Selçuklu İmparatorluğu’nun Kuruluşu Kutlu Olsun

Selçuklu İmparatorluğu'nun Kuruluşu Kutlu Olsun

Kınık boyu Orta Asya’daki Oğuz boylarından biriydi. Büyük Selçuklu İmparatorluğunun çekirdeğini oluşturan boy, ittifak ile bu boy olarak kabul edilmesine karşın elimizde bunu gösteren net bir kanıt yoktur. Devlete ve hanedana adını veren Selçuk Bey’in bilinen en eski atası babası Dukak’dır. Dukak Yengikent Oğuz Yabguluğu’nda subaşı (ordu/birlik komutanı) olarak görev yapmış ve daha sonra adı kaynaklarda “Salcuk”, “Salçuk”,”Selcük”, “Selçuk”, “Sarçuk” gibi farklı şekillerde yazılan oğlu Selçuk bu göreve gelmiştir. Selçuk Bey’in torunlarının kurduğu devlet

Nakib-ül-Eşraf Hakkında Bilgi

Nakib-ül-eşraf Nedir?

Osmanlı devlet ‘inde Seyyidlerin ve şeriflerin doğum ve ölüm kayıtlarını tutan kuruluşun idarecisine verilen addır. Bilindiği üzere  hazreti Hüseyin’in soyundan gelenlere seyyid, hazret-i Hasan’ın soyundan gelenlere ise Şerif denir. Nakib-ül-eşraf adı verilen memur Peygamber efendimizin torunlarının işlerine bakar, neseplerini kayıt eder ve saklar, doğumlarını ve vefatlarını deftere geçirir, onları kötü işlerden ve şanlarına uygun olmayan sanatlara girmekten alıkoyarlardı.

Diplomasi’de Manda Nedir?

Fransızca bir kelime olan Manda’nın anlamı yetki ve görev olarak tanımlanabilir.Sömürgeciliği kaldırmak için düşünülmüş ama sömürgecilikten hiç bir farkı olmadığı ilerleyen yıllarda ortaya çıkmıştır.Sistemin çalışmasını kısaca tanımlayacak olursak;”az gelişmiş ülkelere müdahele edip kendi kendini yönetibilecek konuma gelene kadar bazı büyük devletlere verilen yetkidir.”diyebiliriz.Bu şekilde az gelişmiş Ülkeler resmen pay edilir hale gelmiştir.Bugün bile manda tarafından o zamanlarda yönetilen ülkelerde zamanımızda halen sorunların devam etmesi ilginçtir.

İlk kez 1919 yılında Pariste toplanan Paris Barış konferansında gündeme gelen Manda 28 Haziran 1919 yılında Milletler Cemiyeti Sözleşmesinin 22.Maddesinde resmen kabul edilmiştir.Buna göre A.B.ve C şeklinde üç çeşit manda vardır.

Osmanlıda Yenileşme Çabaları

1.OSMANLI’DA YENİLEŞME ÇABALARI
Her imparatorluk yükseliş dönemini yaşadığı gibi bu sürecin sonunda duraklama ve daha sonrasında da dağılma dönemi yaşamıştır. Osmanlı İmparatorluğu da yükseliş döneminin sonrasında duraklama dönemine girmiştir. Bu dönemde batı karşısında gerileyen, taşra birimleri üzerindeki denetimini yitiren, tüm kurum ve kuruluşlarıyla hızla çöküşe doğru giden devletin, içinde bulunduğu kötü durumdan telaşa düşen yöneticiler çözüm arayışlarını hızlandırdılar. Yeniden eski gücün kazanılması için, yerli kurum ve geleneklerin diriltilmesi yönündeki girişimler, bunları uygulayacak kadroların yetersizliği yüzünden başarılı olunamadı. Ayrıca kendisini yenileyecek iç dinamikleri tamamen körelen kurumlar, bozulanyapıyı onarmada yetersiz kalıyordu. Bu durumda, daha kolay ve uygulamaya konulabilecek hazır çözümler öneren Batılılaşma gündeme geldi.

Avrupa’da yeni bir siyasal düzen ve toplum anlayışının kapılarını açan 1789 Fransız İhtilali,, Osmanlı Devleti’nde “yenilikçi padişahlar dönemi”nin başlangıcıdır. III. Selim, 1808’e kadar süren iktidarında, askeri, idari, mali ve iktisadi alanlarda ilk köklü değişiklikleri başlattı. Bu köklü değişim çabaları daha çok askeri alanda olmuştur. Batı orduları karşında alınan mağlubiyetler sonunda tekrar başarılar

19.Yüzyıl’da Osmanlı Yönetiminde Ermeni Okulları ve Faaliyetleri

ERMENİ OKULLARI VE FAALİYETLERİ

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

Giriş:

Türkler ve Ermeniler, Anadolu ya da Ön Asya olarak bilinen coğrafyada, dokuz yüzyılı aşkın bir zamandır bir arada yaşamışlardır. Büyük Selçuklular ve Türkiye Selçukluları gibi, önemli Türk devletleri zamanından beri Türkler ve Ermeniler beraber yaşamışlardı. 1326 yılında Osmanlılar tarafından Bursa’nın alınmasıyla birlikte Orhan Gazi, Ermenilerin Kütahya’da bulunan ruhanî merkezlerini Bursa’ya nakletmiştir. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden bir müddet sonra 1461’de, Bursa’da bulunan Ermeni ruhanî reisi Ovakim efendi ile Anadolu’dan bir miktar Ermeni İstanbul’a getirilmiştir. Fatih Sultan Mehmet tarafından Samatya’da ki “Sulu manastır” isimli kilise Ermenilere verilerek, Ermeni Patrikliği kurulmuş ve Ovakim efendi Ermenilere patrik tayin edilmiştir. Bütün Ermenilerin dinî-ruhanî reisi sıfatı tanınarak, Ermeni

16-17. Yüzyıl Osmanlı Devleti İran Politikası

16-17. Yüzyıl Osmanlı Devleti İran Politikası

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

OSMANLI DEVLETİ’NİN İRAN POLİTİKASI (16. ve 17. YÜZYIL)

16. ve 17. yüzyıllar Osmanlı Devleti’nin Dünya siyasetinde oldukça etkin olduğu bir dönemdir. 16. yüzyıl başlarında Yavuz Sultan Selim’in başarılı fetihleri, Osmanlıların hâkimiyet ve nüfuz sahasını doğuya ve güneye doğru genişletmiştir. Özellikle, İran ve Mısır seferleri sonucu birçok ülkenin yönetim ve idaresi Osmanlılara geçmiştir. Yavuz Sultan Selim devri (1512-1520) gibi, Kanuni Sultan Süleyman devri (1520-1566) de Osmanlı Devleti için ihtişamlı bir dönem olmuştur. Osmanlı Devleti’nin güçlü olduğu 16. yüzyılın hemen başlarında İran’da Safevî Devleti’nin (1501) kuruluşunu görmekteyiz.

İran’da Şah İsmail (1501-1524) ile ortaya çıkan Safevîler, kısa zamanda Osmanlıların hâkimiyet ve nüfuz sahası olan Doğu Anadolu, Azerbaycan, Gürcistan, Şirvân, Bağdat ve Musul bölgelerinde hâkimiyet tesis etmeye yönelmiştir. Şah İsmail kendisini Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın siyâsî varisi sayıyordu. Şah İsmail üzerine Sultan Selim 1514’de İran Seferi’ne çıkarak, O’nu Çaldıran’da ağır bir yenilgiye uğratmıştır.

Kanuni de, Safevî Şah Tahmasb (1524-1576) ile aynı bölgeler için hâkimiyet ve nüfuz mücadelesi yapmıştır. Kanuni, İran üzerine üç büyük “Sefer-i Hümâyûn” düzenlemiş, fakat hiç birinde Şah Tahmasb ile karşılıklı meydan savaşı yapma imkânı bulamamıştır. Aradan geçen yarım yüzyıllık zaman Safevîlerin gelişmesi, yayılması ve güçlü bir devlet olarak ortaya çıkmalarına zemin hazırlamıştır. Nihayet Kanuni, Şah Tahmasb ile 1555 yılında Amasya’da “İlk Osmanlı-Safevî Siyâsî Antlaşması”nı imzalamıştır.

Osmanlı-Safevî mücadelesi 16. ve 17. yüzyıllar, Türk tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. 14. ve 15. yüzyıllar boyunca Balkanları ve Doğu Avrupa’yı fethetmiş olan Osmanlı Devleti, bu dönemde Azerbaycan’da ortaya çıkan birçok bakımdan “Türk Devlet Geleneği” üzere kurulmuş olan Safevî Devleti ile uzun süren savaş yılları yaşamak zorunda kalmışlardır.

Osmanlı-İran barış antlaşmaları; uzun süren savaşlar sonucu zorunlu olarak varılan dostluk ve karşılıklı iyi niyet mektupları, siyâsî antlaşma belgeleri ile ortaya konulmuştur. Orta Avrupa’da, Akdeniz’de, Mısır’da ve Anadolu’da hâkim olan Osmanlı Devleti ile İran’da hüküm sürmüş olan Safevî Devleti 16. ve 17. yüzyıllarda kıyasıya bir mücadele içinde olmuşlardır. Ancak gelişmeler ve belgeler, Osmanlıların Safevîlere karşı çoğu zaman güçlü ve üstün olduklarını ortaya koymaktadır. Köklü bir “devlet geleneği” olan Osmanlılar, 16. yüzyıl başlarında iki yüz yıllık büyük bir hanedanlık iken, henüz Safevîler tarih sahnesine yeni bir siyâsî teşekkül olarak çıkmaya çalışıyorlardı.

Burada, Osmanlı-Safevî münasebetlerinin başlangıcı ve Amasya Barış Antlaşması, diğer Osmanlı-Safevî dostluk ve barış antlaşmaları, öncesi ve sonrası gelişmeler, sebep sonuç ilişkileri kısaca belirtilmiştir. Osmanlı-Safevî devletleri arasında cereyan eden yaklaşık iki yüz yıllık dönem; siyâsî, askerî münasebetler ve arada imzalanan barış antlaşmaları, Osmanlı arşiv belgeleri ve diğer Türkçe kaynaklardan ve tetkiklerden hazırlanmıştır. Araştırmamızda; Osmanlı-İran siyâsî ve askerî münasebetleri, 1555 Amasya Barış Antlaşması, 1590 İstanbul Barış Antlaşması, 1612 Nasuh Paşa Barışı, 1618 Serav Barış Antlaşması ve 1639 Kasr-ı Şirin Barış Antlaşması konuları değerlendirilmiştir.

Şah İsmail’den Şah Tahmasb’a Kadar Osmanlı-İran Arasındaki Gelişmeler:

Osmanlı Devleti, İran’da Şah İsmail (1501-1524) ile ortaya çıkan Safevî Devleti’nin siyâsî varlığını ve hâkimiyetini tanımak istememiştir. Bunun Osmanlılar açısından bir takım sebepleri vardı. Öncelikle Safevîler, Erdebil’de bulunan bir tarikat ocağıydı. Bunların siyâsî hâkimiyet ve devlet kurma çabaları, Doğu Anadolu’da ve Orta Anadolu’da Şiîliği yayma girişimleri, Osmanlı padişahlarının dikkatini İran üzerine çekmiştir.

Safevîyye tarikatı, Şeyh Safiyüddin İshak’dan (1252-1334) adını alıyordu. Başlangıçta dinî bir tarikat iken 16. yüzyılın başında resmen bir siyasî teşekkül olarak ortaya çıkmıştır. Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyd, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm ile evlenmişti. Şeyh Cüneyd bu durumdan yararlanarak Akkoyunlu ülkesinde Uzun Hasan’ın himayesinde Şiîlik görüşünü propaganda yaparak hayli taraftar toplamıştı.

Şeyh Cüneyd (1447-1460) zamanında Safevîyye tarikatı tamamen siyâsî gayeler taşıyan bir teşekkül haline gelmişti. Şeyhliğe, şahlığı da ilave ederek siyâsî faaliyetlerini sürdüren Cüneyd, zamanla amcası Cafer ile arası açılınca Erdebil’i terk etmek zorunda kalmıştır. Başlangıçta Sünnî iken, daha sonra Şiîliği de benimseyen Cüneyd, Karakoyunlular’dan Cihan Şah tarafından sınır dışı edilmiş ve Osmanlı ülkesine gelmiştir. Anadolu’da oturmak için Sultan II. Murat’tan izin alamayan ve burada tutunamayacağını anlayan Şeyh Cüneyd, Akkoyunlu Uzun Hasan’ın yanına gitmiştir. Şeyh Cüneyd, Akkoyunlu Uzun Hasan’ın yanında, her geçen gün durumunu kuvvetlendiriyordu. Şeyh Cüneyd’in amacı, Anadolu üzerinde güçlü bir siyâsî hâkimiyet kurmuş olan Osmanlı Devleti topraklarının bir kısmını yönetimi altına almaktı.

Bu arada on iki bin silahlı müridi olan Şeyh Cüneyd, çok geçmeden Gürcü ve Çerkez memleketlerine akınlar yaparak, siyâsî maksadını ortaya koymuştur. Şeyh Cüneyd müstakil bir devlet kurmak istiyordu. Şirvân hükümdarı Halilullah, Şeyh Cüneyd’in ülkesinden geçmesine rıza göstermemiş, bunun sonucu olarak yapılan savaşta Şeyh Cüneyd öldürülmüştür (4 Mart 1460). Bu hadiseden sonra Safevî müritleri, Uzun Hasan’ın kız kardeşinden doğan Şeyh Cüneyd’in oğlu Haydar etrafında toplanıp onu şeyh ilan etmişlerdir. Şeyh Haydar (1460-1488), Uzun Hasan’ın kızı Alemşah olarak da bilinen Halime Begüm ile evlenmişti. On iki dilimli “Kızıl Tac” giymeye, kızıl sarık sarmaya başlamış, müritlerine dahi giydirmiştir. Buna “Haydarî Tac” denilmiş ve bundan böyle İran’daki Safevî şahlarına tâbi olanlara Sünnîler tarafından “Kızılbaş” denilmiştir.

Şeyh Haydar zamanında yapılan propagandalar sonucu Anadolu’da, Safevîyye tarikatının mensupları çoğalmış, bunlar hediyeler ile Erdebil’deki şeyhlerini ziyarete başlamışlardı. Bu tarikatın başı Azerbaycan ülkesindeki Erdebil’de, gövdesi ise Anadolu coğrafyasında bulunuyordu. Çok geçmeden Safevî Şeyhi Haydar, siyâsî emelleri için Şirvân hükümdarı Ferruh Yesar üzerine intikam almak düşüncesiyle yürümüş, başarılı olamayarak savaşta öldürülmüştür (9 Temmuz 1488). Oğulları Ali ve İsmail, Akkoyunlu hânedânından dayıları Sultan Yakup tarafından korunmuştur. Daha sonraları Ali ölmüş ve İsmail bir kısım müritleri ile toparlanma sürecine girmiştir.

Şeyh Haydar’ın oğlu İsmail, Uzun Hasan’ın kızı Halime Begüm’den (Alemşah) 1487 yılında doğmuştu. İzini kaybettirmek isteyen müritleri tarafından İsmail, 1493’de Gilân’a kaçırılmıştır. Altı yıldan fazla burada kalan İsmail, çoğu zaman Lahicân şehrinde saklanmıştı. Akkoyunlular arasında taht mücadelesi sürüp giderken, Osmanlılar tarafından yetiştirilmiş olan, Uzun Hasan oğlu Uğurlu Mehmed oğlu Göde Ahmed, Azerbaycan’a gelerek, Akkoyunlu Sultan Rüstem’i mağlup edip 1497’de Akkoyunlu tahtına oturmuştu. Azerbaycan’da Akkoyunlu hânedânları arasında müthiş bir saltanat mücadelesi devam ederken, İsmail Gilân’dan ayrılıp, müritlerinin yanına Anadolu’ya yönelmiştir.

İsmail, Erdebil’den Erzincan’a kadar müritlerinin büyük bir coşkusu ile gelmişti. Her taraftan gelen Türkmenler; Şamlu, Ustacalu, Rumlu, Tekelü, Dulkadırlu, Karamanlu ve Varsaklara mensup idiler. 16.yüzyılda Tebriz’de Safevî Devleti’ni kuran ve devam ettiren Anadolu Türkmenleri bunlardır. Bu Türk zümrelerinin büyük çoğunluğu Orta Anadolu ve Güney Anadolu bölgelerinden idiler.

Konu daha kolay okuyabilmeniz için sayfalara ayrılmıştır. İsterseniz aşağıdan sayfa seçimi yapabilir veya bir sonraki sayfaya buradan devam edebilirsiniz.  Sayfa 2