Selçuklulardan Osmanlılara Medreseler ve Yönetim İlişkileri

Yayım tarihi

En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 17 Eylül 2021 Kerim Usta

Süleymaniye Medresesi İstanbul’un yedi tepesinden biri üzerine kurulmuştu. Medreseler’de haftada dört gün ders okutuluyordu. Her medresede talebelerin yatıp kalkması için hücre denen medrese odaları vardı. Talebelere günde iki defa yemek verilirdi. Süleymaniye Medreseleri yâni Sahn-ı Süleymaniye yapıldıktan sonra Dâhil Medreselerini tamamlamış olan talebelerden arzu edenler Sahn-ı Seman’a arzu edenler Sahn-ı Süleymaniye’ye devam ederlerdi. Süleymaniye medreseleri yapılıncaya kadar en yüksek müderrislik Sahn-ı Semân müderrisliği iken, Süleymaniye Medreseleri’nin inşâsından sonra müderrisler İbtidâ-i altmışlı yâni altmış akçe yevmiyeliden başlayarak Hareket-i altmışlı, Mûsıla-ı Süleymaniye Hamise-i Süleymaniye ve Süleymaniye ve müderrisliğin son kademesi olarak Dâru’l-Hadis’i Süleymaniye müderrisliğine yükselirdi[23].

Medreselerin olumsuz etkilerine gelince, Osmanlı Devleti’ndeki çöküşün başlangıcını, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) devrine kadar götürmek mümkündür. Çünkü hadiselerin ortaya çıkışı ile sebepleri arasında belli bir zaman farkı vardır. Batı’dan oldukça ileri durumda bulunan Osmanlı Devleti’nin yükselme devrindeki refâh ve sükûnet, Kanuni Sultan Süleyman devrinin sonlarına doğru yerini yavaş yavaş huzursuzluk ve karışıklıklara bırakmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’ndeki çöküş sebepleri arasında tam bir iç içelik söz konusudur. Siyâsi, idâri, içtimâi, askerî ve kültürel bozulmalar biri birilerinden ayrı ayrı ele alınamayacağı gibi, aynı zaman da biri birilerine de sebep teşkil ederler.

Osmanlı Devleti XVI. Yüzyılın sonlarına doğru gerilemeye başlayınca, ulemâdan kimi şahsiyetlerin, devlet idaresi ve yönetimdeki bozulmaların düzeltilmesi ile ilgili düşüncelerini padişahlara zaman zaman eserler ve lâyihâlar halinde sundukları görülmektedir[24]. Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla beraber tesisine başlanan medreseler[25], devletin gerilemesine paralel olarakta bozulmaya başlamıştır. Bozulan medreselerden mezun olan ulemâ da kendi sahasında yetersiz olmakla kalmayıp, bütün kötülüklerin kaynağı gibi görülmeye başlanmıştır.

Fatih’den sonra Kanuni Sultan Süleyman zamanında Medreseler’de Riyâziyât (Matematik) ve Tabiat dersleri çok önem kazanmıştır. Fakat bunlardan sonra bu derslere karşı düşmanlık başladı. Müspet ilimlerin kaldırılmasına ve Medrese eğitiminin bozulmasına karşı ilk tepki XVII. Yüzyılda Kâtip Çelebi(1609-1658)’den gelmiştir. O “Mizânu’l-Hak fi İhtiyâri’l-Ehak” adlı eserinde; “medreselerin içine düştüğü aymazlığı, gafleti müderrislerin bilgisizliğini ileri sürmüş ve öğretimde doğru yöntemlerin uygulanmasını, Batı’daki bilimsel gelişmelerden yararlanılmasını önermiş ise de bu görüşleri dikkate alınmamıştır[26] .

Padişah ve devlet adamlarından oluşan ıslahatçılar, Devlet’in başta Yeniçeri Ocağı olmak üzere, bütün müesseselerini ıslah etmeye çalıştılar. Bu süreçte “Medrese Teşkilâtı” da, ıslah edilmeye çalışılmıştır. Ulemâ’dan ıslahatçıların yanında yer alanlar olduğu gibi, yenilik hareketlerine karşı çıkanlar da olmuştur. Osmanlı Devleti’nin yükselmesinde önemli bir rolü olan ulemâ, devletin çöküşünde de menfi davranışlarıyla etkili olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin çöküşünde rolü olan, eğitim ve öğretim alanındaki bozulmaya bağlı olarak yetişen ulemânın yetersizliği bilinmesi gereken bir husustur. “Kütüphanelerimizde Osmanlı döneminden kalma henüz gün ışığına çıkmamış, değerlendirilmemiş ve dolayısıyla içlerinde nelerin bulunduğu hususunda yeterli bilgi edinilmemiş, yazma veya basma çok sayıda eser bulunduğu malumdur”[27]. Söz konusu eserler zamanla tetkik edildikçe elimize eğitim tarihimize ait daha sağlıklı bilgiler geçeceği muhakkaktır.

XVIII. Yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı Devleti coğrafi genişlik itibariyle Avrupa devletlerinin Rusya hariç en büyüğü olma özelliğini korumuştur. Osmanlı topraklarındaki nüfus otuz beş milyon ile elli milyon arasında tahmin edilebilir. Osmanlı Devleti’ndeki nüfus genellikle Müslüman idi. Üç’te biri Gayr-i Müslim topluluklardı. Çok çeşitli kavimlerin tek bir devlet bünyesinde idare edilmesi çok tabi olarak güçtür. Bu sebeple devlet idaresinde meydana gelen bozukluklar zamanla diğer müesseselere de sirayet etmiştir. Tabidir ki, bundan medreseler de payını almıştır.

Koçi Bey, XVII. Yüzyılda baş gösteren askerî, idâri ve ilmî bozuklukları izâh ederken; Kanuni Sultan Süleyman’ın divân toplantılarına çıkmamakla, sadece askeri erkânı değil, Beylerbeyileri dahi tanımadığını, İbrahim Paşa’yı derhal vezir-iazam yaptığını, kızı Mihrimâh Sultan ile evlendirerek vezir-iazamlığa getirdiği Rüstem Paşa’yı, temlik ettiği pek çok köyle bir hükümdar gibi zengin ettiğini, Rüstem Paşa’nın servetiyle birlikte zînet ve şöhretinin arttığını, kendi zamanlarına kadar sirayet eden hastalıkların başlangıcının bu tür uygulamalar olduğunu ve bu görüşlerin zamanının mütefekkirlerine de tesir ettiğini bildirmiştir[28].

Osmanlı’da devlet idaresinin bozulmasında, “dönmeler” diye tabir edilen yabancı unsurların idare de görev almasının da büyük rolü olmuştur. XVIII. Yüzyıl merkezî siyâset kuvveti, yani saltanat makamı gittikçe zaafa uğramıştır. Bu hadisenin başlıca sebeplerinden birisi; en yüksek iktidar makamında bulunan Padişah’ın ve devlet idaresini yöneten şahsiyetlerin çoğunlukla ihata,  iktidar, liyakat ve bilgice noksanlıkları ve ahlakça düşkünlükleri olmuştur. Osmanlı Devleti’nin çöküşünde iki tarihi neticenin devamı görülmektedir. Ülke arazisinin harici düşmanlar tarafından zapt ve istilâsı, diğeri ise; Halkın bir kısmını oluşturan Gayr-i Türk ve Gayr-i Müslim unsurların devletten ayrılarak birer siyasi heyet teşkil etmeleridir.

Osmanlı Devleti’nde, garip-yiğit ve gönüllülerden savaşlarda yararlılık gösterenlere ulûfe ve tımar verilmekte idi. İçlerinden bir kısmı ilmiye sınıfına girmek için eğitimin parasız olduğu medrese ve imaretlerinde kümelenmeye başlamışlardır. Köylerinde çiftini çubuğunu bırakan bu boş insanlar, zengin şehirlerin ve çiftliklerin bulunduğu yerlere yığılıyorlardı. Bu yüzden de, tabi olarak asayişsizlik, cinayet, fuhuş, hırsızlık gibi olaylara sebebiyet veriyorlardı. Sözü geçen boş insanlar eşkıya gibi hareket etmelerine rağmen, hükümet bunları cezalandırmaktan aciz bir halde idi. Bu çift bozanlar hükümet hizmetlileri kadrolarından sıyrılmış, yani hükümet kesiminde iken kanunsuz eylemlere girişmiş kişileri örgütleyerek “Celaliliğe” çevirmişlerdir. Ekonomik bunalımların sebep olduğu bu hareketler gün geçtikçe büyümüştür. Bazen de bu grupların gayri Müslimler ile ortak hareket ettikleri dahi görülmektedir.

Celâlilerin ortaya çıkışları, III. Sultan Mehmet’in padişahlığı (1595-1603) dönemine rastlamaktadır. Ortadan kaldırılması ise I. Sultan Ahmet (1603-1617) dönemindedir. 1595-1617 yılları arası “Celali İsyanları” uzun süre iç bünyeyi, dolayısıyla devleti meşgul etmiş ve sarsmıştır. Kara Yazıcı ve Hüseyin Paşa en meşhur celâli hareketlerinin sorumlularındandır. Medrese talebesinin bir kısmı da bu hadisede önemli bir grubu meydana getirirler. Suhte hareketleri olarak bunlar zikre değer. Osmanlıların çöküşünde tutarsız bir malî politika güdülmesinin sonucu olarak ortaya çıkan iktisâdi buhranın da çöküşte payı büyüktür. XVII. Yüzyıla kadar geniş topraklar kazanılmış olması, medrese mezunlarına geniş bir iş imkanı sağlıyordu. Bu itibarla medreseler, askeriye sınıfının “Ehl-i Şer” (İslam hukukçuları) kesiminde görev alan diplomalı kişiler yetiştiren pratik kurumlar haline dönüşmüştür.

Yazar: Kerim Usta

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise bir "Sevda"...

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir