Sıffin Savaşı

Son Güncelleme Zamanı:

Sıffin Savaşı

Hz. Osman döneminde meydana gelen iç karışıklıklar ve sosyal bunalım giderek buhrana dönüşmüş ve adı geçen halife bu buhran neticesinde şehit edilmiştir. Sosyal bunalım, Hz. Ali’nin halifelik makamına oturtulması ile giderilmeye, İslam birliği yeniden tesis edilmeye çalışılmış, ancak önde gelen sahâbîlerden Talha b. Ubeydullah ve Zübeyir b. Avvam’ın mevcut halife Hz. Ali’ye karşı isyan etmeleri, sükunete doğru yol almakta olan İslam toplumunu yeniden hareketlendirmiş, kaos ve kargaşa daha da artmıştır. Neticede toplum sıcak iç çatışmalar dönemine girmiştir.Hz. Ali halife seçildikten sonra aksi yönde yapılan önerilere rağmen Muâviye’yi valilikten azletmiştir. Ancak yerine tayin ettiği kişinin Şam’a girmesi Muâviye taraftarlarınca engellenmiştir. Arakasından Muâviye’yi itaate çağıran Hz. Ali’nin elçisi de eli boş geri gönderilmiştir. Bu arada meydana gelen Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyeti ile neticelenmiş, savaşın ardından Kûfe’ye yerleşen Hz. Ali, muhtemelen Muâviye’nin Cemel Vak‘ası’ndan ders aldığını düşünerek tekrar kendisine elçi göndermiş, fakat aylar sonra Kûfe’ye dönen elçi Şam halkının Muâviye ile birlikte savaşa hazırlandıkları haberini getirmiştir. Şam’ın bu kararlılığı karşısında benzer bir kararlılık da Kûfe’den gelmiştir. Kûfe halkı tıpkı Şam halkı gibi çoğunluk itibariyle savaş yönünde tavır almıştır. Muâviye’nin Hz. Osman’ın katillerinin kendisine teslim edilmelerini istediği haberine Kûfe Ulu Camii’ni dolduran insanlar hep birlikte “Osman’ın katilleri biziz” diye tepki vererek, savaş yönünde ciddi bir irade beyanında bulunmuşlardır.1 Hem Şamlılar hem de Iraklılar başlangıç itibariyle birbiri ile uzlaşmaya hazır değillerdir. Savaş atmosferine giren taraflar, ilginçtir, aynı zamanda bir yandan da barış görüşmelerini sürdürmüşlerdir.

Sıffîn Savaşı, en başından itibaren barış görüşmelerinin yoğunluğu ile dikkat çekmektedir. Bir süre savaş hali ardından başlayan barış görüşmeleri ile savaş ve barış adeta iç içe geçmiş durumdadır. Hz. Ali her fırsatta Muâviye’ye elçi göndermiş fakat bunlardan hiçbir somut netice elde edememiştir. Elçiler her defasında eli boş geri dönmüşlerdir.
Sıffîn Savaşı, İslam toplumunun geleceğini etkileyen önemli olaylardan birdir.2 Sıffîn Savaşı aynı zamanda, mahiyet itibariyle bir akrabalar savaşıdır. Bu bakımdan çok tuhaf ve aynı zamanda çok acı manzaralara sahne olmuştur.

Bir kimsenin kendi akrabaları ile savaşması ve verilen aralarda dönüp hayatını kaybeden akrabalarını defnetmesi, doğrusu insani olarak askerleri çok derinden etkilemiştir. Mübârezelerde3 de benzer sahneler yaşanmıştır. Mübâreze için meydana atılan iki kişinin birbirlerine yaklaşınca kardeş olduklarını anlayıp, büyük bir pişmanlıkla geri dönmeleri ve benzeri olaylar Sıffîn Savaşı’nın en acı sahnelerini teşkil etmektedir ve aynı zamanda bu olaylar savaşın bitirilmesi yönünde ciddi tesir husule getirmişlerdir.4 Tüm bu üzücü manzaralar yanında, söz konusu savaşın tahminlerin ötesinde uzayıp gitmesi insanları canından bezdirmiştir. Bıkkınlık noktasına gelen askerler ister istemez artık yeter deme durumuna gelmişlerdir. Üst üste gelen hadiseler bir noktadan sonra tarafları savaşı bitirmenin çarelerini aramaya zorlamıştır.

Neticede Şam tarafının Mushafları havaya kaldırarak karşı tarafa gönderdiği taktiksel barış mesajı derhal yerine ulaşmış ve savaş durdurulmuştur. İhtilafın çözümü iki hakeme (tahkim) havale edilmiştir. Ancak hakemlerin görüşmeleri neticesinde halifelik konusunda iki tarafı da tatmin edecek bir çözüme ulaşılamamıştır. Tahkimin ardından başlayan bölgesel çatışmaların getirdiği yıkım, Hz. Ali tarafının bölünmesi, bir Harici tehdidinin ortaya çıkması ve Ali-Muâviye anlaşmazlığının uzamasını fırsat bilen Kayser-i Rum’un, kuzeyden hareketlenmeye başlaması,5 konjonktürel olarak tarafları, özellikle Şam tarafını barış yönünde adım atmaya sevk etmiştir. Kısacası Bizans kaynaklı dış tehdit, Şam ile Irak arasında bir yakınlaşma meydana getirmiştir. Söz konusu bu yakınlaşma neticesinde Şam tarafı Irak’a mütareke teklif etmiş,6 karşı tarafın da bunu kabul etmesi üzerine taraflar arasında bir barış anlaşması imzalanmıştır.7
İbni Cerir et-Taberî tarafından kaydedilen bu mütareke her nedense diğer tarih kaynaklarında yer almamıştır. Kaynaklar söz konusu mütarekeyi pas geçmenin yanında, bu mütarekeye en ufak bir atıf yahut işarette dahi bulunmamışlardır.

Tüm kaynaklar, İslam iç savaşının sona erdirilmesini, Hz. Ali’nin oğlu Hasan ile Muâviye anlaşmasına bağlamışlardır. Söz konusu anlaşmanın maddelerinde de önceki mütarekeden açık bir şekilde söz edilmemiştir. Hilafetin, Muâviye’ye devri konusunda ciddi itirazlarla karşılaşan, hatta ağır bir şekilde suçlanan, hilafeti Muâviye’ye satmakla itham edilen Hz. Hasan’ın yahut onun taraftarlarının bu mütarekeyi temel alan bir savunma argümanı geliştirmemiş olmaları oldukça dikkat çekicidir. Benzer şekilde, Abbasilerin ilk dönemlerinde halife Mansûr tarafından hilafeti Muâviye’ye satmakla itham edilen Ehl-i beyt ileri gelenlerinden Muhammed b. Abdullah da bu mütarekeyi gündeme getirmemiştir.

1. Sıffîn Savaşı
Tarihi Hâşimî-Emevî rekabeti ve Şam ile Irak arasındaki hakimiyet çekişmesine bir de Muâviye’nin hilafete ulaşma hırsının eklenmesi ve bu yönde sürekli taktikler geliştirerek etkin propaganda faaliyeti yürütmesi, sonuçta İslam toplumunu, son derece ağır bir iç çatışmaya sürüklemiştir. Tüm girişimlerin sonuçsuz kalması neticesinde Şam ordusu ile Irak ordusu, Fırat nehri kıyısında yer alan Sıffîn düzlüğünde karşı karşıya gelmişlerdir. Orduların karargah kurmalarının ardından Hz. Ali bir kez daha şansını denemiş, Muâviye’ye bir elçiler heyeti göndermiştir.9 Hz. Ali’nin elçileri Muâviye’yi birlik beraberliğe ve halifeye itaate çağırmışlar, Muâviye ise onlara, haksız yere öldürülen Osman’ın kanının ne olacağını sormuş ve tekliflerini reddetmiştir.10 Önce su paylaşımı yüzünden başlayan savaş beklendiğinden çok fazla uzamış ve yaklaşık 3-4 ay sürmüştür. Buna rağmen savaştan somut bir sonuç alınamamıştır.

Sıffîn Savaşı, baştan sona muharebeler silsilesi halinde cereyan eden bir savaş olmuştur. Hiçbir zaman topyekun bir çarpışma yaşanmamıştır. Şekil olarak, bir komutan idaresinde birkaç yüz piyade yahut süvarinin karşı cepheye doğru ilerlemesi, aşağı yukarı benzer sayıda askerden teşekkül eden karşı taraftan öne çıkan bir birliğin onları karşılaması, öğlen sıcağına kadar devam eden çarpışmaların, sıcak bastırınca kesilmesi ve askerlerin kendi karargahlarına geri dönmeleri şeklinde cereyan etmiştir. Savaş başladıktan sonra aşağı yukarı bir ay devam etmiş; Zilhicce baştan başa çarpışmalarla geçmiştir.

Muharrem ayı gelince askerler, belki bir yol bulunur diye sulh istemeye başlamışlar, bunun üzerine silahlar geçici olarak susturulmuştur. Verilen arada tekrar barış elçileri teati edilmiştir. Hz. Ali’nin elçileri daha önceki barış görüşmelerindeki argümanlarını tekrar dillendirmişler,11 lakin bu argümanlar karşı tarafı ikna için yeterli olmamıştır. Hz. Ali’nin elçilerinin güçlü barış argümanlarına karşı Muâviye de kendi argümanlarını ortaya koymuştur.12 Hz. Ali’nin elçilerinin görüşmelerini tamamlamasının ardından bu sefer Muâviye’nin elçileri gelip Hz. Ali ile görüşmüşlerdir.13 Genellikle olduğu bibi Hz. Osman’ın öldürülmesini merkeze alan Muâviye tarafının argümanlarını da Hz. Ali reddetmiş ve onlara şöyle bir açıklamada bulunmuştur. “Allah Hz. Muhammedi peygamber olarak gönderdi. O da insanları dalaletten kurtardı. Onları bir bayrak altında topladı. Onun ardından insanlar Ebu Bekir’i seçtiler, Ebu Bekir de Ömer’i seçti. Her ikisi de iyi işler yaptılar, adil davrandılar. O zamanlar Peygambere yakın olmamız hasebiyle bu iş bize tevdi edilmek istendi, biz buna iltifat etmedik. Sonra Osman halife oldu. Yaptığı işlerden dolayı insanlar onu ayıpladılar ve gelip öldürdüler. Sonra bana geldiler. Ben köşeme çekilmiştim. Beni seçmek istediler. Ben istemedim. Tekrar geldiler ve ısrar ettiler. Sırf ümmet arasındaki ayrılığın daha fazla derinleşmemesi için bu görevi kabul ettim. İki kişinin ayrılık çıkarmasına kadar bir mesele yoktu. O mesele haledildi, şimdi ise Muâviye bize karşı isyan etti. Onun dinde bir geçmişi yoktur. Tulekâdandır. Hiziplerden bir hizip teşkil ederek Resululullah’a düşmanlık etmiştir; o ve babası düşmanlıklarını uzun zaman sürdürmüşler ve sonunda mecburiyetten, kerhen müslüman olmuşlardır. Ben sizi Allah’ın Kitabı’na, Peygamberin sünnetine davet ediyorum. Söyleyeceklerim bunlardan ibarettir.”14 Muâviye’nin elçilerinin buna verebilecekleri makul ve de mantıklı bir cevap yoktur. Onlar her zaman söylediklerini tekrar edip durmuşlardır: “Osman’ın haksız yere öldürüldüğünü ikrar ve kabul eder misin?” Hz. Ali ise onlara şunu söylemiştir: “Osman, ne haksız yere ne de haklı yere öldürüldü, derim.” Bunun üzerine elçiler, “Osman’ın haksız yere öldürüldüğünü kabul etmeyenden beriyiz,” deyip çekip gitmişlerdir.15
Barış görüşmelerinden bir sonucun çıkmaması orduların tekrar savaşa tutuşması anlamına gelmektedir. Dolayısı ile görüşmelerin kesilmesi ile taraflar tekrar savaş hazırlıklarına başlamışlardır. Sıffîn Savaşı’nın bu ikinci ve aynı zamanda son safhasıdır.

Gerek Muâviye ve gerekse Hz. Ali askerlerini savaşa teşvik etmişler16 ve savaş tekrar başlamıştır. Eski usul kısmi muharebeler devam edip gitmiştir.17 Fakat bu seferki durum daha zorlu ve de çetindir. Günler geçmiş ne topyekun savaşa girilmiş ne de muharebelerden bir sonuç alınabilmiştir. Kayıplar giderek artmış, sinirler gerilmiştir. Bezginlik ve yılgınlık had safhaya çıkmıştır. Birbiri ile tanışık, yıllarca beraber olmuş, arkadaşlık etmiş insanların, şimdi birbirlerine kılıç çekmeleri, hele hele öldürmüş oldukları kimselerin naaşlarını kendi elleri ile defnetmek durumunda kalmaları18 insani ve de vicdani olarak kişileri derinden yaralamıştır. Her iki taraf da kendisini haklı görse de ve de uzun zaman savaş konusunda kararlı davransa da19 artık kararlılığın ve tahammülün sonuna gelinmiştir. Savaş bir kırılma noktasına doğru ilerlemektedir. Savaşın bu ikinci safhasında önde gelen kumandanlar dahil kayıpların sayısal olarak büyük oranda artmaya başlaması ve özellikle Ammar b. Yasir’in şahadeti her iki cephede de büyük yankı uyandırmıştır.20 Komutanların ölümü hem savaşın ulaştığı boyutları göstermesi bakımından hem de askerlerin moral durumu itibari ile ciddi gelişmelerin habercisidir.

Sıffîn Savaşı’nın şiddet açısından ulaşmış olduğu son nokta ise leyletü’l-herir’dir. Leyletü’l-herir, 3-4 ay kadar devam eden Sıffîn Savaşı’nın bir gece ve bir gündüz kesintisiz devam eden safhasını teşkil etmektedir. Bu safha, Temmuzun 27’sini 28’ine bağlayan gecedir. (9-10 Safer 37). Bu gece sabaha kadar devam eden yoğun çarpışmalar yaşanmıştır. Şimdiye kadar sabahtan başlayan ve öğlen sıcağında sona eren muharebeler o gün sona ermemiş, ertesi günün kuşluk vaktine kadar devam etmiştir. Fasılasız yirmi dört saatten fazla süren bu sıcak gece, kılıç kalkan sesinden ve ölmek üzere olan insanların çıkardığı hırıltıdan başka bir sesin duyulmadığı, mızrakların kırıldığı, okların tükendiği, boğaz boğaza yakın dövüşün yoğun bir şekilde yaşandığı uzun bir gece olmuş ve savaş ancak ertesi gün durdurulabilmiştir. Bundan sonra artık bir daha böylesine bir çarpışma yaşanmamış, savaş bir anlamda bitmiştir.

Şam ordusuna mensup askerler tarafından havaya kaldırılan Mushaflar seremonisi Sıffîn Savaşı’nı bitiren taktik hamla olarak tarihe geçmiş olsa da, aslında savaşı bitiren bu leyletü’l-herirdir. Leyletü’l-heririn ardından Hz. Ali’nin kumandanlarından Eşas b. Kays bir konuşma yapmış ve şöyle demiştir: “Ben böyle bir gün görmedim. Savaş böyle devam ederse bu Arab’ın sonu, toptan yok olması demektir. Biz yok olursak çoluk çocuğumuz ne yapar, onları kime bırakırız!?21 Buna benzer başka konuşmalar da dillendirilmiş, nutuklar atılmıştır. Tüm bu konuşmalar da casuslar tarafından hemen karşı tarafa iletilmiştir.22 Sonuç olarak, Irak askerlerinin psikolojik durumunu yansıtan söz konusu bu konuşmalar ve nutuklar Şam tarafının savaşı bitirecek taktik hamleyi geliştirmesine katkı sağlamıştır.

2. Sıffîn Savaşı’nın Sonu
Savaşın uzaması ve kayıpların giderek artması nedeni ile her iki tarafın askerlerinin bir barış ve anlaşma beklentisi içerisine girmiş olmalarına rağmen, Irak tarafının galibiyete daha yakın olması sebebiyle savaşı durdurma hamlesi karşı taraftan gelmiştir. Çarpışmalar sırasında Şam tarafı mücadelenin kendi aleyhlerine döndüğünü görmüştür.23 Uzayıp giden savaşa son verme çareleri arayan Şam’ın, Irak tarafı komutanları nezdinde yapmış olduğu girişimlerden bir sonuç çıkmayınca, doğrudan askerleri etkileyecek ve sonuçta bir kamuoyu oluşturacak yol, yöntem bulmak konusunda kafa yoran Muâviye ve Amr ikilisi, leyletü’l-heririn getirdiği dehşete bağlı olarak ve de Irak tarafı askerlerinin sürüklenmiş olduğu psikolojik durumu göz önüne alarak, savaşı durduracak çareyi bulmuştur. Sonuçta her ikisi de diplomatik zekaları ile ünlenmiş ve dört Arap dahisi arasına girmiş olan mezkur taktik hamle ikilisi düşünmüş ve geliştirmiş oldukları Mushafları havaya kaldırıp karşı tarafa mesaj verme taktiği ile hedefine ulaşmıştır.

Seremoni şu şekilde icra edilmiştir. Büyük Dımaşk Mushafı beş kişinin taşıdığı birbirine ekli mızraklar ucuna bağlanarak havaya kaldırılmış ve aynı zamanda askerler de yanlarında getirmiş oldukları Mushafları aynı şekilde havaya kaldırmışlar, bir taraftan da iki cephe arasında at süren askerler, sürekli bir şekilde, sembol olarak havaya kaldırılan Mushaflar’ın vermek istediği mesaj dillendirmişlerdir: “Ey Iraklılar! Aramızda Allah’ın Kitabı hakem olsun.”24 “Şayet bu şekilde birbirimizi imhaya devam edersek, evlerimiz, çoluk çocuğumuz, Rumlara, Türklere ve Ehl-i Faris’e kalacaktır.”25

Mushaflar vasıtası ile verilmek istenen mesaj, Irak askerleri tarafından çok hızla bir şekilde kabule mazhar olmuştur. Ancak buna itiraz edenler de söz konusudur. Gelen mesaj Irak tarafından ele alınarak uzun uzadıya tartışılmıştır. Savaşın devamından yana olanlarla, durdurulmasını savunanlar arasında farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Hz. Ali’nin başkomutanı Malik Eşter, savaşın durdurulmasına şiddetle karşı çıkmıştır. Savaşın durdurulmasını savunanlar ve özellikle onların sözcüsü durumunda olan Eşas b. Kays ise barış yönünde yoğun çaba harcamış, savaşı durdurmak için her yola baş vurmuş, bizzat Muâviye ile görüşerek çözüme gidecek yolu açmaya çalışmıştır. Hz. Ali ise konunun düşünülmesi ve de değerlendirilmesi kararı ile tartışmalara son vermiştir.

İç savaşın ulaştığı boyutların her iki tarafı da ciddi endişeye sevk ettiği anlaşılmaktadır. Bu şekilde, kardeş kanı akıtılmasına devam ederek Arap’ın kendi kendini imha etmesi sonuçta Rumların, Şam’ı Farisilerin ise Irak’ı istila etmesi, yıllar yılı cihat ruhu ile mücadele edilerek fethedilen toprakların elden çıkması demektir. Hz. Ali’nin, Mushafların mızrakların ucuna takılarak havaya kaldırılmasının bir savaş taktiği olduğu şeklindeki değerlendirmesi, ısrarla buna vurgu yapması26 hayatın gerçekleri karşısında etkisiz kalmıştır. Netice itibariyle Şam tarafından gelen taktik hamle savaşı bitirmiştir. Bu hamle aynı zamanda süreç içerisinde karşı tarafı bölecek, onu zaafa uğratacak, yöntem ve planın da başlangıcıdır.27
Savaş gücü itibariyle biraz zayıf kalan Şam tarafı ordu disiplini, taktik ve strateji açısından daha iyi durumdadır. Muâviye, kendisini sonuna kadar destekleyen iyi organize olmuş bir orduya sahiptir. Irak tarafı ise birbiri ile çok da uyumlu olmayan bir koalisyondur. Koalisyon kabaca üç gruptan müteşekkildir. Guruplar arasında ortak bir hedeften de söz edilememektedir.

Bu durum ise Muâviye tarafından tespit edilmiştir. Muâviye gönderdiği elçiler vasıtası ile Ali ordusunun omurgasını teşkil eden Kurra’nın savaşın uzaması ve kayıpların artması sebebi ile içine düştüğü psikolojik durum hakkında bilgi edinmeyi başarmıştır. Kurrâ’nın çoğunluğunun Hz. Ali’yi destekleme konusundaki isteksizliği ve kayıtsızlığı bizzat Muâviye ve Amr tarafından tespit edilmiştir.29 Koalisyonun bu ana gövdesinin yanında ağırlıklı bir güç teşkil den ve başlarını Eş‘as b. Kays el-Kindi’nin çektiği Yemenliler ise Kurrâ’dan da daha isteksizdirler. Bir üçüncü grup ise sadece Hz. Ali için savaşan ve onun arkasında sapa sağlam duran Ensar’dır. Ancak diğerlerine oranla Ensar’ın gücü daha zayıftır.30

Netice itibariyle Hz. Ali’nin karşı çıkmasına rağmen koalisyon güçlerinin ağırlığı ile karar, savaşın derhal durdurulması şeklinde sudur etmiş ve tahkime gidilmiştir. İki hakemin tayini, bunların taraflar arasındaki ihtilafı çözmeleri görüşünün kabulü ve bunun bir anlaşma metnine bağlanması ile Sıffîn Savaşı bitirilmiştir.31 Hz. Ali tarafındaki ilk zaaf ve bölünme işareti ise anlaşma metninin kabileler arasında okunmaya başlanması ile kendini göstermiştir. Tahkim kararına bazı kabilelerden itiraz gelmiştir. Onlar “Allah’tan başka hüküm verecek yoktur” diyerek hakemlere ve hakemlerin vereceği hükme karşı çıkmışlardır.

Sonuç
Hz. Osman’ın devlet idaresinde Emevi ailesine öncelik tanıması devlet gelirlerinin dağıtım ve paylaşımına da yansımıştır. Fey’in adil bir şekilde taksim edilememesi insanların hareketlenmesine sebep olmuştur. İnsanlar başkent Medine’ye kadar gelerek şikayetlerini dile getirmişlerdir. Bir çok noktada yakınmalar olmakla beraber meselenin eyaletlerin tümünde görev yapan Emevi ailesi mensubu valilerin değiştirilip değiştirilmemesinde kilitlendiği anlaşılmaktadır. Hz. Osman döneminde başlayan, temelinde ekonomik paylaşımın yattığı sorunların giderek büyümesi, toplumsal hayatın kaos ve kargaşaya sürüklenmesine neden olmuştur ve artık bir daha, uzun müddet, istikrar sağlanamamıştır.

Cemel vakasının bir şekilde üstesinden gelinmesine rağmen, Şam valisi Muâviye b. Ebî Süfyan’ın yeni halife Hz. Ali’ye biat etmeyi reddetmesi üzerine kaçınılmaz olarak ortaya çıkan Sıffîn Savaşı somut bir netice elde edilmeden sonlandırılmıştır. Hz. Osman’dan sonra halife olan Hz. Ali ile Şam valisi Muâviye arasında meydana gelen Sıffîn Savaşı, Şam tarafının akıllı manevrası ile neticelenmiş, sorunun çözümü tahkime havale edilmiştir. Tahkimden somut bir çözüm çıkmadığı gibi ardından girişilen bölgesel çarpışmalar da ihtilafa çare olmamıştır. Hz. Ali cephesinin Hâricî isyanı ile bölünmesi ve Şam tarafı için ciddi bir tehdit teşkil eden Bizans’ın kuzeyden hareketlenmesi Sıffîn’de çarpışan tarafların zorunlu olarak bir saldırmazlık anlaşması imzalamaları ile neticelenmiştir.

Söz konusu anlaşma her nedense tarihin tozlu rafları arasında kalmış ve gün yüzüne çıkmamıştır. Kaynak eserler içerisinde sadece Taberî bu anlaşmaya yer vermiştir. Böylesine önemli bir anlaşmanın es geçilmesi doğrusu ilginç bir durumdur. Hz. Ali’nin oğlu ve ondan sonra halife seçilen Hasan ile Muâviye arasında yapılan anlaşma hemen hemen tüm kaynaklarda yer almışken, Hz. Ali ile Muâviye arasında gerçekleştirilen söz konusu mütarekenin görmezlikten gelinmesi, kaynaklar tarafından kaydedilmemesi, doğrusu ilginç bir durumdur ve aynı zamanda bu izaha muhtaç bir konudur.

Her şeye rağmen, mevcut şartlar ve gelişmeler muvacehesinde böyle bir mütarekenin gerçekleştirilmiş olması sürpriz sayılmamalıdır. Zira ne sıcak savaş, ne tahkim ve ne de bölgesel çatışmalar, gerek Irak gerekse Şam tarafı için tatminkar sonuç doğurmamıştır. Üstelik Sıffîn süreci içerisinde dıştan gelmesi muhtemel tehlikeler de kendisini hissettirmeye başlamıştır. Şam yönetiminin Bizans ile yapmış olduğu anlaşmaların süresi bitmiş, Şam’ın Bizans’ı durdurmak ve bir süreliğine de olsa onları idare etmek için ödemiş olduğu vergiler mali olarak ağır bir yük teşkil edecek duruma gelmiştir. Anlaşmaları yenilemek bu mali ağırlık sebebi ile neredeyse imkansızdır. Irak’ın kendi içindeki bölünme nedeni ile Şam üzerindeki hegemonik etkisi azalmış ve ayrıca beklenmedik bir şekilde hem Şam hem de Irak için tehdit teşkil eden bir Harici tehlikesi baş göstermiştir. Sonuç olarak tüm bu olaylar ve gelişmeler, Sıffîn’de savaşan güçleri sonraki dönemde barış yönünde adım atmaya sevk etmiştir.

Sevdiyseniz Paylaşabilirsiniz
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir