Yağlı Güreş Hakkında Merak Ettikleriniz


En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 25 Ekim 2019 Kerim Usta

KIRKPINAR

TÜRK’LER RUMELİ’DE

Kırkpınar güreşleri, Türk’lerin Rumeli’ye ayak basmalarıyla başladı. ŞehzadeSüleyman Paşa (1316-1359). Rumeli Fatihi olarak anılan Osmanlı Başkomutanı Rumeli yakasına ilk ayak basan ve oralarda elde ettiği fatihlerle şanlanan bir askerdi ki, Kırkpınar’m destanlara karışmış tarihinde Süleyman Paşa’dan sözetmemek imkansızdır.

Nilüfer Hatunla, Orhan Gazi’nin büyük oğulları olan Süleyman Paşa, 1. Murat’ın ağabeyiydi. Orhan Gazi, 1324 yılında tahta geçince Süleyman Paşa da veliaht oldu. Tam 35 yıl bu makamda kaldı. Orhan Gazi, bir süre sonra da oğlunu başkomutan yaptı, bu görevi ondan hiçbir zaman almadı.Şehzade Süleyman Paşa, ilk defa 1349’da Bizans’a yardım etmek üzere, 20.000 kişilik bir Türk ordusunun başında Rumeli’ye geçti. Yanında 22 savaş gemisi vardı. Sırplafın almak üzere oldukları Selanik’! bağlaşık Türk-Bizans ordusu kurtardı.

1352’de 10.000 kişilik bir Türk birliği geri Rumeli’ye geçti. Dimetoka’da Sırplarla Bulgarlar1! yendi. Bu bölgeyi Bizans’a verdi. Türk askeri Balkanlarda büyük hayranlık uyandırdı. Süleyman Paşa, durumun iyice olgunlaştığını görünce, 13541e büyük teşebbüsüne başladı. Az ama, pek seçkin bir kuvvetle Çanakkale Boğazı’nı geçip Gelibolu Yarımadası’nı çıktı. Türkler, ilk defa fatih sıfatıyla Avrupa topraklanna ayak basmış oldular.

Süleyman Paşa’nın fetihlerinde kardeşi Murat Bey (I. Murat) da katılıyordu. 1357de Lüleburgaz’la Çorlu’yu Murat Bey aldı. Böylece Gelibolu Yarımadası gibi çok stratejik bir bölge tamamen alınmış, Çanakkale Boğazı’nın iki yakası da ele geçirilmiş oluyordu. Bizans, artık, güneyden, doğudan olduğu gibi batıdan da çevrilmişti.

Süleyman Paşa, taşlık bir bölgede avlanırken atının ayağı kayınca düştü, başını taşa çarparak öldü. Bolayır’a gömüldü ama, büyük bir askeri komutan olduğu kadar Türk güresine yaptığı hizmetleriyle de ölümsüz kahramanlar arasına karıştı.Rumeli’de ilk defa Süleyman Paşa’nın komutasındaki Türk askerleri güreştiler. Türk askeri ilk defa 1349 tarihinde Rumeli’ye ayak bastığına göre, Kırkpmarm bu yıl 637. si düzenlenecek demektir. Ne var ki, bu tarih, her nedende 625 olarak belirtilmektedir (1986).

1349’larda Sırpların işgaline son vermek üzere Selanik’e doğru yol alan Türk askerleri, bir Hıdırellez günü Edirne yakınlarındaki ahir Köy’de konaklar. Pehlivanlık, Türklerde hem bir gelenek, hem de savaş hazırlıkları olduğundan kırk yiğit, 1349 yılının Hıdıreltezi’nde güreşe başlar. Güneş batarken kapışmalara son verilince, bu kırk yiğit de bulundukları yere düşerek son nefeslerini vermişler. Şehit oldukları yere de gömülmüşler. Ertesi gün bir de bakmışlar ki her yiğidin can verdiği yerde bir pınar fışkırmış. Bunun üzerine oraya (Kırkpınar) adı verilmiş ve her yıl Hıdırellez’de burada toplanarak güreşmek adeti yerleşmiş.

Biz Türklerin yaşantılarında “Kırk-Yiğit”, “Kırk-lncekız” ve “Kırklar önemli yer alır.

Türk hanlarının yanında, onun emirlerini uygulamak için “Kırk Yiğit”, eşi hatunun yanında da hizmetini görmek için “Kırk-Ince-Kız” bulunurdu.

Bilindiği gibi “kırk” kelimesi, aynı zamanda Türkçemizde çokluk belirtisidir. Kırkpınar, Kırkağaç, Kırkküp, Kırkının da Kulpu Kınk Küp, Sarmısağı Gelin Etmişler Kırk Gün Kokusu Çıkmamış, Kırkharamiler, Kırkayak (çpkayak) ve Kırk Gün Kırk Gece gibi tabirler, dilimize yerleşmiş deyimlerdir. Kırkpınar kelimesinde bir çokluk belirtisi olduğunun sezilmesine rağmen, “Kırklar” aynı zamanda “Azizler” anlamına da gelmektedir. Unutulan eski tabirlerden “Kırklara kanşmak”, Evliyalar arasına girmek manasınadır.

Kırkpınarda yapılan güreşlerin ulviliği, burada son nefeslerini verinceye kadar güreşenlerin şehit düşerek ölmezler arasında yer almaları, dolayısı ite “Kırklar Pınarı” veya o yörede çok sayıda suyun akmakta olduğunu vurgulamak için, aynı zamanda “Çeşme” anlamına gelen “Pınar” kelimesinin kullanılarak

“Kırkpmar” olarak adlandırılmış olduğunu düşünebiliriz. Her ne olursa olsun, Süleyman Paşa’nın komutasında Rumeli’ye ayak basan ilk Türkler arasında yer alan yiğitlerin, hiç bir şekilde anlaşmalı güreşe yanaşmadan, ölünceye kadar güçlerini denemeleri, birbirlerine denk bu yiğitlerin emsalsiz bir mücadeleden sonra son nefeslerini vermeleri, onların birer güreş şehidi olduklarının bir işaretidir.

EDİRNE VE KIRKPINAR

1959 yılında Kırkpmar dolayısı ile ilk defa Edirne’ye vardığımızda “Yeşil Meriç Oteli”nin bahçesinde yatmış, sabaha kadar da sivrisinek vızıltısından uyuyamamıştık. Bugünkü Şehir Kulübû’nün karşısında bulunan “Yeşil Meriç Oteli” o yıllarda herhalde Edirne’deki tek doğru dürüst konaklama yeriydi? Mehmet Faruk Gûrtunca’nın çıkardığı gazetede çalışmakta olan Murat Turgu adlı meslekdaşımızın yadımlarıyla kendimize Yeşil Meriç’te, bahçede bile olsa bir yer bulabilmiş olmamız, büyük mutkjluktu. Bazı arkadaşlar, talebe yurtlannla, kimileri de eşdost divanına konuk oldular.

Yeşil Meriç Oteli’nin girişinde her saat başı kilise çanı gibi vuran kocaman bir saat, bu saatin altında da seksen-seksen beş yaşlarında bir ihtiyar katip olarak duruyordu. Kırkpmar dolayısı ile hemen hemen her ilden Edirne’ye akın eden meraklıları doyurabilmek, onların hepsine yatacak yer temin etmek büyük organizasyon işiydi. Yıllarca ihmal edilmiş olan Edirne, o yıllarda bu işin üstesinden gelememekteydi.

Sanıyoruz şehrin en namlı lokantası “Zararlılar” denilen yerdi. Güreşlerden sonra bu lokantanın önünde muazzam bir kuyruk oluşur, ahçıbaşı kalabalıktan olacak, çoğu zaman dolma biberleri tabaklara parmaklanyla yerleştirirdi.

Zamanla günden güne gelişen Edirne’de bugün pekçok otel bulunmasına rağmen, yine de ihtiyaca kafi gelmemektedir. Güreşi çok seven, bu yüzden işi-gücü bırakıp Edirne’ye koşan güreşseverler, çoğu zaman Selimiye Camii’sinde gecelemektedirler. Belediye hoparlörle çeşitli anonslar yaptırarak, kalacak yer bulamayanların camiilerde geceteyebileceklerini duyurmakta, aynı zamanda bir panayır halinde devam eden eğlenceler sabaha kadar sürdüğünden geceyarısından sonra konaklamak için camütere doluşanlar, sabah ezanı ile yeniden ayaklanıp SarayicJ’ne koşmaktadırlar.

SARAYİÇİ
Sarayiiçinde 1959’larda çok çok 10.000 seyircilik portatif tribünlere sıra sıra dizilmiş sandalyelerde oturarak müsabakaları seyretmek kabildi. Şehirden faytonla Sarayiçi’ne doğru inerken göğe toz bulutu tabakası yükselir, pehlivanlar kendilerine otel bulamadıkları gibi yıkanacak su da temin edemezlerdi. Müsabakaları tamamlanan pehlivanlar, SarayiçJ’nin çevresinden akan Tunca’nın kollarında suya girer, elbette yeşilimsi bu suda yıkandıklarını sanır, aslında daha da kirlen!rlerdi. Çevre alabildiğine kalabalık olduğundan nehirde yıkanan pehlivanlar, soyunup giyinmede de büyük zorluk çekerlerdi. Bir yarımada görünüşünde olan bu bölgede “beş halka yirmi beş” diye bağırarak halkasatanlar, sigaralara halkaların birini geçirerek bir paket sigara kazananlar, yılan oynatanlar, Cemalin üç dönüş, iki göbekten sora dönüp iskemlesine oturan dansöz kızları görülecek yerlerdi. Cemal’in pavyonu bugün de Kırkpınar güreşlerinden bir iki hafta önce Sarayiçi’ne kurulur. Çevirmeciter, kuzudan ziyade oğlak pişirip, elleriyle parçalayıp ekmekicj yapar veya sıcak etleri tabaklara koyup servise geçerler. Çevirmedleıde bira, rakı gibi alkollü içkilerde satılır. Güreşlerin ağır gidişinden şikayetçi olanlar, bunalanlar, felekten bir gün çalmak isteyenler, karınlan acıkanlar, çevirmecilere dolarlar. Burada güreşlerden sözedilir, içilir, yenilir, eğlenilir, biryandan da Başpehlivanlık kapışmalannın heyecanı bastırılır.

Sarayiçi’ne birgünde girip çıkanların sayılarının ortalama 100.000’i bulduğu sanılmaktadır. Kırkpınar güreşleri sırasında çoluk-çocuk Edirnelilerin yanında Edirne’nin civar köylerinde oturanlar, Babaeskili’ler, Çorlulular, Tekirdağlı’lar, bütün Trakyalılar, bu yarımadaya dolarlar.

Çevirmecilerin kulübelerinin arka taraflarında Tunca’ya doğru ufak su dökerek ihtiyaçlarını giderenler, yıllarca tuvalet konusunda büyük sıkıntılar çektiler. Özellikle çoluk-çocuk, kadınlar buralarda adeta perişan oldular. Buna rağmen Sarayiçi’ne gelmekten kendilerini alamayıp, güreş günleri bu yanmadaya dolarak, piknik alışkanlıklarını sürdürdüler.

Edime Belediyesi, geçen yıllarla birlikte imkanları oranında Sarayiçi’ne yatırımda bulundu, tuvaletler çoğaltıldı, sporseverler için geniş tribünler inşa ettirildi, pehlivanlar için soyunup giyinme odaları ve sıcak sulu duşlar yaptırıldı.

TAVUK ORMANI
Sarayiçi yakınlarındaki Tavuk Ormanı” pehivanlann yıllarca idman yaptıktan bir bölgeydi. Burası da portatif çayhaneler, köfteciler ve yiyeceklerini yanlarında getiren ailelerle dolup taşardı. Durum yine aynıdır. Kırkpınar Ağaları da geleneksel yemeklerini “Tavuk Ormanfnda verirler. Edime Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi, buraya bir Ağa kköşkü yaptırdı.

DAVUL-ZURNA
Sarayiçi Meydada pehlivanlar kozlarını paylaşırlarken, tribünlerin dışında da hayat alabildiğine devam eder. iyne atılsa yere düşmeyecek tabirine tam uygun olarak ortalarda dolaşanlar, bir köşeye, bir çevirmeciye kapağı atıp bağdaş kuranlar, davul-zurnalı meclislerle kendilerinden adeta geçerler. Hiçkimse diğerinin havasına karışmaz, bir masada davul-zuma “Yüksek Tepeler”! vurur, iki masa ilersinde “Alişimin Kaşları Ka’are”, bir iki masa sonrasında da “Atmaclini Debreli Hasan” melodileri ortalığı kaplar, kalkıp oynayanlar, çengi oynatanlar birbirlerinin havasına karışmaz, hem demlenir, hem eğlenirler. Yıllar önce Sarayiçi eğlencelerinde davul-zuma baş enstrüman arasında yer alırken zamanla klarnet ve keman da buralara yerleşmiş, eski şarkılar, türküler, pek bilinmez, söylenmez olmuştur. Bugünkü müzisyenlerin çalmakta zorluk çektikleri, hatta pek çoğunun bilmediği şarkılardan biri de “Naciyem’dir.

“Sana da Yaptırayım Naciyem Aman, Fildişi Saray, Fildişi Saray, Tara da Kahküllerini Naciyem Aman bir Yana Bırak. Senin de Sevdiceğin Naciyem Aman,

Buradan Irak Buradan Irak, Göğsü de Çatma Düğmeli Natiyem Aman, Sen Kime Yandın” sözlerinden ibaret olan ve nakaratlarla söylenen bu şarkıda yol gösteren olursa esmer müzisyenler, derhal melodiyi kaparlar. Bu konudaki ustalıkları da onlann asla tartışılmaz.

Biz, 1959’larda Sarayiçi’nde Arpacı Nimet, Yorgi Kaçamakoğlu’yla birlikte, modern Koca Yusuf, Tekirdağlı Hüseyin’in bir oturuşta bir kuzuyu yiyip bitirdiğini gördük.

Velhasıl, Kırkpınar güreşleri kadar Sarayiçi yarımadasında cereyan eden eğlenceler, yağmurlu havalar hariç, sabahlara kadar sürer, taksiler Edirne’nin merkezinden buralara vızır-vızır işleyip durur.

ER MEYDANI’NA GİRİŞ
Sarayiçi’nde eğlenen halka biraz göz gezdirdikten sonra Er Meydanı’na girelim.

Eski pehlivanlar, elbette başpehlivanlar, pehlivanlar kapısından Er Meydanı’na parasız alınır, kendilerine ayrılan yere kurulurlar. O hengamede, hele günlerden cumartesi veya pazarsa Er Meydanı’na girebilmek için bilet bulmak mümkün değildir.

Yağlı güreş, Türk’ün öz güreşidir ve bu meydana girerken insanın kalbi gümbür-gümbür atar.

Geçmişle ilgili pekçok şeyi, genellikle kültüre dayanan alışkanlık ve temelleri Yunan’a dayama alışkanlığında olan Avrupalının tesirleri bizim yazarlarımızın bazılarına da geçmiş ve bu kapışmanın bize Yunan’dan miras kaldığı iddiaları bazı eserlere kaydedilmiştir.

Homer’in llyada ve Oduseus’ünden bellediğimize göre elbette o çağlardaki pekçok kavimlar gibi Yunanlılar da güreşiyorlardı. Ancak, Homer, gözleri görmediği halde maviyi en iyi şekilde tarif eden Anadolu doğumlu bu ozan, güreşçilerin kum üzerinde kozlannı paylaştıklarını yazar.

Yağlı öyle midir?
Hem bu güreş öylesine bizimdir ki, antik olimpiyat oyunlarında meydana çıkan güreşçiler, çırılçıplak mücadele ederlerken, bizde pehlivanların dizkapaklarmın üstünden göbeklerinin altına kadar olan bölüm kısbetle kapatılır. Cazgır, Allah Allah illallah” diye güreş açar, davul-zuma cenk havalarını vurur, pehlivanların helalleşmeleri, birbirlerine başarı dilemeleri, herşeyi ve herşeyi ile yağlı güreş, Türk’ün öz sporiarındandır.

Pehlivanlar ve sporseverlerden kalabalık bir grup, cuma sabahı Edime Belediyesi önünde toplanmış, bando eşliğinde Atatürk’ün kabrine çelenk konarak istiklal Marşı okunmuş, Pehlivanların Pirlerinden Şeyh Cemalettin’te, Adalı Halil ve Kara Emin’in kabirleri ziyaret edilmiş, ruhlarına birer fatiha gönderilmiş, öğle namazını takiben de Selimiye Camii’nde mevlit okutturulmuşlar. Biz, meydana girerken, pehlivanlar sıra sıra dizilmiş, geçit töreninin başlamasını beklemektedirler.

Türk Bayrağı’nı istiklal Marşı’nın eşliğinde çekecek, pehlivanlar Er Meydam’nda bir tur atacak ve en küçük boylardaki güreşçiler meydana salınacaklardır.

HODRİ MEYDAN
Cazgır (salavatçı), geleneksel törenlerden sonra pehlivan sofrasını açacaktır. Kulak verip dinleyelim, hiç pişman olmayacağız:

Allah Allah illallah
Hayırlar gele inşallah
Pirimiz Hamza Pehivan
Aslımız neslimiz pehlivan
iki yiğit çıkmış meydana
Birbirinden merdane
Biri ak biri kara
ikisinin de zoru para
Alta geldim diye erinme
Üste çıktım diye sevinme
Alta düşersen apış
Üste çıkarsan yapış
Vur sarmayı kündeden at
Gönder Muhammed’e salavat
Seyirttim gittim pınara
Allah, her ikinizin de işini onara….

Güreşleri takdim eden cazgır, duasını bitirdikten sonra eşlendirilmiş olan pehlivanlar peşreve başlarlar. Kırkpınar’da en küçük boy, (teşvik-tozkoparan)’dır.

Peşrev, güreşe başlamadan önce yapılan bir tür ısınma hareketleri olmakla beraber, son derece değerli anlamlar taşır. Pehlivanlar sıra halinde ağır adımlarla ileriye doğru süzülürken, hızlanıp, çırpınır, seyircileri selamlarlar. Bu selam, yere doğru yapılan temanna ile olur. Rakipler daha sonra yaklaşıp birbirlerinin topuklarını elleyip ellerini başlanna kadar getirirler. Bunun bizlere intikal eden manası “senin pehlivanlığın o kadar büyük ve başımın üstündedir ki ben senin ayağının türabı olamam” şeklindedir. Yine bu peşrev hareketlerinde Allah’a hamdetmek, rakibi belinden sarıp hafifçe ayağını yerden keserek (tartarak) sırt sıvayıp basanlar dilemek gibi anlamlar taşıyanları da vardır.

Yağlı güreşin, mertçe kapışmaların ruhu peşrevdir. Bunu gözönûne alan hakem kurulu, her yıl en iyi peşrev yapan güreşçiyi ödüllendirir. Buna sebep, sporcuları peşreve özendirmektir.

Peşrev yaparken nara atılmaz. Güneş altında ışıl-ışıl parlayan pehlivanlar, bacaklanndaki kısbetle sanki derinden zırh giymiş gibi daha da heybetteşirter. Bu hareketler sırasında kendilerini kaybederek “Hayda bre maşallah” gibi bağıran seyircilere rastlanır. Artık, güreşten ve güreşçilere ait konuşmalardan başka her türlü sesler kesilir ve pehlivanlar, melekleriyle başbaşa kalarak kozlannı paylaşmağa çalışırlar.

KISBET
Türkiye’mizde en mükemmel kısbet ustası olarak Bigalı irfan Şahin tanınmaktadır, irfan Şahin, kısbet yapmayı ustası Memduhtan öğrenmiştir. Bizim çocukluğumuzda Çarşıkapılı Hidayet Usta, kısbetcjlerin en namlılarından olanıydı. Hidayet usta güreşi çok sever, her Kırkpmar’a gelir, zayıf, kara-kuru bir kişiydi. Gayet iyi ayakkabıcı ustası olmasına rağmen o kısbet diker, bunları da Çarşıkapfdaki hanın kapısına asardı. Hidayet Usta’nm dükkanı, Yahya Kemal Külliyesi’nin tam karşısında, geniş kapılı hanın içindeydi. 1959-1965 yılları arasında Tercüman Gazetesi adına kendisinden bir hayli kısbet alıp, Kırkpınar’da pehlivanlara dağıtmıştık, iyi pehlivan olacaklarını daha o yıllarda belli eden Bandırmalı Sabri Acar, Göneni! Kara Hüseyin’in oğlu Yaman inanç, Vizeli Şaban Filiz ve Adapazarlı Albay Kardeş, bizden kısbet kazanan sporcular arasındaydılar.

Yağlı güreş yapan sporcunun malzemesi, dana, malak veya manda derisinden yapılmış işte bu kısbettir. Kısbetin bel kısmı hemen hemen dört parmak genişliğinde ve kalın olur. iç bölümünü daha da kalınlaştıran pehlivanlara raslanır. Bunun içinden uçkur yerine kalıp ip geçirilir. Bu bölüme “kasnak” denir. Kısbetin diz kapağının altına gelen bölüme “paça” denir. Paça ile etin arasına “paçabend” tabir edilen keçe konur, deri keçenin üzerine çekilir. Bunun da üzeri sicimle bağlanır. Paçanın böylesine sıkı bağlanmasının sebebi bu kısımdan çok oyun çıkmasından dolayıdır. Parmakların paçaya geçmemesi için paça bağlamak çok önemlidir. Yağlı güreşte paçayı kaptıran pehlivanlaıa boyunduruk vurma hakkının tanınması buradan gelir. Pehlivan, paçayı bırakınca usul gereği kollarını yana açarak paçayı bıraktığını ilan eder ve o zaman da boyunduruğun çözülmesi icabeder. Paçası bırakıldığı halde rakibine vurduğu boyunduruğu çözmeyen pehlivan iyi karşılanmaz. Aynı zamanda kule ve meydan hakemlerince müsabaka durdurulur, boyunduruk çözdürülür.

Kısbet, Kur’an-ı Kerimin hükümlerine göre, erkeklerin göbekle dizler arasında kalan kısımları mahrem olduğundan bu bölümleri örtecek şekilde yapılır. Kısbet, iki bölümdür. Mayonun altı gibi vücudu saran kısım ve paça olmak üzere ikiye ayrılan bu yağlı güreş malzemesinin üst tarafı üç kat deridendir. Arasına da ince kösele konur. Beli saran bölüme “kasnak” veya “paşkavz”denir. Burada beli sarması için kısbete “urgan”, kalın ip takılmıştır. Urganla sıkılan kısbetin kasnağından oyun almak, pehlivanı zaptetmek güçtür. Paçalar, baldırlara kadar tek kat deriden yapılır. Baldırı saran “şiraze” kısmı, çift kat deridir ve burayı

bağlamak için “keçebencTler sarılır. Bir de mayo bölümü deriden, paçaları branda bezinden yapılmış bir tür kısbet vardır ki, buna “pırpıt” denir. Okkasız pehlivanlar hafif olduklarından keçi derisinden yapılma “pırpıtı” tercih ederler. Ancak, Kırkpınar’da pırpıt, branda bezi veya kottan yapılma kısbetle güreşmek yasak olmasına rağmen, son yıllarda buna da izin verildiği görülmektedir.

Geçmiş yıllarda bir pehlivanın kısbet giymesi önemi olay sayılır ve bunun için tören yapılırdı. Pehlivanlıkta pişmeyen güreşçilerin kısbet giymeğe hakları olamazdı. Bir genç pehlivanın ne zaman kısbet giyeceğini ustası tayin ederdi. Kısbet giyme töreni sırasında eski pehlivanlar, seyirciler, pehlivanın hısım-akrabası da bulunurdu. Genç pehlivan, ustasının ve diğer yaşlı sporcuların ellerini öper, bir akranlarıyla da gösteri güreşi yapardı. Bu tören sırasında misafirleri genç pehlivanın ailesi ağırlardı. Törelere göre kısbet ayağa geçirilmeden önce iki rekat namaz kılınırdı. Pehlivanlardan biri Hazreti Hamza’nın ruhuna “fatiha” okurdu. Kısbet giyilirken, besmele çekilir, kısbetin kasnak tarafı öpülür, alna konur, önce sağ, sonra sol paçadan kısbet ayağa geçirilirdi. Yine törelere göre kısbet giyme töreninde yağ kazanının veya ibriğinin içine bir miktar gülsuyu dökülürdü. ,

Eski pehlivanlar genellikle “manda derisinden” yapılma kısbet giyerlerdi. Koca Yusuf, Kurtdereli, Adalı Halil, Kara Ahmet gibi tanınmış pehlivanlardan önce ve bu kuşağa kadar kısbet için manda derisi daha makbuldü. Manda derisinden yapılmış bir kısbet yağı çekince oniki-onüç kilo kadar olurdu. 1963 yılından itibaren manda derisinden yapılma kısbet giyme alışkanlığı ortadan kalkmış, dana derisinden mamul ve vidala denilen deriden meydana getirilen kısbetler revaç bulur olmuştur. Bunun önemli sebeplerinden biri kiloları yüzyirmiyi aşan pehlivan neslinin azalmış,hatta tamamen ortadan kalkmış olmasıdır. Vidalardan yapılma bir başpehlivan kısbeti yağlandığında üç kilo kadar çekmektedir.Böylece pehlivanlar müsabakalarını da daha rahat atmaktadırlar. Çünkü, karşılarında devasa kuvvete sahip bir rakip olmayacağına göre oniki-onüç kiloluk manda derisinden yapılma kısbet yaptırıp giymeğe gerek kalmamıştır. Bir kısbette tam elli beş mere el dikişi bulunur. Bir kısbet, otuzbeş kırk parçadan meydana gelir. Dikişi, “biz” denilen bir iyne ile yapılır. Kesim işine önce paçalardan başlanır. Ismarlanan beden numarasına göre kesilen parçalar, sonra “çirişle yapıştırılır. Bugün “çirişin yerine Japon yapıştırıcılarını tercih eden ustalar olabilir? Çirişle yapıştırılan parçalar kalıplanır. Kalıp muamelesi iki-üç saat kadar sürer, daha sonra dikişe geçilir. Bazı pehlivanlar kısbetlerinin arkasına kendi adlarını yazdırırlar. Kısbetinin arkasına “ayna koyan ve “aynalı pehlivan” olarak anılan sporcular da görülmüştür. Yağlı güreşin en önemli malzemesi olan ktsbetin bir numaralı düşmanı “su”dur. Müsabakalardan sonra “zembiT’e yerleştirilecek olan kısbetlerin mutlaka temizlenerek yenidenr yağlanması gerekir.

KISBET MUHAFAZASI
Kısbet muhafazasına “zembil” denir. Zembil, sazdan örülü bir tür torbadır. Zembil elde bir yöreden diğerine giden bir pehlivan, bir güreş kovalamakta olduğunu veya bir güreşten geldiğini işaret etmiş olurdu. Sadece güreş kovalayan ve başka sanatı bulunmayan aynca çiftçilik de yapmadığı gibimüsabakalarda ödül temin edemeyecek kadar pehlivanlıkları bulunmayanları yermek için “Atın aptalı rahvan, insanın aptalı pehlivan” tabiri söylenir olmuştur.Büyük pehlivanların zembillerini yanlarındaki çırakları taşırlardı. “Zembili duvara asmak” tabiri güreşe vedaya işaretti. Kendilerinde pehlivanlık izleri görülmeyen gençlere ustalan zembillerini taşıtmaz, yanlarına bile almazlardı. Bir çırak, ilerde ustasının ününü yaşatabilecek çapta olmalıydı. Şart buydu. Bir usta kendisine mahsus oyunların ancak çırak olarak seçtiği pehlivanlara belletirdi.Türk güreşinde usta-çırak sistemi asırlar boyu devam edegeten bir töreydi. Koca Yusuf u, Pomak Osman (Pamukçulu Osman veya Kel ismail), Kara Ahmet’i, Hergeleci ibrahim, Hergeleci ibrahim’i, Torlak Deli Hafız. Çolak Molla’yı, Suyolcu Mehmet Pehlivan, Suyolcu Mehmet Pehlivanı Yörük Ali, Kolaylı Hüseyin Yenerl, Hilyazlı OmerPehlivan, Kolaylı Sadık Esen’i, Kolaylı Hüseyin Yener Pehlivan, Adalı Halil’i, Kel Aliço, Kurtdereli’yi Adapazarlı Cinci Hoca ve en nihayet Yaşar Doğu’yu da Samsunlu Sami Aker yetiştirmişlerdir.

Güreşimizde usta-çırak geleneği önemini kaybedince büyük pehlivanlar yetişmez olmuştur. Karamürselli Aydın Demiri izmirli Göçmen Kara Ali, Denizlili Hüseyin Çokal’ı, Denizlili Hasan Güngör, Ordulu Mustafa Bük’ü de Adapazarlı Zülküf Karabulut (Aykus) yetiştirmişlerdir. Manisalı “Dünya güzeli” Kel Hüseyin, güreş yaptığı yimi yıl zarfında kırka yakın gence yağlı güreşi belleterek son yıllarda en çok çırak yetiştiren pehlivan olmuştur.Adapazarlı Zülküf Karabulut’u n çırağı Ordulu Mustafa Bük Kırkpınar”da üst-üste başpehlivanlığı elde ederek “altın kemer” kazanan pehlivanlar arasında yer almıştır. Ordulu, vefat edince de ustası onu, Adapazarı Akbalık Köyü’nde toprağa vererek büyük bir mezar yaptırmış, mezar taşına düşülen beyit de tarafımızdan hazırlanmıştır:

Ordulu’nun mermer mezar taşını Topkapı’da yaptırtmiştik. Şimdi hatırlamadığım ve kopyasını da almamış olduğum iki dörtlükten ibaret şiiri mezartaşçıya bırakmıştık. Şiir, taşa oyularak yazılacaktı. Sonradan Zülküf Usta’nın ortak olduğu otobüs yazıhanesinden taşçıya telefon açılmış, mezartaşçı pek fazla okuma yazma bilmediğinden mısralarını birbirine karıştırmıştı. Biz taşı teslim almağa geldiğimizde satır sonlarından bölünen hecelerin tamamen yanlış olduğunu üzülerek gördük ve fazla da vaktimiz olmadığından taşı düzelterek düz boya ile sadece iki satır yazmasını istedik.

Ordulu’dan sonra Aydın Demir de “altın kemer” sahibi oldu. Ordulu çırak yetiştiremedi. Aydın’ın çırağı Kadir Birlik ise halen meydanlarda kısmetini arayan, fazla okkalı olmamakla birlikte iyi bir pehlivandır.

YAĞLIDA DUA
Yağlı güreşin en önemli özelliklerinden biri kapışmaların müziK eşliğinde ve dua ile yapılmakta olmasıdır. Pehlivanları meydana salan, salavatçı veya cazgır denilen spiker, sporcuları doğum yerleri veya şöhret buldukları bölgelerin adlarını başta söyleyerek anarak takdim ettikten sonra mutlaka dua eder. Bu dua yörelere göre değişir.

Yakutça “çaskır” acı ses, feryat, çiğlik anlamına gelen cazgır’a, bazı bölgelerde “okuyucu”da derler. Cazgır, müsabakalardan önce pehlivanların menkıbelerini okur, oyunlarını söyler, dualarını yapar ve pehlivanları birer birer isimleriyle halka taktim eder.

Adapazarlı Şirin Mustafa, çırağı Şükrü Kayabaş Dûzceli “Manav” “Osman” son çeyrek asır zarfında Kırkpınar’da cazgırlık yapan kişilerdir.

Pehlivanlıkta olduğu gibi cazgırlıkta da usta-çırak geleneği vardır. Şirin, çırağını yetiştirmiş, Adapazarı’nda bir bakımevinde günlerini doldurmağa başlamıştı. Şimdi çırak yetiştirme sırası Şükrü Kayabaş’a gelmiş bulunmaktadır.

EŞLEŞTİRMEDE USUL
Pehlivanların eşlendirmesinde o yıl çeşitli bölgelerde yapılan kapışmalarda elde etmiş oldukları dereceler gözönünde bulundurulur. Bazıları güreşçilerin bir boy yukarda görüşmekten kaçınarak bir alt boya soyundukları görülür. Bazıları da “Boğulursan büyük suda boğul” tabirine uygun olarak “ille de baş” deyip tuttururlar. Bu durumlarda meydan hakemleri olaya el koyarlar. Er Meydanı’nı kontrol altına alan ve yenme-yenilme olaylarını kule hakemlerine bildiren, yasak oyunları uygulayanları ayrıca ikaz eden meydan hakemleri, Kırkpınar güreşlerini tertipleyen kurulca eski pehlivanlar arasından seçilir. Bunların bazıları kapışmalar sırasında kendi bölgelerini temsil eden pehlivanları belli etmeden kollamak hevesine kapılırlar, bu türlü hallerde de müsabakaları kuleden takip etmekte olan hakemler olaya müdahale ederler.

Kırkpınar’da bir yıl önce bir büyük boya soyunan bir pehlivan, şayet o yıl katıldığı boyda birincilik elde etmişse, ertesi yıl bir üst boyda güreşmek mecburiyetindedir. Boy birincisi, ne bir küçük boya, ne aynı boya katılır. Bu sporcular ancak bir büyük boyda kolbağlamak zorundadırlar. Ne var ki, her saniye Kırkpınar’da keyfi hareketler yapılmaktadır. Başa soyunan ve bir netice elde edemeyen bazı pehlivanlar, daha sonra kule hakemleri kararı ile başaltına alınmışlardır. Kırkpınafın törelerinde bu türlü kararlar asla yoktur.

Ayak, deste, orta, başaltı ve baş olmak üzere, kilo, yaş ve teknikleriyle bir yıl önceki ve o mevsim elde enikleri başarılara göre sıralanan sporcular, böylece eşlenmiş olurlar. Kırkpınar kule hakemleri, geleneksel eşlendirme yöntemi yerine, “kura ile” de eşlendirme yolunu seçmektedir. Bu karar ve vebal, onlarındır. Kırkpınar’da ayaktan başlayıp başa kadar güreşmiş pekçok pehlivan vardır. Bunların arasında Zülküf karabulut’la, daima temizpak gezen Manisalı Niyazi Güreşeni sayabiliriz.

YAĞLANMADA USUL
Er Meydanı Sarayiçi’ne biz girdiğimiz zaman panayır alabildiğine sürmekteydi. Çevirmeciler, davul, zurna ekipleri, çay, kahve, kaset, fındık, fıstık satanlar ve piknik yapanlar, Cemalin çadırında dansöz göbeği izleyenler, atom patlatan makinalarda kuvvetlerini deneyenler, bir paket sigara kazanabilmek için halka atanlar, yılan oynatanlar: “buz gibi gazoz” diye bağıranlar aynı şekilde vakit geçirmekteydiler. Fakat biz bu panayırı bırakıp Er Meydanı’na girdiğimiz için aslapişman olmayacağız. Biz meydana adım attığımızda eşleştirmeler yapılmış, cazgır duasını etmiş, pehlivanlar peşrevlerini tamamlamışlardır.Ancak, bütün bunlardan önce güreş için “yağlanmak” gerekiyordu ve kara kazanın çevresi dolup dolup boşalmıştı:

Şimdi Kırkpınar törelerine bir göz atarak “yağlanma’da usulü hatırlamağa çalışalım:

Er Meydanfnda güçlerini denemeğe karar vererek soyunup kısbet giyen pehlivanlar, içleri yağ ve su doldurulmuş kazanlarda yağlanırlar. Yağ dokunurken önce sağ elle sol omuza, göğüse, kol ve kısbete yağ sürülür. Sonra sol elle aynı şey yapılır. Pehlivanlar kazan başında birbirlerinin sırtını da yağlarlar. Kapışma sırasında yağlanmak ihtiyacını duyan sporcular, ellerinde ibrikle meydanda dolaşmakta olan “yağcılardan yağ isteyebilirler. Ancak, yağa, beze gitmek için rakibin izin vermesi töreler gereğidir. Müsabaka kızışmışsa ve bir pehlivanın biri zaman çelmek, dinlenmek için yağı, suyu bahane ediyorsa, rakibi haklı olarak buna karşı çıkabilir ve kozunu paylaşmakta olduğu sporcuya izin vermez. Bu hakka sahiptir de.Kırkpınar’da yağ ibrikçisi, su ibrikçisi (sucu), davul ve zurnacı, pehlivanı, ağası, geçmiş günlerde giyim kuşamlarından bir bakışta anlaşılırdı. Zamanla giyim-kuşamda pekçok değişiklikler yapıldı. Meydan hakemleri birara sporcuların giydikleri eşofmanla sahaya çıkar oldular, tetikçilerle bezciler (bezici) de “izci” gibi giyindiler.

KIRAN KIRANA
Kırkpınar’da ‘”kıran-kırana” güreşler atıldı denildiğinde rakiplerini yenen pehlivanların hiç beklemeden yeniden tutuştukları anlatılmak istenirse tabir yerinde kullanılmış olur. Törelere göre güreşlerin “kıran-kırana” olması icabeder.. Fakat, bu da değiştirilmiştir. Geçmiş yıllarda, diyelim başa on pehlivan soyundu, rakibini ilk yenen, günün ikinci galibi ile karşılaşır ve eşlendirme bu tarzda olurdu. Kel Aliço’larm, Hergeleci ibrahim’lerin ve daha önceki asırlarda da aynı usul uygulanırdı, kıran-kırana güreşler, 1970 yılına kadar sürdü. Bunun da mahzurlu yanları vardı. Favori pehlivan rakibini hemen yenerse onunla karşılaşmak istemeyenler müsabakalarını gereksiz yere uzatırlardı. Bu yüzden her eşlendirme için yeni kuraya gidilmesi usulü uygulanmağa başladı.

Kıran-kırana denilince bazıları, tabirin sert güreşi kasdetmek için kullanıldığını sanır. Yağa, beze gitmeden, ilk yenenle ikinci galibin yeni bir tur için kapışmasına “kıran-kırana” denir. Kırmak, eski Türkçede “yenmek” anlamındadır. “Moskof Ordusunu Azak Kalesi Önünde Kırdık” dendiğinde “yendik” demek istenir. Zamanla “kırmak” kelimesi yerine başka kelimeler kullanılmağa başlanmış, son yıllarda “galibiyefin yerine de “yengi” denir olmuştur.

DAVUL-ZURNA •
Davul ve zurna ekipleri er meydanındaki yağ ve su kazanlarının hemen hizasında ve biraz yanda çalışırlar. Kırkpınar’da davul ve zurnacılar, açık arttırma ile bu görevi alırlar. Dünyada yağlı güreş gibi müzikle yapılan spor yarışması yok

denecek kadar azdır. Son yıllarda ritmik timnastikle, buz pateni gibi gösteriler de müzik eşliğinde düzenlenmektedir; Özbekler de yine müzik eşliğinde güreşirler. Davul ve zurnacılar, atalarımızdan bizlere yadigar kalan pehlivanlık ve cenk havalan ite, hem seyircileri hem de pehlivanları coştururlar. Pehlivanlardan biri yenici bir oyuna girdiği zaman tempoyu hızlandırırlar ve böylece hem sporculara hız vermeğe çalışır, hem de seyircileri heyecana büründürürler. Bu hızlı tempoya “cangarbı” adı verilir, işte bundan sonra zurnacılar tiz bir sesle bunu ilan ederler. Ardından tempo yine yavaşlatılır. Mehter lisanı ile bir davul ve bir zurnadan meydana gele bu gruba “kat” denir. Kırkpınafda her yıl 15 “kat” davul ve zuma ekibi görev yapar.

Dünyada en güzel davul-zuma Kırkpınar güreşleri sırasında çalınır. Meşhur zurnacı Emin de Er Meydanı’nda kendisini tanıtmış bir müzisyendi. Zurnacı Emin, burnunun tek deliğiyle görevini yapardı. Çünkü, diğer deliğinde kocaman bir et parçası olduğu görülür, hatta bu et parçasından üst dudağına doğru sümüğü de sarkardı.

Zurnacı Emin’den sonra Kırkpmar’da zurna çalarak nam salan müzisyenlerin başında Osman Zurnayı sayabiliriz. Osman Zuma, ekip başı olarak çalışırdı. Oğlu Faris de şimdi babasının yolunda yürümektedir. Bu çalgıcılar kendilerine “esmer vatandaş” denilmesinden çok şikayetçidirler. Onlar kendilerini “dağlı” olarak kabul ederler. “Biz, dağlıyız” derler. Son derece konukseverdirler. Edirne’de Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapmış olan güreşsever Nurettin Güler ile sık sık Osman Zurna’nın mekanına giderdik. Bizi sabaha kadar bırakmak istemezler, ikramda bulunurlardı.

Davul ve zurnacılar, güreşi de çok iyi bilirler. Kırkpmaf m tarihinde davul ve zurna çalarken er meydanındaki güreşçilerden birine “işaret” verdikleri öne sürülen ekipler vardır. Meşhur Kel Aliço, Pilevneli olduğundan, Kırkpmar’da görevli müzisyenleri pek yakından tanır, onlar da kendisini çok severler, bu yüzden müsabaka sırasında Aliço’ya davul ve zurna ile karşılaşmakta olduğu rakibinin zayıf taraflarını anlatıriarmış. Aliço da davul-zurnanın dilinden iyi anlar ve rakiplerini mağlup ederken bu ekibin verdiği “kopya”dan da faydalanırmış.

Müzisyenler, boyaları kendilerine benzeyen pehlivanları sever ve tutarlar. Samsunlu ibrahim Karabacak, izmirli Göçmen Kara Ali ve Karamürselli Aydın Demir’le Ordulu Mustafa Bük, Kırkpmar’da pehlivanlarla halkı coşturan müzisyenlerin sevdiği sporculardandı.

Türkler, Milattan önce 400 yıllarında da davul ve zurna çalmaktaydı. Islamiyetin kabulünden önce davulun adı lümrük”, zurnanın adı ise “yırağ’dı Orhun Yazıtları ile Kaşgariı Mahmucfun Arapça açıklmalı Türkçe Lügatlan Divanı” eserinde bu iddialar doğrulanmaktadır. Bunların yanında Fars ve Çin kaynakları ile Farabi ve Harezmi gibi bilginlerin musiki üzerine olan yazıları bizlere bu gerçeği anlatmaktadır.

Süleyman Peygamber zamanında da, günümüzden 5.000 yıl kadar önce Yahudiler, zurnayı bilip çalmaktaydılar. Yahudi tapınaklarında çalışan zurnanın adı “halil”di.

YENME YENİLME
tarihi geleneksel yağlı güreşlerde yenme yenme şekilde aşağıdaki şekildedir.

1-Göbek yıldız görünce göbeğin açılması
2-Sırt üstü düşerken tek dirseğin yere değmesi
3-İki elle oturur oturuma gömüldüğünde (payanda pozisyonu)
4-Tek elle dönerken diğerele geçilmesi halinde
5-Ayak bağı olmadan kucaklanıp bulunan yerde bir daire içinde çevrilmesi veya kucakta üç adım taşınması halinde
6-Çivi yukarı denilen dikilme pozisyonunda
7-Sırt üstü (tuş) olmada
8-Tedavi ve bayılmalarda süre geçtiğinde
9-Hakem kararı ile kasti fauller dolayısıyla diskalifiyeler
10-Güreş sırasında kasıt olmadan kıspetin kalçadan sıyrılması veya yırtılması durumunda

YAĞLI GÜREŞTE BELLİ BAŞLI TEKNİKLER
1-yer oyunları : sarma-Tek sarma-çoban bağı-iç kazık-dışkazık-dış kazıkta gerdanlama – Paça kasnak-Ters kepçe-Sarmada kola yaslanma – Oturak kündesi- şark kündesi-Ters sarma- iç kazık ters paça

2-Yer savunma teknikleri : Sarmada yan kılçık-Sarmada dolu paça kasnak- Ters kepçeden kurtulmak-Şakta bilek kaparak kolbastı-Kemanede aşırmak suretiyle kalkmak

Geçmişten günümüze Kırkpınar ağaları
1950     Edirneli Murat Şener
1951     Edirneli Murat Şener
1952     Edirneli Murat Şener
1953     Edirneli Nurettin Manyas
1954     Edirneli Yaşar Yardımcı
1955     Edirneli Mehmet Çardaktan
1956     Edirneli İbrahim Bildik
1957     Edirneli Hüseyin Özakıncı
1958     Edirneli Ahmet Merter
1959     Edirneli Ahmet Merter
1960     Edirneli Salim Doğramacılar
1961     Edirneli Hilmi Atakan
1962     Edirneli Muhittin Ağaoğulları
1963     Trabzonlu Ali Rıza Keleşoğlu
1964     Edirneli Hasan Vatan
1965     Edirneli Hakkı Meriç
1966     Edirneli Muzaffer Bilge
1967     Çanakkaleli Muzaffer Şahin
1968     Çanakkaleli Muzaffer Şahin
1969     Karamürselli Gazanfer Bilge
1970     Karamürselli Gazanfer Bilge
1971     İstanbullu Celal Hacı Eyüboğlu
1972     Babaeskili Doğan Görkey
1973     Tokatlı Hamit Kaplan
1974     Samsunlu Şevki Alan
1975     Akyazılı Zülküf Karabulut
1976     Akyazılı Zülküf Karabulut
1977     Edirneli Murat Şener
1978     Tekirdağlı Sebahattin Tekcan
1979     Bandırmalı Süleyman Özmercan
1980     Edirneli Cemal Pul
1981     Edirneli Mehmet İriş
1982     Edirneli Ali Ayağ
1983     Edirneli Ali Ayağ
1984     İstanbullu Mustafa Bilgin
1985     İstanbullu Mustafa Bilgin
1986     İstanbullu Halil Kılıçoğlu
1987     Samsunlu Hasbi Menteşeoğlu
1988     Bursalı İbrahim Çayla
1989     Malatyalı Kemal Özkan
1990     Çanakkaleli Murat Köse
1991     Bayburtlu Alper Yazoğlu
1992     Bayburtlu Alper Yazoğlu
1993     Bayburtlu Alper Yazoğlu
1994     İstanbullu Oğuzhan Bilgin
1995     Tokatlı Hüseyin Şahin
1996     Tokatlı Hüseyin Şahin
1997     Tokatlı Hüseyin Şahin
1998     Tokatlı Hüseyin Şahin
1999     Babaeskili Ayhan Sezer
2000     Emin Doğnasoy
2001     Mustafa Saruhan Adına Oğlu Murat Saruhan
2002     Mardinli M.Sait Yavuz
2003     Necdet Çakır
2004     Edirneli Mustafa Altunhan
2005     İzmitli Adem Tüysüz
2006     İzmitli Adem Tüysüz

Bazı ünlü Kırkpınar güreşçileri

Kırkpınar güreşlerinde üstün kuvvetleri ve oyun bilgileri ile güreşseverleri büyüleyen, onların kalbini kazanan pek çok unutulmaz pehlivan vardır, ikinci Sultan Mahmut Devri başpehlivanlarından Kalyoncu olarak 1827 Navarin Deniz Savaşı’na katılan, yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra da Kırkpınar’da başpehlivanlığı elde eden Yozgatlı Kel Hasan’ın şöhreti günümüze kadar uzanan güreşçilerdendir.

Sivastopol Savaşı’nda (1854-1855) topçu askeri olarak çarpışan Akkoyunlu Kazıkçı Karabekir, Sultan Abdülaziz tahta çıktıktan sonra (1861) nam salmış pehlivanlardandı. Arnavutoğlu Ali Pehlivan ile berabere kalan Kazıkçı Kara Bekir, Kavasoğlu’nu Kırkpınar’da açık düşürerek başpehlivanlığı elde etmiştir.

Kastamonu’nun Cambaz Köyü’nde doğan Arnavutoğlu Ali Pehlivan da Kırkpınar’ın namlılarındandır. Abdülaziz’in veliahtlığı zamanında (1839-1861) saraya intisap eden Arnavutoğlu, 1860 yılında Kırkpınar başpehlivanlığını kazanmıştır. O devrin iri-yarı pehlivanlarının aksine 80-85 kilo ağırlığında olan Ali Pehlivan, gayet zeki ve usta bir güreşçi olarak tanınmakta. Gençliğinde Yunanistan’da şekercilik yaptığından “Arnavutoğlu” lakabı takılmış olup, Arnavut’lukla alakası yoktur. Bu büyük pehlivan 42 yaşına kadar güreşmiş ve hiç yenilmeden meydanlardan çekilmiştir.

Kırkpınar’da boy gösteren Pomak güreşçilerinin bilinen ilki olan Kavasoğlu Koca İbrahim, 1830’larda doğmuş, gayet iri yapılı yağlıcılardandı. Sultan Abdülaziz’in padişahlığı sırasında saraya alınmış, Şamdancıbaşılığı görevini yürütürken sporuna da devam etmiştir. Arnavutoğlu Ali Pehlivan’dan 15 yaş küçük olduğu belirtilen Kavasoğlu, başpehlivanlığın Pomak’lardan başkasına geçmemesi için Kel Aliço ile Kara İbo’yu yanına getirtmişti. Zaten bu üç emsalsiz pehlivan birbirleriyle de akrabaydılar. Kavasoğlu 1.90 m. boyunda ve 150 kilo ağırlığındaydı. Koca Yusuf un hayran olduğu güreşçi Şamdancıbaşı Kara İbo da Abdülaziz’in başpehlivanlarındandı. Gayet yakışıklı ve kuvvetli bir yiğit olan Kara İbo, sarayda şamdancıbaşılık yaptı. Sultan Abdülaziz ile birlikte Paris’e giden Kara İbo, padişahın gözdelerinden Arzıniyaz’a gönül verdi ve amansız bir hastalığa tutularak, kimilerinin iddiasına göre padişah tarafından zehirletilerek öldürüldü.

Kırkpınar kapışmalannın münakaşasız en büyük ismi Plevneli Kel Aliço idi. Kırkpınar’da tam 27 yıl başpehlivan oldu. Üst üste üç yıl başpehlivanlığı kazanacak olana o yıllarda da kemer verilmiş olsa Kel Aliço’nun tam 9 altın kemer alması gerekiyordu. 1885 tarihine kadar güreşe devam eden Kel Aliço, Şamdancıbaşı Kara İbo ve Makarnacı ile birlikte Kırkpınar’da başpehlivanlık namını sürdüren pehlivanlardandır. Suyolcu Mehmet pehlivan Aliço’nun “Gaddar” olduğunu anlatırdı.

Sultan Abdülaziz’in huzurunda Kel Aliço’yu yendiği söylenen Makarnacı Hüseyin Pehlivan da sarayda Kuşçubaşılık yaptı. Makarnacı, Kırkpınar’dan yetişme bir pehlivandı.

Bu dev güreşçilerin yanı sıra aynı dönemlerde Hamlacı Kayısoğlu, Hamlacı Sarı Hüseyin, Hamlacı Mustafa, Büyük Danacı, Küçük Danacı, Karagöz Ali, Pomak Deli Murat, Has Ahırlı Abdurrahman, Deliosmanlı Kara Ahmet, Has Ahırlı Çorumlu Zeynel, Koca Yusuf un ustası Pamukçulu veya Pamuk Osman, Suyolcu Mehmet Pehlivanlar da er meydanlannda kısmetlerini aradılar.

[[Koca Yusuf’un başlı başına bir “Güreş imparatoru” olduğu yıllarda ise Kel Aliço’nun çırağı Abdul Halil (Adalı Halil) Filiz Nurullah, Kara Ahmet, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Bursalı Koca Rüstem ve Katrancı Mehmet Pehlivan en namlı pehlivanlardandı.

Suyolcu Mehmet Pehlivan anılarında yenilgi yüzü görmeyen Yörük Ali Pehlivan’ın çırağı olduğunu belirtir. Kendi çırağı olarak da Çolak Molla Mümin Hoca’yı gösterirdi. Suyolcu’ya göre Mümin Hoca, Rami civarında yapılan bir güreşte Koca Yusuf’u açık düşürmeyi başaran tek güreşçiydi. Molla, genç yaşta öldürüldü.

Tophaneli Yusuf Mehmet (Küçük Yusuf) da Koca Yusuf devrinin iyi pehlivanlarındandı. Kara Ahmet’i 3 dakikada yenen Yusuf, Kırkpınar’ın dışında fazla nam sahibi olamadı.

1867 yılında Edirne’de Meriç nehrinde bir adada dünyaya gelen Adalı Halil (Abdül Halil) pehlivanlık sanatını ustaların ustası Kel Aliço’dan aldı. 1.88 m. boyunda ve 120 kilo civarındaydı. Güreşler kızışınca ustası Kel Aliço gibi o da gaddarlaşırdı. Adalı Halil, Avrupa ve Amerika’da en fazla mindere çıkan ve en fazla galibiyetler elde eden üç pehlivanımızdan birisidir. Birleşik Amerika’da “Sultanın aslanı” olarak nam salan Adalı, Koca Yusuf ayarında bir pehlivandı. Türk gibi kuvvetliler kuşağının en tanınmış güreşçilerinden biridir. Adalı’nın yağcısı “Paşa Mustafa”, güreşseverlere Adalı ayarında pehlivan görmediğini anlatmıştı. 1960’larda 80 yaşında olan Paşa Mustafa, 1900’lerde Kırkpınar’da yağcılık yapmaya başlamıştı. Adalı’yı anlatırken “Gayet geniş sırtı vardı. Filozof bir adamdı. Hiç bir zaman güreşi uzatmak istemez, rakiplerini en kısa sürede yenmeğe çalışırdı. Onun gibi künde atanını, kazık vuranını görmedim” dediğini eskilerimiz bize nakleder.

Yağlı güreşin namlılarından bir diğer pehlivan da Şumnu’lu (Bıyıklı köy) Filiz Nurullah’tı. Hacı Filiz diye de anılan bu pehlivan 1870 yılında doğmuştu.. Tam adı Ali Nurullah Hasan idi. İki metre iki santim boyunda ve 150 kilo ağırlığındaydı. Avrupa’nın pek çok şehrinde ve Birleşik Amerika’da güreşmiş, pek çok karşılaşmalara fazla iri-yarı olduğundan sokulmamıştı.Desbounet adlı Fransız beden eğitimi öğretmeni Filiz’i anlatırken “O’nun salonda durması bile insanı titretmeğe yetiyordu” demiştir.

Hacı Filiz Fransa’da altın kemer güreşlerinde birinci olmuş, Petersburg ve Londra’da güreşmiştir. Filiz ilk defa Koca Yusuf ve Filibeli Kara Osman ile birlikte Paris’e gitmiş, fiziği ile büyük ilgi çekmişti. Hacı Filiz’in taparcasına sevdiği pehlivan Koca Yusuf idi.

Deliormanlı İbrahim Mahmut ise Koca Yusuf’la aynı yaşlardaydı. Hergeleci İbrahim diye nam salmıştı. Babası ve kendisi katırcılık yaparlardı. Hergeleci 1.85 m. boyunda ve 100 kilo civarındaydı. Türk güreşinde en fazla oyun bilen güreşçi olarak tanınırdı. Koca Yusufu Paris’te yenecek güreşçi çıkmayınca Türkiye’den O’nu bulup Paris’e getirirler. Yusuf ile Hergeleci’nin Paris’te yaptıkları karşılaşma yanda kalır. Hergeleci, Koca Yusufu yenememiş, buna karşılık Kel Aliço’nun çırağı Adalı Halil’le Selanik Başçınar’da berabere kalmış, Çorlu’da kılçık atarak galip gelmiş müthiş bir pehlivandı. Güreş sanatını Torlaklı Deli Hafız’dan öğrenmişti. 1923 yılında hayata gözlerini kapatan bu namlı güreşçi İzmit Derbent’teki Sanmeşe Köyü’nde ustasıyla birlikte gömülüdür.

Hergeleci İbrahim, 1899 yılında Paris’te Dünya şampiyonluğu kazanan Kara Ahmet’in ustasıdır. Tekirdağlı Memiş de yine Kırkpınar’ın namlılarındandı. “Tekirdağlı Memiş, analar böyle aslan görmemiş” şeklinde kendisine türkü yakılan bu pehlivan 1869 yılında Deliorman’da dünyaya gelmiş 1.92 m.boyunda ve 120 kiloydu. Daha sonra bu pehlivanın Paris, İsveç, Londra ile Berlin’de çekilmiş fotoğrafları oğlu tarafından Tercüman Gazetesi’ne getirilmiş ve daha sonra bu fotoğraflar kaybolmutur.

Hergeleci İbrahim’in çırağı Kara Ahmet, 1870 Hazergrad doğumluydu. 1.80 m. civarında boyu ile 100 kilo civarında da ağırlığı bulunmaktaydı. 1899 yılında Paris’te dünya şampiyonu, bir yıl sonra da şampiyonlar şampiyonu unvanını kazandı. Paul Pons ile yedi saat güreşmelerine rağmen yenişemediler. Ahmet berabere kaldığımız taktirde şampiyonlar şampiyonu unvanın bana geçer demiş ve jüri de bunu kabul etmişti. Neticede şampiyonlar şampiyonu da oldu. Rus güreşçisi Pytlajinski ile üç karşılaşma yapan bunların birini kaybeden Kara Ahmet, yarıda kalan ikinci karşılaşmasından sonra Pytlajinski’yi ellisekiz saniyede tuşladı.

Juliette isimli bir Fransız kızı ile evlenen ve İstanbul’a dönen Kara Ahmet 24 Mayıs 1902 tarihinde genç yaşta beyin kanamasından hayata gözlerini kapattı. Kara Ahmet, yağlıda Koca Yusuf ayarında bir pehlivan değildi.

Kara Osman, Arap Sait, Bursalı Koca Rüstem, Büyük Yaşar, Yaşar İsmail ve Kepsutlu Çakır, Yusuf ve Kurtdereli devirlerinin namlı pehlivanları arasındaydı.

Koca Yusuftan sonraki tanınmış başpehlivanlar arasında ise şu isimleri saymak mümkündür: Kıyıcı Osman, Tamburacı Osman Pehlivan, Şumnulu Mestan, Kara Mustafa, Salim, Hüseyin Selim, Kara Mehmet, Koç Mehmet, Mehmet Efendi, Mandıralı Ahmet, Koca Hasan, Murat Ali, Neşet, Hüsmen, Koç Ali, Recep Pengal, Salih Süleyman, Tevfik Ali, İbrahim Gazi, Kızılcıklı Mahmut, Kara Ali, Mustafa Ahmet, Kara Safi, Rasim ve Hüseyin.

Osmanlı dönemi

Tazdaz Ali, Şeyh Cemaleddin, Er Sultan,Bursalı Şüca, Demir Hasan (Baba), Turgut Reis İpçi, Hüseyin Zünnunoğlu, İbrahim Paşa, Seren Hüseyin Paşa, Avcı Pehlivan, Çoban Hacı Veli, Akçakocalı Ali, Arnavutoğlu Ali, Aliço (26 defâ), Koca Yusuf, Adalı Halil (18 defâ), Kurtdereli Mehmet, Hergeleci İbrahim, Makarnacı Hüseyin, Kara İbrahim, Yozgatlı Kel Hasan, Yörük Ali, Filiz Nurullah, Filibeli Kara Osman, Kara Ahmet, Kızılcıklı Mahmut, Tekirdağlı Sarı Hafız, Bursalı Rüstem, Şumnulu Mestan, Kazıkçı Karabekir, Hamlacı Kaysıoğlu, Sarı Hüseyin, Ş. Başı Kara İbrahim, Katrancı Halil, Mustafa Büyük Danacı, Küçük Danacı Karagöz, Pomak Ali, Deli Murat, Filibeli Kara Ahmet, Hasahırlı Abdurrahman, Çorumlu Zeynel, Pomak Osman, Soyulcu Mehmet, Mümin Hoca, Koç Ali, Koç Mehmet, Kara Murat, Silivrili Molla İzzet, Çatalcalı Nakkaş Eyüp, Çömlekköylü Kara Emin, Kayıkçıoğlu Ahmet, Geredeli Hikmet.Cin pehlivan

Cumhuriyet dönemi

* 1924 Benli Abdullah,
* 1925 Geçkinli Yusuf,
* 1926 Kara Emin,
* 1927 Manisalı Rıfat,
* 1928 Kayıkçıoğlu Ahmet,
* 1929 Gostivarlı Mülayim,
* 1930-1933 (4 defâ)Bandırmalı Kara Ali,
* 1934-1942 (9 defâ)Tekirdağlı Hüseyin,
* 1943 Babaeskili İbrahim,
* 1944,1950 Hayrabolulu Süleyman,
* 1946 Sındırgılı Şerif,
* 1947 (Beraberlik)
* 1948 Kulelili Mustafa,
* 1949 Sındırgılı Şerif,
* 1951, 1953, 1955 1958 İrfan Atan,
* 1952 Tarzan Mehmet,
* 1954 1956, 1959, 1960 İbrahim Karabacak,
* 1957 Hasan Acar,
* 1961 1962 1964 M. Ali Yağcı,
* 1963 Sezai Kanmaz,
* 1965, 1974 Kara Ali,
* 1966-1968 (3 defâ) Mustafa Bük,
* 1969 Nazmi Uzun,1970 (Beraberlik),
* 1971 Hasan Şahin
* 1972 Mustafa Yıldız
* 1973 Davut Yılmaz
* 1975 (Sonuç alınamadı)
* 1976-1978 Aydın Demir
* 1979, 1985 Sabri Acar,

1980 – 1989

* 1980 Mehmet Güçlü,
* 1981 Mustafa Yıldız,
* 1982-1984 (3 defâ) Hüseyin Çokal,
* 1986 İbrahim Gümüş,
* 1987 Recep Kılıç,
* 1988 Recep Gürbüz,
* 1989 Saffet Kayalı,

1990’dan günümüze

* 1994 – Cengiz Elbeye
* 1990, 1991, 1992, 1993 – Ahmet Taşçı
* 1994 – Cengiz Elbeye
* 1995, 1996, 1997 – Ahmet Taşçı
* 1998 Cengiz Elbeye
* 1999, 2000 – Ahmet Taşçı
* 2001 – Vedat Ergin
* 2002 – Hasan Tuna (Savaş Yıldırım dopingli ilan edildi ve unvanı alındı)
* 2003 – Kenan Şimşek,
* 2004 – Recep Kara
* 2005 – Şaban Yılmaz
* 2006 – Osman Aynur
* 2007 – Recep Kara
* 2008 – Recep Kara
* 2009 – Mehmet Yeşil
* 2010 – Ahmet Taşçı

Konuyu Paylaş
Avatar

Yazar Ergunca

Herkes Cennete Gitmek İster ama Hiç Ölmeden Cennete Gidilir mi?

“Yağlı Güreş Hakkında Merak Ettikleriniz” için 5 yanıt

Hasbekli mahmut pehlivandan bahsedilmiyor.Oysa Kel aliço zamanında yaşamış Aliço ile güreşmiş Adalı Halil pehlivanla güreşip onu yenmiş.Sırtı yere gelmeyen pehlivanlardandır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir