavuz Sultan Selim, daha şehzâde iken babası II. Bayezid’in dikkatini bu konuya çekmiş ve Safevi kuvvetlerine saldırmıştı. Şah İsmail, şehzade Selim’den şikayet etmek ve dostluğunu yenilemek için II. Bayezid’e bir de elçi göndermişti(1508). Elçinin İstanbul’a gelişi Şeybanî Han tarafından gönderilen elçinin gelişine tesadüf etmekte idi. Şeybanî (Şeybek) Han koyu bir Sünnî idi. Bu yüzden Şah İsmail aleyhine Osmanlılarla temasta bulunuyordu. Şeybanî Han, Şah İsmail’i dini terk etmekle suçluyor ve kendisine itaat etmesini istiyordu. Aksi takdirde Azerbaycan’a kadar gelerek kılıç zoru ile hak yola çevireceğini söylüyordu. Şeybanî Han, Safevî hükümdârının başına kızıl taç giymesi üzerine, kendisi ve Özbek askerleri başlarına yeşil sarık sarmış ve Şah İsmail’in atalarının Şeyh ailesi olduğunu kastederek O’na bir derviş keşkülü (çanak) göndererek hükümdarlığı Cengiz Han soyundan gelen kendisine bırakmasını istemiştir. Burada aslýnda Türk soylu büyük hükümdarlarýn bir siyasi hakimiyet mücadelesi verdiklerini görmekteyiz.

1509’da Şeybanî Han Horasan’ı zaptetti. Şah İsmail O’na elçi gönderip Horasan topraklarına girmemesini istedi ise de, elçi red cevabı ile geri döndü. Bunun üzerine Şah İsmail harekete geçti, Merv civarında Murgab suyu kenarında yapılan savaşta Şeybanî Han’ı mağlub etti ve O’nu katletti (1510) . Eğer Şeybanî Han bu savaşta yenilmemiş olsa idi, İran toprakları Türkistan’dan gelen büyük bir istilâ dalgasına maruz kalacaktı, diyebiliriz.

II. Bayezid’den Şah İsmail’e elçi gelmiş, Şah’ın bu elçilerin huzurunda Sünnî bir âlimi öldürmesi onların üzerinde menfî bir etki bırakmıştı. Bu gibi hadiseler O’nun Osmanlılarla ilişkilerinin gün geçtikçe zayıflamasına sebep olacak ve netice de Çaldıran savaşına gelinecektir.

Muhammed Şeybanî Han’ın 1510’da ölümü üzerine, bir müddet Şah İsmail’in müttefiki olan Hindistan’da hakimiyet kurmuş olan Babür Han,1511’de Kabil’den gelip Türkistan’ı ele geçirmiş ama Türkistan halkı tarafından soğuk karşılanmıştı. Koyu Sünnî olan Buhara ve Semerkant halkı “dalâlet mezhebi”nden olanlarla anlaştığı için Babür’den kopmuş ve uzaklaşmıştı. Mezhep sevgisi Timuroğulları’na bağlılıktan üstün gelmişti. Özbekler Şeybanî Han’ın amcası Göçgüncü Han (1510-1530) başkanlığında ayaklandılar. İran komutanı Necm-i Sanî ve Babür onları Gücdüvan yakınlarında karşıladılarsa da bu defa Özbekler onları memleketlerinden attılar (1512).

Böylece Buhara, Semerkant ve bütün Maverâunnehir yine Özbekler eline geçmiş oldu. Ceyhun, bir zamanlar Sâsânî İran’ı ile Hun Devleti arasında olduğu gibi Özbek Hanlığı ile Safevî İran’ı arasında sınır olmuştu . Fakat bu mücadele sırasında İlbars Han’ın Harezm’de istiklâlini ilân edip Buhara Hanlığı’ndan ayrı Hive Hanlığı’nı kurmasına mani olunamamıştır.

Çaldıran Savaşı Sırasında Osmanlı-Özbek Münasebeti ve Selim’in Doğu Siyaseti: Yavuz Sultan Selim’in kısa süren hakimiyetinde Osmanlı Devleti’nin siyasetinde kesin bir değişiklik görüyoruz. Osmanlı Devleti o zamana kadar esaslı olarak bir Balkan ve Avrupa kuvveti idi. Padişahlar dahi kendisine “Sultan-ı Rûm” demekten hoşlanırdı. Yavuz Sultan Selim devrinde Osmanlı Devleti ilk defa ciddi bir şekilde Doğu’ya yöneldi. Asya ve Afrika kıtalarında geniş topraklar ele geçirdi. Devlet siyasetindeki bu değişikliği kısmen yeni hükümdarın İslam dünyasının birliği düşüncesi ve kısmen de o zamanki siyasî durumun gereğinde aramak gerekir. Osmanlı Devleti’nin Batı sınırı Tuna nehri ötesine kadar uzanıyordu ve hali hazırda o taraftan bir tehlike gelmesi ihtimâli yoktu. Gereken şey ülke içerisindeki dinî birliğin sağlanması ve Safevî hanedanı tarafından tehdit edilen Doğu Anadolu hudutlarının sağlamlaştırılması idi. Bir bakıma II. Bayezid’in tahtına sahip olabilmek için gösterdiği bütün gayret bu azimden doğuyordu.

XVI. yüzyılın başından itibaren Şah İsmail’in Asya’da gizlice yaydığı yeni mezhep; Ehl-i İslam’ı, birbirine düşman iki fırkaya ayırmıştı. Yalnız Şah İsmail iki büyük kuvvetle karşı karşıya idi. Birincisi bir sefer yendiği diğerinde yenildiği Özbekler; diğeri ise Özbekler’le mukayese edilemeyecek kadar mükemmel bir teşkilata sahip Osmanlılar idi. Safevîler müridleri vasıtası ile nüfuz sahibi olmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden de gelecek için büyük bir tehlike oluşturuyorlardı. Yavuz Sultan Selim, daha şehzâde iken bu tehlikenin büyüklüğünü anlayarak İran topraklarına girip Erzincan ve Bayburt’a kadar olan yerleri hasara uğratmıştı.

Yavuz Sultan Selim tahta geçince, Şah İsmail, kendisine sağınan Şehzade Ahmed’in ikinci oğlu Murad’ı emrinde güçlü bir ordu ile Osmanlı ülkesine saldırtmıştı. Bu da Şah İsmail’in Türkiye toprakları üzerindeki emellerini açıkça göstermekteydi.

Şah İsmail’in bu düşmanca tavrı nihayetinde Çaldıran savaşına sebep olmuştur. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran savaşını yapması sadece kendi topraklarını korumak için değildi. O, Şah İsmail’in Türkistan’da yaptığı hareketleri de yakından takip ediyordu ve dolayısı ile Sultan Selim’in İran seferinin sebepleri arasında, Şah İsmail’in Türkistan da yaptığı eziyetlerin ve bu eziyetlerden bıkan halkın, yardım çağrılarının da etkisi vardı. Bu hususta Solakzâde Tarihi’nde; “Mülûku Özbekiyândan Şeybe Han dimekle ma’ruf bir pâdişah-ı a’zam-ı şânın kellesini zer û züyûr ile ârâste ve envâ-i cevâhir ile pirâste idüb meclis-i şarab da o kab ile umerâsına şarab ve tolular içirdi ve min ba’d cemaatle namazı nehy idüb câmilerde minberleri yakdırûb hâşâ seb ve la’în ashâb-ı hidayet asârını ol makarrı ehl-i İslâmdan bi nâm ve nişâne idüb ulemay-ı dinden ol bî din ve mezheb-i nâpak bulduğun helâk itmişdür.” Daha sonra devamla; “Allah’ın fazlı ile kuvvet ve kudretimiz kemâlde ve şimşir-i cihangirimiz nûr-u İslâm ile iştigalde iken ol mürtekib-i ef’âl-i şenî’â olan zimmet-i âli himmetimize aklen ve şer’ân lâzım gelmişdir”, denilmektedir.

Şah İsmail’in Türk İlleri’nde yaptığı zulmü anlatan ve Sultan Selim’den yardım talep eden pek çok mektup gelmiştir. “Memalik-i Horasan’da iklim-i irfana malik ve tarik-i nizam abdara salik Emin isimlü bir kamil-i a’rif a’sitane-i saadet a’şiyana bu name-i behcet hame-i göndermişdi”. Bu kişi Hoca Molla-i İsfahanî olup, Yavuz ultan Selim’i Türkistan için Şah İsmail’e karşı yardıma çağıran biri farsça, diğeri Çağatay Türkçesi ile yazılmış, iki mektup göndermiştir. Ancak bu mektup Yavuz Sultan Selim’in eline Çaldıran Zaferi’nden sonra Amasya’da kışlar iken geçmiştir. Bu mektupta Selim adeta bir kurtarıcı olarak çağrılıyor. Hatta Horasan’da bir Sultanlık kurması dahi isteniyordu. Mektubun burada kısa bir bölümünü vermek yararlı olacaktır:

“Kim ki sünni idi cefa kördi

Bid’at ehl-i din ibtila kördi

Sindin ümîd vardur âlem

Âlem içindeki benî âdem

Rişte-i küfrni çıkıb üzgil

Gelib islâm ilini tiz güzgil

İntizârıñ çeker Horasan lık

Kıl Horasân’da dahi Sultânlık

Vâr-ı müştâk saña ehl-i ırak

Eyle kim câña ten irür müştak

Maverau ‘n-nehr içre şâh u gedâ

Kıla -turlar saña mudâm du ‘â

Ki siniñ devletiñ füzûn bolgay

Düşmeniñ zâr-u ser-nîgûn bolgay

Devlet ü nusret ile azm eyle

Küfr def ‘in kılurnı cezm eyle

Kurtar islâm ehlini gamdan

Mihnet u bid ‘at ile mâtemden

Lutfile hastalarga dermân kıl

Hayr uçun zârlarga ihsân kıl

Ger cihânıñ nüvîdi sindindür

Molla Emin İsfahani mektubunu Farsça ve Çağatay türkçesi ile yazmıştır. Nazım halde olan mektupta Selim’i methettikten sonra Şah İsmail’in Horasan’da yaptıklarını, oraları nasıl yakıp yıktığını, nice zulümler ettiğini anlatmakta ve Sultan Selim Han’ı bir hami olarak, sanki zamanın mehdisi gibi oralara çağırmaktadır.

Yavuz Sultan Selim, Çaldıran savaşında Sünnî olmasından dolayı ortaklaşa düşmanları olan Şah İsmail’e karşı ittifak kurmak ve birlikte hareket etmek için Hassa gulamlarından Mehmed Bey’le Semerkant Han’ı Göçgüncü Han’a Farsça bir mektup göndermiştir. Safer 920 /Mart 1514 tarihli bu mektup’ta Şah İsmail’in Doğu İlleri’nde insanlara yaptığı işkencelerden de bahsetmektedir. Zavallı insanların Beni İsrail’in Firavun’dan gördüğünden daha büyük bir zulüm gördüklerini yazıp, yakın zamanda büyük bir ordu ile hareket edileceğini, “Allah koruyuculuğunun ve ad ediciliğinin engin denizine daldırsın. Size babamın zamanından beri güvenimiz vardır. Sizin de bu işte bize yardımcı olmanız gerekir” diyerek sevindirici haberlerini beklediğini bildirmektedir.

Yavuz Sultan Selim’in bu mektubuna Cemaziyelevvel 920/Temmuz 1514 sonlarında, Göçgüncü Han’ın gönderdiği mektup ise şöyledir: “Hilafet’in en büyük hizmetlisi, saltanat menkîbeli Allah’ın göklerinin yıldızları arasında gezen, dünya sultanlarının sultanı, hakanlarının hakanı düşmanı ayağının altına bend eden büyük orduların pâdişahı Yunan ve Rum (Batı) ülkelerinin şehinşâhı, muzaffer İslâm ordularının hudâvendigârı…”, “Allah katında fakirler ve acizler koruyucusu zaferler ve fetihler babası… Sultan Selim Şah’a; meydana atıldıkları gündenberi onlarla savaşı bir din borcu bilmekteyiz. Elbette Özbeklerin vuruşlarını duymuşsunuzdur. Ama ne çareki ilk saldırı onlardan geldi. Seksen bine yakın Kızılbaş İran’dan Turanîlerle Amuderya nehrini geçip hücum etmiş onların korkusundan Kâbil ve Kandehâr hakimleri de onlara itaat etmiştir. Böylece İslâm’ın kubbesi olan Semerkand kapılarına kadar gelmişlerdir. Biz de geldikleri günün ikindi vaktinde onlarla savaşa girişmiştik ki, güneşin gurûb zamanına yakın üstelerinden geldik. Başbuğları olan Necmi Emir Ahmed İsfahanî, tutulup diri diri huzurumuza getirildi. Orduları tamamı ile mağlup oldu. Savaş yerinden nehir kıyısına kadar ki, bir aylık yoldur ölüleri birbiri üzerine yığıldı. Siz harekete geçince biz de harekete geçmek kararında olduğumuzdan elçiniz Nizameddin Mehmed Bey geldiği andan itibaren “Semerkand” sınırında, “Taşkend”e, bahadırlara, Ulus’un ve Tuman’ın beylerine bütün asker kumandanlarına, Özbek, Çağatay boylarına tabi olanlara, Cengiz Han soyuna kurultay kurulup Rafizîler üzerine yürümeleri hususunda karar vermeleri emr olundu…. Elçi Hurşid Bahadır’ın arzı ta’zimattan (hürmet ve ta’zimlerini ilettikten) sonra çabucak gelmesi iki tarafında “İsfahan ve Zenderud” civarında toplandığı dostlara haber vermesi uygun görüldü…. Mehmed Bey’e karşı bir kusurumuz oldu ise özür dileriz. Sizin hizmetinizde onlara lâyık oldukları derecede hizmet etmek güç bir iştir. Bundan dolayı da özür dilemek daha münâsiptir.”

Özbek Göçgüncü Han’ın mektubunda, tam bir uyum içinde oldukları ve ittifak halinde olacakları bildiriliyor. Bu mektuplaşmalar ve iyi niyet ifadelerine rağmen, pratikte, Yavuz’un Çaldıran savaşında Özbeklerle askerî bir ittifak kurduğu hakkında tarihi bir bilgi elimizde yoktur. Yalnız, Zeki Velîdi Togan; “Yavuz’un Çaldıran muharebesi esnasında Kırım ve Astarhan tarafından da Cengiz evlâdı bu harekete bir surette Kırım Hanı Mengli Giray’ın (1478 -1515) -üçüncü ve son saltanatı- mektubunda, Mehmed Emin’in (1502-1518) kendisini Horasan seferine, yani Özbeklerin Şah İsmail’e karşı seferine iştirak ettiğini bildirdiğini zikrettiği gibi, Şah İsmail için de gayet gâbi ve din düşmanı olarak tasvir eden sözler yazılmıştır. O’na karşı kazanılan zaferdan dolayı Mehmed Emin tebrik edilmiştir.

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’i Çaldıran’da büyük bir hezimete uğrattıktan sonra hemen Göçgüncü Han’a mektup yazıp durumu O’na bildirmiştir. Yavuz Sultan Selim’in amacı; Ehl-i Sünnet inancını yaymak ve Şiî-Safevî Devleti’ni ortadan kaldırıp Doğu Türkleri ile Batı Türklerini tekrar birleştirmek idi, diyebiliriz. Çaldıran’da aldığı ağır mağlubiyetten sonra Şah İsmail, Sultan Selim’e barış için elçiler göndermişti. Bu sebeple Şah İsmail’in barış teklifini kabul etmemiş elçilerini tevkif ettirmiştir. Sultan Selim’in Göçgüncü Han’a Edirne’den gönderdiği Receb 921/Ağustos 1515 tarihli mektup, şüphesiz, Sultan Selim’in bu düşüncelerini bize en açık şekilde bildirmektedir:

“Kızılbaş-ı evbaş ile mabeynde vaki olan ahval ve macera mufassalen rûşen ve zâhir oldu. Vakıa Selâtin-i İslamiyye-i Zevi’l-Kudre lâzım ve vacib belki Farz-ı ayn dırki her bâr nevâmıs-i ilahiyye ve serâyici nübüvviye zalâm-ı zulm muhâlifat-ı din ve devlet ve me’anidân (inatçı) mülk ve millete muhtefi olsa (gizlense) darb-ı suyûf bevâtın (keskin) ve ta’n-ı remâh feratin ile heng-i perde-i fitne ve fesâd eyliye taki sevakıb-ı kevâkib şerayi’i nübüvveye alemi pûr-nûr idub isti’al-ı nâr-ı cevr ve i’tisaf-ı cereyan-ı tı’g-ı abdar ile müntefi ola. Şanlarına muvafık olmuştur tâki Diyarbekir ve Kürdistan ve mabeyinde vak’i olan kal’a ve tilâl ve cibalî ile levâhık ve merafiki ile ve siyasi ve feyafi ve nevahibesi ile müstahlis ve cümle-i muzafat-ı memâlik-i mahmiyemden olup ol diyarın ehl-i amme-i müste’min olub…. Ahırkâr bu hâlete tâkat getürmeyub ruy-ı meskenetten mütevâli elçiler gönderib ne tarikle dilerseniz sulh idelim dedikde melikat reddiyye-i tabi ati kabil zevâl olmayüb ki zenkî bî şesten nekerded sefid ve ferat tehûr ve hod râyî ve vufür tehtek ve sebkisârî üzere mecbul olmasını ilmî şerifim muhit olduğu cihetden kat’ian ahvâl ve akvâllerine mültefid olmayub hâl-ı sabık üzere mukarrer oldum, halıya Himmet-i aliyye-i padişahâneme lâzım ve vacib oldu ki inan-ı azimet humayûnemi. Ka’l u kam’-ı fitne ve fesada munsarif kılub inşallahu’l-aziz rûy-ı zemini ervâh-ı vücudlarından tığ-ı abdarla tenzif ileyub cerîde-i ‘alemden sevad-ı biruzlarını bi’l kulliye mahu ileyem “Ulemanın görüşlerinin de aynı fikirde olduğunu söyleyerek” Cenab-ı ‘aliye dahi lazımdır ki ol nevâhide olan umera-i kiram ile murâsele ve müşâvere idub ittifakla madde-i fitne ve fesadı bil-külliye kat idub mümkün oldukça nâm ve nişanları nâbedid olmanın esbabına mübaşeret oluna”, demektedir.

Sultan Selim, Şah İsmail’in “ şartlarını sizin belirleyeceğiniz bir sulh yapalım” teklifine, “katiyyen iltifatlarına itbar etmeyip savaş öncesi hal üzere oldum” diyerek Safevilere karşı tutumunu, Türkistan Hanı’na bildiriyordu. Hatta alimlerin de bu hususta Safevilerin zulmünden dolayı siyasi otoriteye destek verdiklerini belirtiyordu. Sultan Selim, kısmen kendi ordusundaki isyan belirtisi kısmen de Memluklular’ın askerî saldırısından korkması nedeni ile İran’ın içinde uzak noktalara kadar zafer yürüyüşüne devam edemedi. Zira Şah İsmail, Kansu Gavri’ye mektup yazıp, “Sultan Selim, İran-ı Kişver-i Acem’i zaptederse sıranın Arap topraklarına geleceğini söyleyerek” O’nu Selim’e karşı tahrik etmişti.

Yavuz Sultan Selim, Çaldıran’dan sonra Tebriz’e geldi ve amacı burda kışlayıp baharda tekrar İran üzerine yürümekti. Çünkü onları ortadan kaldırmaya karar vermişti,lakin yeniçerilerin şikayetleri üzerine dönmek zorunda kalmıştı. Tebriz’in pek çok Sünnî yerleri Kızılbaş’la dolmuş ve onların emri altında mahkum bulunuyorlardı. Yavuz Sultan Selim, Tebriz’e geldiğinde Hüseyin Baykara oğlu Mirza Bediü’z-zaman ve şehrin ileri gelen aileleri ziyarete geldiler. Bediü’z-zaman Herat ve Horasan tahtının Sultanı idi. Ülkesini kaybedip Şah İsmail’in eline esir düşmüştü ve inzivaya çekilmişti. Şah O’nun ata binmesini bile yasak getirmişti. Bediu’z-zaman’ın durumu anlatılıp kendisini ziyarete gelmek istediği söylenince, Yavuz Sultan Selim; “O tahta çıkmış bir Sultan oğludur. Benim yanıma onları tam bir merasim ile getirin” dedi. Durumu Bediu’z-zaman’a bildirdiler ve bir gün tam bir merasimle O’nu getirip Yavuz Sultan Selim’in tahtının yanına kurulmuş bir tahta oturttular. Yavuz, onları ayakta karşıladı ve O’na dedi ki; “Eğer Allah yardım ederse Şah İsmail’i bertaraf edip İran’ı Anadolu’ya birleştirmek isterim. Şimdi arzum Horasan, Hind ve Sind’dir”.

“Lîk ahd idem eğer taht ola yer

Yar olursa bendeye perverdigâr (Allah)

Surhser mel’uni def idem tamam

Rumi’ye (Anadolu’ya) bu milk yekser ola râm

Arzu şimdi Horasandır mana (bana)

Ol diyarın fethi asandır (kolay) mana

Bilki Hind-u-Sind olubdur arzım

Anı tahkik eyleyubdur ehl-i Rûm

Tahta Sultan idem ahır seni

Hod Herat’a Han idem ahır seni ”.

Sonuç olarak; bu ifadelerden Yavuz Sultan Selim’in düşüncelerini daha açık bir şekilde görebiliyoruz. Belki, bütün bir İranı ve Türkistanı çağının büyük Sultanı olarak, Anadolu dahil, hatta sonraları fethettiği Mısırı, Suriyeyi, Irakı ve Arabistanı bile tek bir “Büyük Sultanlık” çatısı altına toplamak istiyordu, denebilir. Çaldıran Seferi, Şiî-İranı ortadan kaldıramadı. Ama büyük oranda zayıflattı, bu arada Özbekler de Horasan’ı tekrar Safeviler’den aldılar. Osmanlı-Özbek dostluğunun ve dayanışmasının samimi bir diyaloğu her iki devletinde yararına sonuçlar vermiştir.

Yavuz Sultan Selim, Osmanlı ülkesini Hazar denizi kıyılarına kadar genişletmek için gerekli firsatı bulamadı. Yavuz Sultan Selim’den sonra Osmanlılar’ın daha cazip ve belki daha kolay görülen amaçların arkasına düşdükleri görülüyor. Bununla birlikte Kanuni Sultan Süleyman devrinde (1520-1566), doğuya karşı ilginin canlandığı dönemler olmuşsa da, Osmanlı sultanları doğuda hedefi belli devamlı uzağı gören bir siyaset takip edememişlerdir.

Mustafa Nuri Paşa, Netayicü’l Vukuat, İstanbul, 1327 h., C. I,s. 75-76.

Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfullah, Sahaifü’l Ahbâr,Terc. Nedim Ahmed, İstanbul,1295 h., C. III, s. 470; Mustafa Nuri Paşa, a.g.e., C. I, s. 74; Solakzâde, a.g.e., s. 371.

Süheylî, a.g.e., 155 b ; Uğur, Yavuz Sultan Selim, s. 80.

Uğur, Yavuz Sultan Selim, s. 80-81.

Yazıcı, a.g.md., C. XI, s. 277.

Halbuki Belgrad’ın zaptı (1521) ve Rodos adasının alınmasından (1522) sonra, Osmanlı Devleti için Kafkaslar, İran ve hatta “İdil Boyu” ile meşgul olmak devletin bekası için daha yerinde olabilirdi. Çünkü o sıralarda bu bölgelerde Osmanlı-Türk ilerleyişini durduracak ve buraları “Pax-Ottomanna” çerçevesine alarak büyük bir Türk menşe’i kavimlerden müteşekkil yeni bir nizamın kurulmasına karşı gelecek hiç bir kuvvet yoktu , diyebiliriz.

Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, Ankara,1966, Giriş, V; Togan, Bugünkü Türk İli Türkistan’ın Yakın Tarihi, s. 132.

BİBLİYOGRAFYA

* Ahmed Feridun Bey, Münşeatü’s- Selâtîn, I-II, İstanbul, 1274-1275 h.
* Aka, İsmail, “Şeybanîler”, Türk Ansiklopedisi,XXX, Ankara, 1981, (ss. 267-268).
* Altundağ, Şinasi, ”Selim I”, İslam Ansiklopedisi, M. E. B., XI, İstanbul, 1966, (ss. 423-434).
* Asrar, Ahmet Nihat, Kanunî Sultan Süleyman ve İslâm Âlemi, ( 2. Baskı), İstanbul, ?.
* Barthold, W. İslam Medeniyeti Tarihi, Terc. M. Fuad Köprülü, D. İ. B. Yayınları, (5. baskı), Ankara, 1977.
* Bouvat,L., “Şeybanî Han”, İslam Ansiklopedisi, M. E. B.,XI, İstanbul, 1970, (ss.454-456).
* Danışman, Zuhuri, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Yeni Matbaa, I-XIV, İstanbul, 1965.
* Ebu’l Gâzi Bahadır Han; Şecere-i Türk, (Türk Şeceresi), Terc. Rıza Nur, İstanbul, 1343 h.
* Gömeç, Saadetttin, Türk Cumhuriyetleri Tarihi, Kömen Yayınları, (2. baskı), Konya, 1997.
* Grousset, Rene, Bozkır İmparatorluğu, Terc. M. Reşat Uzmen, İstanbul, 1980.
* Hammer, J. P., Devlet-i Osmaniyye Tarihi, Terc. Mehmed Ata,Selanik Matbaası,I-X, İstanbul, 1330 h.
* Haydar Çelebi, Ruznâme, Baskıya hazırlayan, Yavuz Senemoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser , ?.
* II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim Devrine Ait Muhaberat, Topkapı Sarayı Ktb., Revan Kitaplığı, Nr. 1958, İstanbul.
* Kafalı, Mustafa “Şiban Han Sülalesi ve Özbek Ulusu”, Atsız Armağanı, İstanbul, 1976.
* Kılıç, Remzi, Kanuni Sultan Süleyman Devri Osmanlı-İran Münasebetleri (1520-1566), (Basılmamış Doktora Tezi), Kayseri, 1994.
* Kırzıoğlu, M. Fahrettin, Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi (1451-1590), T.T.K. Yayınları, Ankara, 1993.
* Kramers, J.H. “İran”, İslam Ansiklopedisi, M. E. B.,V/2, İstanbul, 1968, (ss.1013-1030).
* Kurat, Akdes Nimet, Türkiye ve İdil Boyu, Ankara, 1966.
* Mustafa Nuri Paşa, Netayicü’l Vukuat, I-IV, İstanbul, 1327 h.
* Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfullah, Sahaifü’l Ahbâr,Terc. Nedim Ahmed, İstanbul,1295 h.
* Saray,Mehmet, Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti İle Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasî Münasebetler (1775 – 1875), İstanbul, 1990.
* —-, Türk-İran Münasebetlerinde Şiiliğin Rolü, T. K. A. E., Yayınları, Ankara, 1990.
* Solakzâde Mehmed Hemdemî; Solakzâde Tarihi, İstanbul, 1298 h.
* Süheylî Ahmed b. Hemdem, Tarih-i Şahî, (Mlf. hattı), Süleymaniye Ktb., Fatih Kitaplığı, Nr. 4356, İstanbul.
* Sümer, Faruk, Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, T. T. K. Yayınları, Ankara, 1992.
* Şeşen , Ramazan, “Buhara”, İslam Ansiklopedisi, T. D. V. Yayınları,VI, İstanbul, 1992, (ss.363-367).
* Togan ,Zeki Velidi, XVI. Asırdan Günümüze Kadar Müstemleke Devrinde Asya Tarihi, (Basılmamış Ders Notları), Bayezit Ktb., Nr. 133905, İstanbul, 1965-1966.
* —-,Bugünkü Türk İli ve Türkistan’ın Yakın Tarihi, İstanbul, 1981.
* Uğur, Ahmet, Yavuz Sultan Selim, Kayseri, 1989.
* —-, Epigrafi ve Paleografi, Ankara, 1990.
* Uzunçarşılı, İsmail Hakkı Osmanlı Tarihi,T. T. K. Yayınları, I-VIII, Ankara, 1988.
* Yazıcı, Tahsin, “Şah İsmail”, İslam Ansiklopedisi, M. E. B., XI, İstanbul, 1970, (ss. 275-279).
* Yücel, Yaşar, Muhteşem Türk Kanuni ile 46 Yıl, T. T. K. Basımevi, (2. baskı), Ankara,

Bir Yorum

  1. Ergunca

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir