Peygamberimize Gelen İlk Vahiy

Son Güncelleme Zamanı:

Peygamberimize Gelen İlk Vahiy
“Ne Yücedir O Allah ki,Bütün Âlemlere Bir Uyarıcı Olsun Diye Kulu (Muhammed’e) FurkÂn’ı İndirdi.Göklerin ve Yerin Hükümranlığı Ancak O’nundur.”

Üzerinde yaşadığımız bu ihtiyar küre, ilk hilkat gününden beri, güneşin etrafında dönmesine devam ediyor. O, İlâhî nizam gereğince kurulmuş düzen üzere dönmesine devam ededursun. Biz de biraz geriye dönelim,bunaltılar içinde yüzen günümüzden uzaklaşalım, tarihte dolaşalım. İşte milâdın 610. yılındayız. Kutsal hâtıralarla dolu olan Mekke’de bulunuyoruz. Bak, o da, bütün dünya gibi derin uykusuna dalmış, gaflet içinde uyuyor. Bütün gününü boş şeylerle geçirmiş, vaktini boş şeylerle öldürmüş… Kafası boş, gönlü boş, gecesi, gündüzü boş. İşi gücü, yerlerinden kımıldamaya takatı olmayan irili ufaklı 360 kadar putun etrafında vakit vakit dönüp dolaşıp onlara tapmaktan ibaret. Ne gaflet ki, insan eliyle yapılmış olan ağaç ve taş parçalarına tapmayı marifet sanıyorlar ve sonunda böyle derin bir gaflet içinde uykuya dalıyorlar. Dünya uyuyor, tarih uyuyor, onlar uyuyorlar. Bize “Dinî Felsefî Sohbetler” gibi muazzam bir eser bırakan rahmetli Ferid Kam’ın hakkı var. O, böyleleri için şöyle der:

Hurafâtı cihana hâkim etmiş,
Bakın insandaki bâtıl sebata.
Yalanlarla donatmış kâinatı,
Düzenlerle düzen vermiş hayata.

Her gece gibi bu gecenin de sabahı olacak.İşte tanyeri ağarmak üzere.
Herkes serilmiş yatıyor. Ancak Mekke evlerinden birinde bir insan, gözü ve gönlü açık düşünüyor. Vicdanının sesine, ruhunun sedasına kulak vermiş, onları dinliyor, dimağı fikirler mahşeri gibi. O, daha sakin düşüneceği, kendini ibadete vereceği bir yer olan Hira’ya gitmeye hazırlıyor. Yavaşça yatağından sıyrıldı. Yanıbaşında olan eşini tatlı uykusundan uyandırmaya kıyamadı. Eşiyle birlikte gündüzleyin hazırlamış oldukları azık torbasını alıp yürüdü…
Sabahın serin rüzgârı, çölleri yalayarak hafif hafif esiyordu. Ayakları alışık olduğu için Hira dağının yolu onu hiç te yormadı. Mekke’ye üç mil mesafedeki bu mağaraya şevkle koştu. Orada aradığı sükun ve huzur vardı.
Mağaranın ağzına geldiği zaman biraz durakladı, etrafa, gök yüzüne şöyle bir baktı. Doğuda şafak sökmeye başlamıştı. Tanyerinin ilk ışıkları, yine doğu ufkundan fışkırıyordu. İşte bu sabahın da güneşi doğacak, fakat insanlığın aydın günü ne zaman doğacak? Hakikat güneşi ne zaman ışıklarını saçıp ruhları aydın-latacak? İnsanlığın üzerine çöken bu kara bulutlar ne vakit dağılacak? Kalpleri saran bu inkar ve küfür sisleri ne zaman sıyrılacak? Vicdanları bağlayan baskılar, boş inançlar, hurafeler ne zaman kalkacak? Yetimlerin göz yaşlarını silecek, yoksulların imdadına koşacak bir şefkat eli hani?
Hira tepesinden etrafa bakarken neler düşünürdü neler. Allahım güzel yarattığı bu dünya üzerindeki insanlar, ne zaman dalaletten kurtulup hidayete kavuşacaklar? İmana sarılıp kardeşçe bir hayat yaşayacaklar? İman ve İslâm… İşte insanlığın fazilet ve saadet kaynağı bunlardır. Bunlarsız dünya karanlıktır… Vaktiyle Hz.İbrahim burada şöyle dua etmişti:

“Yarab, Sen Onlara, Senin Ayetlerini
Okuyan, Kitabi ve Hikmeti
Öğreten, Onları Her Kötülükten
Arıtan Bir Peygamber Gönder.
Doğrusu Güçlü ve Hakîm Olan
Ancak Sensin”’
(Bakara: 129)

Fakat Mekke halkı şimdi küfür ve şirk içinde, Ebu Cehilleriyle, Ebu Lehepleriyle dalâlet bataklarına dalmış, bâtıl içinde yüzüp duruyor. Tarihle, hâtıralarla dolu olan Mekke’ye baktı, tekrar tekrar baktı, çöllerden gelen serin havayı teneffüs ettikten sonra mağaraya daldı…

Raviler derler ki: “Hazreti Muhammed Gâr-ı Hira’da bu sefer kaç gün geçirdi, bilemeyiz. Fakat hiç bir zaman bir aydan fazla kalmış değildir.
Ulemâ diyor ki: ”Mağarada hangi din üzere ibadet ediyordu, kestiremeyiz. Hazreti İbrahim’in Şeriatı üzere miydi, yoksa ondan sonra gelen Peygamberlerden birinin şeriatı üzere miydi? Hem bunu araştırmaya ne hacet. Hak Teâlâ onun gözünün önüne kâinat kitabını açmış, Levh-i Mahfuzu sermiş. Kalbine Tevhid Dinini koymuş, istikbalin Peygamberinin kalbini ona göre tasfiye etmiş, ruhuna İslâm nurunu akıtmıştı. Hazreti Muhammed önüne açılan bu kitabın sahifelerini okuyor, kâinatın azameti gönlünü dolduruyordu. Göklerin berraklığı, yıldızların parlaklığı, esen rüzgâr, yeşeren otlar, ötüşen kuşlar, her şey ona bir Allah’ın varlığını duyuruyordu: Lâilâhe illallah, onun teşbihi olmuştu.
İşte bu nur hâlesi içinde Muhammed Aleyhisselâm hilkatin bu yüksek noktasından etrafı seyrediyordu. Ayağının altında dağlar, onların eteklerinde vâdiler, kum çölünün ortasında yer yer cennet gibi vahalar uzanıyordu. Üstünde gök kubbeyi süsleyen sayısız yıldızlar, Ay ve Güneş her şey Hâlik’a secde ediyordu:

‘Tanı O Rahmani,
Öğretti Kur’an’î, Yarattı İnsani,
Bildirdi Ona Beyanı,
Güneş ve Ay Hesabını,
Nebat ve Ağaç Secde Halinde.”
(Rahman Sûresi:1-7)

öyle olduğu halde kavmi hâlâ putlara tapınıyordu. Ne gaflet, ne dalâletti: Bütün kavmi koyu bir dalâlet, derin bir hüsran içinde yüzerken, bir kişinin kalbi ve dimağı bu şirk ve dalâlet, küfür ve ilhâd çirkeflerin-den temiz ve münezzeh kalmıştı. İnayeti İlâhiye onu korumuştu. Kalbi insanlık aşkiyle çarpıyor, dimağı beşeriyetin selâmet yolunu düşünüyordu, ömründe puta secde etmemişti. Dimağındaki düşünceler dile gelecek, kalbindeki duygular canlanacak gibiydi. Bütün hilkat, ilâhi bir huzur içinde, varlık Hâlik’a karşı uysallıkla baş eğmiş dururken, vahyin sahifeleri açıldı: Günün birinde eve döneceği sırada kendisine bir hâl oldu. Sanki mağaraya başka bir sükûn geldi, yeni bir hâdise vukubulacak gibi bir hâl oldu. Etrafına bakındı; bir şey göremedi. Uzaktan geliyormuş gibi ahenkli bir ses duydu. Ses taşlara bile tesir yapıp işleyecek bir şekilde açık ve ayân idi:
— Oku! dedi. Titrek bir sesle:
— Ben okumak bilmem, dedi.
Melek onu kucaklayıp şöyle yukarıdan aşağıya tâkati kesilinceye kadar sıktı ve aynı tatlı âhenkle:
— Oku! dedi,
— Ben okumak bilmem, diye cevap verdi.
Sesin sahibi yine aynı şekilde onu baştan aşağıya bir sıktıktan sonra:
— Oku! dedi. Üçüncü defasında:
— Ne okuyayım, deyince, Meleğin sesi yükseldi:
— Oku Yaradan olan Rabbinin namına oku. O, insanı yapışkandan yarattı, Oku, kalemle öğreten Kerim Rabbin aşkına oku. O, insana bilmediklerini öğretti.”
Hazreti Peygamber de aynı kelimeleri tekrarladı.
Peygamber Efendimiz bu hâdiseyi şöyle anlatıyor:
”O döndü gitti. Ben uykudan uyanır gibi oldum. Sanki kalbime bir kitap yazılmıştı, Mağaradan çıkıp dağın ortasına geldiğim zaman gökten şöyle bir ses geldi:
— Yâ Muhammed, sen Allah’ın Resulüsün, ben Cebrail’im.
Başımı kaldırıp göğe baktım. Bir de ne göreyim, Cebrâil bir âdem suretinde, ayakları ufukta… Ya Muhammed, sen Allah’ın Peygamberisin, Ben Cebrâilim,diyor. Ne bir adım ileri atabildim, ne de geri. Gözlerimi ufuktan bir türlü ayıramadım. Hangi tarafa bakmış olsam Melek o tarafta göründü. Bu hâl üzere ne kadar durdum, bilmiyorum. Sonra o çekildi, ben de Mekke’ye ehlimin yanına döndüm…”
Bu Melek sesi ne idi? Hazreti Muhammed bundan önce de gâibden gelen bu sesi bir defa daha işitmişti. O da şöyle olmuştu:
Kureyşliler Kâbe’yi tamir ediyorlardı. Resulûllah da Kureyş ile birlikte taş taşıyordu. Futası (İzarı) üzerinde idi. Kavminin âdeti ise, bellerine doladıkları futalarını omuzlarına koyup taşı onun üstüne almaktı. Amcası Abbas: “Kardeşimin oğlu, şu futanı omuzunun üstüne koy ve taşı onun üstünde taşı. Böylece omuzun incinmiş olmaz.” dedi. O da futasını, kavminin yaptığı gibi omuzuna koymak için kaldırdı. Vücudu açılınca ansızın yere düştü. Uzaktan gelen bir ses duydu:
“— Ya Muhammed, sen Peygambersin, sana yakışmaz, futanı ört!” O, bu işin dehşetinden hemen futasını örtüp kalktı ve taşı çıplak omuzuna koyarak öyle taşımağa başladı. Amcası Abbas’ın, kendisine başkaları gibi yapmasını söylemesine rağmen, hatiften bu sesi duyduktan sonra bir daha futasını kaldırmadı ve ondan sonra çıplak görülmedi.(1)
İşte ilk defa gâibden böyle bir ses gelmişti. Fakat o geçici bir şeydi. Şimdi ise hâl bambaşka idi. Bu ses tekrar tekrar geldi. Hazreti Muhammed Meleğin söyle-diklerini aynen belledi ve tekrarladı:

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

İkra3 Bismi rabbikellezi halaka, halakal-insâne min alak. ikra’ ve rabbükel-ekremül-leziailemebilkalemi, allemel-insânemalemyaflem.”
Eve ulaşınca eşi Hz.Hatice sordu:
— Yâ Muhammed, sana ne oldu, nerede kaldın? Seni aramak için hizmetçileri bile gönderdim.
Hazreti Hatice’ye başından geçenleri anlattı. O da:
‘— “Müjde, müjde! dedi. Sebatlı ol. Hatice’nin nefsini, kudretli elinde tutana yemin olsun ki, umarım sen bu ümmetin Peygamberi olacaksın.”
Hazreti Hatice ona biraz istirahat etmesini söyledi ve acele çıkıp akra-basından olan Varaka bin Nevfel’e koştu. Varaka, Tevrat ve İncil’i bilen bir adamdı. Ona eşinin başından geçenleri anlattı. Gözlerini kaybetmiş bir ihtiyar olan Varaka, bu sözleri dinledikten sonra:

— “Kuddus, Kuddus, dedi. Varaka’nın hayatı kudreti elinde olana yemin ederim ki, eğer bu söylediklerin anlattığın gibi ise, Yâ Hatice, ona Musa’ya gelen Nâmûsu Ekber Büyük Melek gelmiş. O bu ümmetin Peygamberidir. Ona söyle, sebât etsin. Kavmi onu vatanından çıkaracak, keşke o gün ben sağ olsam da ona yardım etsem…”
Hazreti Hatice, sevinerek eve döndü ve ona Varaka’nın söylediklerini anlattı. Bunun üzerine Hazreti Muhammed, Rabbine hamdetti. Şükür nişanesi olarak Kâbe’yi tavafa çıktı ve orada o da Varaka’ya rastladı, ona başından geçenleri anlattı.
Bu hâdiseyi Buharî, Hazreti Ayşe’den şöyle rivayet ediyor:
Hazreti Aişe diyor ki:
“Resulûllahın ilk vahiy başlangıcı uykuda rüyayı sâdıka görmekle olmuştur. Hiç bir rüya görmezdi ki, sabah aydınlığı gibi açık ve âşikâr olmasın. Ondan sonra kalbine yalnızlık sevgisi konuldu. Artık Hirâ’daki gâr içinde halvete çekilip orada ehlinin nezdine gelinceye kadar adedi belli günlerde tehannüs ve teabbüd eder. Sonra yine Hatice’nin nezdine dönüp bir o kadar zaman için yine azık tedarik ederdi. Nihayet bir gün Hira gârında bulunduğu sırada Emri Hak yâni vahiy geldi. Şöyle ki: Ona Melek gelip, “Oku” dedi. O da, “Ben okumak bilmem” dedi. Resulü Ekrem buyurur ki, “O zaman melek beni alıp takatım kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra bırakıp yine “Oku” dedi. Ben de ona “Ben okumak bilmem” dedim. Yine tutup ikinci defa takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra beni bırakıp yine “Oku” dedi. Ben de “Okumak bilmem” dedim. Nihayet yine alıp üçüncü defa sıktı. Sonra bırakıp: ”lkra’ Bismi rabbike; “Yaradan Rabbinin ismiyle oku. O ki, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku ki, senin kerîm Rabbin, kalemle öğretmiştir. İnsana bilmediklerini talim etmiştir.” dedi.
Bunun üzerine Resulü Ekrem yüreği titreyerek evine döndü ve Hazreti Hatice’ye:
— “Beni örtün, beni örtün” dedi.
Korkusu zâil oluncaya kadar vücudunu sarıp örttüler. Ondan sonra, olup biteni Hatice’ye nakletti:
— Kendimden korktum, dedi. Hatice:
— öyle deme, Allaha yemin ederim ki, Allah hiç bir vakit seni yalnız bırakıp utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin, fakirlere verir, kimsenin kazandıramıyacağını kazandırırsın. Misafiri ağırlarsın, Hak yolunda zuhur eden hâdisatta halka yardım edersin, dedi.
Bundan sonra Hz.Hatice, Resulü Ekrem’i alıp amcası oğlu Varaka bini Nevfel’e götürdü. O, cahiliyet zamanında Hıristiyanlığa girmiş bir adamdı.

İbranice yazı bilir ve İncil’den Allahın nasib ettiği kadar yazardı. Gözleri kör olmuş bir ihtiyardı. Hz.Hatice, Varaka’ya:
— Amcam oğlu, dinle de bak, kardeşin oğlu ne söylüyor, dedi.
Varaka:
— Ne var, kardeş oğlu? diye sorunca Resulûllah, gördüğü şeyleri kendisine haber verdi. Bunun üzerine Varaka dedi ki:
— Bu gördüğün Allahü Teâlâ’nın Musa’ya gönderdiği Namus-u Ekber’dir. Yâni sırrı vahiy sahibidir. Ah, keşke senin dâvet günlerinde genç olaydım. Kav-minin seni yurdundan çıkaracağı zaman keşke hayatta bulunsaydım.
Resulûllah:
— Onlar beni yurdumdan çıkaracaklar mı? diye sordu. Oda:
— Evet, dedi, zira senin gibi bir şey getirmiş, vahiy gelmiş bir kimse yoktur ki, düşmanlığa uğramasın. Şayet senin dâvet günlerine yetişirsem sana son derece yardım ederim.
Ondan sonra çok geçmedi, Varaka öldü. O esnada fetret-i vahiy de vuku bulmuştu.”
Buhârî’nin rivayet ettiği bu Hadîsi Şerifteki bazı noktalara temas etmek isterim:
1- Hazreti Peygamberin ilk defa karşılaştığı bir halin tesiriyle geçirdiği buh-ranlı dakikalarda Hazreti Hatice’nin metaneti ve sarfettiği sözler dikkati çeker.. Öyle sözler söylüyor ki, olgun bir kadın ve vahiy nazil olacak olan Hane-i Saadete lâyık bir zevce olduğunu gösteriyor.
2- İlk inen vahiyde “İkra’ = Oku” diye emir, emr-i tekvinidir, emri teklifi değil. Zira Peygamber ümmî idi, okumak bilmiyordu. Fakat: “Kan pıhtısından, işiten ve gören, akıl sahibi insan yaratan Allah, sana vahyettiklerini insanlara okuyasın diye seni kari’, okuyan yapmıştır, halka sen bildireceksin.” demektir.
3- Hira Gâr’ında ilk vahiy uyanıkken mi, yoksa rüya halinde mi geldi? Rivayetler muhteliftir. Hazreti Aişe’nin rivayetinden uyanıkken olduğu anlaşılıyor. İbni Hişam ise rüyada idi, diyor. Bu iki rivayeti telif mümkündür: Evvelâ rüyada idi, sonra aynen vaki oldu. Zaten vahiyden önce rüyayı sâdıka devresi geçti ki, bu hâl vahye bir nevi hazırlıktı. Resulûllah Efendimizin rüyasında görmüş olduğu şeyler, günü gününe olduğu gibi çıkardı. Hazreti Aişe’nin rivayet eylediği gibi: “Vahyin ilk başlaması rüyay-ı sâliha iledir. Hiçbir rüya görmezdi ki, sabah aydınlığı gibi vâzıh ve âşikâr çıkmasın.” Beyhakî, bu müddetin altı ay kadar olduğunu söyler.
Demek Resulûllah Efendimizin ruhu o kadar sâfileşmiş, kalbi o kadar şeffaflık kazanmıştı ki, vahy-i ilâhîyi kabul ediverecek bir hâle gelmişti. Gayb âlemiyle ittisal peyda ediyor, âlây-ı illiyyine ulaşıyordu. Resulûllah Efendimiz bizzat, bu hali şöyle tarif eder: ”Sanki kalbimin üzerine bir kitap yazılmıştı.”
4- Titremesi korkudan değildi. Yüklendiği peygamberlik vazifesi ağır olduğundan, hakkıyla ifa etme endişesindendi.

Sevdiyseniz Paylaşabilirsiniz
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
Etiketler:, , , , ,

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir