Tıbbi Nebevi – İslam’da Tıp


En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 6 Kasım 2019 Kerim Usta

Tıbbu’n Nebevî Hz Peygamber s.a.v.’in sağlık ve tıpla ilgili verdiği bilgiler ve tavsiyelerdir. Bu tavsiye ve bilgiler birer tedavi aracıdır ve tıbbın en pratik ve yararlı metotları olduğu gibi, ilacın en ektilisi ve en üstünü, tedavi yöntemlerinin en gelişmişi ve de kapsamlısıdır.

“Peygambere inen Kur’an’a” andolsun ki, arkadaşınız Muhammed sapmadı ve batıla inanıp azmadı da. O arzusuna göre konuşmaz. O’nun sözleri, hükümleri ilhamdan, vahiyle bildirilenden ve vahye uygunluktan başkası değildir. Ona bunları müthiş kuvvetleri olan (Cebrail) öğretti.” ( Necm Suresi 1-5) ile peygamber s.a.v.’den sadır olan bilgilerin vahye dayandığının delilidir.

Yine Kur’a-ı Kerim, Hz Peygamber s.a.v. bu vahye hiçbir ekleme ve çıkarmadığının delilidir. “Eğer Peygamber sözlerin bir kısmını kendiliğinden bizim adımıza uydursaydı, onu kuvvetle yakalar, onun ‘güç ve kuvvetini’ alır, sonra da onun can damarını keserdik. Sizden hiçbiriniz de buna engel olamazdı.” (Hakka Suresi 44-47)

Tıbbu’n Nebevi’yi Zâd’ul-Maad adlı Hadis Külliyat’ından tanıdığımız İbn-i Kayyim El Cevziyye (H 691-751) adıyla bilinen Şemsed’d-Din Muhammd b. Ebi Bekr b. Eyyup b. Sa’d b Hariz Ebu Abdillahe’ Zur’i e’d Dimaki E’l-Hanbeli tarafından kaleme alınmıştır. Her kütüphanede bulunması gereken bu muhteşem eserden bölümler sıklıkla bu bölümde yer alacaktır. Şimdi eserinin giriş bölümünü sunarak Bismillah diyoruz.

Övgü, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur; Allah’ın rahmeti de, Rasüllerin en şereflisi, nebilerin sonuncusu olan Muhammed s.a.v.’e, onun aile efradı ve arkadaşlarının tümü üzerine olsun.

Övgü ve rahmet dileğinden sonra, işte peygamberin kullandığı ve başkalarına anlattığı tedâvî yöntemlerini anlamakta yararlı olacak

bölümler! En büyük doktorların anlamaktan âciz kaldıkları ve Peygamberin tıbbında mevcut olan hikmeti açıklıyoruz. Yalnız Allah-tan yardım diliyor, sâdece O’ndan güç ve kuvvet vermesini ümit edi­yoruz.

Hastalık iki türlüdür. Biri kalplere, diğeri bedenlere mahsustur. Bu hastalıkların her iki türü de Kur’ân-ı Kerim’de geçmektedir.

18.yy.’ın ortalarında tabiplerin yeni anlamaya başlamaları nedeniyle o gün için çok imkânsız görünen ve doktorları aciz bırakan bu taksim şeklinde ilahi bir hikmet vardır. Hastalıklar ge­nelde ikiye ayrılır:

1.Organik Hastalıklar:

Bunlar, vücud organlarından herhangi birinin, görevini kısmen veya tamamen yerine getir­mesi ya da vücuda çeşitli türden mikropların girmesi sonucu ortaya çıkarlar ve hastalıklı or­ganın yitirilmesine yol açarlar. Buradan “hastalıkların belirtileri” düşüncesi ortaya çıkar, gerçeklen de organik hastalıkların her birinin ayrı ayrı belirlileri, nitelikleri ve kendilerine mahsus zayıflıkları vardır ki. Bu sayede aralarındaki farklar anlaşılır ve böylece her birine ayrı ayrı teşhisler konulabilir.

işte Peygamber efendimizin de anlattıkları bedensel hastalıklar bunlardır. Mesela: Çolaklık, zehirlenmeler, tüberküloz (verem), safra ve benzeri hastalıklar bu tür hastalıklardır.

2. Ruhsal Hastalıklar

Gerçekle bunlar bir çok türden değişik hastalıkların belirtilerini taşırlar. Ancak bunlar hasta­nın şikayetlerini anlatması ve doktorun ışınlar ve tahliller gibi gerekli tüm araştırmaları ya­parak hastalığı ortaya çıkarmasıyla anlaşılır. Hasta dış görünüşüyle tabii halindedir, bedensel yönden her hangi bir rahatsızlığı söz konusu değildir.

Bu hastalıklar sosyal hayatın problemlerinden doğarlar. Mesela: Korku, kuşku, aşk. cinsel yetersizlik, hayalın güçlüklerinin verdiği gerilim ve benzerleri bu tür hastalıkların nedenleri­dir, işle bunlar, peygamber efendimizin sözünü ettikleri kalbe ilişkin hastalıklardır. Bu tür hastalıkları da:
a) Şüphe ve kararsızlık hastalığı
b)Şehvet ve azgınlık hastalığı diye ikiye ayırmasında, psikolojide ortaya çıkan yeni teorile­rin de ortaya kovduğu gibi büyük hikmetler vardır.

Kalp hastalıkları da iki türlüdür. Biri şüphe ve tereddüt, diğeri ise, şehvet ve azgınlıktır. Kalb hastalıklarının türleri Kur’ân-ı Kerim’de şöyle ifade edilir:

“Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların bu hasta­lıklarını çoğaltmıştır” (Bakara 210) “Kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de “Allah bu misalle ne demek istemiştir ki?” desinler” (Müddessir 31)

Kur’ân’ın ve Sünnetin hakemliğini kabule çağrıldıklarında bun­dan kaçınan ve yüz çevirenler hakkında da: “Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve peygambere çağrıldıklarında bakarsın ki, içlerinden bir kısmı yüz çevirip döner­ler. Ama eğer (Allah ve Resulünün hükmettiği) hak kendi lehlerin­de ise, ona gönülden bağlı olarak saygı ile gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa şüphe ve tereddüt içinde midirler? Yoksa Al­lah ve Resulünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır! asıl zalimler kendileridir!” (Nur 48-50) buyurmuştur. İşte şüpheler ve tereddütler hastalığı!

Şehevî arzular hastalığına gelince, bu konuda da yüce Allah: “Ey peygamber hanımları! Siz kadınlardan her hangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’tan korkuyorsanız, sözü yabancı erkeklere karşı yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan kimse kö­tü ümide kapılmasın, güzel ve münâsip sözler söyleyin” buyurmuştur. (Ahzâb 32) İşte bu da zina arzusu hastalığıdır. Yüce Allah her şeyin daha iyisini bilir.

Vücut hastalığı hakkında ise Cenabı Hak: “Görmeyene güçlük yoktur, topala güçtük yoktur, hastaya da güçlük yoktur. (Bunlara, yapamayacakları görevler yüklenmez, yapmadıklarından dolayı günahkâr olmazlar (Nur 61) buyurmuş ve beden hastalığını hac, oruç ve abdest’le birlikte anmıştır. Çünkü bunda bir incelik, bir sır vardır. Öyle bir sır ki sana, Kur’ân-ı Kerim’in yüceliğini ve onu anlayan ve üzerinde kafa yoran için başka şeylere ihtiyaç duymayacağını anlatmaktadır.

Beden hastalıklarını konu alan tıp ilminin üç ana kuralı vardır:

1- Sağlığın korunması.

2- Zararlı şeylerden perhiz.

3- Mideyi fesada uğratacak şeylerden uzak durmaktır.

Cenab-ı Hak bu üç kuralı şu üç yerde hatırlatmıştır. Oruç ayetinde şöyle bu­yurdu: “Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa, tutamadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutar” (Bakara 184). Hasta için hastalık özründen do­layı oruç tutmamayı mubah kılmış, yolcu için de sağlığını ve gücünü korusun diye aynı izni vermiştir. Çünkü yolculuk sırasında oruç, aşırı hareket ve hareketin gerektirdiği süratli incelemeyle, buna ters düşe­cek yetersiz beslenmenin bir araya gelmesini, böylece yolcunun güç­ten düşmesi ve zaafa uğraması sonucunu doğurur. İşte yolcunun sağ­lığını korumak ve güçten düşerek zayıflamasını önlemek için, ona oruç tutmama izni verilmiştir.

Hac ayetinde ise:

“Sizden her kim hasta olursa yahut başından gelen bir rahatsız­lığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye verme­si gerekir” (Bakara 196) buyurarak hastaya, -bit ya da uyuz gibi nedenlerle- ba­şından rahatsız olana, ihramlı olduğu sırada tıraş olma izni verilmiştir ki, kıl dibinde birikmesi sonucu başta acıya ve pis kokuya yol açan kötü salgıların buharlaşarak uçması amacı güdülmüştür. Baş tıraş edildiği zaman deri açığa çıkar ve bu sıvı buharlaşarak uçar gider. Salgıları buharlaştırma yoluyla dışarıya atma metodu, vücuttaki tüm zararlı salgı birikimlerinde uygulanabilir.

Vücutta birikmesi ve bekletilmesi zararlı olan on şey vardır. Bunlar:
1. Fışkırmakta olan kan
2. Birbirini izleyen meni damlaları
3. İdrar
4. Gaita (dışkı)
5. Yellenme
6. Kusma
7. Aksırma
8. Uyku
9. Açlık
10.Susuzluktur.

Bu on şeyin her birisi, biriktirildiği ya da geciktirildiği zaman hastalıklardan birine neden olurlar. Cenab-ı Hak en basitinin vücuttan atılması gerektiğine işaret etmiştir -bu da başta biriken ve kötü koku­ya sebep olan salgıdır- ki bundan, daha yoğun ve daha kötüsünün de atılması gerektiği anlaşılsın. Bu anlatım tarzı, Kur’ân-ı Kerim’in birçok konuların anlatımında izlediği metottur. Buna da “Basite işaretle karmaşığı kavratma” metodu denir.

Tıp biliminin üç ana kuralından biri olan sağlığın korunmasına gelince abdest ayetinde yüce Rabbimiz:

“Eğer hasta olur veya bir yolculuk üzere bulunursanız yahut sizden biriniz büyük abdestten gelirse yahut da kadınlara dokunup da bir su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin” buyurmuştur. Yani pisliğin vücutta beklemesinden dolayı göreceği zararı önlemek için hastanın su yerine toprak kullanmasına izin vermiştir. Bu da içten ya da dıştan vücuda zarar verecek şeyler­den korunmak gerektiğine ilişkin bir uyarıdır. Böylece Cenab-ı Hak tıbbın üç kuralını ve kurallarının tamamını özet olarak biz kullarına öğretmiş oluyor. Biz de Peygamber efendimizin bu kuralları açıklama ve uygulama yönünden gösterdiği yolu hatırlatıyor ve onun açıklama ve uygulamalarının en üstün ve en ileri teknikleri kapsadığını gösteri­yoruz!

Gönüllerdeki hastalıkların tedavisine gelince, bu konu tamamen peygamberlerin denetimine teslim edilmiştir. Gerçekleşmesi de an­cak onlar tarafından ve onların eliyle mümkündür. Başka yolu yoktur. Gönüllerin sağlıklı olması ise; Rabbini ve yaratanını, O’nun isimlerini, sıfatlarını, fiillerini ve hükümlerini tanımaları ve bilmeleri, O’nun rızasını ve sevgisini tercih etmeleri, yasaklarından ve gazabını gerek­tiren iş ve davranışlardan kaçınmakla mümkündür. Bunları öğrenme­nin yolu da ancak Peygamberlerden geçer. Onlara uymadan gönülle­rin sağlıklı ve huzurlu olacağını zannetmek büyük bir yanılgıdır. Böyle sanmak, nefsin fiziksel isteklerini karşılayarak onu güçlendirmekten başka bir işe yaramaz. Kalbin sağlıklı ve güçlü olması, kesinlikle bu yolla elde edilemez. Bu ikisinin farkını anlayamayan kimse kalbinin sağlığına dikkat etsin, zira onun kalbi ölmüştür. Kalbinin nuruna da dikkat etsin zirâ o, karanlıklar denizine dalmıştır.

Yeterli miktarda doktor yetiştirmek ümmet üzerine farzdır. Aksi taktirde bütün Müslümanlar mesuliyetten kurtulamazlar. Ferdin ve toplumun ihtiyacı olan her ilim için aynı prensipler ortaya konmuştur.

Aklı başında her Müslüman, İslam’ın iki ana kaynağı olan Kur’ân ve Sünnetin birbirinden ayrı düşünülmemesi gerektiği gerçeğini kabul eder. İnsan hayatının her safhasını kapsayan esasların, bu iki ana kaynaktan araştırılması gerektiğini bir kere daha hatırlamalıyız. Tıbbın ilgi alanı insan olduğuna göre, Kur’ân ve Sünnetin konuya gereken önemi vermesinden daha tabii bir şey düşünülemez.

Kur’ân-ı Kerim, çeşitli vesilelerle insanın ruh ve cesetten meydana geldiğine dikkat çeker. Bu gerçeğe bağlı olarak, hastalıklar da maddi ve manevi olmak üzere iki çeşittir. Kur’ân ve onun bir açıklaması, bir ilavesi sayılan sahih hadisler, her iki çeşit hastalığın sebep ve sonuçları üzerinde dururlar. Kalbin hastalıkları, ya şek ve şüphe veya şehvet ve sapkınlık şeklinde olur. Kur’ân-ı Kerim’de bunların her birine ayrı ayrı işaret edilmektedir. Bu hastalık çeşitleri, çoğu kere, bedenî hastalıkların da ilk sebepleridir. Kalbî hastalıkların çaresi, Allah’a ve Rasûlu’ne inanmak ve bu inancın gerektirdiği şekilde yaşamaktır. Kalbî-ruhî hastalıkların maddi ilaçlarla tedavisi söz konusu değildir. Kalblerin itminanı Allah’ı anmakladır.

Kur’ân-ı Kerim, bedene ait hastalıklardan da bahseder ve bu durum pek çok fıkhî hükümlere konu teşkil eder. Hasta bir insanın, hastalığın derecesine ve cinsine göre, nasıl abdest alacağı, namaz kılacağı, oruç tutacağı vb. konular fıkıh kitaplarımızda az sayılmayacak bir yer tutar.

Bedenle ilgili hastalıklardan korunma çareleri üzerinde de durulur. Sıhhati korumak, sıhhate zarar veren şeylerden sakınmak, helal olmayan arzu ve isteklerden uzak durmak genel prensiplerdir.

Kıyamete kadar bütün insanlığa hitap edecek olan bir dinin bu espriye sahip olması büyük önem taşır. İslam tıbbının temelini oluşturan yapı, sıhhatli insan ve sıhhatli toplumdur. Ruh ve beden açısından sağlıklı insanlardan oluşan bir toplum, gözetilen hedeflerin başında gelir. İnsan sağlığını tehdit eden her tehlikenin bertaraf edilmesi esastır. Bunun içindir ki, tıp konusunu hareketlerimizdeki, yiyecek ve içeceklerimizdeki helaller ve haramlarla bağlantılı düşünmek zorundayız.

Kur’ân-ı Kerim ve sahih sünnetin koyduğu kuralları, zaman eskitip yıpratamaz. Bu ana tema tıp konusunda da geçerlidir. Bütün tedbirlere rağmen, hastalık kaçınılmaz bir vakıa olarak karşımıza çıkabilir. O zaman yapılacak iş, tedavi yollarına başvurmak, şifaya kavuşma çarelerini aramaktır. Kur’ân-ı Kerim çeşitli âyetlerde şifadan bahseder. Hz. Peygamber, bizzat kendisi hastalığı esnasında tedavi yollarını araştırıp başvurduğu gibi, hasta olarak kendisine müracat edenlere de bu tavsiyelerde bulunmuş, tedavi yol ve yöntemlerine de genel manada işaret etmiştir.

Sahabe, her konuda olduğu gibi, tıbbi konularda da Peygamberimiz’in tavsiyelerine uymuşlardır. Hz. Ömer’in (ra) Şam seferi sırasındaki tavrı, bunun önemli örneklerinden sadece biri ve toplumu ilgilendirenidir. Hz. Ömer (ra) ordu komutanı Ebû Ubeyde’nin (ra) Şam’da veba olduğunu haber vermesi üzerine, ashabdan müteşekkil – bir nevi- sağlık şurasını toplamış, Hz. Peygamber’in “bulaşıcı hastalık olan yere girmeme ve oradan dışarı çıkmamayı” emreden hadislerine dayanarak Şam’a girmemeye karar vermiştir. Hz.Peygamber’e uyma yönündeki bu uygulama bütün ümmeti kapsamaktadır.

Nebevî tıbbın temelinde sağlam bilgiler ve doğru esaslar vardır. Her konuda olduğu gibi, tıp konusunda da batıl inanış ve hurafelere karşı ciddi biçimde tavır ortaya konulmuştur. Tıp konusundaki sahih rivayetler, her zaman araştırmaya konu teşkil edecek niteliktedir. Önceleri anlaşılması güç görünen bazı sahih hadisler, ilimlerin tekamülü sayesinde çok sonraki asırlarda açıklanabilmiştir. Şu halde, mahiyetini kavrayamadığımız bir hadisi şüphe ile karşılamak veya reddetmek yerine, anlaşılmasını zamana bırakmak en doğru yol olur. Bugün için anlama imkanımız olmayan bazı hadislerin daha sonraları anlaşılmayacağını nasıl bilebiliriz? Bütün bu düşünceler, belki çeşitli dallarda yetişmiş mesleğinin mütehassısı kişilerin Tıbb-ı Nebevî’ye yeniden yönelmelerini gerektirmektedir.

Hz. Peygamber’in tıbbı, umumi hatları içinde hıfzu’s-sıhha ve tababetle ilgili tavsiyeleri ihtiva eder. Bulaşıcı hastalıkların salgın halde bulunduğu yere girmemek ve bu yerlerden dışarı çıkmamak, vücut temizliği başta olmak üzere, yiyecek içeceklerimizin ve çevrenin temizliğine gereken önemi vermek, israftan sakınmak, yiyecek ve içeceklerde denge muhafaza etmek, zararlı yiyecek ve içecekleri yiyip içmemek gibi temel tavsiyelerin yanında, hastalık anında en ehil doktora başvurmak, cahil doktorlardan uzak olmak, hastalığın tedavisine gayret etmek vb. konular hadislerde yer almaktadır.

Hadislerde, her hastalığın bir çaresinin olduğu hatırlatılarak, tıbbi araştırmalar teşvik edilmiş olmaktadır. Ayrıca tedavi yollarını araştırmak da teşvik edilmiştir. Tedavi yollarından bahseden pek çok hadis yanında, “haramla tedaviden sakındıran” hadisler de vardır. Hastalığı tedavi için ilaç kullanmak, kan aldırmak, son çare olarak ateşle dağlamak hadislerde zikredilen tedavi usullerindendir. Bitki cinsinden pek çok tabii madde, tedavi malzemesi olarak sayılmış bulunmaktadır. Bazı hastalıkların okumak ve nefes etmek (rukye) yoluyla da tedavi edildiğine sahih rivayetlerde yer verilmiştir. Her tedbire başvurulmasına rağmen hasta şifa bulmayabilir; onun için, tıp ile kader arasında bir bağ kurulmuştur, inanan bir insan için ruhi tatmin açısından bu sonuncu nokta son derece önemlidir.

Hz. Peygamber’in sağlık politikası ve konuya gösterdiği özen, İslam toplumunda tıbbın gelişmesinin en önemli âmili olmuştur. Tabip olarak adlandırılan pek çok alime rastlamaktayız. İslam tıp tarihi en geniş araştırma alanlarından biri olabilir. Nebevî tıp ile ilgili hadisler, daha başlangıçtan itibaren bütün alimlerin, özellikle muhaddislerin dikkatini çekmiştir. Onlar, bu konudaki rivayetleri toplayıp tasnif etmeye özel bir gayret göstermişlerdir. Kütüb-i Sitte olarak bilinen altı meşhur hadis kitabının müellifleri arasında Tıbb-ı Nebevî’ye müstakil kitap veya bablar ayıranlar vardır. Buharî, meşhur eserinde “Kitabu’t-tıb” ve “Kitabu’l-merdâ” başlığı altında iki müstakil bölüm meydana getirmiştir. Ebu Dâvud “Kitabu’t-tıb'”ı ayrıca teşekkül ettirmiştir. Tirmizî, aynı zamanda Cami’ olarak adlandırılan eserinde tıp bölümüne yer vermiştir. İbn Mace de eserinde tıp konularından uzak kalmamıştır. İmam Müslim ve Nesaî gibi müellifler, tıp konusuna müstakil bir kitap veya bab ayırmamışlarsa da, tıpla ilgili hadislere çeşitli vesilelerle yer vermişlerdir.

Yine ilk dönem eserlerinden olan müsnedlerde tıp ile ilgili rivayetler -bu eserlerin karakteri icabı- dağınık bir şekilde yer almaktadır. Mesela, Ebû Davud Tayalisî (204/819)’nin Müsned’inin müretteb şeklinde tıp kitabı müstakil bir bölüm halindedir. Ahmed b.Hanbel (240/854)’in Müsned’i de pek çok tıbbi hadis ihtiva eder. Kütüb-i-Sitte öncesi dönemin eserlerinden olan İmam Malik (179/795)’in Muvattaı ve Abdurrezzak b.Hemmam (210/825)’ın Musannef’inde tıbbî konuları ihtiva eden pek çok hadis ile, dağınık da olsa ilgili bablara rastlama imkanına sahibiz.

Daha sonraki dönemlerde meydana getirilen hadis kitaplarında da tıp konusunun ihmal edilmediğini görmekteyiz. Bagavî (516/1122)’ nin Şerhus-Sünne’sinde Kitabu’t-tıp müstakil bir bölüm halindedir. İbnu’l-Esir (606/1209), hacimli eseri Câmi’u’l-Usul’de Kitabu’t-tıbba yer vermiştir. Heysemî (807/1404)’nin Mecmau’z-zevaid’inde, Kitabu’t-tıp yer almaktadır. Yine bir zevaid kitabı olan İbn Hacer Askalanî (852/1448)’nin Metalibu’l-âliye isimli eserinde Kitabu’t-tıp müstakil bir yer tutar. Nihayet, daha sonraki bir dönemin eseri olan Kenzu’l-l Ummâl’de, Kitabu’t-tıbba ayrılan bölümlerde müellif 508 hadisi bir araya getirmiş bulunmaktadır.

Hacimli hadis kitaplarında yer alan Tıbb-ı Nebevî ile ilgili bölümlerin dışında, müstakil olarak meydana getirilmiş eserler de vardır. Umumiyetle Tıbb-ı Nebevî adını taşıyan bu eserlerin meydana getirilmeye başlanıldığı dönem, erken bir devreye rastlamaktadır.

Paylaşabilirsiniz
Avatar

Yazar Ergunca

Herkes Cennete Gitmek İster ama Hiç Ölmeden Cennete Gidilir mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir