Selçuklulardan Osmanlılara Medreseler ve Yönetim İlişkileri

Yayım tarihi

En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 17 Eylül 2021 Kerim Usta

XVIII. Yüzyılda III. Selim devrinde devlet işlerinin görüşülmesi için Meclis-i Meşveret’in sık sık toplanmaya başladığı görülür. Sultan Selim’in Meclis-i Meşveret’te; “Allah aşkına Devlet elden gidiyor, Siz’de bu Devlet’e hissemendsiniz” diye, herkesi serbestçe fikirlerini açıklamaya davet ettiği görülür[36]. “Meşveret Allah’ın emri ve Sünnet-i Şerife’dir.” sözü ile bu danışma kurumuna işlerlik kazandırmak istemiştir. III. Selim zamanında yapılan yenilik hareketlerinin en mühimi olması itibari ile “Nizam-ı Cedid Ocağı” önemlidir. Durumlar ne olursa olsun mevcut asker ocaklarını hemen kaldırmak imkansızdı. Bu nedenle Yeniçeri Ocağı’nın ıslahı yoluna da gidilmiştir. III. Selim neticede Kabakçı Mustafa Paşa’nın yönettiği bir ayaklanma sonucu tahttan indirilmiştir[37]. Ancak O’nun yolunu II. Mahmut takip edecektir.

II. Mahmut (1808-1839) tahta geçtiği sıralarda iki önemli hadise vardır. Merkez’de anarşi unsuru haline gelen yeniçerilerin bir nizama sokulması ve modern bir askeri sınıfın kurulması ile eyaletlerde türeyen zorbaların itaat altına alınmasıydı. Sultan Mahmut bütün devlet kurumlarını modernleştirmek, tam manasıyla yeni bir nizam getirmek istiyordu. 1826 yılında talimli asker yetiştirilmesi için önce Yeniçeri Ocağı’nı kaldırma kararı aldı[38]. Aynı zamanda Mehmet Tahir Efendi’de fetva verdi. Bu Şer-i delil meşverette bulunanlar tarafından imzalandı. Eşkinci adı verilen bu yeni ocağa yeniçerilerden bir miktar asker alınarak işe başlandı. Ulemâ’nın fetvalarına rağmen yapılan iş kâfirleri taklit sayılmıştır.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılacağı ve Nizâm-ı Cedit’in yeniden kurulacağı sözleri çıkarıldı. Yeniçeriler kazanlarını Et Meydanı’na çıkardılar. Saray’a ve yeni düzene karşı klasik ihtilâl bir defa daha başlamış oldu. En büyük engel olan Yeniçeri Ocağı’nı bertaraf etmek isteyen Padişah, artık yeni bir ordu kurmayı kesinlikle kararlaştırdı. Nizâm-ı Cedit ve Sekbân Ocakları’na mensup subay ve askerlerle kuruluşuna başlanan bu yeni orduya; “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye” adı verildi[39]. II. Mahmut iktisât sahasında da ıslahata girişmiş fakat başarılı olamamıştır.

Sonuç:

Medreselerde sınıf geçme yerine ders geçme esası vardı. Bir öğrenci istediği hocadan istediği dersi alırdı. İlla bir medresede bir talebenin öğrenimini tamamlaması mecbur da değildi. Böylece son derece verimli bir akademik rekabet esası getirilmişti. Başlangıçta medreseler de; akli, nakli ve şer’i ilimler bir arada tedris ediliyordu. Taşrada ki medreselere “müderris” yetiştiriliyordu. Sonraları “Kadı” da yetiştirilmiştir. Ayrıca müftülük, cami hizmetleri, kâtiplik gibi sahalarda da görevliler yetiştirilmiştir. Osmanlı medreselerinin en büyüklerinde bile müderrisin okuttuğu talebe sayısının yirmiye ulaşmadığı görülür. Talebeler medreselerin yanında veya yakınında imaretlerde yiyip içerler ve birçok derslerini büyük camilerin bir köşesinde müderrislerin rahlesi çevresinde diz çöküp oturarak takip ederlerdi. Medreseler bir hayli çoğalınca devletin hakimiyet sahası da genişleyince, tam kâmil müderrisler her yere verilememiş ve imkanlar daralmaya başlamıştır.

Medreselerde Türkçe eserler olmakla birlikte asıl kaynak kitaplar, dini anlamak için olduğundan Arapça idi. Daha sonraları medresenin dili konusunda tartışmalar ortaya çıktı. Medreselerin bozulmasında tefekkürü faaliyete geçirecek olan Matematik, Kelâm ve Felsefe gibi aklî ilimlerin terk dilmesi, bunların yerini tamamen naklî ilimlerin almış olması birinci derece de etken olmuştur. Bazı Şeyhülislamların teklifleri ile hikmet dersi medreselerden kaldırılmıştır[40]. Bundan sonra müspet ilimler okutulmaz hale gelmiştir.

XVII.  Yüzyıldan sonra Batı’da gelişen serbest ilimleri benimseyemeyen medreseler XV. ve XVI. yüz yıllarda bulunduğu seviyeden aşağıya düşmüşlerdir. Ders programlarında müspet bilimler, tabii bilimler ve felsefenin kaldırılmış olması sadece İslamî bilimlerle, dil ve edebiyat öğretilmesi, Batı ile olan eğitim ve öğretim farkını bâriz bir şekilde ortaya çıkarmıştır[41]. Bilim dilinin Arapça olması, Türkçe kitapların az olması, ilmi inkişafa mani olduğu gibi bilhassa ticaret için gerekli olan yabancı dil öğretilmiyordu. Medrese müesseseleri ve değerli bilginler hep merkezlerde toplanmıştır. Merkeze uzak yerlerdeki enerjik talebeler iyi yetiştirilememiştir. Bu tip gençlerin enerjileri sönüp gitmiştir. Merkezdeki hocalar arasında son devirlerde bir de mevkii hırsı ortaya çıkmıştır.
Ayrıca öğrenciler zor şartlar altına terk edilmiş, ikâmet yiyecek-giyecek gibi problemlerle karşı karşıya gelmişlerdir. Bunun dışında medrese öğrencileri bir “talebe-i ulûm” tezkiresi yaptırarak ve bir de “tavsiye-nâme” ele geçirerek “Ramazan cerri”, “Kurban cerri”, “Harman cerri” gibi çeşitli nedenlerle zengin köylere dağılıyorlar, hem halkı aydınlatmaya hem de kışlık harcamalarını çıkarmaya çalışıyorlardı. Artık fetihler yapılamıyor ve bu nedenlerle medreselere yeterli yatırımlar yapılamıyordu. Cahil tekke insanları ve bazı zayıf yapılı menfaatçi insanlar, halkı istismara başlamışlardı. “Beşik ulemâsı” denen babadan oğula geçen âlim olma kaydı, o insanların iyi yetişmemesine ve onların yozlaşmasına sebep olmuştur. Medreselerin isyanlara iştirak etmeleri de medreselerin bozulmasında önemli diğer bir etkendir.

Bir kısım ailelere imtiyaz verilmesi keza aynı şeyleri doğurmuştur. Medresedeki talebelerin isyanlarında ideolojik bir sebep yoktu. Asıl sebep levent denilen başıboş ve “çift bozan” insanların medreseleri alet etmelerinde ve medreseli gibi gözükerek halk arasında hoşgörü kazanmak, ayrıca medreselileri de aralarına alarak suç işlemek gaye ve isteklerinde aranmalıdır. Öğrencilikle alakası olmayan kimselerin medreseleri barınak haline getirdikleri 1794 tarihli bir belge de kayıtlıdır. Hocalar ve aklıselim talebeler bu durum karşısında onları hiçbir zaman desteklememişleridir. Ama bazı müderrislerin görevlerini yapmadığı söz konusudur. 1839’da Tanzimat’ın ilânına kadar medreselerin kendi haline bırakıldığı söylenebilir. Medreseler ne zaman ıslah edilmeye çalışılsa medreseliler çoğu kez karşı bir tavra girmişlerdir.

Osmanlı Devleti’nde Din önemli bir kıymete haizdi. Ulemâ’ya suç işleyince verilen ceza azil idi. Bilginlerden çoğu son zamanlarda çeşitli sebeplerle azledilmiştir. Bilginlerin çeşitli sebeplerden dolayı menfi tavır içine girmesi zaman zaman devleti zor durum da bırakıyordu. Bazen Bilginlerden katledilenlerde olmuştur. XVIII. Yüzyıldan sonra ulemâ sınıfı yalnız kendi çıkarlarını koruma endişesi ile yöneticilerinin zulümlerine engel olma fonksiyonlarını da iyice kaybetti. XIX. Yüzyılın ikinci yarısına kadar eğitim ve öğretim alanında ciddi sayılabilecek hiç bir yenilik hareketi yapılmadı. Haliyle medrese mezunları bilgi ve görgü yönünden eksik kaldılar. Bu durumda sahte bilginler, mevkii ve menfaatperest kişiler ortaya çıktılar. Osmanlı bilginleri artık çağın fikir ve sosyal akımlarına ayak uyduramaz veya onları tenkit edemez oldu. Ulemâ zümresi birçok yeniliklerin farkında olmadan veya bilmeyerek karşı tavır içine girdi.

III. Selim müteaddit defalar çıkardığı kânunnâmaler ile ulemâ sınıfını düzeltmeye çalışmıştı. II. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmakta ve Avrupa usulü yeni bir ordu kurmakta ulemâyı yanında bulmuştu. Fakat bilginler din ve kültür sahalarındaki inkılâplara karşı, aynı fikir ve düşüncede değildi. Padişahların giriştiği inkılâplara karşı, bilginlerin bir şikâyetnâmesi sunulunca, onlara ancak din işlerine karışabileceklerini, devlet işleriyle tamamen kendisinin sorumlu olduğunu Padişah’ın ihtar etmesi, artık ulemânın devlet ve toplum üzerindeki nüfuzunu önemli ölçüde kaybettiğini açıkça gösterir. Esasen uzun bir süredir zayıflamış olan bilginler ve yönetim arasındaki ilişkiler, XIX. Yüzyılda büsbütün iplerin kopmasına sebep olmuştur. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında eğitimli insanlarında çaresiz ve etkisiz kaldığını söyleyebiliriz.

Konuyu okumaya devam et.  Sayfa 5

Yazar: Kerim Usta

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise bir "Sevda"...

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir