Traklar ve Frigler

Bu Konuyu Yazdır
Traklar ve Frigler

“TRAKLAR”
Trakyanın yerli halkımıdırlar, yoksa dışarıdan mı gelmişlerdir? Bu konuda kesin bir hüküm vermek bu günkü bilgilerle zordur. Önceki yıllarda Tekirdağ tarihini yazanlar İ.Ö.4000 ve 2000 yıllarında Trak akınlarından ve göçlerinden bahsetmektedirler. Bilindiği gibi Trakya’da o dönemlerle ilgili olarak yapılmış uzun araştırmalar ve arkeolojik kazılar olmadığı gibi, o dönemler hakkında da yazılı belgeler de yoktur. Daha önce de değinildiği gibi İ.Ö.14-13.Yüzyılda izlerine Ergene ve Meriç Havzası’nda rastlanan bir göç dalgası bulunmaktadır ki, bu göç eden toplum Proto Trak (Trak Öncüleri) olarak adlandırılmaktadır. Daha sonra tarihçiler, Traklardan ayrı kabileler ve şehir krallıkları olarak yaşamış, hiçbir zaman bir birlik oluşturamamış toplumlar olarak bahsetmektedirler.

Tarihçi Heredot: “Hintlilerden sonra en kalabalık olanlar Trakya’lılardır. Birtek adamın komutasında ya da tek iradeyle hareket etseler, hiç yenilmez ve bence, ulusların en güçlüsü ve en kalabalığı olurlardı” demektedir. Traklar için iş görmemek kibarlıktır. Toprakta çalışmak şerefsizlik ve aşağılıktır.

Soylu yaşamak: Savaşa gitmek, başkalarını soymak ve at yetiştirmektir. Bu nedenle de paralı asker sıfatıyla denizci olarak donanmalarda, atlı olarak kara ordularında yer almışlardır. Homeros’un İlyada adlı destanında Trakyalılar için at besleyen, at yetiştiren gibi sıfatlar kullanmaktadır. Trak kralı Rhesos’un atları için: “Görmedim onun atları gibi güzel, iri atlar, giderler yel gibi, kardan beyazdırlar.” demektedir.

Trakya’ya elçi giden kişilere atların armağan olarak verildiği yine Homeros’tan öğrenilmektedir. Ksenephon, “Anabasis” (onbinlerin dönüşü) adlı eserinde bir Trak kenti olan Perinthos (Marmara Ereğlisi) halkının orduya yetişmiş atlar verdiğini yazmaktadır. Tanrılar arasında en çok Dionyzos (Doğa Tanrısı olup, asma kütüğünü ve şarabı dünyaya yaymak için yarenleri Satyr ve Menadlarla tüm dünyayı dolaşırlar.), Artemis (Bolluğu ve bereketi simgeler. Hayvanların koruyucusu ve altın yaylıdır. Trakyada geyik üzerinde yay ve okuyla tasvir edilir.), Hermes’e (Doğa ve Bereket Tanrısıdır.) saygı gösterirler. Traklar en iyi olarak ölü gömme adetlerinden tanınmaktadır. Konunun başında Trakların tarih öncesi çağlardan beri Trakya’nın yerli kavimlerimi yoksa kuzeyden gelen bir kavimmi olduğunun kesin bilinmemekte olduğundan bahsedilmişti. Ancak kuzeyden geldikleri savı daha kuvvetli bir olasılıktır. Trakyada yoğun olarak görülen bazıları anıtsal nitelikli, bazıları irili ufaklı yığma tepelerin hepsi “tümülüs” denilen mezar tepeleridir. Trakya’da en erken tümülüs İ.Ö.1300 yılına tarihlenen Kırklareli’de bulunan Taşlıbayır Tümülüsüdür. Ayrıca Kırklareli ve Edirne civarında Dolmen adı verilen büyük iri taşların yanyana getirilerek ve sonra üzeri tekrar iri bir taşlarla örtülerek yapılan anıtsal mezar tipleri vardır. Bu mezar tiplerinin ilk örnekleri Traklara aittir. Dolmen tipi mezarlar daha sonra bırakılmakla beraber, tümülüs geleneği Roma döneminin sonuna kadar (İ.S.395) devam etmiştir.

Anadolu’da Friglerle İ.Ö.8.yy. sonlarında 7.yy. başlarında ortaya çıktığı belirlenen tümülüsler Trakya’da olduğu gibi tek tanrılı dinlerden Hıristiyanlığın egemen olduğu Roma dönemi sonuna kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu yüzden de bazı arkeologlar Traklarla Friglerin aynı kavim olduklarını, Trakyadaki Brig kabilesinin Anadolu’daki Frigler olduğunu iddia etmektedirler. Tarihçi Heredot Trakların ölü gömme adetlerinden şöyle bahseder: “Bir Trak öldüğünde ceset üç gün evde bekletilir. Bu arada kurbanlar kesilir, cenaze ziyafetleri düzenlenir. Ceset yakılır. Yahut yakılmadan mezarın içine konur. Ağıtlar yakılır, şaraplar içilir. silah oyunları ve spor müsabakaları düzenlenir. Mezarın üzerinde yığma tepe meydana getirilir.”

Ayrıca Traklar iyi at yetiştiren kavimler olduğundan, atlarına çok önem vermekteydiler. Trakların öldüklerinde kendileri için tümülüsler yaptıkları gibi atları için de tümülüs yaptıkları yada kendileriyle birlikte atlarını da gömdükleri bilinmektedir. 1995 yılında Hayrabolu’nun

köyünde Tek Höyük Tümülüsü’nde Tekirdağ Müzesi Müdürlüğü’nce yapılan kazılarda yukarıda belirtilen konuların büyük kısmı ortaya çıkarılmıştır. 9,5.m yüksekliğinde ki tümülüs yığmasında ortaya yakın yerinde yaklaşık 3x5m. boyutlarında 70 cm. derinlikte bir çukur açılarak ölü yakılmış ve külleriyle birlikte aynı yere gömülmüştür.

Bu çukurun 3 m. kadar önünde de yuvarlak bir çukur bulunmaktaydı ki burada da Traklının atı yakılmıştı. At yakılan çukurun içinde, yenmiş hayvan kemikleri ile büyük testi parçaları bulunmuştu. Kemikleri bulunan hayvanlar dana, koyun, keçi ve tavuktu. Testilerle şaraplar içilmiş ve sonrada testiler kırılmıştı. Daha sonra da bu mezarın üzerine toprak yığılarak tümülüs oluşturulmuştu. Traklar çeşitli kabileler halinde yaşamışlar ve hiçbir zaman bir birlik oluşturamamışlardır. Türkiye Trakyasında yaşayan en önemli iki Trak kabilesi vardır. Bunlardan biri Ast’lar bir diğeri de Odyris’lerdir. Ast’lar Istranca Dağları’nın eteklerinde oturan büyük bir kabileydi. En önemli merkezlerinden biri Byzye kentiydi. Bu gün bu kent Kırklareli ilinin Vize ilçesidir. Odyris’ler Trakyada yaşayan en büyük ve en önemli kabiledir. Bu günkü Tekirdağ sahil kesimi ile İpsala sınır kapısının batısına kadar olan bölgede yaşamaktaydılar.
İ.Ö. 4. YY.da Odyrislerin kralı Kersepleptes idi. Bu yıllarda batıdan gelen bir Makedon saldırısı gündemdeydi. Makedonya kralı II.Philip, İ.Ö.352 yılında Tekirdağ’a kadar olan bütün Trakya’yı aldı. En son Karaevli Köyü’nün deniz sahilinde yer alan Heraion Teichos kentini de Odyrislerden aldı. Daha batıdaki Perinthos Kentini de kuşattıysa da alamadı. Perinthos kenti daha sonra II.Philip’in oğlu Büyük İskender tarafından zaptedildi. 1997-1998 yıllarında Karaevli Köyü’nün deniz kıyısında yer alan Harekattepe Tümülüsü’nde Tekirdağ Müze Müdürlüğü’nce yapılan kazılarda bir kral mezarı bulundu. Bu mezar içinde II.Philip dönemine ait gümüş bir sikke (madeni para) ele geçti. II.Philip döneminde bu bölgede Kersepleptes Krallık yapmaktaydı. Kersepleptes’in ölüm tarihi, philip döneminde ve İ.Ö.341’de olduğuna göre, bulunan Kral mezarı büyük bir olasılıkla Odyris kralı Kersepleptese aittir. İdareci kadroların makedon olmalarına karşılık, traklar onların egemenliği altında yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

Ancak Romalılar döneminde İ.S.1. yüzyılda Romalılar Trakya’daki Trakları Romalılaştırmak için emekli asker ve subaylarını yerleştirdikleri bir çok kentler kurdular. Bu kentlerden bir taneside Malkara’nın Kermeyan Köyü’nün kenarında yer alan Apri ya da Apros’tur. Bu dönemden başlayarak Traklar her ne kadar eski adet ve göreneklerini bırakmasalar bile yavaş yavaş asimile olmuşlardır. İ.Ö.8.yy. ile 6.yy. arasında Ege adaları ile Marmara Denizi kıyıları ve Karadeniz kıyıları arasında büyük bir deniz ticareti başladı. Sisam, Samos ve Magaralılar Marmara ve Karadeniz kıyılarında ticarete dönük koloni kentleri kurmuşlardır.

İlimiz sınırları içinde ve Marmara Denizi’nin kuzeyinde kurulan en önemli kent Perinthostur (Bu günkü Marmara Ereğlisi). Diğer kentler: Heraion (Karaevli köyüaltı), Bysante (Barbaros), Ganos(Gaziköy), İstanbul il sınırları içindeki Seliymbria (Silivri), ve Çanakkale il sınırları içindeki Gallipolidir (Gelibolu).

İ.Ö.547 yılında doğudan gelerek Anadolu’yu saran Pers istilasından Trakya da nasibini almıştır. Pers Kralı Dareus İ.Ö.514-513 yıllarında Tuna’nın kuzeyine kadar ilerlemiştir. Bu sırada Istrancaların batısında büyük su kaynaklarının bulunduğu alanda ordusunun kamp kurduğu bilinmektedir.

Bu alan ya bu günkü Saray ilçesinin kuzeyindeki Ergene nehri su kaynaklarının bulunduğu alandır, yada Pınarhisar’ın Kaynarca köyü su kaynaklarının bulunduğu alandır. İ.Ö.476 yılında Persler Kimon tarafından yenilgiye uğratılarak Trakya’dan çekilmişlerdir. İ.Ö.352 yılında Makedonya Kralı II.Philip (İ.Ö.359-336 ) Batı Trakya üzerine yürüdü. Kypsela’dan (İpsala) Perinthos’a (Marmara Ereğlisi) kadar olan sahil bölgesi o dönemde Odyris Krallığı’nın hakimiyetindeydi. Odyris kralı da Kersepleptes’ti. Philip en son olarak Kersepleptes’i yenip Karaevli köyü altındaki Heraion Teichos Kentini almıştı.

Perinthos kentini kuşattıysada kenti ele geçirmeye muvaffak olamadı. II.Philip’ten sonra yerine geçen ve Hindistana kadar sefer yapan oğlu Büyük İskender Perinthos’u ele geçirdi. Perinthosta darphane kurarak kendi adına para darp ettirdi. Roma dönemine >
kadar Trakya Makedonyalıların hakimiyetinde kalmıştır. İ.Ö. 72 yılında Pontus (Samsun merkez olmak üzere orta Karadeniz Bölgesi) kralı Mithridatos batıyada saldırılarda bulunmuş, Trakya’yı eline geçirmek istediysede başarılı olamamıştır.

Traklarda Sanat

İlk insandan günümüze kadar geçen zaman içinde insanoğlu, çeşitli amaçlarla maddeye biçim vermiş, maddeye hükmetmeye çalışmıştır. Bütün bu faaliyetler içerisinde, sanatın başlangıç noktasını kestirmek oldukça zordur. Sanatın başlangıcı sorununu aydınlatmak üzere, pek çok yazar, kitaplarının giriş bölümlerinde uzun sayfalar ayırmaktadır. Bütün bu çabalara rağmen, bu konunun pek az aydınlatılabildiğini söyleyebiliriz.

Sanatın başlangıcı olarak kabul edilen örnekleri “ilkel sanat” başlığı altında toplamak, alışkanlık halini almıştır. “İlkel sanat” terimi, ilk bakışta ve çabucak bazı şeyleri çağrıştırmakla birlikte; geniş anlamda kullanılan ” ilkel” kelimesinin kapsamından dolayı, bazı anlam kaymalarına da yol açmaktadır. Bu yanlış anlamalara fırsat vermemek için, bizi ilgilendiren ” ilkel sanat “, tarihi kronolojinin başlangıcında yer alan ilkel sanattır.

1. Paleolitik Çağ

Alet yapabilen insanlar ile ilgili rastlanabilen en eski izler, aşağı yukarı 40 bin yıl önceye aittir. İzlerini, örneklerini bulabildiğimiz bu ilkel el hüneri işlerin bulunduğu çağa Paleolitik çağ ya da Eski Taş veya Yontma Taş Çağı adı verilir. Paleolitik çağın insanı madeni tanımamış, bütün aletlerini taştan, ağaçtan ve kemikten yapmıştır. İnsan elinin, ilk defa çakmaktaşını işleyip bir bıçak yapıncaya kadar geçen zamanla, bizim bildiğimiz tarihi dönemler arasında, pek büyük bir zaman mesafesinin olduğu açıktır. Taşı eline alan ilk insandan piramitleri yapanlara kadar geçen sürecin uzunluğu, zaman katmanlarının korkutucu derinliği, bir dizi karanlık çağları da içine almaktadır. Fakat, sanat için, ilk aletin yapılmasıyla ilk adım atılmıştır. Paleolitik çağ insanı ilk buzul çağında yaşamış, taştan yontarak yaptığı baltaları, mızrak uçları, kesiciler, kazıyıcılar gibi çeşitli araçları kullanmışlardır. Bu insanların alet ve araç yapımında kemikten de çok yararlandıkları görülmektedir. Bu çağdan kalan ilk eserler, bazı küçük heykellerdir. Bunların en eskisi Garonne (Garon) ırmağı vadisinde bulunan fildişi kadın başıdır. Mamut dişinden oyularak yapılmış bu baş, dört santimetre kadardır ve 40 bin yıl öncesine ait olduğu sanılmaktadır. Bu heykelin dışında, 1922 yılında Yukarı Garonne’da bir mağarada bulunan bir kadın heykeline rastlanmıştır. Lespugue (Lespüg) Venüsü denilen bu heykel de mamut dişinden yapılmış olup, 15 cm. boyundadır. Kadın vücudu bu heykelde, bir takım yuvarlakların, küreciklerin üstüste yığılması şeklinde tasvir edilmiştir ve 30 bin yıl öncesine aittir (Halen Paris’de “İnsan Müzesi”nde bulunmaktadır). Viyana Doğa Tarihi Müzesi’ndeki Willendorf (Vilandorf) Venüsü ise 11 cm. yüksekliğinde olup, kireç taşından yontulmuştur. Bu kadın heykelinde baş, tıpkı bir dut ya da böğürtlene benzer şekilde işlenmiştir.

Mağaralardaki kadın resimleri ile göğüs, kalça ve karın kısımları şişirilmiş olarak gösterilen kadın heykelciklerinin, soyun devam ettirilmesinde , üremede en büyük rolü oynayan, bereketin sembolü olarak kadını kutsallaştırmak veya doğumun artmasını sağlamak için yapılmış oldukları düşünülmektedir. Bunlar, sihir veya büyü ile de ilgili olabilirler. Bu seriden sonra, yalnız yontulmuş değil; geyik kemiklerine, taşlara ve mağara duvarlarına kazılmış hayvan figürcükleri gelir. Bunlar, başarı ile ifade edilmiş çok sayıda geyik, yaban öküzü, at, mamut, yaban domuzu gibi hayvanlardır. Mağaralarda bulunan resim kalıntıları, eskilik bakımından ancak yirmi, otuz bin yıl öncesine kadar gidebiliyor. Bu mağaralardan ilk önce keşfedileni, İspanya’daki Altamira Mağarası’dır. Buradaki resimler, kalem biçimine yakın şekillere getirilmiş toprak veya taş çubuklarla yapılmış oldukları anlaşılmıştır. Çünkü, bu çubukların kalıntıları bulunmuştur. Renk olarak yalnız kırmızı, sarı, siyah ve kahverengi kullanılmıştır. Bu resimler, önce kenar çizgileri taşa oyularak, sonra da araları renklendirilerek yapılmıştır. Renklendirme; odun kömürü, manganez toprağı ve kırmızı tebeşir gibi maddelerin ezilmesi ve su ile karıştırılması ile elde edilen bir boya ile yapılıyordu. Boyalar ise ya parmakla, ya kıldan veya tüyden fırça ile, ya da çomaklarla sürülüyordu.

İnsanlığın bu en eski sanat eserlerini anlamak ve değerlendirmek için, bugünkü estetik değerlerimizi bir tarafa bırakmamız gerekmektedir. Bütün bu eserler, ne belirli bir güzellik duygusunun ifadesi, ne de sanat için yapılmış eserlerdir. Bunların, bir amaç için ortaya konduğu anlaşılıyor. Yaygın kanaate göre bu resimler, ilkel insanların avcılıktaki başarılarını artırmak için başvurduğu büyüye yardım etmek için yapıldıkları sanılmaktadır. İlkel insanlara göre, bir varlığın hayaline sahip olmak, onu elde etmek demektir. Yani resimdeki hayvanı yaralamak veya öldürmek, gerçek hayattaki av hayvanının da ölmesine veya gücünden kaybetmesine yol aşacağına inanılıyordu. Bu inanış, halen yaşayan bazı ilkel kavimlerde de benzer şekillerde devam etmektedir.

Mağaraların duvarlarında resmedilmiş hayvanların üzerinde, parmakları açık eller görülür. Ya da çoğunlukla, hayvan bir okla yaralı gösterilir. Bunlar; ele geçirme işaretleri midir? Şu halde, doğarken; sanatın sihir ve büyü karakteri olması gerekir. Sonuç olarak paleolitik çağ (Eski taş) mağaralarında özellikle dikkati çeken durum, gün ışığı ile aydınlanan bölümlerde hiç bir tasvirin yapılmamış olmasıdır. Resimli kısımlar, genel olarak mağaraların girişlerinden 90 metre kadar içeride bulunmakta, bazı hallerde de, bu zeminlere ulaşmak için, dehlizlerden sürünerek ilerlemek gerekmektedir. Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; bu resimler, mağara duvarlarını süslesin diye yapılmış olamaz. Birçok durumlarda mağara resimleri üst üste yapılmışlardır. Yani çizilip boyanmış bir hayvan resminin üzerine bir başkası, sonra onun da üzerine bir başkası yapılmıştı. İlkel insan bu resimlerin güzel olup olmadığına, saklanmaya değip değmediğine bakmıyordu. Eğer resmin büyüsel etkisi kalmamışsa, üstüne bir yenisi yapılabiliyordu.

2. Neolitik Çağ

Bu çağın, M.Ö. 7. bine kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Bu çağın insanları ovalarda, su kenarlarında, verimli ve savunması kolay yerlerde yaşamaya başlamışlardır. Paleolitik çağda olduğu gibi, karada ve suda avcılık hala önemli bir yer tutmakla beraber, bu çağın insanı hayvanı evcilleştirmiş, üretici olarak tarım yapmış, köyler kurmuşlardır. Kullandıkları taş aletler önceki çağdakilerden çok daha gelişmiştir. Mağaralarda yapılan resimlerin yerini, kerpiç evlerin duvarlarını süsleyen ve bugüne kadar canlı renklerini koruyabilen duvar resimleri almıştır. Neolitik çağ insanları, mağaraları bırakarak kendilerine kerpiç, saz ve kamıştan kulübeler yapmışlar ve köyler meydana getirmişlerdir. Bu köyler bazen açıktı; bazılarının etrafı ise hendek ve çitlerle çevriliydi; bazen de göllerin ortasında kazıklar üzerinde yapılan kulübelerden meydana geliyordu. Yapı sanatının Neolitik çağda başladığı söylenebilir. Meydana getirilen bu yapılara Megalitik yapılar, bu kültüre de Megalitik kültür adı verilir. (Megalit kelimesi, Yunanca mega = büyük, lithos= taş kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur, büyük taş anlamına gelmektedir.) Bu yapıların birer mezar yapıları veya yıldızlarla ilişkili yapılar olduğu sanılmaktadır.

Deniz Halkları Göç Nedenleri

MÖ 12. yüzyılın ilk on yıllarında Akdeniz bölgesi yaygın göç hareketlerine sahne olmuştur. Mısırlılar, “Deniz Halkları” (Sea People) adını verdikleri boylar koalisyonu tarafından önce Merneptah (MÖ 1236 – 1223), sonra da III. Ramses (MÖ 1197 – 1166) döneminde karada ve denizde tehdit edilmiştir. Mısır belgeleri, Deniz Halkları olarak nitelenen halkların sürüler halinde geldiğini, kağnı arabaları ile ülkenin içlerine doğru girdiğini, kentlerin ve ülkelerin hiç birisinin bu güç karşısında dayanamadığını anlatmaktadır. Mısır bunları zorlukla kendi topraklarından uzak tutmasını başarmış, ancak Anadolu’da Hitit ve Levant’taki Ugarit gibi birçok Yakındoğu yerleşmesi düşmüştür.

Bu halklar nereden ve neden gelmişlerdir? Yakıp yıkarak ilerlerken, geçtikleri yerlerdeki yerli halkları da beraberlerinde sürüklemiş olabilirler mi? Bununla birlikte, belki bir macera tutkusuyla yola çıkan yerleşik kavimler varsa bunlar hangileridir? Gittikleri yerlerdeki yerli hakla nasıl bir ilişki ve etkileşim içine girmişlerdir? Buralarda bir siyasi güç haline gelip bir devlet kurabilmişler midir? Tüm bu maceraların ardından geldikleri yerlere geri dönmüş ya da çok daha başka topraklara yerleşmiş olanlar var mıdır? Görünüşe göre tüm bu soru biçimindeki olasılıklara uyan en azından bir model, yani bir göç hareketi ve kavmi mevcut olmuş olmalıdır.

Yukarıdaki olguları tartışabilmek için öncelikle yine bu kavimlerin ve göç olayının anlatıldığı Mısır yazılı kaynaklarına ve özellikle de III. Ramses’in yukarıda aktarılan 8. saltanat yılındaki olaylara dönmeliyiz. Bu belgelerde adı geçen halkların geldikleri yerler en tartışmalı konulardan birisini oluşturmaktadır. Metne göre bu insanlar adalardan gelmiş ve hu yüzden “Deniz Kavimleri” olarak adlandırılmışlardır. Buna dayanarak bu adanın Girit olabileceği ve bu halkların bir kısmının buradan geldiği tahmin edilmektedir45. Ancak bir diğer ve çoğu bilim adamı tarafından kabul edilen görüşe göre ise, “Deniz Halkları”nın geldikleri yer olarak Batı Anadolu ve Ege Bölgesi düşünülmektedir. Bu boyların çoğu Batı Anadolu ve yakınındaki adalardan olmalıdır. Daha önce de ifade edildiği gibi, isim benzerliğinden dolayı Lukka, Lykia ile birleştirilmekte, Akavvasha ise Hitit metinlerinde adı geçen Ahhiyawa ile eşleştirilmektedir. Deniz Halklan’mn Batı Anadolu’lu boylardan meydana gelmiş olabileceği görüşünü destekleyerek, çok daha çarpıcı ve iddialı bir fikri öne süren Zangger’e göre ise, “Deniz Halkları”, Troia liderliğindeki Batı Anadolu’lu müttefikler olabilirler ve Troia Savaşı’nı konu edinen efsaneler ise bu saldırılan önlemek için Greklerin gösterdiği çabayı anlatabilirler. Zangger, başta Hitit kaynaklan olmak üzere Yunan efsaneleri ve kendi jeoarkeolojik çalışmalarından elde ettiği kuvvetli kanıtlara göre, Tunç Çağ’ın sonundaki bu kriz dönemini, Troia ve müttefiklerinin başlattığını iddia eder.

Mısır kaynaklannda deniz kavimleri arasında adı geçen Ekwesh (=Akawasha = Ahhiyavva), Lukka (=Lukku, =? Lykia), Sherden ve Danuna (= Denyen = Danaoi)’lar önceden beri Yakındoğu’daydılar. Peleset gibi diğerleri yeni gelmişlerdi. Bu kavimler arasında ise Ekwesh (=Akawasha = Ahhiyawa), Lukka (=Lukku =? Lykia), Tursha (=Tursa = Tunıski = Etrüsk), Zakarru (= Teukroi = Tekker) ve Denyen (=Danuna = Danaoi)’ların doğrudan ya da dolaylı şekilde Batı Anadolu ile yakın bağlan vardır. Çapar’a göre, bu hakların bazılarının adlarının göç olayından önceki Eski Doğu yazılı kaynaklarında karşımıza çıkması, göçün toplu bir kavimler hareketini içermediğini, geçtiği yerlerde eskiden oturan yerleşik kavim gruplarını da kendisine kattığını göstermiştir.

Batı Anadolu ile ilişkili görülen kavimlerden Lukka adı, bir önceki bölümde de de kısaca değinildiği gibi, adına MÖ 2. bin yılın başlanndan itibaren rastlanan ve Hitit kaynaklannda, Assuwa (= Asia) konfederasyonunun bir üyesi, başka bir deyişle Hitit’lere düşman bir taraf, Kadeş Savaşı’nda ise Hitit’in bir müttefıği olarak karşımıza çıkar. Kıbns Adası’na düzenledikleri seferler ve Hitit’in son imparatorluk kayıtlanndan anlaşıldığı kadarıyla, bu kavmin güneybatı Anadolu’ya lokalize edilmesi önerilir. Homeros destanlarındaki, tarihsel dönemin Lykia’lılan ile eşleştirilen Lukka’lar, Lykia’lılann konumlandırma tartışmalanna bağlı olarak farklı bölgelere yerleştirilmiştir. Dillerinin benzerliği yüzünden de Luwiler, Lykaonia’hlar gibi kavimlerle de bağdaştırdıkları olmuştur. Hitit metinlerinde daha çok coğrafi anlamda kullanılmasından dolayı, Lykia’lılann gerçek adının Termil (Trmmlı) olarak kabul edilmesi de bir başka öneridir. Lykia halk: ister Lukka’lar ister Termil’ler olsun, temel sonuç Lukka (= Lykia’lılar)’lann MÖ XV – XIII. yy’larda, belki yarı gezgin pastoral bir topluluk olarak yaşamlarını sürdürmeleri ve Ege Göçleri hareketi içinde rol almış olmalarıdır.

ister Hitit belgelerinin “Ahhiyawa”sı olsunlar, isterse Hellen destan geleneğinin “Akhaioi”larını temsil etsinler, Mısır belgelerinde “Deniz Halkları”ndan biri olarak geçen Ekwesh (Akawasha)’ler gerçekte Myken Akha’lan idiyseler, bunların nereden geldikleri ve nerede yerleştikleri sorunu büyük önem taşır. Hitit metinlerinde Ahhiyavva (Akha)’lıların daha MÖ XV. yy’ın ortalarından başlayarak Batı Anadolu ile ilgilendikleri ve yaygın görüşe göre Rodos Adası merkez olmak üzere güney lonia ve Karia sahillerinde koloniler kurmaya çalıştıkları bilinir. Bunlardan hiç olmazsa bazı grupların büyük olasılıkla Batı Anadolu’dan hareketle Ege Göçleri’ne katılıp, Mısır kapılarına dayandıklarını düşünebiliriz. Ahhiyawa’lıların Mısır’da yurt edinme kaygısı taşıdıkları düşünülemez ve ücretli askerler ya da maceracılar olarak hareket etmiş olmalıdırlar. Bazı görüşlere göre ise Ahhiyav/a’nm lokalizasyonu, Hitit kaynaklarındaki “Millavvanda” ile eşleştirilen Miletos kenti merkez olmak üzere Anadolu’nun güneybatısı yani Karia Bölgesi ve karşısındaki adalara yapılır. Kimlikleri ve yerleri şimdilik tam olarak bilinemeyen Ahhiyawa’lıların, Hellas ile Hitit etki alanları arasında tampon devletler olarak karşımıza çıkan, sınırlan tam olarak saptanamayan ve XIII. yy’dan başlayarak Hitit’lerin siyasal etkisinden kurtulmaya çalışan çeşitli kavim gruplarıyla karşılıklı çıkar esaslarına dayalı ilişkiler kurdukları ve bu bağlamda Ege Göçleri olayına katıldıkları düşünülmektedir.

Tarihsel dönemlerin Etrüskleri ile bir tutulan Teresh (=Tursha = Tyrsenoi)’lerin MÖ X. yy ile birlikte İtalya’ya doğru hareketinden önce, yerleri Lydia’da gösterilir. Herodot’a göre Etrüskleri bu ülkeden göç etmeye zorlayan olay, bütün Akdeniz bölgesi’nde hissedilen ve on sekiz yıl boyunca Lydia’yı ıstırap içinde bırakan bir kıthk dönemiydi. Klasik Çağ’ın korsanları olarak tanınan bu kavim de, tıpkı Lukka’lar ya da Akavvasha’lar gibi Geç Tunç Çağ sonlarındaki huzursuzluğun dinmeyen bir uzantısı olabilirler.

Zakaru (Tekker)’lar, Hellen’lerin “Teokroi” olarak tanıdıkları kavmin bir bölüğü olarak karşımıza çıkar ve Hellen tarih geleneğinde Troad ve civarı ile birleştirilir. Atalan Teukros, Kibri s’da Salamis kentinin efsanevi kurucusu olan Troad kökenli bir Anadoluludur. Danuna (=Denyen = Danaoi)’lar gibi bunlar da daha sonraları taşlık Kilikia’da yerleşmişlerdir. Hitit’ler tarafından tanınmayan bu halk Troia’lılar ile ilişkilendirilir.

Mısır belgelerinde adı geçen Danuna (=Denyen = Danaoi)’lann Batı Anadolu ile ilgisi, MÖ IX yy Karatepe yakınlannda kurulmuş “Danuniyim” ülkesinin küçük krallıklarından birisi olan Asitavvanda’nın kendisini “Mopsos” ya da “Mukşuş” soyundan gelme biri olarak ilan edişiyle bağıntılıdır. Daha önceden de sözünü ettiğimiz Mukşuş ismi, Ege Göçleri öncesinde Batı Anadolu’da yaşayan Zippasla prensi Madduwattaş’ın, .Anadolu’nun bu bölümünde özellikle Hitit’lere karşı huzursuzluk çıkaran ayrılıkçı hareketlerinde onun yardımcısı ve dostu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca Ege Göçleri ve Troia Savaşı sonrasına ait Hellen efsanelerinde “Mopsos” adlı bir kahinin Batı Anadolu’da bir Myken yerleşiminin var olduğu bir kent olan Kolophon’un prensi olarak gösterilip, Klaros’da başka bir kahinle yanşmış olarak anılması önemlidir. Bir Myken kültür varlığının söz konusu olabileceği Kolophon kentinin Mopsos adlı prensinin, tarihsel bir kişi olarak, Geç Tunç Çağ’da aynı adlı temsilcisinin şahsında Batı Anadolu ile bağıntısını açıkça gösterir. Mopsos ve ona bağlı Danuna (=Denyen)’lann Ege Göçleri öncesi ve sırasında Batı Anadolu’da yerleşik bir kavim olmaktansa, gezgin bir halk grubu olarak hareket ettikleri düşünülebilir. Ayrıca Lydia geleneğinde Mopsos bir Lydia’lı olarak “Moxus” şeklinde geçmekte ve Linear B tabletlerinde Mo – qo – so biçiminde ilginç bir benzerlik karşımıza çıkmaktadır”.

Barnett’in ortaya attığı gibi Deniz Halklan’nın çoğunun Batı Anadolu’lu Mopsos liderliğinde toplanan kavimler olduğu fikri ve hatta Zangger’in Deniz Halklan’nın Troia liderliğinde birleşen Batı Anadolu topluluklan olabileceği görüşü, kısmen de olsa yukanda aktarılan tarihsel ve dilbilimsel verilere göre gerçekçi bir temele oturabilecekmiş gibi görünüyor56. Ancak bu dönemde Batı Anadolu için kesin olarak söylenecek şey pek yoktur. Bunun en büyük nedenlerinden birisi de, bu bölgede Geç Tunç Çağ’daki kültürleri sağlam arkeolojik verilere dayandırarak anlayabileceğimiz merkezlerin bir kaç taneyi geçmemesidir. Tartıştığımız dönem ve olay ile ilgili görünen tablo, Mısır belgelerinin de işaret ettiği bir huzursuzluk ve çalkantı sürecidir. Grek efsaneleri ve Hitit kayıtları MÖ 13. yy’da Batı Anadolu’daki olasılıkla iklimsel değişiklikler ve kıtlık yüzünden gittikçe derinleşen bir sıkıntı ve kanşıklık döneminden oldukça sık söz etmişlerdir. Bu belgelerde Batı Anadolu ile ilgili görülen Ekwesh, Teresh, Lukka, Danuna ve Tekker’lerin birlikte hareket ederek, ortak çıkarlarda dostça ittifak kurdukları söylenebilir. Ancak bu durumu tüm Batı Anadolu’ya yayamayız. Çağdaş Hitit belgelerinde bu bölgeyle ilgili adlan geçen Arzawa, Seha Nehri Ülkesi, Zippasla ve Hariati, Karkisa, Maşa, Mira – Kuvvaliya vb. gibi bir takım monarşik tampon devletlerin varlıkları yanında, arada bağımsız gruplar olarak kendilerine uygun ortamlar arayan yarı gezgin pastoral birliklerden söz edilebilir. Tüm bu yorumlar da doğal olarak Barnett’in Mopsos liderliğinde Batı Anadolu halklan ittifakı ve Deniz Halkları ya da Zangger’in Troia liderliğindeki Batı Anadolu beylikleri konfederasyonu görüşlerinin doğmasına neden olmuş olmalıdır.

Bazı bilim adamlan ise “Ege Göçleri” olarak da bilinen bu kavimler hareketinin kökenlerini, o çağlarda tarihöncesi dönemlerini yaşayan Orta Avrupa’da ararlar39. Bu görüşe göre, II. bin yılda Trakların işgali altında bulunan Balkan Yanmadası’nın güneybatı bölgelerine Illyrialılar’ın girmesi üzerine yerlerinden oynatılan bazı Trak kabileleri, en çok Frigler ya da Brigler Boğazlar üzerinden Anadolu’ya geçerek önce Troia’yı yıkmışlar ve .Anadolu’nun batısında ve kuzeyinde oturan bazı savaşçı kavimlerin bunlara katılmasıyla Hitit Devletine saldınp, ortadan kaldırmışlar ve yollarına devam ederek Suriye ve Filistin üzerinden Mısır kapılarına dayanmışlardır.

Mısır kayıtlarında yer alan Deniz Halklan arasında adlan geçmeyen, ancak bu kavimler içinde yer almış olabilecekleri iddia edilen Güneydoğu Avrupa boylarından Frigler ya da Brigler, ve Muşkiler de konumuzla yakından ilgilidirler. Bunun nedeni, Hitit kayıtlarında adı geçen kentlerden Taruişa ya da Wilusa olması muhtemel Troia’nm Deniz Halkları Göçü olayındaki rolünden kaynaklanmaktadır. Bazı bilim adamları Deniz Halkları Göçü’nü neredeyse Troia’nm yıkımıyla başlatır,ya da Troia’yı askeri bir üs olarak görür ve herşeyin başı ve sonu gibi gösterirken, diğer bazıları ise bu olayda Troia’dan hiç bahsetmezler. Troia söz konusu olduğunda pek çok soru akla gelmektedir. Troia VI, VII d, b l ve b2’yi kim tahrip etmiştir9 Troia’yı tahrip edenler Myken Akhalan mı, Trak kavimlerinden Frigler ya da Brigler mi, yoksa adını bilemediğimiz başka Güneydoğu Avrupa boyları mıdırlar? Deniz Halkları arasında Myken Akhaları’da var mıdır? Troia Savaşları Troia’daki hangi yerleşim katında gerçekleşmiştir ya da böyle bir olayın gerçeklik payı nedir? Eğer bu savaş yapıldıysa Ege Göçleri’nden önce mi, sonra mı olmuştur, tarihsel olarak hangi sürece karşılık gelir? Troia’yı yıkanlarla Hitit’i yıkanlar aynı hareketin içindeki kavimler olabilir mi? Troia’yı Frigler yıktıysa, bunların Brigler, ya da Muşkiler ile olan bağlantıları nedir9 Göçlerin gerçekleştiği çağda ve daha öncesinde Anadolu’nun süper gücü Hitit ile Troia kentinin ilişkisi neydi? Kuşkusuz tüm bu sorulara yanıt verebilmek ve farklı görüşleri ortaya koymak şimdiki çalışmamızdan bağımsız ayrı bir incelemeyi gerektireceği için burada yalnızca Troia’yı ve belki de Hitit İmparatorluğu’nu yıkan kavimlerin kimlikleri üzerinde durulacaktır.

Batı Anadolu’da, Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlannda anlattığı Priamos’un ünlü şehrinin bulunduğu Troia VI, Blegen’e göre MÖ 1275 yılında bir depremle yıkılır. Bu yerleşmeyi izleyen VII a ise Myken Akha’lan tarafından MÖ 1240 yılında yerle bir edilmiştir0’1. Bu görüşe katılmayan Akurgal’a göre Akha’larm Troia’yı ele geçirerek orada yerleştiklerini belgeleyebilecek arkeolojik kalıntılardan yoksunuz. Ona göre Troia VII a’nın tahribi Ege Göçü sırasında Güneydoğu Avrupa’dan gelen ilkel Balkan kavimlerine bağlanmalıdır64. Akurgal, bu kavimlerin Blegen’in önerdiği gibi MÖ 1240’da değil, tarihsel duruma uygun olarak 1200 dolaylarında Troia VII a’yı, sonra MÖ 1200 – 1800 arasındaki bir zaman içinde de Hattuşa’yı yıkarak 1170 – 1160 tarihlerinde Asur sınırlarına değin uzandıklarını iddia eder. Troia VII a’nın yıkılmasından sonra kurulan VII b l ve VII b2 yapı katlarında Güneydoğu Avrupa kökenli “Buckelkeramik”in bulunması, hem Troia VII a’nın Akha’lar eli ile değil, Ege Göçü sırasında Balkanlar’dan gelen ilkel kavimler tarafından yıkılmış olduğunu03, hem de yeni halklarla meydana gelen bu kültürel değişimin, Frig ve Mysia’hların geçiş yollarıyla bağlantılı olarak gerçekleştiğini göstermiştir. Gordion’un en erken katlarında da bu türden seramiğin aniden ortaya çıkması, bunların Troia mallarıyla benzerliklerinin kabul edilmesi, buraya göçlerden sonra ilk yerleşenlerin Frig’ler olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Güneydoğu Avrupa kavimlerinin Marmara’nın güney yöresine olan göçleri “Troia Savaşları”ndan, yani Troia VII a kentinin yıkılmasından sonra yoğunluk kazanmıştır. Mö 1200’lü yıllarda kalenin yıkılmasının ardından Akurgal’a göre yüzyıllardan beri Kuzeybatı .Anadolu’ya göz dikmiş bulunan Güneydoğu Avrupa kavimlerinden Muşki’ler, Brig’ler yani Frig’leri Mysi ve Mygdon gibi kavimler büyük dalgalar halinde Anadolu’ya akın etmeye başlamışlardır. Yukarıda sözünü ettiğimiz önemli arkeolojik verilerden anlaşılabildiği kadarıyla Frigler bir süre Batı Anadolu’da kalmış ve göçebe yaşamlarına devam etmiş olmalıdırlar. İlyada’ya göre Frig’ler ve Thrak’lar Sakarya bölgesinde oturuyorlardı. Strabon ise Troia’nın ele geçirilmesinden sonra Troas yöresinin Frig’lerin kontrolü altına geçtiğini söylemektedir. Bazı isim benzerliklerinden yola çıkılarak, Frig’ler gibi “Mysia’lı” diyebileceğimiz daha başka Balkan boylarının da Kuzeybatı Anadolu’da kaldıkları düşünülmektedir, Troas ve Mysia yörelerine yerleşmiş bu boylar, sonradan MÖ 11. yy sonunda bu bölgeye gelen Aiol’lerin baskısı altında Anadolu içlerine ilerlemek zorunda kalmışlardır.

Anadolu’da batıdan güneybatıya kadar akınlar yapan bu göçmenler ve bunların arasında Muşki’ler, Frig’ler ya da Brig’ler Anadolu Yarımadası içinde bir yerden ötekine göç ederken yerli Anadolu halklarım Toroslar’ın gerisine sürmüşlerdir. Beycesultan’da yaklaşık MÖ 1 000 dolaylarındaki yangının bu yayılım ile ilgili olduğu sanılmaktadır.

Sonuçta bu saldırgan ve göçebe halklar, Orta Anadolu’daki Hitit merkezlerine yerleşerek Frig Devleti’nin temellerini attılar. Ayrıca bölgeye yeni gelen halkların yanında, Kuzeybatı Anadolu’da Hitit’lerin devamı kabul edilen, ancak arkeolojik olarak ilişkileri somut olarak kavranamayan “Keteioi” adındaki topluluğun varlığı, Güneydoğu Anadolu’da olduğu gibi, bu bölgede de II. bin yıl halklarının yaşamlarına devam ettiklerini göstermektedir.

Bazı bilim adamlarınca Troia’mn düşmesinin ve Kaşgalar’la birleşerek Hitit Imparatorluğu’nun yıkılmasının nedeni olarak gösterilen Frig’lerin, Brig’ler ve Muşki’lerle aynı ya da aynı soydan gelme halklar olup olmadıkları da tartışmalıdır. Kimi bilim adamlarına göre Frig’ler ile ‘Brig’ler ve Muşki’ler aynı soydan gelirler ve hepsi de Güneydoğu Avrupa kavimlerindendir(70). Sevin gibi diğer bazılarına göre ise Muşki’lerle Frig’ler farklı kavimlerdir ve Muşki’ler Anadolu içlerine Kafkaslar yoluyla girmişler ve Güneydoğu Anadolu’ya yerleşmişlerdir.

Ege Halkları’nın ülkelerinden çıkarak hem karadan hem de deniz yoluyla doğuya daha doğru bir deyişle güneydoğuya doğru göç hareketlerini irdelersek, bu göçün nedeni olarak daha çok Yunanistan’daki Myken kültür bölgesinde iklim değişikliği sonucu oluşan ekonomik zorlukları gösterebiliriz.Ancak Zangger ise halk hareketlenmelerine neden olan olayları deprem ya da iklim değişikliğine bağlayarak çözmeye çalışanlara karşı çıkarak, böylesine geniş bir coğrafi alanda depremler ya da iklim değişikliklerine dair araziden elde edebilecekleri hiçbir kanıtın olmadığım ileri sürmüştür.Bununla birlikte, I200’lü yılların başında, Troia çağdaşı bir Myken yerleşimi Tiryns’in bir deprem ve sel baskını sonucu çamur yığını altında kaldığını yine Zangger kendisi ortaya atmış ve destanlardaki Priamos’un Troia’sı Troia VI’nın da kazıcısının ifadesine göre depremle yıkıldığı saptanmıştır.

Bölgesel bazlı yeni arkeolojik araştırmalar ve maddi kültür analizleri ile, bulunan yazılı belgeler ışığında yeni açıklamalar ve varsayımlar da ortaya çıkmıştır. Bunlara göre Geç Tunç Çağ’da MÖ 13. yy ve 12.yy’daki güçlü politik ve devlet yapılarının yıkılmasına neden olan olaylar içsel ve dışsal gelişmelerin bir sonucudur. Yukarıda anlatılan deniz kavimlerinin saldırıları, iç karışıklıklar içinde olan ülkelerin yıkımını hızlandırmıştır. Deprem, iklim değişikliği sonucu ortaya çıkan açlık gibi daha çok bölgesel doğal katastrofları içeren bir çok varsayımın yanında, iç huzursuzluk ve bölgesel savaşlar ve silah sanayiinde ve savaş tekniklerinde meydana gelen gelişmeler gibi toplumsal nedenler de bu yıkımı hazırlamış görünmektedir. Görünüşe göre bu “Kriz Çağı” uzun bir süreç içindeki gelişmeler sonucunda ortaya çıkmış ve uluslararası ilişkiler yıkıma uğramıştır. Hatti (Hitit), Qadi (Kizzuwatna), Kargamış, Arzawa ve AJashiya gibi Geç Tunç Çağ’daki Anadolu, Kuzey Suriye ve Doğu Akdeniz bölgesindeki devletlerde yıkım izleri deniz kavimleri ile bağdaştırılmıştır. Bunu takip eden dönemdeki olaylar ise daha çok değişen politik, ekonomik ve teknolojik gelişmelerin bir sonucudur. Yaklaşık 200 yıllık ve “Karanlık Çağ” olarak adlandırılan bu zaman dilimi içindeki gelişmeleri bütün bölgeleri kapsayacak şekilde aktarmak pek mümkün görünmemektedir. Bu nedenle bu olayların bölgesel bazda incelenmesi daha gerçekçi sonuçlar verecektir.
Vikingler Trakyadan’mı Göç Ettiler?

İsveçli kızanlar” hayal ürünü mü?
Romalıların Balkanlara gelişi ile tarih sahnesinden silinen Traklara ne olmuştu?
İskandinavlar Troia’dan mı göç ettiler?

Burası, savaş tanrısı Ares’in ve soğuk kuzey rüzgarlarının tanrısı Boraeus’un anavatanı… İnsanları da en az soğuk kuzey rüzgarları kadar katı olan bu coğrafya, antik dünyanın en vahşi bölgesi kabul edildiği için, Yunanlılarca bu tanrılara layık görülmüş…

Bu topraklar ayrıca, Akdeniz dünyasının en sert iklimli bölgesi. Ege’deki Sisam Adası’ndan gelen ilk kolonici Yunanlılar, gerektiği gibi giyinmedikleri için, keskin soğukta donan bacak ve burunlarını kaybetmişlerdi…

Kasım geceleri sisli geçiyordu bu diyarlarda. Çevrede dolaşmaya çıktıysanız eğer, savaşçı Trak kabilelerinin savaş çığlıklarını ve zafer kutlamalarındaki kadeh tokuştıırmalarını duyabilirdiniz. Burası aynı zamanda, tanrı Dionysos’un geçmişte olduğu kadar bugün de dönümlerce bağ alanıyla kutsadığı ülkedir…

Heredotos der ki: “Hintlilerden sonra en kalabalık olanlar Traklardır. Bir tek adamın komutasında, ya da tek iradeyle hareket etseler, hiç yenilmez ve bence halkların en güçlüsü ve en kalabalığı olurlardı. Traklar için iş görmemek kibarlıktır. Toprakta çalışmaksa şerefsizlik ve aşağılık. ” Antik çağların en savaşçı toplumu olan Traklar, gittikleri her yere en iyi bildikleri üç şeyi götürdüler: At, şarap ve savaş…

Troialıların sonuncusu: Trakyalı Tiras Romalıların Balkanlara gelişi ile tarih sahnesinden silinen Traklara ne olmuştu? Heredotos’a, sayılarını Hintlilerle karşılaştıracak kadar kalabalık olan bir halk, nasıl bir anda tarih sahnesinden silinmişti?

Arkeolojik ve etimolojik araştırmalar, M.Ö. 7000’lerden itibaren Balkanların önemli bir kısmına hakim olan Traklann, Rusya bozkırlarından Ege’ye, İlliryalıların ülkesinden Karadeniz sahillerine dek uzandığını gösteriyor. Trakların bölgedeki etkilerini artırmasıysa, M.Ö. 1200 ile 200’ler arasındaki bin yılhk süreci kapsıyor. Bir başka deyişle, Troia Savaşı ile başlayan uzun bir döneme.

M.Ö. 1200’ler, bugünkü gibi, Ege Denizi’nin iki yanının birbirine diş bilediği, kent-devletlerin çeşitli ittifaklar kurarak birbirleriyle savaştığı bir dönemdir. Bu savaşların en ünlüsü ise Akhalar ile Troialılar arasında geçen ve günümüzde filmlere konu olan Traia Savaşı’dır.

M.Ö. 1 184’te, Troia’nın düşüşüyle birlikte, binlerce Troialı ülkelerinden ayrıldı. Anadolu’dan dünyanın dört bir yanına uzanan bu büyük göç, aralarında Roma’nın kuruluşunu anlatan Aeneas olmak üzere pek çok efsaneye esin kaynağı oldu.

Efsaneler, vatanlannı terk etmek zorunda kalan Traialılara dair pek çok hikaye anlatıyor. Fransızlara göre onlar, Tours kentini kuran kahramanlardı. Kuzey İtalyahlara göreyse, gerçek Troialılar, yıkılan kentlerinin adını Torino’ya verenlerdi. İngilizler içinse Troia’dan kaçanlar, Comwall Düklüğü’nü kuran ve Plymouth’ta Yecüc ve Mecüc isimli devi yenen efsanevi kahraman Corineus’u izlemişlerdi…

Kökenini Troia’da arayan bir başka halk ise, çok daha uzaklardan geliyor: İsveç’ten! İsveçlilerin bir çeşit “Ergenekon Destanı” da diyebileceğimiz mitolojik öyküye göre, İskandinav kavimlerinin atası, Troia’nın yıkılışından sonra Trakya’dan kuzeye doğru yüzyıllar süren bir yürüyüşe başlayan Tiras ve oğnllarından başkası değildi!

Troia’nın unutulmuş evlatları: Aesirler Homeros ve Etrüsk kaynaklarına göre, Troia’nın düşüşünden sonra 30.000 Troialı kenti terk etti. Troia’nın son günlerini anlatan kaynaklara göre, yenilgiden sonra burada kalmayıp göç etmelerinin en önemli nedeni, Yunanlıların kenti acımasızca yağmalamasıydı. Fransa, İtalya, İngiltere, İskandinavya’daki efsanelerden… Hangisi gerçek? Troialılar aynı anda Fransa, İtalya, İngiltere ve İskandinavya’da olamayacağına göre, efsanelerin büyük bir kısmının “yakıştıTIna” 01duğn ortaya çıkıyor.

Yine de arkeolojik ve etimolojik çalışmalar, bu iddialardan en azından ikisini bir miktar doğruluyor… M.Ö. 1 200’lerde Troia’da yerel halk tarafından konuşulan Luvi dili ile Etüskçe arasında bulunan şaşırtıcı paralelliğin çok daha çarpıcı bir örneği, çağdaş Baltık dilleri ile Trak dili arasında mevcut!

İsveçlilerin “Ergenekon Destanı”na geri dönersek… Efsaneye göre, savaştan sonra hayatta kalan en iyi savaşçılardan oluşan Troialılar, Karadeniz’in kuzeyindeki Azak Denizi’ni geçerek Don Nehri kıyı ları na vardılar. M.Ö. 1 150’de, Macaristan’dan Don kıyılarına uzanan bölgede Sicambria Krallığı’nı kuran Troialı fatihlere, bölgenin yerli halkı olan İskitlerin dilinde “demir adam” anlamına gelen “Aesir” adı verilmişti.

Ve bu demir adamlar, yine Troia gibi güçlü bir şekilde tahkim edilmiş olan “Aesgard” kentini kurdular. Bölge, artık “demir adamların ülkesi”, “Asaland” ya da “demir adamların evi”, yani “Asaheim” diye biliniyordu.

Aesirler, yüzyıllar sonra Kimmer ve İskit akınıarı karşısında kuzeye göç ettiklerinde, arkalarında, Karadeniz’ den dar bir boğazIa ayrılan Azak (Azov) Denizi’ne verdikleri isimlerini bıraktılar…

İskandinavlar Troia’dan mı göç ettiler? İskandinav tarihinin eksiksiz bir değerlendirmesini yapmak epey zor. Çünkü yazılı kaynakların çok az bir kısmı, M.S. 600 yılından öncesine dayanıyor. Bu “görece eski” kaynakların önemli bir kısmı da Romalı tarihçi Tacitus (M.S. 55-117) ve Got krallarının resmi tarihçisi Jordanes’e (M.S. 500-551) ait. Dolayısıyla, bazı tarihsel sorular kolaylıkla cevaplandırılamıyor.

Karadeniz’in kuzeyine geldiklerinde Aesirler diye anılan kabileler konfederasyonunun, gerçekten Troia’ dan göç edip etmediğini hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz. Bu iddiayı ortaya atanlardan biri, bizzat Halikarnasoslu tarihçi Heredotos olsa bile!

“Karadeniz’in kuzeyindeki uzak kolonilerde yaşayan halk, oraya Troia Savaşı’ndan sonra yağmalanan şehirden kaçanların soyundan geliyor.” Asıl şaşırtıcı bilgiler, son 10 yılda arkeolojik kazılardan elde edildi. Ulaşılan son bulgular, M.Ö. 1150’lerde Karadeniz’in kuzeyinde kurulan Sicambria Krallığı’nın, Antik Grek kaynaklarındaki efsaneleri doğrularcasına, Trak ve Kimmer kültürlerinin güçlü bir karışımı olduğunu ortaya çıkarıyor.

Öyleyse, Karadeniz’in kuzeyinde büyük bir uygarlık kuran Traklar nereye gitti? Tarihi veriler, “kuzey-kuzeybatı” yönünü işaret ediyor. Doğudan gelen İskit ve Hun boylarının önüne kattığı Trak-Kimmer kabilelerinin büyük bir kısmı, Ba1tık ve Danimarka sahillerine, oradan da İskandinavya ve hatta İngiltere’ye uzandılar!

Kuzeye gitmek

Aesirler, İskandinavya’daki yeni vatanıarına birbirini izleyen kafileler halinde göç etti. Ba1tık kıyılarına vardıklarında, Romalılar ile savaşan inatçı Germen kabileleri ile karşılaştılar. Bölgedeki Germen kabilelerin en inatçıları Gotlardı. Aesirler, büyük mücadeleler sonunda sadece Baltık kıyılarına değil, İskandinav Yarımadası’ndaki yerel kabilelere de üstünlük sağladılar.

Baltık bölgesine göç eden Aesirler (daha sonraları Svearlar, günümüzde ise İsveçliler), birçok klan ve kabileye sahipti. Bu kabilelerden en göze çarpanı Vanirlerdi. Vanirler, sonraki yüzyıllarda Daner, yani Danimarkalılar olarak bilinecekti.

Bununla beraber, Aesirler ile birlikte hareket eden kabilelerin en amansızı, adları “vahşi savaşçılar” anlamına gelen “Herüller”di. Romalıların “Harii” ve “Aeruli” dedikleri Herüller klanı, Aesirlerin yerel halkla mücadele ederek İskandinavya’ya yerleşmesini sağladı.

İşin ilginç yanı, safkan İskandinav ırkının arayışında olan “İsveç NeoNazileri”nin, bu efsanelere sıkı sıkıya sarılıyor olması! Köklerini Troia harabelerinde arayan kuzeyli Neo-Naziler, bu doğrultudaki her türlü bilgi kınntısı hakkında, “Stoffi1front” gibi malum tartışma forumlarında sayfalar dolusu “beyin fırtınası” yapıyorlar!

Geçtiğimiz yıllarda, bir Anadolu Yörük köyündeki arkeolojik kazı alanında gündelikçi olarak çalışan yöre insanlarının DNA’ları alınmış ve o köyde yaşayan köylüler, 3000 yıl önce bu topraklarda yaşayanlar ile akraba çıkmıştı… İster misiniz şimdi de İsveçli Neo-Naziler Trakyalıları “öz be öz kızanları” ilan etsin?

“İsveçli kızanlar” hayal ürünü mü?

Efsanelerin büyük çoğunluğu hakkındaki bilgiyi, eski İskandinav mitlerini tercüme eden, İzlandalı tarihçi Snorri Studuson’un (M.S. 11791241) “Prose Edda”sı sağlıyor. Prose Edda, İskandinavya’nın efsane ve mitolojik olaylarına ilişkin akılcı bir açıklama getiren ilk eser. Maalesef, birçok tarihçi, konuyla ilgili materyallere kayıtsız kalıyor.

Snorri Studuson, Aesiderin Küçük Asya’dan geldiklerini yazmış ve Troia’nın düşüşü ile İskandinav mitolojisindeki tanrılar ve insanlar arasında geçen büyük savaş olan Ragnarök’ü karşılaştırmış. Troia’nın hikayesi, antik çağlardan beri birçok kültür tarafından bilinmekteydi. Sturluson’un yaptığı şey, kuzey mitolojisindeki tanrılar ile Troia Savaşı’ nın kahramanlarını karşılaştırmaktı.

Tıpkı ünlü çizer Robert E. Howard’ın “Kimmeryalı Conan” ile yaptığı gibi… Tek bir farkla. 3000 yıl önce Trakya’dan göç eden “İsveçli kızanlar” bir hayal ürünü değil!

Trakça’dan İskandinavya’ya uzanan bazı kelimeler

* Beras (Kahverengi): Beras (Lituanca), Bers (Letonca), Bero (Eski Yukart Almanca)
* Berga (Tepe): Berg (Eski izlanda dili), Brega (Eski Bulgar dili)
* Berza (Huş ağacı): Berzas (Lituanca), Berzs (eski Prusya dili)
* Dinga (Verimli toprak):Oinga (Letonca), Dyngia (Eski izlanda.dili)
* Sautis (Uykucu):Sautis (Letonca)
* Skarke (Günfüş para): Skark (Eski Norse dili)
* Suras (Tuzlu): Suras (Litııanca),Surs (Letonca)
* Upa (ırmak): Upe (Lituanca), Upe (Letonca)
* Zilma (Yeşilik): Zemle (Letonca çimen anlammda)

Bilinmeyen Bölge Trakya

Ülkemizde eski eserlere yönelik kültür turizmi denince akla en son gelen bölgelerden biri de her halde Trakya’dır. Trakya’nın bir kaç kentindeki Osmanlı yapılan ile tümülüslerin dışında, Trakya’nın eski eserler bakımından fakir olduğu şeklinde yaygın bir kanı vardır. Buna karşılık hepimiz Trakya’nın Avrupa ile Asya arasındaki en kolay geçiş yolu olduğunu ve bu stratejik coğrafi konumu nedeni ile kültür tarihi açısından büyük bir önem taşıdığını biliriz.

Trakya arkeolojisine karşı duyulan ilgi eksikliğinin bir çok nedeni vardır; bunlann başında Trakya’daki arkeolojik kalıntıların, Anadolu’ dan alıştıklarımızdan çok farklı olması gelmektedir. Trakya’da Anadolu’da olduğu gibi büyük höyükler ve ören yerleri, yok değilse bile, sayıca çok azdır. Ancak bu durum Trakya arkeolojisinin fakirliğinden değil, kültür tarihinde Anadolu’ya göre çok farklı bir gelişim süreci geçirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Doğal çevre koşulları gereği Anadolu mimarisinde kerpiç ve taş, Trakya’ da ise ahşap kullanılmış, bu da kalıntıların görünümünü etkilemiştir. İlgi eksikliğinin ikinci nedeni ise, Türkiye’ de arkeolojinin daha çok “Mezopotamya Odaklı” bir gelişim sürecinden gelmesi ve Avrupa arkeolojisine pek ilgi duymamış olmasıdır. Bu nedenle Türk arkeolojisinin ilgisi Trakya dışında odaklanmış; bu duruma uzun süre Trakya’nın askeri nedenlerle arkeolojik araştırmalara kapalı kalması da eklenince, Trakya yakın zamanlara kadar “bilinmeyen bölge” olarak kalmıştır.

Bu ilgi eksikliğine karşın, coğrafi konumu nedeniyle Trakya kıtalar arası stratejik bir öneme sahiptir ve kültür tarihi ile ilgili bir çok sorunun çözümü de bu bölgede aranmalıdır. Bu bölge bir yanda Güneydoğu Avrupa ile Anadolu yarımadasının birleştiği, öte yanda da Karadeniz ile Ege­Akdeniz kültürleri arasındaki deniz yolunun da dar boğazı üzerindedir. Bu nedenle, göç, istila, kültür alış verişi ya da etkileşim gibi kıtalar arasındaki her türlü ilişki ile ilgili sorunlar ancak Trakya’daki araştırmalar ile çözümlenebilir. Aynı şekilde Anadolu ile Avrupa ve Ege kronolojik sistemleri arasındaki sorunlann çözümü de Trakya bölgesinden elde edilecek verilere bağlıdır. Bunların yam sıra Avrupa uygarlığının kökenleri ile ilgili sorular, Avrupa uygarlığının gelişmesinde Anadolu-Yakın Doğu uygarlıklarının ne ölçüde etkili olduğu, ancak Trakya’ da yapılacak arkeolojik araştırmalar ile anlaşılabilir

TRAK KABİLELERİ

Astai: Istranca Dağları’nda yaşamış olanlar
Apsintiler: Enez doğusunda yaşamış olanlar
Binnai: Meriç’in orta ve aşağısında yaşamış olanlar
Bessalar: Rodop ile Haimos arasındaki vadilerde yaşamış olanlar
Bettegerriler: Edirne civarında yaşamış olanlar
Bisaltlar: Akte yarımadasında yaşamış olanlar
Bistanlar: Ege kıyılarında yaşamış olanlar
Briantlar: Semadirek adası karşısında yaşamış olanlar
Danthaletler: Yukarı Vardar bölgesinde yaşamış olanlar
Darsiler: Aşağı Vardar bölgesinde yaşamış olanlar
Digerler: Rila vadisinin kuzeyinde yaşamış olanlar
Drugeriler: Orta Meriç bölgesinde yaşamışolanlar
Hedonlar: Aşağı Vardar vadisinde yaşamış olanlar
Tynler: İğneada ve Midye bölgesinde yaşamış olanlar
Kainoiler: Marmara sahilinde yaşamış olanlar
Kebreniler: Arisbos çayı üzerinde yaşamış olanlar
Kikonlar: Biston gölü civarında yaşamış olanlar
Kovpiller: Dedeağaç bölgesinde yaşamış olanlar
Kalopothaklar: Enez’in güneyinden Gelibolu yarımadasına kadar olan bölgede oturmuş olanlar
Ladepsoylar: Ergene vadisinde yaşamış olanlar
Mygdonlar: Axias ile Vardar arasında yaşamış olanlar
Nipsoylar: Kıyılara yakın yerlerde yaşamış olanlar
Odomantlar: Aşağı Vardar vadisinde yaşamış olanlar
Odrysler: Tunca vadisinden sahile kadar olan bölgede yaşamış olanlar
Paitler: Aşağı Meriç’ten Melas nehrine kadar olan bölgede yaşamış olanlar
Pieresler: Makedonya’dan sürülmüş olanlar
Pyrageriler: Arsuz bölgesinde yaşamış olanlar
Saioylar: Taşoz civarında yaşamış olanlar
Sapailar: Bistanis gölü ve Rodopların içine kadar olan bölgede yaşamış olanlar
Satrailer: Rodoplar da yaşamış olanlar
Selletler: Balkanlar da yaşamış olanlar
Serdailer: Sofya civarında yaşamış olanlar
Setonlar: Pallene yarımadasında yaşamış olanlar
Sintoylar: Axias ile Vardar arasındaki dağlık bölgede yaşamış olanlar
Trallesler: Yukarı Nestosta yaşamış olanlar
Hypsaltalar: Odryslerin komşusu olup Meriç bölgesinde yaşamış olanlar

Frigler ve Traklar

FRIGLERİN TARİHİ

Akurgala göre Frigler “MÖ 1190 sıralarında Anadoluya gelen Balkan kökenli boylardan biridir. Ancak siyasal topluluk olarak MÖ 750’den sonra ortaya çıkmıştır. […] Hint-Avrupa kökenli oldukları hale kısa bir sürede Anadolulaşmışlar, ve bir yandan Hellen öbür yandan Geç Hitit etkileri altında kalmış olmakla birlikte özgün ve Anadolulu bir kültür oluşturmuşlardır.

Umara göre ise “Frigler, bir çok kanıta göre, Hitit İmparatorluğunu yıkan Trak sürüleriyle hısımlığı olan bir halktı.”

Frigler hakkında genel görüş bu yönde olmakla birlikte kökenleri tartışmalıdır. Ancak bizim de kabul edeceğimiz görüş Friglerin Trak kökenli oldukları yolundaki görüştür.

Trak kabileleri, bizim bugünkü Trakya’ya adını vermiş olan kabilelerdir. Bu halkın kökeni de tartışmalıdır.

Erzene göre tarihte Traklar olarak bilinen halkın memlekete göç suretiyle gelmelerinden çok önce , çok daha seyrek de olsa , ülkenin yerli bir halk tarafından iskan edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. En eski halkın ırk durumu hakkında fazla bilgimiz yoktur. Aynı zamanda eski yerli halkın ülkeye gelen göçmen Traklara karışması hakkında da bilgilerimiz az ve yetersizdir. Bize kadar gelen belgelere göre Traklar geç antik devre kadar Kuzey Avrupa ırk tipinin oldukça kuvvetli bir temsilcisidir.”

Trakların Kuzey Avrupa ile dil alanında da ilgileri vardır. Trak dili ve Frig dili Hint-Avrupa dil ailesi içince Satem grubuna aittirler.

Daha kesin olmamakla birlikte Friglerin Keltlerle akraba oldukları ve ezoterik mirası ortak paylaştıkları akla gelmektedir.

Hitit İmparatorluğu yıkılışa geçtiği yıllarda Anadolu kuzeydoğudan Kafkaslar, batıdan da boğazlar üzerinden gelen birtakım göçmenlerin etkisine girmeye başlamıştı. Doğudan gelenlere Muşki deniliyordu ve Elazığ yöresine yerleşmişlerdi. Batıdan gelenler ise Brig adını taşıyorlardı. Yavaş yavaş Orta Anadolu’ya geçen bu boylardan Frigler, Polatlı yöresine, daha doğrusu başkentleri olacak Gordion’a varmışlardı. Uzun bir karanlık dönemden sonra, MÖ sekizinci yüzyılda merkezi bir krallık durumuna gelen Friglerin bu kavimlerin kaynaşmasından oluştuğu düşünülmektedir.

Bunlardan Muşkiler daha MÖ On ikinci yüzyıldan itibaren Asur belgelerinde yer almışlardır. Hatta efsanevi Midas’a kaynaklık etmiş olduğu düşünülen Mita adına da Hitit belgelerinde rastlanmıştır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, ilk akınlarla Frig Krallığı kurulana kadar geçen süredir. Hitit İmparatorluğu yıkılırken Anadoluda ilk varlık gösteren Muşkiler’dir. Ancak Frig devletinin ortaya çıkması daha çok zaman almıştır.

Sedat Alp, bunu şöyle açıklamaktadır : Asurlular Mu’ki ülkesinin kralı Mita’dan haberdardı. Bunun Frig kralı Midas olduğu uzunca bir zamandan beri kabul edilmiştir. Bu eşitlikten ilk bakışta Frigya ile yalnız Asur kaynaklarından tanınan Mu’ki ülkesinin aynı ülke oldukları akla gelse de, ilk kez Ekrem Akurgal’ın gösterdiği gibi Friglerin maddi kalıntılarına MÖ 8. yüzyıldan önce Anadolu’da rastlanmadığı ve ve Mu’ki ülkesinin ise daha I. Tiglatpileser zamanında (tahminen MÖ 1112-1074) yukarı Dicle bölgesinde varlığını gösterdiği göz önünde tutulursa, Frigler ile Mu’kilerin aynı kavim olduklarını kabul etmek zordur. Olsa olsa Asurlular bunu yakıştırmış olabilirler. Asurlularon Friglerden söz etmemesi dikkat çekicidir. Belki de Friglerin siyasal açıdan Mu’kililer üzerinde etkili olmaları, onların Mu’kililer ile ilgilendirilmelerine neden olmuştur.

Bu belirsizliğin nedeni kuşkusuz Anadolu’nun Hitit İmparatorluğunu da yıkan istilalardan sonra yaşadığı karanlık çağlardır. Bu devire ‘karanlık çağlar’ adını vermemizin başlıca nedeni ise elimizde yeterli belge olmayışıdır. Bir başka nedeni ise siyasi birliğin kurulamamış olmasıdır.

Anadolu’da siyasi birlik ancak MÖ sekizinci yüzyılda kurulabilmiştir.

Bu dönem Asur kayıtlarında da Friglerele ilgili ifadelere rastlanmaktadır. MÖ 709 yılında II.Sargon’un bir yazıtında ‘benden önceki krallara boyun eğmeyen Mita’ diye bir ifade vardır.

Asurlarla yapılan barış anlaşmasından sonra Asur kayıtlarında Muşki kralı Mita’nın adına rastlanmaz, ancak Frigya kralı Midas Yunan kaynaklarında görülmeye başlar. Bir başka deyişle MÖ yedinci yüzyıldan itibaren Friglerin Yunan halkları ile olan ilişkileri başlamış olur.

Daha öncede belirttiğimiz gibi Yunan kaynakları, kısıtlı tarih bilgileri bakımından yeterli olmayabilir, ancak şu an için en önemli detaylı kaynak oldukları için Frigler ile ilgili bilgilerimizin bir bölümünü bunlara dayandırmak zorundayız.

Yunan kaynakları Friglerin ilk kralının Gordios olduğunu ve Friglerin başkenti Gordion’un adını bu kraldan aldığını söyler. Bugün Polatlı yakınlarında kalıntıları bulunan bu şehrin adının kökeni daha önceki Anadolu dillerinden gelmesi ve bu ismin sonradan Hellenler tarafından uydurulmuş olması olasılığı yüksektir. Zaten Gordios ile ilgili Yunan Arrianos’un anlattıklarından başka da önemli bir kaynak yoktur.

Friglerin efsanevi kralları ise Midas’tır. Midas’ın tek bir kişinin adı mı yoksa hükümdarlara verilen bir ad mı olduğu belli değildir, ancak Mita adının da hem Asur hem Hitit kaynaklarında varolması bu isimle en az bir kişinin hükümdarlık yaptığını doğrulamaktadır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Midas adı pek çok efsaneye karışmıştır. Bu efsaneler çok eski dönemleri anlatan Yunannbsp’ efsaneleri olduğu gibi, gerçekten Anadolu kökenli de olabilirler.

Bu dönemde Frigya’nın bölgede gerçekten büyük bir güç olduğuna kuşku yoktur. Midas’ın efsanede her tuttuğunu altın yapması her ne kadar ezoterik bir motif olsa da kökenini bu dönemdeki Frigler’in zenginlikleri için anlatılanlardan almıştır. Midas’ın tahtını Delfoi’deki tapına adaması da bu tahtı gören Yunanlıları Frigya’nın zenginliği karşısında şaşırtmıştır.

Bu dönemde Yunan halkları ve Frigya arasındaki ilişkiler de yoğunlaşmıştır. Yunanların Frigya’yı en eski halk olarak görmesi de bu dönemde Yunan halklarının Anadolu kültürü ile Frigler vasıtası ile ilk olarak karşılaşmasından gelmektedir.

Ancak Frgilerin bu parlak günleri fazla sürmemiş ve Kimmer istilaları altında Frig Devleti tarihe karışmıştır.

Ancak Frigler ve Frig kültürü Anadolu’da Roma dönemine kadar yaşamış, ve Phrygia diye adlandırılan bu bölgede eski inançlar yaşamıştır.

Anadolu Uygarlıkları içinde en ilginç olanlarından biri ve Yunan Uygarlığını en çok etkileyeni Friglerdir diyebiliriz.

Frigler Anadoluda Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar arasında kalan bölgede yaşamışlardır. Bu bölgelerde Yunan toplulukları ile karşılaşan Frigler Yunanlılar tarafından bu coğrafyanın yerli halkı olarak görülmüşlerdir.

Aslında Yunan Uygarlığı Anadoludan aldığı her etkileşimi Friglere bağlamıştır, çünkü Yunanlılara göre en eski halk Friglerdir. Herodotos bunu şöyle anlatır:

“Mısırlılar, Psammetikos zamanından önce, kendilerini dünyanın ilk insanları sayıyorlardı. Ama gün gelip de Psammetikos krallığı ele alınca ve ilk insanların kimler olduğu merakına düşünce, işte o günden sonra diyorum, kendilerini gene bütün öbürlerinin en eskisi saymakla birlikte, Phrygialıların kendilerinden de eski oldukları kanısına geldiler. Psammetikos, soruşturmalarına rağmen, dünyaya gelen ilk insanların kimler olduğunu öğrenemeyince şu çareye başvurdu: Bir çobana, rastgele iki tane yeni doğmuş çocuk verdi, bunlar ağıla konacak ve şöyle büyütülecekti’ çoban, belli saatte keçileri alıp yanlarına götürecek, süt içirip iyice doyuracak, sonra da kendi işlerine bakacaktı. Psammetikosun böyle yapmasının nedeni, çocukların viyaklamalar çağını aştıktan sonra ağızlarından çıkacak ilk sözü yakalamaktı’ gerçekten de öyle oldu. Üzerinden iki yıl geçince, bir gün çoban, kapıyı açıp içeri girdi, önünde diz üstü oturan iki çocuk, ellerini uzatarak, «Bekos» diye bağırdılar. Çoban bu sözü ilk duyduğunda bir şey demedi, ama daha sonra da her gelişinde aynı sözü işitince efendisine haber verdi ve isteği üzerine çocukları kendi görsün diye aldı ona götürdü. Psammetikos kendi kulağı ile de duyduktan sonra, herhangi bir şeye bekos adını vermiş olan insanların kimler olduklarını aramaya koyuldu’ araya taraya Phrygialıların ekmeğe bekos dediklerini öğrendi. Böylece ve bu ipucuna tutunarak Mısırlılar Phrygia’lıların kendilerinden daha eski olduklarını itiraf ettiler. (II,2)

Zaten eski Yunana ait ezoterik öykülerde, çok eski zamanlarda geçtiğinin belirtilmesi için kahraman efsanevi Frig kralı Midas olmaktadır. Böylece Midas öyküleri eski masallar gibi kulaktan kulağa yayılmıştır.

Frig kültürü Yunan ve Roma uygarlığı içinde yaşamaya devam etmiştir.

Friglerin yaşadığı bölge İS beşinci yüzyıla kadar da Roma kaynakarında Phrygia olarak anılmıştır.

FRIG DİLİ

Frigce Orta Anadolu’dan Kütahya’ya , kuzeyde Kastamonu’ya kadar yayılmıştı. Frgice dil olarak daha çok Makedonların atalarının diline benzemektedir. Yunanca ile benzerlikleri olsa da Makedonların atalarının dili ile olan benzerlik kadar değildir. Bu dilin kökeni hakkında daha ortak bir görüş birliğine varılabilmiş değildir. Bu dilin Hint-Avrupa kökenli olduğunu söyleyenlerin yanında yerli bir dil olduğunu da söyleyenler vardır. Frig dili İmparatorluğun yıkılmasıyla tarihe gömülmemiş, Roma zamanına dek dağlık bölgelerde kullanılmıştır. Anadolu’da bir çok yerde rastlanan Frig yazısı ise daha tam olarak çözülebilmiş değildir.

FRİG İNANÇLARI

Frig inançları içinde en çok tanınmışı kuşkusuz ana tanrıça kültüdür. Yunanlıların Kybele olarak adlandırdıkları Frig ana tanrıçası aslında Anadolu’nun en eski tanrıçalarından biri olan Kubaba’dır.

Frigler Anadolu’ya geldiklerinde, kuşkusuz karanlık çağlar boyunca, buranın yerli kavimleriyle ilşkiye geçmiş ve bu kültü almışlardır.

Bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde bulunan bir çok Kybele yontusu da bu kültün yaygınlığı hakkında fikir vermektedir.

Frig ana tanrıça figürlerinde ana tanrıçanın başında kulebiçimli bir taç gözükmektedir. Bu onun egemenliğini simgesi olarak yorumlanmaktadır.

Friglerce Kubile diye de adlandırılan ana tanrıçanın Frigce bir başka ismi de Agdistis’tir.

Tanrıça’nın en önemli tapınma yerlerinden biri bugün Sivrihisar’da bulunan Pessinus idi. Burada , büyük olasılıkla, bir meteor olan , gökten inen tanrıça idolünün bulunduğu yerdi. Çok uzun yıllar ana tanrıça tapımının merkezi olan bu yer Roma döneminde dahi önemini kaybetmemiş, Romalılar, Kartaca’ya karşı olan savaşı kazanabilmek için bu taşı MÖ 204 yılında Roma’ya götürmüşler ve bunu Magna Mater (Ulu ana) diye adlandırmışlardır. Strabon (MÖ 64- MÖ 21) burayı ve buradaki kültü şöyle anlatır: ‘ Pessinos dünyanın o kısmındaki en büyük ticaret merkezi olup, büyük saygı gören Tanrılar Anasına ait tapınak buradadır. Ona Agdistis derler. Eski devirlerde rahipler aynı zamanda hükümdardı ve rahipliğin sağladığı nimetleri onlar biçiyorlardı. Fakat şimdi ticaret merkezi hala ayakta durduğu halde rahiplerin yetkileri çok azalmıştır. Kutsal bölge, Attaloslar tarafından kutsal bir yere yakışacak şekilde, bir tapınak ve beyaz mermerlerden portikler ilave edilerek yapılmıştır. Romalılar [] Kybele’nin kehaneti doğrultusunda oradaki tanrıçanın heykelini almak üzere girişimde bulunarak tapınağı ünlü kılmışlardır. Kybele’nin ismini Kybeon dağından aldığı gibi, DindimenÃ?ª ülkesi de ismini üst tarafındaki Dindymon dağından almıştır. Yakınında Sangarios nehri akar’ ve bu nehrin üzerinde eski Phrygialılara, Midas’a, hatta kendi devrinden önce yaşamış olan Gordias’a ve diğerlerine ait iskan kalıntılarına rastlanır, fakat bu izler kentlere ait olmayıp, büyükçe köyler niteliğindedir. Strabon tabii ki burayı kendi çağının görüş açısına göre anlatmıştır. Ancak daha sonra burada yapılan kazılar da Kybele tapınağını ve Roma kalıntılarını açığa çıkartmıştır.

Pessinus ana tanrıça için yapılmakta olan törenlere sahne olmakta, kendini ana tanrıçaya adayanların merkezi konumunda bulunmaktaydı. Erkekler burada kendilerini ana tanrıçaya adamak için erkeklik oraganlarını da kesmekteydiler.

Burada aynı zamanda Attis kültü törenleri de yapılmaktaydı. Anadolu’nun ana tanrıçası aynı zamanda toprak ana olduğundan bunu dölleyecek bir tanrıya ihtiyaç vardı. İşte Attis Kybele’yi dölleyen tanrı idi. Ancak bu tanrı yaz sonunda ölmekte ve böylece de doğa, tanrı ilkbaharda yeniden doğana dek uykuya yatmaktaydı. Mezopotamya inançlarında da görülen bu motif, Kybele kültü ile birlikte yaşamış ve Yunan mitolojisine de Adonis şeklinde geçmiştir. Bu kült aynı zamanda da bazı gizem kültlerine kaynaklık etmiştir. Bu kültler Anadolu’da Frig devletinin yıkılışından sonra da devam etmiştir.

Barnett, Attis efsanesinin çok ilginç bir yönüne dikkat çekmektedir:

“Bir uyarlamaya göre, Agdistis, Pessinus kralının damadı yakışıklı Attis’e aşık olan, onu ve onun kentini yıkıma götüren, kendini hadım edip böylece dişi olan iki cinsiyetli bir canavar idi. ‘] Öykünün çok kısaltılmış, daha yumuşak bir uyarlaması, gençliğinin ve güzelliğinin baharında bir yaban domuzu avında öldürülen Attis’e Agdistis’in duyduğu aşkı anlatmaktadır. Fakat her yıl ilkbaharda, kendi kendini sakatlamayı içine alan coşkulu yas ritüelinin uygulayan inananların vasıtasıyla, Attis her yıl yeniden diriltilir ve böylece doğanın ölmüş kuvvetleri canlandırılırdı. Ritüel esnasında, heyecan öyle yüksek bir noktaya varırdı ki, tanrıçanın en ateşli inananları kendilerini tanrıça ve Attis’in şerefine hadım ederlerdi Tanrıçanın bu vahşi tapımı ‘ ki onun uğruna yakışıklı aşığı acı çekmiş ve ölmüştür- erkenden batıya doğru İonia’ya süzülmüş, fakat daha yumuşak ve gerçekten daha romantik bir biçimde, Anadolu ile bağlantılı çeşitli Hellen mitoslarında yansımıştır. Bu mitoslarda, bir tanrıçanın aşık olduğu fakat bu aşkıyla ona talihsizlik getirdiği bir gencin teması ortaya çıkmaktadır Kybele ya da ana tanrıçaya ait kutsal yerlerin dağlarda ya da kayalıklarda olduğuna inanılmaktaydı. Anadolu’da bu amaçla yapılmış bir çok sunak yerine rastlanmıştır. Atrıca bu sunaklarda ve kayalarda Kybele heykelinin konulduğu nişlere de rastlanmaktadır.

Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Midas Şehri (Yazılıkaya) civarındaki sunaklardır. Buralarda kayalara oyulmuş sunaklar ve özellikle de basamaklarla çıkılan taht biçimindeki oymalar, buraların kült merkezleri olduğunu göstermektedir. Meşhur Midas anıtı da, içinde yazan ‘MATEP’ (anne) yazısının gösterdiği gibi ana tanrıça kültünün önemli yerlerinden biridir.

Anadolu’nun başka yerlerinde de bu tip sunaklara rastlanmaktadır. Bunların bazılarında ise Frig yazısı da bulunmaktadır.

Frigler’de Ana Tanrıça tapımı dışında Güneş tanrısı Sabazios ve Ay tanrısı Men tapımları da vardı. Bunlardan Men’in özellikle eski Anadolu’nun Ay tanrısı ile ilişkisi olduğu düşünülebilir. Hatta bu tanrının omuzunda hilal ile gösterimleri de bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Bu tanrıların Frigler tarafından daha sonradan benimsendiği de düşünülebilir.

Frigler’de bunların dışında da eski Anadolu inançlarının izlerine rastlamak olasıdır. Eski Anadolu inançlarında geçen hayvan motiflerine Frigler de de rastlanmaktadır. Pazarlı kazılarında ele geçen boğa ve arslan mücadelesini anlatan kaplama plakalar da bu konuda çok anlamlıdırlar.

FRİGLER’DE ÖLÜ GÖMME ADETLERİ

Frigler’de başlıca iki farklı ölü gömme adeti vardır. Soylular ve zenginler için uygulandığı düşünülen bu tür ölü gömmelerin Frigya’da uzun süre uygulandığı anlaşılmaktadır. Yoksul halkın ise gömüldüğü ya da yakıldığı düşünülmektedir. Ancak yoksul halka ait mezarlar daha yeterli sayıda bulunamadığı için bu konuda bir şey söylemek için erkendir.

Ölü gömme adetlerinin biri kaya mezarlarına gömme idi. Frig döneminden kalma bir çok kaya mezarlarına rastlanmıştır. Midas şehri yakınlarında ve Frig topraklarının büyük bölümünde kaya mezarlarına rastlanmıştır. Bazıları anıt-mezar şeklinde olan bu kaya mezarları ne yazık ki defineciler (hatta Romalıları da katarsak yüzyıllar boyu) ağır tahribata uğramışlardır.

Friglerin en tanınmış ölü gömme adetleri ise tümülüsler yani tepe şeklinde yığma mezarlardır. Gordion’da ve Ankara’da sık olmak üzere diğer Frig şehirlerinde de rastlanılan tümülüs adetinin Friglere Trakya’dan geldiği düşünülmektedir. Ahşap mezar odasının üzerine toprak yığarak oluşturulan tümülüslerde çeşitli şekillerde yapılmışlardır.

Tümülüsler hakkında Sevin şöyle yazmaktadır:

Frygia tümülüslerindeki mezar odalarının ahşap konstrüksiyonu ileri bir tekniğin eseridir. Ölüler önceleri yakılmadan ahşap sedirler üzerinde uzatılmış, MÖ 7. yüzyılın sonlarından itibaren de , büyük bir olasılıkla batıdan, Yunanistan üzerinden gelen etkilerle yakılmaya başlanmıştır. Ahşap mezar odasına ölü ve ölü armağanlarının bırakılmasından ve ahşap çatının kapatılmasından sonra, odanın üzeri büyük bir yığma tepeyle örtülürdü. Mezar odasının üzerine yığılan tepenin yapımında bazı kurallara uyulması zorunluydu’ aksi takdirde binlerce ton ağırlığındaki toprak yığınının ahşap mezar odasının üzerine yapacağı baskıyı önlemek olanaksızdı. Mezar odasının çatısı çatılıp, bunun üzerine taş ve toprak yığıldıktan sonra bir daha açılması olanaksızdı. Ancak tek tehlike mezar soyguncuları idi. Bu nedenle mezar odasının yer seçiminde dikkatli olmak gerekiyordu. Toprak yığını altında kalan mezar odalarının yeri büyük tümülüslerde tam ortada, zirvenin tam altına gelen bölümdeydi. Alçak tümülüslerde, mezar odasının yerini gizleyebilmek esastı ve bu nedenle mezar odaları merkezden uzak yerlere yerleştirilirdi. En meşhur tümülüs kuşkusuz Midas Tümülüsü ya da diğer adıyla Büyük Tümülüs’tür. Burada yapılan kazılarda bronz ölü eşyaları, ahşap eserler ve bir çok arkeolojik eser bulunmuştur.
Traklarda Dinsel ve Sosyal Semboller

Güneş ile özdeşen güçler bu noktada ateş ve ışık ile bütünleşerek ve özellikle eril havadan destek alan ve dişil su ile zıtlaşan, fakat suya hükmeden ve yaratma gücü veren kaynatma eylemini gerçekleştiren unsurlar olarak, iyileştirici ve dönüşüme katkı yapıcı hayati bir işlevi de üstlenmiş bulunmaktadır. Daha çok aslan ve benzeri kedigillerle temsil edilen güneş ve güneşe bağlı güçler tüylü başlıklarıyla betimlenen savaşçılar olarak, tamamen Savaşçı gruplar veya aristokratların simgesi olmuştur. Bu noktada, güneşin Demir Çağı içinde bir asalet ve ayrıcalık sembolü olarak aristokrat savaşçı gruplarla özdeştirilen süvari betimlemesiyle ortaya konulması da bir rastlantı değildir. Güneş ve ateş ile özdeşen tanrısal güçler tam anlamıyla eril cinsel gücü de temsil etmekte olup, dişil gücün yaşamı temsil eden su yönüyle ilişkiye girmektedir.

Bu noktada, Bronz çağı ve Demir Çağında kaynaklar, ırmaklar ve bataklıklara atılan silahlar ve askeri eşyalar benzeri bir biçimde eril oluşumlar adına veya askeri yapılanma adına dişil güçlerden istenen bir yardıma karşılık düşmelidir. Güneş ve ateş ile özdeşen güçlerin aynı zamanda rüzgar ile olan ilişkisi de rastlantısal olmayıp, eril yaratıcı savaşçı güçün dinamik karakteriyle birleşmekte ve dölleyici gücünü ortaya koymaktadır. Bu süreçte ortaya çıktığı belli olan mağarada saklanan rüzgar ve güneş motifleri de dişil güçlerin ölümcül yönü ve doğurganlığı ile özdeşen ve Ana Tanrıça’nın yaşadığı yer ve öz sembolü olan mağarayla eril gücün karanlığın kötü güçlerine karşı yaptığı savaşlar esnasındaki sığınağı ve daha doğrusu, ölümsüzlüğü kazandığı ve bedenden bedene geçtiği aşamayı temsil etmektedir.

Demir Çağı’nın değişken ve hareketli yapısı ile özdeşik olarak durağan olmayan ve değişken bir karakter gösteren tanrısal güçlerinin aydınlık yönüne karşın tehlikelerle dolu bir dünyada yaşayan insanları kuşatan ve her an tehdit eden yabancı ve düşman güçlerin varlığı, aynen yaşanan alemde olduğu gibi kutsal aleme de taşınmış ve bu etnik nitelikli din içinde farklı ve yabancı güçlerle özdeşen karanlık ve kötücül güçleri de beraberinde getirmiştir. Bu noktada Hristiyan süreçler’de Agios Yorgos veya Saint George olarak karşımıza çıkan ve yıldırımlar ve gök ile bütünleşen ve Gök Tanrısı’ndan çıkış alan, fakat daha çok güneş ile özdeşen Savaş Tanrısı ile bütünleşen olgu olarak, Savaş Tanrısı ve Süvarilerin güç ve ışık sembolü olan mızrağı ile kötülüğün güçleri ile savaşmakta olup, askeri yapılanmayı bu Ktonik karakterli sosyal yapılanma içinde etkin ve güçlü kılarak, kutsar.

Genellikle savaştığı ejderler evrenin dört elementini üstünde toplayan ve sonsuz dönüşüm güçleriyle mevcut pozitif alemin tam bir zıttı olan negatif bir yansımayla kendisini gösteren toplumsal ve evrensel bir simge olarak karşımıza çıkmakta olup, aynalarda yansıyan, fakat ardında karanlık ve yıkıcı güçlerin gizlendiği benzer olduğu kadar da farklı olan değişik bir olguyu, düşmanı ve farklı bir toplumsal ve evrensel oluşumu temsil etmektedir. Bireycilik üzerine kurulu bir dini sistemde bu durum doğal olup, bireyin direnç ve savaşma gücünü de pekiştirmeye yönelik olarak kurgulanmış bulunmaktadır. Aynı şekilde bu oluşum bireyler üzerine kurulu toplumsal oluşumuyla kabile yapısı içinde savaşçıları desteklemekte ve etkin kılmakta ve onların koruyucu gücünü ve şefin karizmatik yönünü kanıtlamaktadır.

Aktif ve pasif evren algılamasının büyük öneme haiz olduğu bu oluşum içinde aktif bir rol üstlenen savaşçı aristokrasi ve şeflerin materyal varlığını destekleyen dini oluşumun durumu da ilgi çekici olup, savaşçılar ile zaman zaman uzlaşma zaman zamansa çatışma içinde olduğu, fakat bir birini tamamladığı görülmektedir. Bu durumun en güzel yansıması da İkiz varlıklar veya çift başlı hayvan ve kuş tasvirlerinde kendisini göstermekte olup, Göğün oğulları ve ilk insanlar olan İkizler kavramıyla pekiştirilmiş bulunmaktadır. Fakat askeri aristokrasilerin güçlenmesi ve şeflik veya krallık gücünün pekişmesiyle birlikte Savaşçı Tanrı veya Savaş Tanrısı Şef veya Kral ile bütünleşmeye veya şef veya Kral için daha farklı kavramlar aranmaya başlanmıştır. Traklar’ın eski kaynaklardan öğrendiğimiz Ares, Dionysos ve Artemis üçlemesine Kraliyet gücünü temsil eden Hermes’in katılması bu noktada ilginçtir

Genel oluşumu itibariyle bir din ve sanat sistemi kaynaşması olarak karşımıza çıkan Demir Çağı Sanatı ister Avrupa’da, isterse de tüm Avrasya üzerinde daima çok yönlü bir işlev görmüştür. Bu gün için sanat eseri olarak değerlendirdiğimiz objeler esasında ardında inançların önemli roller oynadığı sosyal ve ilahi semboller olmalarının ötesinde değişik sosyal ve dini amaçlarla kaynaştırılmış çok yönlü sembolik güç odaklarıdır. Bu eserleri yapan zanaatkar veya sanatçılar bu objelerin sembolik işlevini çok iyi bilen kişiler olarak , muhtemelen nasıl ayrıcalıklı bir görevi ve sosyal işlevi yerine getirdiklerini gayet iyi bilen kişilerdi. Eserlerin etnik ve sosyal farklılaşmalara açık yapım özellikleri ve kurgu şeması bunu gayet açık olarak ifade etmektedir.

Seramiklerin basit ve gündelik amaca dönük olarak sadece kullanım amaçlı olarak üretildiği bu dünyada, bir lüks ithal objesi olarak ithal edilen seramikler dışında, en çok tercih edilen malzeme bronz, gümüş ve her şeyden çok da altın olarak teşhis edilen metaller etrafında şekillenmiştir. Demirin savaş araçları ve bazı kullanım objeleri dışında sanatsal sayılabilecek tinsel ve dinsel amaçlı üretimde yer almaması Bronz Çağı’ndan beri gelen diğer metallerin kendine özgün sembolik değerleriyle özdeşmiş olmalıdır. Bu sembolik değerlendirmede Gümüş Ay ile özleşirken, altın da Güneş ile özdeşmiş ayrıcalıklı ilahi semboller olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nitelikleriyle, madeni lüks eserler ister takı ve giyim eşyası parçası isterse de törensel ve sosyal kullanım objeleri olsun tamamen kişisel ve toplumsal törensel bir işleve haiz kılınmış dini ve sosyal sembollerdir.

Altın yoluyla Güneş’in kutsal ve savaşçı kimliğinden destek alarak ululanan savaşçı aristokrasilerce desteklenen şefler veya kralların bu desteğe karşılık verdikleri hediyeler de sosyal ayrıcalıklar ve ilahi ululamaları beraberinde getirecek güç göstergeleri olarak da bu eserlerden önemli bir sosyal ve ilahi gösterge olarak destek almaktadır. Hayatın tamamen bir ritual olarak algılandığı bu evrende sanatsal diyebileceğimiz objeler de ritualistik bir nitelik kazanmış olarak, Şeflerin ve kralların devamlı el altında bulundurarak ilahi ve dünyevi güçlerini belgeleyen objeler olarak varlık bulmuştur.

Süslü kılıçlar, kıymetli takılar anıları ve başarıları yansıtan, dini ve sosyal görevleri ve ayrıcalıkları hatırlatan objeler olarak , bunları alan bireylerle kaynaşır ve onlarla bütünleşirken, küçük adak eşyaları ve dini tören objeleri olarak karşımıza çıkan objeler de topluluk ve ilahi olgular arasında bir bütünleşme aracı olma işlevi kazanmış bulunmaktadır. Her biri birer sembolik güç odağı olan görkemli mezarlar ve diğer gömülerde yer alan takılar tamamen bu törensel oluşumun yansımaları olup, savaşçı bir ideolojinin güç sembolleri olan anı taşları ile birlikte yaşam ve ölüm arasında olduğu kadar, eski karizmatik atalar ve gelecek kuşaklar arasında bağ kurmakta ve toplumun olduğu kadar evrenin de sürekliliği ve mukavemetini sağlama amacını üstlenmiş bulunmaktadır.

Anayasanın öç ve kan davası çevresinde şekillendiği iç dinamizmi yanında, yağmanın önemli bir ivme ve sosyal işlev taşıdığı dış ilişkiler ağında savaş ve mücadelenin yönlendirdiği Demir Çağı yasaları dini ve sanatsal ortamlar içinde kendisini göstermektedir.

Bu dinin doğayla iç içe geçmiş ve evrenin gizemli yasalarınca yönlendirilen sabit ve dengeli bir evren sağlamayı amaç edinen yönelimleri hiçbir şahsın veya ister ilahi isterse de sıradan güçlerin yaptıklarının karşılıksız kalmaması gerektiği da bireylerin öz kimlikleri ve yiğitlikleri yanında öz yaşam enerjileri ve öz benlikleri de içinde bulundukları topluluklarla bütünleşirken, aynı zamanda da bireylerin dokunma ve arzulama yoluyla elde ettikleri gizemli enerjileri ve korunmalarını sağlayan ilahi güce aracılık eden objeler yoluyla tapınmaları ve ilahi amaçlarına olanak tanıyan gücü veren bu ojeleri üzerlerinde taşımaları veya bazılarını adak olarak bırakmaları kötülüğü ve istenmeyeni yok etmede önemli bir unsur teşkil ederken, kişi veya toplulukların amacına hizmet ederken odak oluşturan kutsal nesneleri ilahi bir aktarım objesi olarak birey veya işlevine göre topluluğun kendi öz benliğine has ve diğerlerine kapalı ve başkalarının enerjileri ile kirletilebilecek ve işlevini kaybedecek gizemli objeler durumuna getirmiştir. Bütün sanat objeleri olarak tanımladığımız objeler bu özellikleriyle önemli bir sosyal ve dini odağa dönüşerek, doğayla bütünleşen ve genellikle açık hava sunakları şeklinde tezahür eden sunakların en önemli ilahi bütünleşme merkezi olan altarlarına benzer bir işlev üstlenmiştir.

İnsan kurbanının yaygınlık kazandığı bu dünyada önem taşıyan kafatası kültü ve kafa kesme geleneği insanın öz iç enerjisini ele geçirip, onun aracılığıyla yaşamsal gücü desteklemeyi ve bu güçten faydalanmayı amaçlarken, Ktonik bir karakter taşıyan Demir Çağı Dinleri şifa verici, güçlendirici, koruyucu ve kutsayıcı nitelikleriyle ilahi güçleri hoşnut edici ve insanlarla onlar arasındaki ilişkileri pekiştirici arayışlarında sanat eseri olarak adlandırdığımız objeleri direkt olarak etkin kılmış ve ilahi olduğu kadar ilahiyle kaynaşmış sosyal yaşamın önemli güç odakları haline getirmiştir. Evrensellikten kaçan ve belirli gruplarla, genelde inisiye olmuş topluluklara açık olan Demir Çağı Dinleri’nin gizemci doğası ister Şamanik isterse de Druidik biçimlerde olsun daima ölüm ötesine ve ilahiye ulaşan ilkeleriyle değişik alemler arasında bir denge kurmayı amaçlamakta ve sanatsal faaliyeti de bu doğrultuda yönlendirmektedir.

Savaşlar ve çatışkılarla dolu ve doğayla bütünleşmiş bu gizemci alemde sanat üslubu olarak bitkisel ve hayvansal motiflerin yaygınlık kazanmasına karşın insan betimlemeleri çok sınırlıdır. Bunlarda genellikle çok soyut ve stilize biçimlerde karşımıza çıkar. Yırtıcı kuşlar ve yırtıcı hayvanların ölümün kutsanmasına ve ölümsüzlük kazanma ve yiğitliği ululamaya yönelik kullanımı aynı zamanda yeniden varoluş ve dönüşümle de ilintili bir sembol olarak ortaya konmuş olup, sosyal açıdan da bazı sembolik yönlendirmeler yapmaktadır.

Galip ve mağlup kabileler arasındaki ilişkilere de işaret ettiği fark edilen hayvan mücadeleleri daha çok stepler ve Avrasya bozkırları üzerinde yaşayan toplulukların sanatımda görülürken, Batı’da Avrupa topraklarında yer alan hayvan tasvirleri daha farklı bir tutumla ele alınmış, fakat zaman zaman insan ve hayvan mücadelelerine de yer vermiştir. Bu noktada bitkisel motiflerin kullanımı da hayli yoğun bir şekilde ortaya konulmuştur. Bu hayvan tasvirleri ve hayvan mücadelelerinin astronomik yansımaları da olduğu gözlenmektedir. Özellikle kaya kazımaları ve kaya resimleri olarak karşımıza çıkan çok sayıdaki ürün bu noktada ilginç bir nitelik taşıyarak, dini ve sosyal işlevleri üstlenmiş niteliklere haiz kılınmış bulunmaktadır.

Okultik ve mistik karakterli demir çağı dini ile bağıntılı sanat eserleri üzerinde yer alan sembolik değere haiz objeler ve sahnelerde betimlemeyi destekleyen tasvirler hakkında da ufak belirli ölçülerde yorumlar yapmak mümkündür. Genellikle savaşlar ve anılarla bütünleşen sahneler yanında yer alan hayvan, bitki ve hayvan döğüşü sahneleri bu sembolik tasvirlerin anlamlarının kavranmasıyla daha net olarak algılanabilecektir.

Sembolik nitelikli eşyalar arasında hemen dikkat çeken kazanlar, bölgesel farklılaşmalara rağmen bütün Demir Çağı ve Büyük Göçler Devri Kültürleri için önemli bir kullanım objesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kazanın ritualistik açıdan dönüşüm ve reenkarnasyon ile olan ilişkisi ve ayrışan güçlerin bütünleşme odağı olarak su kültleri ve ateş ile ilişkisi aşikardır. Kazan bir noktada yaşam ve ölümsüzlüğü temsil eden ve kadere yön veren ve hakimiyet ve sosyal bütünlüğü de temsil eden yaşamsal bir objedir. Kazan gibi buhurdanlıklar da önemli ritualistik objelerdir. Hava ile ilişkili olan bu eşyalar bu çağ için büyük önemi olan sezgisel algılama ve öğrenme olgusuyla ilintilidir. Kılıç veya bıçak veya benzeri objeler törensel işlevleriyle ilahi ışık ve direkt enerji taşıyıcısı olan ilahi objelerdir. Bunlar dışında çok sayıda bulunan içki ve tören kapları ilahi bütünleşme kadar, toplumsal kaynaşma ve ant sisteminin işleyişini törensel olarak geçerli kılan ve ast üst ilişkilerinin düzen ve işleyişini sağlayan objeler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Dini olduğu kadar sosyal sistemin işleyişine de yön veren önemli sembolik birer öğe olan hayvan tasvirlerinin arasında yılan yaratıcı güç, bütünleşmeye yönelik dönüşümler ve fiziki-zihinsel-ruhsal dönüşüm aşamalarından geçilerek kazanılmış ölümsüzlüğü temsil ederken, kurt önemli bir yol gösterici olarak, yeni fikirlerin öncüsü ve büyük bir eğitmen olarak bilinç dışı bilgi ve sezgiyle kavrama sembolü olarak karşımıza çıkmakta ve aydınlık güçleri temsil etmektedir. Kartal cesaret ile ilintili bir sembol olduğu kadar ruhun gücünü de temsil eder. Atmaca ve şahin ilahi alemden gelen mesajların taşıyıcısı, koruyucu ve gözcü olarak askeri gruplarla bütünleşir.

Genelde ölümle ilgili bir sembol olmasına rağmen Baykuş, ktonik alemle ilintili gizli bilginin temsilcisidir. Kuğu, kaz ve benzeri kuşların dişil semboller olarak ruhsal dönüşüm ve ruhun taşınması ve reenkarnasyon kavramı ile olduğu kadar ruhsal yücelişle de ilişkisi vardır. Karga ve Kuzgun gizli mistik geçişleri ve ruhun içinde mevcut bulunan ve sezgiyle kavranan derin bilgileri ve karanlıklar ile aydınlıklar arasındaki dengeyi temsil eder. Kaplan ve aslan benzeri kedigiller genelde güç sembolleri olarak belirginleşirken föniks yeniden doğma olgusunu üstlenen bir simgedir. Hayvan dövüşü sahneleri üzerinde yer alan hayvanların niteliğine göre taşıdıkları değişik anlamlara rağmen,genelde karanlıklarla bağıntılı güçler ile aydınlığın savaşı olduğu kadar, heroik savaşların ve askeri hakimiyetin temsilcisi olarak da yansıtılmış bulunmaktadır.

Bitkisel semboller arasında yaygın olarak kullanılan ve daha sonraki süreçlerde evrensel bir nitelik kazanan ağaç tasviri veya ağaç tasvirleri genel olarak, ortası delik bir disk olarak düşünülen ve gök, yer ve yer altı olarak tasavvur edilen evrenin merkezinde yer alan Evren veya Hayat Ağacı’nın betimlenmesi olup, Evrensel Uyum ve Denge ile birlikte süreklilik ve sabitliği de üstlenen bir baht bulma ve hakimiyet sembolüdür. Aynı zamanda, kader ve talih ile birlikte Kutsal Ana kavramıyla da ilintili bir koruyuculuk işlevi taşımakta ve şef veya yöneticiye ilahi yönetme gücünü veren ve ulusu gözeten atalar ve cetler arasında bir bağ ve hükümranlığın sabitliği ve ulusun bekası ile ilintili sosyal bir niteliği de üstlenmiş bulunmaktadır.

İnsan tasvirinin seyrek olduğu bu alemde insanlar sunaklara sunulan adak heykelcikleri üzerinde kadın, erkek, çocuk ve savaşçı kimlikleriyle adanmışlığın ve şifa bulmanın bedelini ödeyen bireysel inananlar olarak betimlendiği kadar, Evrensel Uyum ve Evrensel Sürekliliği temsil eden Erotik sahnelerde karşımıza çıkmaktadır.

Demir Çağı Dini ve Sanatı uyum ve süreklilik arayan ve ölümsüzlüğe kesinlikle inan, doğayla bütünleşmiş bir çağın sembolleriyle görünmeyen, sezgiyle kavranabilen gizemli bilgileri ve yaşamın gizemli iç dinamiğini aktarıp, hayat gücünü algılayabilecek olanlara yansıtmayı hedefleyen işlevci ve dinamik bir sembolizmi yaratıcısı olmuştur. Bu sembolizm çağın doğasına uygun olarak, dini olduğu kadar onunla kaynaşan sosyal oluşumlara da görsel bir ifade aracı teşkil etmiştir

TRAKLARIN TANRILARI

Dil yapısı son derece karışık olan bölgede, isim karmaşası da yaşanmaktadır. Bu bölgenin bilinen ilk resmi sahipleri Trakların bir kolu olan Astailer?dir. Yunan mitolojisinde bu halkın daha çok Ares, Dionysos ve Artemis’i tanrı olarak ön plana çıkardıkları anlaşılmaktadır. Özellikle bu halkın avcı, savaşçı, içkiye düşkün, eğlenceyi seven insanlar oldukları düşünülürse niçin bu tanrıları sevdikleri anlaşılır.

Genel özellikleri içinde toprakla uğraşmamak yani göçebe olarak yaşamak (bunun için Hermes’i en önemli tanrı ve ataları sayarlar), dövme yaptırmak, birliklerinin olması, birbirleriyle kavga etmeleri, ölülerini veya küllerini gömerek üzerlerine toprak yığınları koymak geleneklerindendir. Aslında birçok yönleriyle Türklerin ilk atalarına benzemelerine karşın bu konuda bazı şeyleri söylemek için
Yazı kullanmadıklarından yazılı bir eser bırakmayan Trakiaların kökeni ancak Eski Yunanca’da anılan Trakça kelimelerle saptanabilmiş ve Ural-Altay dil ailesine ait oldukları belirlenmiştir. Trakya bölgesinin her üç ülkesinde de, Trakialardan günümüze kalabilmiş tek yapılar olan kral mezarları yığma tepelere (tümülüs) rastlanır.

Traklar diğer medeniyetlerde asker olarak görev almışlardır ve benliklerini kaybetmişlerdir. Traklar aynı zamanda Troia (Troy, Truva) medeniyetinin de kurucusudur. Troia şehri Trakların bir kısmına başkentlik yapmıştır. Kral ve üst kesim burada yaşarken çiftçiler at yetiştiricileri ve asker aileleri başkente Trakya’dan hizmet etmekteydi. Truva destanında şehirdeki üstün Trakya atlarının salıverilme operasyonundan bahsedilir.

Traklar’ın kökeninin Hint-Avrupa olduğunu iddia eden Batılı arkeologlar ve tarihçi bilim adamları mevcuttur. Bu durum, Avrupa tarihçiliğinin emperyalist anlayışından kaynaklanmaktadır. Ancak yapılan araştırmalara göre Traklar’ın Hint-Avrupa dil grubu özelliği göstermediği, Moğol ve Türk halklarına yakın özellikler gösterdiği saptanmıştır. Traklar da tıpkı Moğolistan ve Türkistan’da yaşayan halk kitleleri gibi at biniciliği, okçuluğu, kadın ve erkeklerin sosyal yaşamda eşit olması Asyatik özellik gösterdiğinin büyük kanıtlarıdır. Ayrıca “Trak” isminin “Türk”, “Turuk”, “Torik” gibi adlara benzerliklerini de görmemiz de dayanaklarından biridir. Anadolu’daki İlşu Nail hükümdarlığındaki Turki Krallığı adındaki Türk devletinin de olduğu Traklar’ın Asya kökenli olduğu iddialarını güçlendirmektedir. Traklar, Kimmer ve İskit adlı Türk kavimlerinin Trakya’daki temsilcisi olduğu iddiaları da mevcuttur.

Truva savaşında ağır yara alan halkın bir kısmı buradan göç etmiştir ve kalanlar bir daha bölgeye eskisi kadar hakim olamamıştır. Göç edenlerin gittikleri yer ise İtalya istikametidir. Bu göçmenler orada Yunanlılar tarafından Tyrrhenoi veya Tyrrsenoi adlarıyla bilinmişlerdir.

Ayrıca Eski Yunan Mitlerinden Dionysus ve Orpheus karakterlerini yaratmışlardır.

Kaynak

Christopher Webber & Angus McBride, The Thracians, Londra 2001 V. Neroznak, Paleo-Balkan
Languages, Moskova 1978
Ivan Duridanov, Ezikyt na trakite,
Rasmus Rask, Undersogelse om del gamle Nordiske Kopenhag 1818
trakya-net.com

2 Yorum Var