Devamı var:

En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 9 Mayıs 2020 Kerim Usta

Safevî Şahı İsmail, 1510 yılında Özbekleri sindirerek, bütün Horasan’ı ülkesine katmıştır. Artık Safevî Ülkesinin sınırları Fırat Nehrinden Ceyhun Nehrine kadar uzanıyordu. Büyük bir devlet kurma yolunu tutan Şah İsmail, Azerbaycan’dan başka, Irak-ı Arab (Bağdat ve havâlisi) ve Irak-ı Acem’i (Tebriz ve havâlisi), Fars Eyâletini, doğu da Horasanı da içine alarak Herat’a, batı da ise Osmanlılar ile olan hudut Erzurum, Erzincan, Kemah, İran’da kalmak üzere şimdiki Sivas-Suşehri taraflarında başlıyor ve Rize, Hopa Osmanlılar da kalarak, Karadeniz sahiline kadar ulaşıyordu.

Bundan böyle İran’da XV. yüzyılın sonlarında ve XVI. yüzyılın başlarında Şiîliği devletin resmî Mezhebi kabul eden, sırtını Türk olan ve olmayan halka dayayan Safevî Devleti kurulmuştu. Bu devletin temeli, binası ve çatısı her şeyi Türk unsuru, Anadolu’dan giden Türk evlatları tarafından vücuda getirilmişti. Şah İsmail, İran’da siyasi birliği kurduktan sonra orada bir çok değişiklikler meydana getirmişti. Fakirlik ve meşakkat üzere yaşayan ahâli, bu kuruluş sayesinde rahata, zenginliğe, bir çoğu da mevkii ve makama kavuşmuştu. Fakat her şeye rağmen, Şah İsmail’in büyük liderlik özellikleri, cesur ve zekî kişiliği en etkili unsur olmuştur.

Şah İsmail için artık en mühim hedef Türkiye idi. Ancak askerî kudretle bu teşkilâtı ve mükemmel Türk Devleti’ni yıkması mümkün değildi. Şah İsmail, Osmanlı Devleti’ni oluşturan Türk unsurunun Sünnî-Müslüman olduğunu biliyordu. Bu nedenle Şah İsmail, II. Bâyezid’den çekinmeden Şiîliği “halife” adı verilen daileri vasıtası ile, Anadolu Türkleri arasında büyük isyanlara ve göçlere sebep olacak derece de yaymaya çalışıyordu. Osmanlı Padişahı II. Bâyezid karşısında yumuşak ve ılımlı bir politika izleyerek, O’na mektuplarında “baba” diye hitâbederek, Osmanlı Ülkesinde bütün siyasi emellerini gerçekleştirmek isteyen ve adetâ riyakâr bir tavır sergileyen Şah İsmail’in yegâne endişesi ve kaygısı, başına bir kaç defa da problem açan, Trabzon Valisi Şehzâde Selim idi.

Nitekim, Şehzâde Selim Trabzon’da vali iken, İran’da meydana gelen saltanat değişimini, Şah İsmail’in, karakter ve şahsiyetini, emellerini çok iyi biliyordu. Şehzâde Selim, Trabzon’dan yaptığı üç Gürcistan Seferi ile Gürcistan’ın büyük bir kısmını hakimiyeti altına almıştı. Ayrıca Şehzâde Selim, Anadolu’da Akkoyunlu Türkmen Devleti’nden Safevîlere geçen topraklarında bir kısmını ele geçirmişti. Bayburt, Erzincan, Kemah, İspir, Çemişgezek (Tunceli), gibi yerleri idaresi altına almıştı.

Şah İsmail’in Dulkadırlu Alauddevle Bozkurt Bey’in üzerine giderken, yanında ağır olduğu için taşıyamayıp Erzincan’da toprağa gömdürmüş olduğu top ve cephanelere de el koymuştu. Bunun üzerine çok sinirlenen Şah İsmail, kardeşi İbrahim Mirza’nın yanına asker katarak, Trabzon’a Selim üzerine göndermişti. Şehzâde Selim de İbrahim Mirza’yı mağlup ederek, O’nu Trabzon’da hapsetmişti.

Şah İsmail, kardeşi İbrahim Mirza’nın esareti üzerine, Erzincan’a kadar gelerek Erzincan Kalesini almak istemiş, fakat Şehzâde Selim, daha Safevî ordusu yolda iken haber alarak, yanında oğlu şehzâde Süleyman ile birlikte güneye inerek, Trabzon’dan Erzincan’a gelmiş ve ansızın yaptığı bir gece baskını ile 1508 yılında, Şah İsmail’i bozguna uğratmıştır. Safevî Devleti hükümdarı Şah İsmail, Taşkent ile Diyarbakır arasında hükmederken, Trabzon Valisi Şehzâde Selim’e kardeşini esir verdiği gibi, kendisi de mağlup olmuştur.

Bu gelişmeler üzerine şaşkına dönen Şah İsmail, Osmanlı Devleti Padişahı II. Bâyezid’e tehditler taşıyan bir mektup göndermiş ve kendisini, Akkoyunluların meşrû vârisi sayarak, Şehzâde Selim’in aldığı toprakları geri vermesini, Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasında bir savaş bulunmadığını, Şehzâde Selim’in Trabzon’dan alınarak cezalandırılmasını talep etmiştir. Şehzâde Selim, başta Erzincan olmak üzere, bu toprakların büyük dedesi Yıldırım Bâyezid Han devrinden beri, meşrû Osmanlı toprakları olduğunu ileri sürmüş ise de, Divân-ı Hümâyun, Bayburt, Kemah, Erzincan ve İspir’in Safevîlere geri verilmesini Şehzade Selim’e emretmiştir.

Trabzon Sancakbeyi Şehzâde Selim, bir yandan Azerbaycan topraklarında Safevîlerin hareket ve tavırlarını yakından takip ederken, öte yandan Karadeniz’in kuzeydoğusunda bulunan Gürcistan topraklarına da, akınlar tertip etmekten geri durmuyordu. Şehzâde Selim’in Trabzon’dan kara yolu ile İmeret/Kutayis üzerine yaptığı 1508 yılındaki Gürcistan seferinin cereyanını ve sonuçlarını, Osmanlı tarihçisi Kemal Paşazâde ve Divân’da uzun süre çalışmış olan Gelibolulu Mustafa Alî’den öğrenebiliyoruz. İstanbul’daki Ok Meydanında bulunan nişantaşları gibi, Trabzon’da bulunan Kavak Meydanında da Şehzâde Selim, dikili ok-taşları yaptırmıştı. Şehzâde Selim’in Gönye-Batum bölgesinin fethi üzerine halk arasında yaşayan hâtıraları olduğu gibi, Hopa’nın üzerindeki ve kuzeydoğusundaki 1441 metre yükseklikte bulunan dağa da, öteden beri halk arasında “Sultan Selim Dağı”, denilmekteydi. Bu durum Şehzâde Selim’in bu dağda konakladığını göstermektedir.

“Zikr-i Gazây-ı Gürcistân” adlı başlıkta Kemâl Paşazâde, Şehzâde Selim’in Gürcistan Seferi hakkında şu bilgileri vermektedir; “Hicretin 914 yılı evâilinde (1508 Mayıs-Haziran) Sultan Selim Han gazâ niyyetüne sefere azîmet itdü. Trabzon civârında olan Küffâr-ı nekbet-fercâmun şevketin def’ içün ol iklîme asker cem’ itdü… Trabzon civârında olan Küffâr diyârına ki Gürcistân dimekle iştiharu vardur. Kuş uçmaz kulun yürümez haldeki ormanlık ve dar yerlerden dem olmaz ki üstünü duman bürümez….bir yanı adem zindânı gibi derin derelerdir ki içine cin ve peri giremez”. Derinliğinden kimse haber veremez. Geçilmesi zor dağlar, yakın zamanda oraya kimse saldıramamıştır. Eski çağlarda saldıranlar da hayrını görememişlerdir.

“At ile giren yaya yol bulmağa Can verir idi kaçub kurtulmağa”.Onlara komşu olan, Azerbaycan beyleri o memleketi yağmalamak için diş bilerlerdi. Iraktan bakarlar, ağızlarının suyu akardı. Bazan bir parça arazi alırlar, ama hayır etmezler idi, aldıklarından verdikleri çok olurdu. Gürcüler, Tebriz ve civarına zaman zaman saldırıp yakıp yıkmışlardı. Akkoyunlu ve Karakoyunlu beyleri bunlarla daima mudârâ üzere olurlardı. Kendi malların kurtarmaya razı olup “sizin sizde bizim bizde” derler idi. Daha sonra Türkmenlerin devri son bulup, o ülkenin bedeninde Kızılbaş türedi. Zulüm ve işkence elini uzatmadık el ve boy, şehir ve köy komadı. Ama Gürcistan’a saldıramadı. Bir nice defa o memlekete hücum ağzın açtı, diş geçiremedi. Ol yerde acın doyuramadı, ol uca çıkışın duyuramadı. “Dimediler it misin adem misin Seyl mi ya katre-i şebnem misin”.İran’da ortaya çıkan Şah İsmail, Akkoyunlu-Bayındırlı hanedanlığının ocağını söndürmüş, Anadolu’nun pek çok yerinden adamlar gelip, Şah İsmail’in saflarında yer almışlardı. Bunlar Anadolu’daki boy ve akrabalarına haberler gönderip; “Bunlar halka adalet gösterip dirlikleri yararlı ve yiğit kimselere verirler” diye propaganda yapıyorlardı. Anadolu’dan bazı kimseler mallarını yok pahaya satarak Acem’e gidiyorlardı.“Türkler terkedip diyarlarınıSattılar yok bahaya dârlarını”. Şehzâde Selim gördü ki; Saray’da yüksek mevkii de olanların çaba ve gayretleri, soy-sop sahibi halk çocuklarını ve ocaklıları yüksek derece ve mevkiilerden mahrum edip, nazarları kul taifesine idi. Tımar ve makamlar ehliyetli ve layık olan kimselere değil, soysuz, onursuz, alçak, cimri, bilgilerden uzak, hediyeler alan, rüşvet veren ve şahsiyetsiz kimselere verilmekteydi. Memleketi seven kahramanlar, yiğitler, yüksek mevkiilere gelebilmekten ümitlerini kesip, ülke halkı Safevîler tarafına meyletmeye başalmışlardı.Şehzâde Selim, derhal harekete geçerek bu durumun önünü almak istedi. 914/1508 yılında Anadolu’ya, Rûm ve Karaman yurtlarına adamlar gönderip; “Çevremde olan Gürcüler üzerine akınım vardır. Toyumluktan (ganimetten) memnun olan gençler ve yiğitler gelsinler”, diye haberler gönderdi. Memleketin her tarafından bunu duyan yiğitler gelip, Trabzon’da toplandılar ve Gürcistan’a saldırdılar. Gürcilerin kaçanı kaçıp öleni öldü. On binden fazla esir alınmış, o zengin ülkeye dinç akıncılar girmiş, dilediği gibi alıp vermişti. Trabzon’a Gürcistan Seferi’nden sonra ganimet malı derya gibi akmıştı.Keşfî, Selim-nâme adlı eserinde; “Şehzâde Selim deryâdan ve karadan sipâhın düzüb Gürcistân diyârına üç def’a varub ol diyâr-ı zebûn eylemişdür”, demektedir. Kemâl Paşazâde ise; “Şehzâde-i kâmkâr Diyar-ı Gürcîye girmekle bed-kirdârı bâda virmekle sıytu sadây-ı mehâbetin âfâk-ı âleme bırakdı. Mal-ı ganâyim Dâru’l-Melik Trabzona deryâ gibi akdı. Hazret-i Pâdişaha fetihnâmeler irsâl idüb ahvâl-i i’lâm itdü. Ol şân-i âlîye lâyık olan ihsân ü tahsîni… aldı”, diye ifade etmektedir. Trabzon Sancakbeyi Şehzâde Selim’in her geçen gün ağırlığı ve etkinliği artıyordu. Hem Doğu Karadeniz bölgesinde yapmış olduğu Gürcistân fetihleri ve ele geçirdiği zengin ganimetler, hem de Doğu Anadolu’da Safevî kuvvetlerini bozguna uğratması, Osmanlı Ülkesinde ve Anadolu’daki Türkmen oymakları arasında ilgiyle takip ediliyordu.“Komazdı kılıcın bir dem belinden Zebûn olmuşdu Gürcistân elinden Ne Gürcistân elinden kurtulurdu.Ne nâhak kimseden bir şey alurdu”.

Lütfen Dikkat:Konu uzun olduğu için  sayfalara bölünmüştür. Bu sizin daha hızlı olarak konuya erişebilmenizi sağlayacaktır. Devamı için Tıkladığınızda sonraki sayfaya gidebilir veya sayfa numaraları ile seçim yapabilirsiniz.Aşağıda verilen link ise sizi yazının başlangıcına getirecektir.
Paylaşabilirsiniz
Avatar

Yazar Kerim Usta

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise bir "Sevda"...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir