Selçuklulardan Osmanlılara Medreseler ve Yönetim İlişkileri


Son Güncelleme Zamanı:

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

Özet:

Türk Milleti’nin tarihi sürecinde devlet adamlarına rehberlik eden ve yönetimin hemen her aşamasında hizmet eden, saygın bir topluluk olan bilginleri görmek mümkündür. Bu aydınların verimliliğini ve faaliyetlerini ortaya koyabilmek için Türk Devlet Geleneği’nin iki önemli hanedanlığı olan Selçuklular ve Osmanlılar zamanında medreseleri, kuruluş ve işleyişleri bakımından ele almak gerekir. Gerek Çin Kaynakları, gerekse Göktürk Kitabeleri, Türklerin Müslümanlığı kabul etmeden önceki dönemlerde Türk Kültür hayatının çok ileri bir düzeyde bulunduğunu ve bilginlerin önemli bir konum ve nüfuz sahibi şahsiyetler olduklarını göstermektedir[1].

Göktürkler (550-744) zamanında yalnızca kağanların “bilge” olmaları yetmiyordu. Türk kağanlarının yönetimindeki üst düzey görevlilerin ve komutanların da bilgi sahibi olmaları şarttı. Göktürklerdeki bu anlayış, Karahanlı, Gazneli, Harzemşahlar, Selçuklular ve Osmanlılar devirlerinde de devam etmiştir. Osmanlı Devleti’nde gelecekte padişah olacakları için şehzadelerin kültür seviyelerini yükseltmek amacıyla devrin büyük bilginleri onlara ders vermek için görevlendirilmekteydi.

Selçuklu ve Osmanlı medreseleri hakkında bilgi veren bazı araştırma[2] eserlerin bulunduğunu biliyoruz. Ancak devletin yükselişinde olumlu, çöküşünde ise olumsuz etkisi bulunan medreseler, bilginler ve yönetim ilişkileri hakkında bir araştırma ortaya koymak istiyoruz. Selçuklu ve Osmanlılar tarihi içerisinde eğitim öğretim kurumu olan medreseler ve onun en önemli unsuru olan bilginlerin etki ve katkılarını değerlendirmek gerekir. Sultanlar, padişahlar ve vezirler ile Kurultay veya Divanlarda yer alan âlimleri, yani bilginleri ve onları yetiştiren Türk devletlerinin etkin ve sorumlu bir kurumu olan medreseleri görmekteyiz. Selçuklu Devleti’nde ve Osmanlı Devleti’nde medreselerin gelişimi ve faaliyetlerine bakmak yerinde olacaktır.

Türk Devlet Geleneği’nde kağan veya hakanların bilge olması, adaletli olması gibi en önemli hususlar, İslam Medeniyeti’ndeki Halifelik şartları arasında da yer almaktadır. Devlet başkanlarının mutlaka adaletli ve bilgili olmaları, yani ilim sahibi, âlim sıfatı da taşımaları bir zorunluluktur. Devlet yöneticileri, bilginler ile daima bir arada olur, onlarla istişare eder, telkin ve tavsiyelerini dikkate alırlardı. Selçuklu ve Osmanlılarda birçok bürokrat ve yönetici eğitim ve öğretim kurumu olan medreselerden yetişmiştir.

Giriş:

Türklerde ilim ve ilim adamına büyük bir saygı ve değer verilmiştir. Kültür ve medeniyet kavramları içerisinde din unsurunun yeri de büyük olmuştur. Bir milletin kültürü, dinî anlayışı ile daha da zengin hale gelir. Türkler tarihleri boyunca çeşitli sebeplerden dolayı bir kaç defa büyük çoğunluk olarak din ve bir anlamda medeniyet değiştirmişlerdir. Türklerin Müslümanlığı kabulden önceki dönemlere ait kültür hayatını en ziyade Çin kaynakları ve Göktürk kitabelerinden öğrenebilmekteyiz. Türkler, etkin bir şekilde 751 yılında yapılan Talas savaşından sonra daha yoğun olarak Müslüman Araplar ile temas etmeye başladılar[3].

Türklerin Maveraünnehir’de Müslümanlığı kabul etmeleri X. Yüzyıl sonlarına kadar sürmüştür. Özellikle Karahanlı Devleti (840-1212) hükümdarı Satuk Buğra Han (903-959) ile Türklerin topluluklar halinde Müslüman oldukları görülmektedir. Karahanlılar dönemi, Türk Kültür ve Sanat Tarihi bakımından da çok önemlidir. Bu dönemde; Camiler, Medreseler, Köprüler, Türbeler ve Kervansaraylar gibi, birçok yapılar inşâ edilmiştir. Buhara, Taşkent, Rey, Isfahan ve Semerkant gibi, şehirler başta olmak üzere birçok Türk şehri, Dinî ilimlerin öğreniminin yapıldığı merkezler haline gelmiştir. X. ve XI. Yüzyılda Maveraünnehir ilmî çevresi oluşmuştur[4]. Gazneli Sultan Mahmut (998-1030) sarayında birçok âlim ve sanat sahibini barındırmış ve himaye etmiştir.

Selçuklu Devleti çok geniş sahalara hükmeden, Maveraünnehir’den Ege kıyılarına kadar uzanan muazzam bir imparatorluktu. Onun Hıristiyan Batı ile çok geniş temasları oldu. Batının Haçlı seferlerine Selçuklular başarı ile karşı koydular. Selçuklular ile Türklerin asıl gücü Batı Asya ve Anadolu’ya yöneldi[5]. O çağda kurulan Türk devletleri Selçuklulara göre mahalli olarak sayılabilir. Osmanlılar’da Selçuklular gibi, geniş ve büyük sahalarda hüküm süren ve uzun ömürlü bir Türk imparatorluğudur. Bu nedenle diğer Türk devletlerinden ayrılırlar. En geniş tabanlı Türk-İslam kurumları bu iki büyük Türk devleti tarafından kurulmuştur. Bu nedenler ile araştırmamızı bu devletlerin dönemlerine yoğunlaştırmak istiyoruz.

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah (1072-1092)  ile ünlü bilgin Cüveynî (ö.1085) arasında geçen bir olay ilmî bir otoritenin siyâsi iktidarın dahi üstünde olduğunu göstermektedir. Bir yıl Sultan Melikşah, hilalin gözükmesi üzerine o günü, Ramazan günü ilan etti. Fakat İmam Cüveynî, O’nun aksine ertesi günün Ramazan olduğuna ve oruç tutulması gerektiğine dair bir fetva verdi. Sultan Melikşah, bu durum karşısında İmam Cüveynî’yi nezaketle sarayına çağırttı. Görüşme sırasında, ünlü bilgin; “saltanata ait konularda fermana itaat görevimizdir. Ancak fetvaya ilişkin meseleler de Sultan’ın bize sorması gerekir” dedi. Bu cevabı haklı gören Melikşah fetvaya uydu ve bilgini saygı ile uğurladı.

Bunun gibi, Osmanlı Devleti’nde ünlü bilgin Kemal Paşazade, bir gün Yavuz Sultan Selim ile birlikte bir seferde at üstünde olduğu halde Ona eşlik ediyordu. Kemal Paşazade’nin atının ayağından sıçrayan çamur Padişah’ın üstünü başını kirletti. Kemal Paşazade üzüldü ve telaşlandı. Fakat Yavuz Sultan Selim: “Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukanın üzerine koysunlar” dedi. Bu hadisede Osmanlı devrinde bilim adamına gösterilen saygı ve değeri belirten bir örnektir.

Türk tarihinde bilginlerin cezalandırıldığına veya haksız yere öldürüldüğüne çok az şahit olunur. Osmanlı tarihinde haklarında şikâyet olunan kadılardan bazıları katledildiği halde XVIII. Yüzyıldan itibaren Şeyhülislam’lardan da katledilenler olmuştur. Bu tarihten sonra ilim adamına değer verilmediği şeklinde değil de, ilmiye sınıfının ve medreselerin gerilediği şeklinde yorumlanabilir. Bazı kurumlarda olduğu gibi, medreselerde de bir kısır döngü, gerileme söz konusu olmuştur.

Selçuklular Döneminde Kurulan Medreseler:
İslam dünyasının Doğusunda camilerden ayrı olarak öğretim yapmak, öğrencilerin maddi sıkıntılarını karşılamak ve Şiî propagandasına karşı halkı aydınlatmak için medrese adı ile anılan müesseseler kurulmuştur. Medreselerin resmi bir teşekkül olarak devlet eliyle kurulması X. Yüzyılda Karahanlılar Devleti (840-1212) zamanına rastlamaktadır. İslam tarihçileri medreselerin ilk kurucusu olarak Selçuku veziri Nizâmü’l-Mülk üzerinde dururlar. Ancak bundan önce de pek çok medrese yapılmıştır.

Horasan ve Maveraünnehir’in çeşitli bölgelerinde Fıkıh ve Hadis ile ilgili olarak, Gazneli Mahmud, Gazne’de kardeşi Nasır b. Sebüktigin Nişabur’da birer medrese inşâ etmişlerdir, fakat bu medreseler uzun ömürlü olmamıştır. Ancak Nizâmü’l-Mülk’ün gayreti medrese için yeni bir başlangıç olmuştur. Geçekten medreselerin devlet eliyle kurulması, ücretsiz olması, medrese teşkilatının ayrıntılarına kadar tespiti hususu Selçukluların eseridir. Selçukluların medreseleri; ilmî gelişmeyi sağlamak, âlimlere maaş vererek devletin yanında tutmak ve Fâtımîlerin Şiilik propagandasına karşı, Sünnî akideyi müdafaa için kurduğu ifade edilmektedir[6].

Lütfen Dikkat:Konu uzun olduğu için  sayfalara bölünmüştür. Bu sizin daha hızlı olarak konuya erişebilmenizi sağlayacaktır. Devamı için Tıkladığınızda sonraki sayfaya gidebilir veya sayfa numaraları ile seçim yapabilirsiniz.Aşağıda verilen link ise sizi yazının başlangıcına getirecektir.

Yazar Kerim Usta

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise bir "Sevda"...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir