Osmanlı Devletinde Akıncılar

Akıncılar yağma gâyesiyle düşman içine giren ve talanla hayatlarını geçiren bir topluluk değildi. Onlar, kendilerine kılıç çekmeyene kılıç çekmez; ‘aman’ dileyene dokunmazlardı. Serhat topraklarında yaşayan akıncıların pek çoğu, Avrupa ve Balkan dillerini bilen, aynı zamanda bilgili ve kültürlü insanlardı.

Akıncılar, baştan neyi kabul ettiklerini çok iyi biliyor, ölümle kol kola hayatlarını devam ettiriyor ve bunu sırf Allah rızasını kazanmak uğruna yapıyorlardı.

Akıncılar, gönüllerindeki aşk ve heyecanla kendilerini devletin milletin ve dinlerinin bekâsına adamış,

Osmanlı Türkiye’sinde Azınlık Okulları (19.Yüzyıl)

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

ÖZET:
Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üzerinde eğemen bulunduğu Misâk-ı Milli sınırları içerisindeki ülke topraklarımız üzerinde19.yüzyılda bulunan Osmanlı Devleti zamanında azınlık unsurlarının ayrılıkçı faaliyetleri, okullar açarak yapmış oldukları zararlı çalışmalar nelerdir? Osmanlı Devleti’ni yıkmak, parçalamak ve bölmek isteyen emperyalist batılı devletlerin azınlıklar ile işbirliği yaparak Yüce Türk Milleti’nin aleyhine göstermiş oldukları çabalar nelerdir? 19. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti’nin zayıflamasından yararlanarak yabancılar ve azınlıklar, Osmanlı Ülkesinin merkezi olan Anadolu’da eğitim-öğretim faaliyetleri işbirliği görüntüsü ile son derece yıkıcı ve sinsi çalışmalar sergilemişlerdir. Bu kısa araştırmamızda bu durumu bir nebze ortaya koymaya çalışacağız.

İstanbul’un fethini müteakip, Fatih Sultan Mehmed ortaçağı kapatıp yeni çağı açarken, gayr-i müslim tebâya son derece hoşgörülü davranmıştı. Osmanlı Devleti’nde 1453 yılından itibaren gayr-i müslimler millet okulları açarak çocuklarının eğitimine yönelmişlerdi. Çünkü Fatih bütün latin cemaatlerini dinlerinde ve dillerinde serbest

16-17. Yüzyıl Osmanlı Devleti İran Politikası

16-17. Yüzyıl Osmanlı Devleti İran Politikası

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

OSMANLI DEVLETİ’NİN İRAN POLİTİKASI (16. ve 17. YÜZYIL)

16. ve 17. yüzyıllar Osmanlı Devleti’nin Dünya siyasetinde oldukça etkin olduğu bir dönemdir. 16. yüzyıl başlarında Yavuz Sultan Selim’in başarılı fetihleri, Osmanlıların hâkimiyet ve nüfuz sahasını doğuya ve güneye doğru genişletmiştir. Özellikle, İran ve Mısır seferleri sonucu birçok ülkenin yönetim ve idaresi Osmanlılara geçmiştir. Yavuz Sultan Selim devri (1512-1520) gibi, Kanuni Sultan Süleyman devri (1520-1566) de Osmanlı Devleti için ihtişamlı bir dönem olmuştur. Osmanlı Devleti’nin güçlü olduğu 16. yüzyılın hemen başlarında İran’da Safevî Devleti’nin (1501) kuruluşunu görmekteyiz.

İran’da Şah İsmail (1501-1524) ile ortaya çıkan Safevîler, kısa zamanda Osmanlıların hâkimiyet ve nüfuz sahası olan Doğu Anadolu, Azerbaycan, Gürcistan, Şirvân, Bağdat ve Musul bölgelerinde hâkimiyet tesis etmeye yönelmiştir. Şah İsmail kendisini Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın siyâsî varisi sayıyordu. Şah İsmail üzerine Sultan Selim 1514’de İran Seferi’ne çıkarak, O’nu Çaldıran’da ağır bir yenilgiye uğratmıştır.

Kanuni de, Safevî Şah Tahmasb (1524-1576) ile aynı bölgeler için hâkimiyet ve nüfuz mücadelesi yapmıştır. Kanuni, İran üzerine üç büyük “Sefer-i Hümâyûn” düzenlemiş, fakat hiç birinde Şah Tahmasb ile karşılıklı meydan savaşı yapma imkânı bulamamıştır. Aradan geçen yarım yüzyıllık zaman Safevîlerin gelişmesi, yayılması ve güçlü bir devlet olarak ortaya çıkmalarına zemin hazırlamıştır. Nihayet Kanuni, Şah Tahmasb ile 1555 yılında Amasya’da “İlk Osmanlı-Safevî Siyâsî Antlaşması”nı imzalamıştır.

Osmanlı-Safevî mücadelesi 16. ve 17. yüzyıllar, Türk tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. 14. ve 15. yüzyıllar boyunca Balkanları ve Doğu Avrupa’yı fethetmiş olan Osmanlı Devleti, bu dönemde Azerbaycan’da ortaya çıkan birçok bakımdan “Türk Devlet Geleneği” üzere kurulmuş olan Safevî Devleti ile uzun süren savaş yılları yaşamak zorunda kalmışlardır.

Osmanlı-İran barış antlaşmaları; uzun süren savaşlar sonucu zorunlu olarak varılan dostluk ve karşılıklı iyi niyet mektupları, siyâsî antlaşma belgeleri ile ortaya konulmuştur. Orta Avrupa’da, Akdeniz’de, Mısır’da ve Anadolu’da hâkim olan Osmanlı Devleti ile İran’da hüküm sürmüş olan Safevî Devleti 16. ve 17. yüzyıllarda kıyasıya bir mücadele içinde olmuşlardır. Ancak gelişmeler ve belgeler, Osmanlıların Safevîlere karşı çoğu zaman güçlü ve üstün olduklarını ortaya koymaktadır. Köklü bir “devlet geleneği” olan Osmanlılar, 16. yüzyıl başlarında iki yüz yıllık büyük bir hanedanlık iken, henüz Safevîler tarih sahnesine yeni bir siyâsî teşekkül olarak çıkmaya çalışıyorlardı.

Burada, Osmanlı-Safevî münasebetlerinin başlangıcı ve Amasya Barış Antlaşması, diğer Osmanlı-Safevî dostluk ve barış antlaşmaları, öncesi ve sonrası gelişmeler, sebep sonuç ilişkileri kısaca belirtilmiştir. Osmanlı-Safevî devletleri arasında cereyan eden yaklaşık iki yüz yıllık dönem; siyâsî, askerî münasebetler ve arada imzalanan barış antlaşmaları, Osmanlı arşiv belgeleri ve diğer Türkçe kaynaklardan ve tetkiklerden hazırlanmıştır. Araştırmamızda; Osmanlı-İran siyâsî ve askerî münasebetleri, 1555 Amasya Barış Antlaşması, 1590 İstanbul Barış Antlaşması, 1612 Nasuh Paşa Barışı, 1618 Serav Barış Antlaşması ve 1639 Kasr-ı Şirin Barış Antlaşması konuları değerlendirilmiştir.

Şah İsmail’den Şah Tahmasb’a Kadar Osmanlı-İran Arasındaki Gelişmeler:

Osmanlı Devleti, İran’da Şah İsmail (1501-1524) ile ortaya çıkan Safevî Devleti’nin siyâsî varlığını ve hâkimiyetini tanımak istememiştir. Bunun Osmanlılar açısından bir takım sebepleri vardı. Öncelikle Safevîler, Erdebil’de bulunan bir tarikat ocağıydı. Bunların siyâsî hâkimiyet ve devlet kurma çabaları, Doğu Anadolu’da ve Orta Anadolu’da Şiîliği yayma girişimleri, Osmanlı padişahlarının dikkatini İran üzerine çekmiştir.

Safevîyye tarikatı, Şeyh Safiyüddin İshak’dan (1252-1334) adını alıyordu. Başlangıçta dinî bir tarikat iken 16. yüzyılın başında resmen bir siyasî teşekkül olarak ortaya çıkmıştır. Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyd, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm ile evlenmişti. Şeyh Cüneyd bu durumdan yararlanarak Akkoyunlu ülkesinde Uzun Hasan’ın himayesinde Şiîlik görüşünü propaganda yaparak hayli taraftar toplamıştı.

Şeyh Cüneyd (1447-1460) zamanında Safevîyye tarikatı tamamen siyâsî gayeler taşıyan bir teşekkül haline gelmişti. Şeyhliğe, şahlığı da ilave ederek siyâsî faaliyetlerini sürdüren Cüneyd, zamanla amcası Cafer ile arası açılınca Erdebil’i terk etmek zorunda kalmıştır. Başlangıçta Sünnî iken, daha sonra Şiîliği de benimseyen Cüneyd, Karakoyunlular’dan Cihan Şah tarafından sınır dışı edilmiş ve Osmanlı ülkesine gelmiştir. Anadolu’da oturmak için Sultan II. Murat’tan izin alamayan ve burada tutunamayacağını anlayan Şeyh Cüneyd, Akkoyunlu Uzun Hasan’ın yanına gitmiştir. Şeyh Cüneyd, Akkoyunlu Uzun Hasan’ın yanında, her geçen gün durumunu kuvvetlendiriyordu. Şeyh Cüneyd’in amacı, Anadolu üzerinde güçlü bir siyâsî hâkimiyet kurmuş olan Osmanlı Devleti topraklarının bir kısmını yönetimi altına almaktı.

Bu arada on iki bin silahlı müridi olan Şeyh Cüneyd, çok geçmeden Gürcü ve Çerkez memleketlerine akınlar yaparak, siyâsî maksadını ortaya koymuştur. Şeyh Cüneyd müstakil bir devlet kurmak istiyordu. Şirvân hükümdarı Halilullah, Şeyh Cüneyd’in ülkesinden geçmesine rıza göstermemiş, bunun sonucu olarak yapılan savaşta Şeyh Cüneyd öldürülmüştür (4 Mart 1460). Bu hadiseden sonra Safevî müritleri, Uzun Hasan’ın kız kardeşinden doğan Şeyh Cüneyd’in oğlu Haydar etrafında toplanıp onu şeyh ilan etmişlerdir. Şeyh Haydar (1460-1488), Uzun Hasan’ın kızı Alemşah olarak da bilinen Halime Begüm ile evlenmişti. On iki dilimli “Kızıl Tac” giymeye, kızıl sarık sarmaya başlamış, müritlerine dahi giydirmiştir. Buna “Haydarî Tac” denilmiş ve bundan böyle İran’daki Safevî şahlarına tâbi olanlara Sünnîler tarafından “Kızılbaş” denilmiştir.

Şeyh Haydar zamanında yapılan propagandalar sonucu Anadolu’da, Safevîyye tarikatının mensupları çoğalmış, bunlar hediyeler ile Erdebil’deki şeyhlerini ziyarete başlamışlardı. Bu tarikatın başı Azerbaycan ülkesindeki Erdebil’de, gövdesi ise Anadolu coğrafyasında bulunuyordu. Çok geçmeden Safevî Şeyhi Haydar, siyâsî emelleri için Şirvân hükümdarı Ferruh Yesar üzerine intikam almak düşüncesiyle yürümüş, başarılı olamayarak savaşta öldürülmüştür (9 Temmuz 1488). Oğulları Ali ve İsmail, Akkoyunlu hânedânından dayıları Sultan Yakup tarafından korunmuştur. Daha sonraları Ali ölmüş ve İsmail bir kısım müritleri ile toparlanma sürecine girmiştir.

Şeyh Haydar’ın oğlu İsmail, Uzun Hasan’ın kızı Halime Begüm’den (Alemşah) 1487 yılında doğmuştu. İzini kaybettirmek isteyen müritleri tarafından İsmail, 1493’de Gilân’a kaçırılmıştır. Altı yıldan fazla burada kalan İsmail, çoğu zaman Lahicân şehrinde saklanmıştı. Akkoyunlular arasında taht mücadelesi sürüp giderken, Osmanlılar tarafından yetiştirilmiş olan, Uzun Hasan oğlu Uğurlu Mehmed oğlu Göde Ahmed, Azerbaycan’a gelerek, Akkoyunlu Sultan Rüstem’i mağlup edip 1497’de Akkoyunlu tahtına oturmuştu. Azerbaycan’da Akkoyunlu hânedânları arasında müthiş bir saltanat mücadelesi devam ederken, İsmail Gilân’dan ayrılıp, müritlerinin yanına Anadolu’ya yönelmiştir.

İsmail, Erdebil’den Erzincan’a kadar müritlerinin büyük bir coşkusu ile gelmişti. Her taraftan gelen Türkmenler; Şamlu, Ustacalu, Rumlu, Tekelü, Dulkadırlu, Karamanlu ve Varsaklara mensup idiler. 16.yüzyılda Tebriz’de Safevî Devleti’ni kuran ve devam ettiren Anadolu Türkmenleri bunlardır. Bu Türk zümrelerinin büyük çoğunluğu Orta Anadolu ve Güney Anadolu bölgelerinden idiler.

Konuyu okumaya devam et.  Sayfa 2

Osmanlı Devletinde Medreseler

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

Tarihimiz boyunca devlet adamlarına yol gösteren ve devletimizin hemen her kademesinde görev yapan, itibarlı bir zümre olan bilginleri yâni ulemâyı görürüz. Bu aydın zümrenin yerini ve rolünü ortaya koyabilmek için meseleyi Türk Devleti’nin devamlılığı açısından ele almak en doğru olanıdır. Gerek Çin kaynakları, gerekse Göktürk Kitabeleri, Türklerin İslamiyeti kabul etmeden önceki dönemlerde Türk Kültür hayatının çok ileri bir seviyede bulunduğunu ve bilginlerin önemli bir yer ve nüfuz sahibi olduklarını gösterir[1]. Göktürkler devrinde sadece Kağanların “bilge” olmaları yetmiyordu. Türk Kağanları’nın etrafındaki büyük memur ve komutanların da bilgi sahibi olmaları şarttı. Göktürkler’deki bu anlayış, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde de devam etmiştir. Osmanlı Devleti’nde şehzâdelerin kültür seviyelerini yükseltmek için devrin ünlü bilginleri onlara ders vermek için görevlendirilirdi.

Osmanlı Medreseleri hakkında bilgi veren bazı araştırma[2] eserlerin bulunduğunu biliyoruz. Ancak devletin yükselişinde olumlu, çöküşünde ise olumsuz rolü bulunan medreseler ve “ulemâ zümresi” üzerine bir

Rusların Kazan ve As-Tarhan’ı İşgal Etmeleri

XVI. ASRIN İKİNCİ YARISINA DOĞRU RUSLARIN TÜRK İLLERİNDEN KAZAN VE AS-TARHAN’I İŞGAL ETMELERİ

ÖZET:
Altınordu Devleti’nin yıkılmasından sonra Karadeniz’in kuzeyinde kurulmuş olan Türk Hanlık-larından, Kazan ve Astarhan Hanlıkları xvı. asırda Ruslar tarafından taeker teker ortadan kaldırılmıştır. Binbir güçlükle kurulmuş olan bu Türk hanlıkları ne yazıkki, Rus Çarlarının entrikaları, beyler arası süren taht mücadeleleri sonucu önce zayıflatılmış, sonrada ortadan kaldırılmıştır. O devrin güçlü bir Türk Devleti olan Osmanlılar bazı destek ve muhaberât girişimlerinde bulunmuşlarsada bu Türk Hanlıklarının Ruslar tarafından yıkılmasına engel olamamışlardır. Tarihimizin iyi bilinmesi ve ders alınması için bu araştırmayı yararlı olacağı düşüncesiyle ortaya koyuyoruz.

XXI. Asra doğru yaklaşırken Türk  Dünyası’nın uyanış ve dirilişi göz  önüne  alınarak,geçmiş asırlardaki ders alınması icabeden önemli tarihi olayları,  aynı  hataları tekrarlamamak  için belirtmek  sanırım yerinde  olacaktır.

Osmanlı Devleti  xvı. asırda   en azametli  ve  en  kudretli  devrini yaşamaktaydı. Anadolu  toprakları başta olmak üzere ,  Avrupa, Asya  ve Afrika kıtalarının o günkü stratejik  noktalarına hakim olmaya çalışıyordu. Bu asırda Osmanlı Devleti’nin  başında Yavuz Sultan Selim (1512-1520),Kanuni Sultan Süleyman(1520-1566),

Amerikalı Misyonerler ve Ermeni Milliyetçiliği

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

OSMANLI DEVLETİNDE AMERİKAN MİSYONERLERİN ERMENİ OKULLARINDA ERMENİ MİLLİYETÇİLİĞİNE ETKİLERİ

Özet:
Yüzyıllar boyu çeşitli toplulukları bir arada yöneten Osmanlı Devleti, farklı etnik yapıdan gelen, farklı din ve kültür sahibi olan toplumlara karşı, geniş bir barış ve hoşgörü anlayışı içerisinde bulunuyordu. Bünyesinde çeşitli din ve millet mensuplarını yaşatan Osmanlı devleti yönetiminde, 1839 Tanzimat Fermanı’ndan sonra yalnızca Müslümanlar görev almamışlardır. Ermeniler, Yunanlar, Slavlar, Bulgarlar, Rumlar, Yahudiler ve daha bazı topluluk mensupları da, Osmanlı devlet yönetiminde üst düzey görevler almışlardır. Bu geniş ve her kesime hitap eden yönetim anlayışı farklı kesimlerin bir arada bulunmasını kolaylaştırmış ve değişik unsurlardan bir bütünlük meydana getirmiştir.

19. yüzyıl Osmanlı Devleti açısından pek çok değişikliğin söz konusu olduğu bir yüzyıl olmuştur. Mısır isyanı, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, Yunan isyanı, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Kırım savaşı, Vilayet Nizamnamesi Teşkili, Ermeni Milleti Nizamnamesi, I. Meşrutiyet’in ilanı, Osmanlı-Rus harbi (1877-1878) gibi, gelişmeler de bu yüzyıl içerisinde cereyan etmiştir.

16.Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Devleti’nin Karadeniz Siyaseti

XVI. YÜZYILIN İKİNCİ YARISINDA OSMANLI DEVLETİ’NİN
KARADENİZ SİYASETİ

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

ÖZET:
XVI. yüzyıl gerek Osmanlı devletinin gerekse diğer Türk devletlerinin kıyasıya rekabet ettikleri ve Türk tarihi açısından Türklerin güçlü oldukları bir dönemdir. XVI. yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı devletinin başında Kanunî Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad, padişah olarak hüküm sürmüşlerdir. 1563 tarihinde Kanunî’nin Rusya’ya karşı Karadeniz ile Hazar Denizi’ni bir birine bağlama ve Osmanlı devletinin Karadeniz ve Kafkasya bölgelerinde kalıcı hakimiyet kurma mücadelesine yöneldiğini görüyoruz. Ancak, “Don-Volga Kanal Projesi” veya “Astarhan Seferi” olarak bilinen tarihi olay, II. Selim zamanında 1569’da Sokullu Mehmed Paşa tarafından uygulamaya konulmuştur.

Diyarbakır ve Güneydoğu Anadolu’nun Osmanlı Devleti’ne Katılması ve Sonuçları

Giriş:

XVI. Yüzyıl başlarında, Osmanlı Devleti’nin başında Sultan I. Selim (1512-1520) bulunmaktaydı. 23 Ağustos 1514’de Çaldıran’da Safevî Şah İsmail’i (1501-1524) mağlup ederek, önce Orta ve Doğu Anadolu’yu, sonra da Güneydoğu Anadolu’yu 1515-1517 yıllarında Osmanlı Devleti’ne katmayı başarmıştır. Diyarbakır ve çevresinin Osmanlı-Türkleri tarafından hakimiyet altına alınması, Sultan Selim’in takip ettiği doğu siyasetinin bir sonucudur. Sultan Selim, Anadolu’yu tamamen hakimiyeti altına almak ve Şiilik tehdidinden korumak istiyordu. Ayrıca, Anadolu’nun her bakımdan birlik ve beraberliğini, güvenlik ve asayişini sağlamak düşüncesinde olan Sultan Selim, Sünnî anlayışı benimseyen Diyarbakır ve Güneydoğu Anadolu çevresinin, Safevî Devleti hakimiyetine girmesini istememiştir.

Bundan dolayı, Şah İsmail’i Çaldıran’da mağlup ettikten sonra Tebriz’e girmiş, Akkoyunlu Devleti’nin Diyarbakır’dan sonra ikinci başkenti olan bu şehirde bir müddet kalmıştı. Sultan Selim, Çaldıran seferinden sonra İstanbul’a hemen dönmeyerek, kış mevsimini Amasya’da geçirmiş ve ilkbaharda tekrar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya kuvvetler göndermişti. Sultan Selim, Amasya’dan Çaldıran seferinde yanında bulunan Şeyh Hüsamettin oğlu İdris-i Bitlîsî’yi, Urmiye Gölü’nden Malatya’ya ve Diyarbakır’a kadar uzanan bölgeyi Şah