Devamı var:

En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 9 Mayıs 2020 Kerim Usta

Şehzâde Selim Trabzon Sancakbeyi olarak, sık sık Çerkezistan ve Gürcistan’a akınlar yapmıştır. Şehzâde Selim’in bu seferleri hakkında, Osmanlı tarihçileri; Celal-zâde Mustafa, Selimnâme, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Hazîne Kısmı, Nr.1274, v. 33a-41a; Kemal Paşazâde, Defter VIII, Ali Emîrî, Nr.32, v.105a-117a; Şükrî Bitlîsî, Selimnâme, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Hazîne Kısmı, Nr. 1597, v. 18b-22b. gibi kaynaklarda ayrıntılı bilgiler bulmak mümkündür.

Trabzon Sancakbeyi olan Şehzâde Selim, dostluğa da büyük önem vermiştir. O’nun dost olduğu veya desteklediği han ve beylere hiç bir zaman zarar vermediği gibi, onları devamlı koruduğunu söyleyebiliriz. Bu bakımdan Şehzâde Selim çevresindeki dost olduğu beylerin de güvenini kazanmıştır. Şehzâde Selim, Ardahan ve Göle, Oltu ve İspir bölgelerine hâkim olan mahallî Gürcü beylerinden Mirzâ Çabuk (1502-1516) ile dostluk kurmuştu. Ayrıca, Bayındır beylerinden Ferruhşâd ve Mansur, yurtlarını ellerinden alan Şah İsmail’e karşı, Şehzâde Selim ile birleşmişlerdi.

Erdebil Sûfîleri neslinden gelen Şeyh Haydar oğlu Şah İsmail, menşe itibariyle Anadolulu boy ve uluslardan Ustacalu, Şamlu, Rumlu (Anadolulu) Musullu, Tekelü, Bayburtlu, Çapanlu, Karamanlu, Dulkadırlu, Varsak, Afşar, Kaçar ve Karacadağ Sûfîlerinden etrafına topladığı kişiler ile, 1500 yılında Azerbaycan, 1507’de Diyarbakır, nihâyet 1508 yılında da Bağdat’ı alarak Akkoyunlu Türkmen Devleti’ne son vermişti.

Safevî hükümdarı Şah İsmail, 1507 yılında Dulkadıroğulları üzerine bir sefer tertip etmişti. Şah İsmail, bu seferinde Elbistan ve Maraş civarlarını yakıp yıkmıştı. Erzincan’dan Azerbaycan’a dönerken, kardeşi İbrahim’i Trabzon üzerine yağma ve talan için göndermişti. Bunu bir savaş sebebi sayan Trabzon Sancakbeyi Şehzâde Selim, Trabzon’dan Bayburt ve Erzincan’a kadar olan sahalara saldırmış ve bir köprü başında Safevî kuvvetlerini dağıtarak, Şah İsmail’in kardeşi İbrahim Mirzâ’yı esir alarak Trabzon’da hapsetmiştir.

Şehzâde Selim Trabzon’da sancakbeyi iken, sanki bir beylerbeyi gibi hareket etmiştir. Bunun sebepleri arasında, Şehzâde Selim’in lider kişiliğinin yanı sıra, babası II. Bâyezid Han’ın halîm bir tutum içerisinde olması, Tebriz’de saldırgan ve yayılmacı politikası ile Safevî Şah İsmail’in ortaya çıkması, Trabzon’un Gürcistan ve Azerbaycan üzerine sefer yapmaya uygun bir stratejik öneme sahip olması gibi şartları sayabiliriz. Ayrıca bir taraftan Anadolu Türkmenleri’nin Şah İsmail’e tâbi olmaları, öte yandan Şah İsmail’den darbe yemiş olan ve Tebriz’den dağılan Akkoyunlu beylerinin ve ahalisinin Şehzâde Selim’in etrafında yer aldıklarını görmekteyiz. Şah İsmail’in Anadolu üzerine yaptığı kesif Şiîlik propagandası ve her geçen gün Şah İsmail’in nüfuzunun artması, Şehzâde Selim’i İran’a karşı teyakkuza geçirmiştir.

Osmanlılar da şehzâdelerin “han” ünvanını kullanması yasak olduğu halde, “Selim Şah” Trabzon’da İmâret/Hâtûniyye Mahallesindeki 906/1501 tarihli Seydî Hacı Mehmed Çeşmesi kitâbesinde adını “Şemsü’z-Zemân ve mefâhir-i Ali Osman Sultan Selim Han” diye yazdırmıştır. Bu sıralarda Şehzâde Selim’in Trabzon’daki halini ve davranışlarını, babası Hasan Can’dan duydukları kadarıyla, Hoca Saadeddin şöyle anlatmaktadır: “Makarr-ı Saltanatdan dûr ve nazargâhdan mehcûr iken bunca zemân ol aksây-ı hududdan ma’dûd olan kişverde ârâm idûb”, yine de babasına saygı gösterirdi. Herkes O’nun tahta geçmesine heves ederdi. Pâdişah hasta ve gâzâya çıkamaz olmuştu. Hele Kızılbaşlar’ın Karaman sınırlarına kadarki akınlarına göz yumulması ve idarenin “eğri reyli” vezirlere bırakılması göze batıyordu. Trabzon’daki Şehzâde Selim ise, “telâfi-i taksir-i vüzerâ içün ceng ü peykâr ehlini mu’attal ve bîkâr komayub Der-i Devlet’den behremend olmayan bîkes ma’zulları ve ihmâl-i vüzerâ ile nâümid olanları mahzulları yazûb gâh Gürcistân’a akın salub ikâmet-i resm-i cihâd ile def-i melâl ve gâh Kızılbaş-ı bed-ma’âş ile harb ü kıtâl ederler idi”.

Şah İsmail, Tebriz’de İran saltanat tahtına geçtikten sonra, Şiîliği resmi Mezhep ilan etmiş, “On İki İmam” adına hutbe okutup, kendi adına para bastırmıştı. Ülkesinde bazı tayinler yaparak, yetkililer belirlemiş ve Safevî Devleti’ni resmen ilan etmişti. Safevî Şeyh Cüneyd’den beri, gösterilen gayretler semeresini vermiş, Erdebil Şeyhleri Ocağı, Anadolu Türkmenleri sayesinde siyasi bir teşekkül olmuşlardı. Gerek Şirvan’da gerekse Tebriz’de, Şah İsmail’in zulmünden adetâ halk yılmış, savunmasız onbinlerce Akkoyunlu Türkmen öldürülmüş, bir kısım insanlar da korkudan O’nun ordusuna katılmıştı.

Şah İsmail kuvvetli bir ordu ile Irak’a hücum ederek, Akkoyunlu hanedanı Murad Beyi yenerek, bütün Akkoyunlu ülkesini ve Şiraz’a kadar olan bölgeyi hâkimiyeti altına almıştı. Kazvin, İsfahan, Kâşân, Kum, Rey, Hemedân, Semnan ve Damgan gibi şehirler, artık Şah İsmail’in hakimiyeti altında idi. Şah ismail, müfrit bir Şiîlik taassubu, ile hareket ederek, pek çok Sünnî âlimi öldürtmüş, bu gelişmeler, bir taraftan Osmanlı Devleti’nin öte yandan Özbek Hanlığı’nın tepkisine yol açmıştır.

Şah İsmail, Kazarûn şehrini aldıktan sonra, orada bulunan Sünnî ulemânın tamamını katlettirmiş, İsfahan’da bulunduğu bir sırada ise, kendisine gönderilen Osmanlı elçisinin huzurunda, Sünnî bir âlimi ve bir gurup halkı haksız yere öldürerek, Sünnî Müslümanların hâmisi olan Osmanlı Devleti’ne karşı dostâne bir tavır içinde olmadığını göstermişti. Şah İsmail’in Osmanlı Devleti için hem içeriden hem de dışarıdan büyük bir tehlike teşkil ettiğini idrak etmiş olmasına rağmen, II. Bâyezid buna karşı kati bir harekete geçememiştir. II. Bayezid Han, barış ve sukûnet istiyordu. Hatta, Osmanlı Padişahı, Şah İsmail’in gönlünü hoş tutmak için, Erdebil ziyaretinden geri döneceklerine söz veren Türkmenlere “Ziyaret yasağı”nın uygulanmayacağını belirtmişti. Ancak Şah İsmail, Tebriz’de Akkoyunlu tahtına geçtikten sonra, büyük bir ordu ile doğu illerimize inerek, Erzurum, Erzincan yolu ile 1507 yılında Dulkadıroğlu Alâuddevle Bozkurt Bey üzerine yürümüştü.

Osmanlı topraklarını II. Bâyezid’den aldığı müsaade üzerine geçen Şah İsmail, Sivas’tan dolaşarak Kayseri civarından, Sarız yolu ile Elbistan’a gitmişti. Alauddevle Bozkurt Bey, Dulkadırlu ülkesini korumaya çalışmış, oldukça sarp olan Turna Dağı’na sığınarak Mekluklar ve Osmanlılar’dan yardım istemiştir. Şah İsmail ve kuvvetleri her tarafı yakıp yıkmışlardır. Dulkadırlu Türkmenleri perişan bir şekilde etrafa dağılmışlar. Alauddevle’nin yardım çağrıları üzerine, Memluklar her hangi bir teşebbüste bulunmazken, Osmanlı Devleti Sultanı II. Bâyezid, vezir Yahya Paşa komutasındaki askeri kuvvetleri Ankara’dan Kayseri’ye yürütmüş, bunu duyan Şah İsmail’in kuvvetleri ise, ağırlıklarını bırakarak Fırat Nehrini zorla geçmişlerdir. Dulkadırlu Ülkesini terkedip Harput’u ele geçiren Şah İsmail’e Diyarbakır hâkimi Musullu Bey’de itaatını arzetmiştir. Bu suretle Musullu gibi kalabalık bir oymak Safevî emir ve oymaklarına katılmış, geniş ve fethi kolay olmayan Diyarbakır bölgesi de Safevîlerin idaresi altına girmiştir.

Güneydoğu Anadolu’yu da ele geçiren Şah İsmail, bağlı bulunduğu Şiilik Mezhebini, yayılma siyasetinin bir vasıtası olarak kullandığından, Sünnî-Müslümanlara karşı çok ağır muamaleler de bulunuyordu. Kendisine sadâkat göstermelerine rağmen, Siirt ve Hısn-ı Keyfâ emiri Melik Halil Eyyûbî ile Cizre hakimi Şah Ali Beyi, diğer on iki bey ile birlikte yakalatarak hapsettirmişti. Diyarbakır’ı Safevî topraklarına katan Şah İsmail, 1508-1509 yıllarında Irak-ı Arab’a girmiştir. Bağdat’ta İmam Musa Kâzım’ın kabri üzerine kubbe inşâ ettirip, İmam-ı A’zam Ebû Hanife’nin kabrini yakarak, şehir ahâlisiyle birlikte bazı âlimleri öldürtmüştür.

Şah İsmail, ortaya çıktığı 1499 yılından itibaren 1509 yılına kadar on yıldır, yaptığı hiç bir savaşta veya saldırıda mağlup olmamış, adetâ şımarmıştır. Devamlı olarak hem batı komşusu Osmanlıların hem de doğu komşusu Özbeklerin ikazlarına rağmen, bir türlü bu ülkelere olan Şiîlik propagandasını durdurmamıştır. Çok sistemli ve ketum bir şekilde organize ettiği müridleri ve halifeleri sayesinde arzu ettiği devletin temellerini atmış ve sınırlarını devamlı genişletmiştir.

Yılmak bilmeyen ihtirasıyla hareket eden Şah İsmail,Özbeklerin hükümdarı Muhammed Şeybânî Han’ın (1451-1510), Kazaklar ile mücadelesini fırsat bilerek, O’nun ülkesi topraklarından olan Horasan’a yürümüş ve burasını işgal ederek pek çok Sünnî-Müslümanı oldürmüştür.

Bu durumu haber alan Muhammed Şeybânî Han, bir kısım kuvvetlerini kuzeyde bırakarak, hızla Horasan’a dönmüştür. Şeybânî Han’ın eksik ve yorgun bir ordunun başında olduğunu fırsat bilen Şah İsmail, rakibinin üzerine yürümüş ve 1510 yılında yapılan çetin muharebeyi kazanarak, öldürtmüş olduğu Şeybânî Han’ın derisini yüzdürüp içerisine ot doldurtarak, bu yaptıklarını anlatan bir mektubu, Osmanlı Sultanı II. Bâyezid Han’a bildirmekten geri durmamıştır. Hatta Şeybânî Han’ın kesik başından kendisine bir şarap kadehi yaptırarak, bununla “meclisinde tolular ikram edermiş”, denilmektedir. Şah İsmail’in bununla da yetinmeyerek, savaşın sonunda on binden fazla Sünnî-Müslümanı öldürterek, kesilmiş olan başlardan piramit yaptırdığı ifade edilmektedir. Bu zaferinden sonra Şah İsmail, derhal Türkistan’a doğru ilerleyerek Buhara, Semerkant ve Hive’yi işgal ederek, buralarda halka son derece kötü davranmıştır.

Lütfen Dikkat:Konu uzun olduğu için  sayfalara bölünmüştür. Bu sizin daha hızlı olarak konuya erişebilmenizi sağlayacaktır. Devamı için Tıkladığınızda sonraki sayfaya gidebilir veya sayfa numaraları ile seçim yapabilirsiniz.Aşağıda verilen link ise sizi yazının başlangıcına getirecektir.
Paylaşabilirsiniz
Avatar

Yazar Kerim Usta

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise bir "Sevda"...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir