Selçuklulardan Osmanlılara Medreseler ve Yönetim İlişkileri

Yayım tarihi

En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 17 Eylül 2021 Kerim Usta

Çift bozanlığın artması sonucu medreselerdeki öğrenci sayısı da hızla artmıştır. Medrese ve imâretlerinde normalden çok daha kabarık bir halde yaşayan öğrenciler bu şartlar altında derse çalışma imkan ve iradesini bulamıyorlardı. Gurbetçi gençlerin ilk sığınacağı yer medreseler ve imârethâneler olmuştur. Bu durumda öğrenciler ruhsal bunalıma düşmüşler ve bir takım ahlaksızlıkların da çoğalmasıyla, imâretlerinde içe kapanık hayattan sokağa fırlayan gençler, saldırgan, zorba ve eşkıya davranışlı oluyorlardı. 1543’de Anadolu kadılarına yollanan bir genelge fermanda; levent sürülerinden halkı korumak için alınacak tedbirler bildirilirken, “Talîb-i ilimden levent suhtesi”ne de geniş yer verilmiştir.

Medrese Mezunlarının Aldıkları Görevler ve Konumları:
Osmanlı Devleti “Örfî Hukuk”un yanı sıra “Şer’i Hukuk”a göre idare edilirdi. Ancak bazen hükümdar da bazı hususlarda yetkili olurdu. Şeriat’ın anlaşılması ve tatbiki belli seviyede bir tahsil ve ihtisas gerektirirdi. Bu işlerde uğraşanların İslam hukukunu iyi bilmesi gerekirdi. Din âlimleri ile adalet hizmetlileri bir sınıf içerisinde birleştirilmiş ve bunlara “Ulemâ” adı verilmişti. Kadılar, Müderrisler, öğretmenler, imamlar, doktorlar, matematikçiler, astronomi bilginleri ve din âlimleri hepsi medrese de eğitim gören ve toplumda önemli rolleri olan aydın kimselerdi. Kısaca medreseler Osmanlı toplumunun bürokrat, asker, doktor ve yargıç gibi her türlü eğitilmiş elemanını sağlıyordu. Sadrazamlığa kadar devletin her türlü kademesinde görev yapan ulemânın toplum üzerinde etkili bir itibarı vardı. Şeyhülislamlar ve kadıaskerler yüksek gelirli kimselerdi. Müderrisler ve diğer din hizmetlileri de maddi bakımdan rahat bir hayat yaşıyorlardı.

Müderrislik: Müderris, medreseden mezun olup diploma aldıktan sonra mülâzemet ve kadıasker defterine kaydolunarak, en aşağı derecede olan Haşiye-i Tecrit medresesi müderrisliklerinden birine tayin edilirdi. Daha sonra sırasıyla Miftâh, Kırklı, Hariç-Ellili medreseleri müderrisliklerine yükselirlerdi. Kadıaskerler’inde hazır bulundukları imtihanda başarılı olduğu takdirde Sahn-ı Semân medreselerinden birine terfi ederdi. Bu son müderrisliği bu günkü anlamda profesörlük ile mukayese etmek mümkündür[29].

Kadılık: Şer’i ve hukukî hükümleri tatbik eden, aynı zamanda hükümetin emirlerini yerine getiren bir makamdır. Kadılar’a “Hâkimü’ş-Şer” veya Hâkim’de[30] denir. Osmanlı Devleti ile birlikte Kadılık Teşkilâtı’nında kurulmuş olduğunu görmekteyiz. Kadılar’ın en önemli ve sürekli gelirleri, yaptıkları hizmetlerden alınan ve Padişah fermanıyla belirlenen harçlardı. Bir de Kadıaskerler vardır ki, bunlar yüksek yargıçtırlar. Türkiye Selçukları da bunu Osmanlılar’dan evvel bulundurmuşlardır. Kadıaskerler vezir-iazam tarafından tayin edilirdi[31].

Şeyhü’l-İslamlık: Osmanlılar’da Hanefî fıkhı üzerine şer’i ve hukukî meselelere ait dinî hükümler veren kişiye “Müftî” karara da “Fetvâ” denmiştir. Müftülere Şeyhülislam unvanı da verilmiştir. Bunun ilk tarihi bilinmemektedir. Selçuklular’da her şehirde bulunan Müftülere Şeyhülislam denirdi. Osmanlılar’da ise sadece Başmüftüye Şeyhülislam denilmiştir. Fatih devrinde Şeyhülislamlık resmi bir nitelik kazanmıştır. 1574 yılına kadar müderris ve kadıların tayinleri vezir-iazama ait iken, bu tarihten sonra bu görev Şeyhülislamlara bırakılmıştır. Şeyhülislamın en önemli görevi ciddi konularda fetva vermekti. Şeyhülislamlar dürüst ve bilge kişilerden seçilirdi[32] .

Osmanlı Devleti’nde Islahat ve Yenilik Hareketleri:

Osmanlı Türkleri XVII. Yüzyılda zaferler kazanırken bazen de mağlubiyetler görüyordu. Bu sebeple büyüklük devrine nazaran bir çöküş içinde bulunduklarını anlıyorlardı. Fakat mütefekkirleri askerî, idarî ve ilmî müesseseler de müşahede ettikleri bozuklukları düzelterek, “Devlet-i Ebed Müddet” olan milletin eski kudretini tekrar kazanacağına, medenî ve manevî üstünlüğün kendilerinde olduğuna inanıyorlardı. Osmanlı âlimleri Avrupa devletlerinin ilerlemelerinde Reform ve Rönesans hareketleri ile gelişmiş olan müesseselerinin oynadıkları rolünü değerlendirmekten uzak kalmışlardır. Bir bakıma Türklerin kendi medeniyetlerine ve üstünlük duygularına bağlı kalmaları ve Avrupa’da gelişmekte olan yeni medeniyete itibar etmemeleri normal idi. Nitekim tarihi medeniyetlere mensup olan diğer milletler de hemen aynı psikoloji içinde bulunuyorlar, uzun müddet kendi âlemleri dışında bir medeniyetin mevcudiyetini kabul edemiyorlardı. Osmanlılar kendi medeniyetlerinin inhitatları ve ona çare bulunması hakkında ancak kendi bünyelerine göre görüşler ileri sürmüşler, meseleleri cihanşümul bir mahiyette düşünememişlerdir. Bu da ulemânın yüzyıllarca batılıları daima kâfir saydıkları ve medeniyetlerini küfür addetmelerinden kaynaklanmaktadır.

Osmanlı Devleti XVIII. Yüzyıl sonlarına kadar bazı yerleri kaybetmesine rağmen onlara tekabül edecek ıslahatlarda yapmışlardır. Osmanlı toplumunda herhangi ıslahat çalışmasının halktan beklenmesi düşünülemezdi. Islahat ya açık fikirli padişahlar veya bunların hamiyetli vezirleri tarafından yapılmıştır. Fakat bütün ıslahat çalışmalarında güdülen gaye, devlet müesseselerinde temelli bir yenilik yapmak değildir. Görüldüğü gibi ıslahat fikirleri ve gereği devletin askeri sahada yenilgiler alması üzerine ortaya çıkmıştır. Islahatçılar devletin bozulmuş olan düzenini kuvvete dayanarak tekrar kurmak istemişler.

Osmanlı Devleti görevini; Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye söylediği; “Adil ol, merhametli ol, iyi adam ol, halkı eşit olarak himaye et, İslam Dini’ni yay ve genişlet, yeryüzünde hükümdarların görevi budur. Ancak böylelikle Allah’ın rızasına erişirsin, bilmediklerini bilenlere danış”, sözü ile ifade etmek mümkündür. XVIII. Yüzyılda Avrupa Medeniyeti teşekkül etmiş, ilim ve felsefe de büyük hamleler yapılmıştır. Kanunî devrine dönüş fikri ile yapılan ıslahatların devamlı olmaması ve köklü bir değişiklik getirmemesi Osmanlı ordularının sürekli yenilmesi ve bu yüzden Avrupa’ya yaklaşma fikrinin gayri ihtiyari olarak gelişmesi ile XVIII. Yüzyıldan itibaren “Batılılaşma anlayışı”nın doğduğu söylenebilir. Özellikle III. Selim’den sonra Islahat Layihâları’nda, Batıyı örnek alma isteği ağırlığını açıkça hissettirmiştir. Yine bu dönemden itibaren yenilik hareketleri daha ziyade Padişah ve sadrazamların doğrudan doğruya yetkisi ve denetimi altına alınmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman devrinde başlayan Osmanlı-Fransız dostluğunun devamlılığı için Fransa’nın Avrupa politikasında üstün bir duruma haiz olması da göz önüne alınarak Fransa’ya yakın olunmuştur. Türk düşmanı olarak kabul edilen, Ziştovi ve Yaş antlaşmalarına kadar harp halinde bulunulan Rusya ve Avusturya devletlerine karşı bir siyaset gütmesi, askerlik sanatında diğer devletlerden ileri bulunması, Osmanlı devlet adamlarına tasarladıkları ıslahat için Fransa’dan faydalanmak gereğini kabul ettirdi. III. Selim (1789-1807) daha veliaht bulunduğu sırada devlet ricalinden bazı şahıslar vasıtasıyla Fransa kralı XVI. Lui ile irtibat kurarak, hükümdar olduğu zaman devlete bir nizam vermek, bilhassa Avrupa orduları tarzında talimli bir ordu vücuda getirmek arzusunu belirtmiş, buna mukabil olarak Fransa Kralı kendisine bazı tavsiyelerde bulunmuş idi.

Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra duraklama devrine giren Osmanlı Devleti’ni, ondan sonra gelen devlet adamlarından bazıları kurtarmak için çaba sarf etmişlerdir. XVII. Yüzyılda Genç Osman (1618-1622), IV. Murat (1623-1640) ve Köprülüler yaptıkları reformlar ile Osmanlı Devleti’ne eski gücünü kazandırmak istemişler. Reformcular öldükten sonra devlet tekrar reforma gerekli duruma düşmüştür. Osmanlılar’da 1711’de Purut ve 1716’da Pasarofça antlaşmalarının imzalanmasından sonra Lale devrinde ıslahat ve yenilik faaliyetlerinin başladığını görmekteyiz. III. Sultan Ahmet zamanında (1703-1730) antlaşmaların verdiği huzur sayesinde, Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın Padişahı barışçı ve ıslahatçı bir siyaset güdülmesi gerektiğine inandırmasıyla girişilen kültür ve imar faaliyetlerinde, Avrupa’nın medeni tesirlerinin önemli bir rol oynadığı görülür. Bu devirde Avrupa’nın önemli merkezlerine ilk defa bazı elçiler göndermek suretiyle Batı medeniyetini sathi de olsa tanımak fırsatı bulunmuştur[33].

Lale devrinde sanatın gelişmesiyle beraber yenileşme bakımından kayda değer en önemli olay, matbaanın Türkiye’ye girmesidir. I. Mahmut (1730-1754) ve II. Mustafa (1757-1773) zamanlarında Humbaracı ve Topçu ocaklarının Batı tarzında teşkilatlandırılmasına girişildi. III. Mustafa yeniliklerine inanan bir Padişah olarak, özellikle Avrupa tekniğini iktibasa çalıştı. Bu amaçla Fransa’dan Baron de Tott ve başka uzmanlar getirerek “Mühendishâne ve Bahriye” sınıfı ve mekteplerini ıslah etmeye çalıştı[34]. I. Abdulhamit zamanında (1774-1789) Sadrazam Halil Hamit Paşa ile orduda teknik sınıfların modernleşmesine devam edilmiştir.

Türk tarihi boyunca, devlet adamlarının devlet yönetiminde danışma kurumuna önem verdikleri ve devamlı suretle âlimlerin fikir ve düşüncelerinden yararlanmayı ihmâl etmedikleri görülür. Uygurlar Devleti’nde hakanlara yol gösteren ilim ve fikir adamlarına “Tayanç” ve “Kengeşci” denirdi. Oğuz Devleti’nde “Kengeş Meclisi” vardı. Büyük Selçuklular bu âlimlere “İhtiyarlar Meclisi”   demişlerdir. Osmanlılar ise “Meclis-i Meşvered” adı ile bu geleneği devam ettirmişlerdir. 1789’da tahta geçen III. Selim devrine kadar gayr-i ihtiyari olarak, Batı dünyasına bir yaklaşma olmuştu. Avrupa’yı tanıtmak amacıyla elçiler gönderiliyor ve dillerinin öğrenilmesi isteniyordu. III. Selim (1789-1807) gün geçtikçe çözülüp anarşiye gömülen müesseseleri Batı usulüyle yenileştirmeye karar verdi[35].

Konuyu okumaya devam et.  Sayfa 4

Yazar: Kerim Usta

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise bir "Sevda"...

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir