Padişah Yavuz Sultan Selim

Bu makale Tarihinde

En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 19 Nisan 2021 Kerim Usta

Pâdişâh’ın ölmesiyle Osmanlı ordusunun dağılacağını hesaplamıştı. Ordunun merkezinde çarpışan ve askeri gayrete getiren Sinân Paşa’yı pâdişâh zannederek öldürdü. Bu sırada ordunun sağ kanadında karışıklıklar baş gösterdi. Sultan derhâl buraya Bâli Ağa kumandasında yardımcı kuvvetler göndererek durumu lehine çevirdi. Başarıdan ümidini kesen Tomanbay, muhârebe meydanından kaçtı. Ridâniye ordugâhı bütün topları ile birlikte ele geçirildi. Vezir Yûnus Paşa, Memlûklülere karşı zaferin kazanıldığını ve Tomanbay’ın kaçtığını sultan Selîm Han’a bildirdiğinde; “Lala, lala! Mısır’ı aldık ama, Sinân’ı kaybettik. Sinân’ı Mısır’a değişmezdim. Sinân’sız Mısır’da ne güzellik olur?” sözleri ile Sinân Paşa’nın, yanındaki kıymetini belirtti. Osmanlı ordusu 24 Ocak 1517 târihinde Kâhire’ye girerek, Mısır’ın fethi tamamlandı.

Kâhire’nin zabtından sonra, Yavuz Sultan Setîm, ordugâhı Bulak mevkiine kurdurdu. Bu sırada yakalanamayan Tomanbay, 27-28 Ocak gecesi yatsı namazından sonra, on bin kişiyle ansızın otağ-ı hümâyûna hücum edip kuşattı. Mücâdele ertesi gün de devam etti. Durumdan haberi olan Osmanlı ordusu gafil avlanmadı. Bu olaydan sonra Kâhire’yi ele geçiren Tomanbay, şehirde ele geçirdiği Osmanlı askerini öldürttü. Yûnus Paşa yeniçeri kuvvetleriyle Kâhire’ye girdi. Üç gün üç gece Kahire sokaklarında muhârebe oldu. Bütün şehir halkı Tomanbay’a yardım ediyordu. Tomanbay, kadın kıyafetine bürünerek şehirden kaçmayı başardı. Bunun üzerine mukavemetten ümidini kesen Memlûklü beyleri teslim oldular. Saîd taraflarına kaçan Tomanbay’a amannâmeler gönderilerek af edildi ise de, îtimâd etmeyerek kendisine gelen elçileri öldürttü. Bütün bu hâdiselerden sonra, Şehsuvaroğlu Ali Bey tarafından tâkib edilerek, Nil kenarında yakalandı. Şehsuvaroğlu Ali Bey, Tomanbay’ı Bâb-ı Züveyle’de astı. Cesedi üç gün asılı kaldıktan sonra hükümdarlara mahsus merâsimle defnolundu.

Yavuz Sultan Selîm Han, 10 Eylül 1517’ye kadar sekiz ay Mısır’da kalarak mahalli ıslâhat yaptı. Bu sırada Memlûklülere tâbi olan Mekke emîri Şerif Ebû Berekât, oğlu Şerîf Ebû Nümey vasıtasıyla Mekke’nin anahtarlarını Sultan’a gönderip Osmanlı Devleti’ne itâatini arz etti. 6 Temmuz 1517’de mukaddes makamların anahtarları, Mekke ile Medine’deki Emânât-ı mukaddese Selîm Han’a sunuldu. Mukaddes emânetlerin en mühimleri hazret-i Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) Sancak-ı şerifi ile mübarek Hırka-i saâdetidir.

Mukaddes emânetler içinde, hazret-i Osman ve hazret-i Ali’nin el yazıları ile iki de Kur’ân-ı kerîm vardı. Yavuz Han, bunlar için Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Şerîf denen dâireyi yaptırmıştır. Sultan Selîm, Şerifin oğluna geri dönüşte babasına götürmek üzere, emirlik berâtı ile beraber bir çok hediye ile Mekke ve Medîne ahâlisine surre denilen para ve bol mikdârda zahîre gönderdi. Sultan, Mısır’dan ayrılmadan önce idâri bir takım tedbirler aldı. Kâhire’deki Memlûklü hânedânından olanları, halîfe ve akrabalarını, Mısır’da kalması uygun olmayan âlim, şeyh ve beyleri deniz yoluyla İstanbul’a gönderdi. Yavuz Sultan Selîm 10 Eylül 1517’de geri dönmek için Mısır’dan ayrıldı. Dönüş sırasında Sultan ile konuşarak gitmekte olan sadrâzam Yûnus Paşa, Mısır vâliliğinin kendisine verilmeyip, Hayır Bey’e verilmesinden dolayı üzgündü. Konuşma esnasında Pâdişâh’ın; “Mısır’ı arkada bıraktık” demesini fırsat bilerek Yûnus Paşa üzüntüsünü izhâr etti ve bu kadar zahmet çekip kazanılan Mısır’ın tekrar bir Çerkese verilmiş olmasını tenkidvârî bir şekilde söyledi. Bunun üzerine, Yavuz Sultan Selim derhâl sadrâzamı îdâm ettirdi. Yerine Şam’dan çağrılan Pîrî Mehmed Paşa sadârete getirildi. Şam’a uğrayan Sultan, Haleb’e geçerek burada iki ay kadar kaldıktan sonra, 6 Mayıs 1518’de İstanbul’a hareket etti. 25 Temmuz’da, İstanbul’un Anadolu yakasına gelen Yavuz Sultan Selîm, gece herkesin evlerine çekildiği vakit bir sandalla boğazı geçerek hiç bir merasim yaptırmadan sarayına girdi. Zîrâ kendisine gösterilen teveccühün, İhlâsını zedeleyeceğinden korkuyordu.

İstanbul’a gelen Mısır âlimleri ile Osmanlı âlimleri toplanarak, hilâfetin resmen sultan Selîm Han’a devredilmesine karar verdiler. Bu haber Selîm Han’a ulaştığı zaman gözleri yaşararak Allahü teâlâya şükretti. Böylece Selîm Han; Halîfe-i müslimîn sıfatını kazandı. Bu târihten itibaren Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına kadar bütün Osmanlı pâdişâhları halîfe olarak vazife yaptılar.

Sultan Selîm Han, İstanbul’a döndükten sonra Osmanlı Devleti ve bütün İslâm âlemi için tehlikeli olan Safevî hükümdarı Şâh İsmail’in faaliyetlerinin önüne geçmek istiyordu. Fakat Safevî ordusu, Osmanlılar ile bir meydan muhârebesi yapmak cesareti gösteremiyordu. Buna rağmen Safevî propagandacıları, Osmanlı topraklarında faaliyet göstermeye devam ediyorlardı. Nitekim bunlardan Bozoklu Şeyh Celâl ismindeki Safevî propagandacısı, bozuk itikat sahiplerini etrafına toplayarak, Mehdî olduğunu ilân etti ve Turhal’da yeni bir isyân çıkardı. Ankara üzerine doğru yürüdükleri sırada, Maraş vâlisi, Şehsuvaroğlu Ali Bey âni baskınla isyâncıları bozguna uğrattı. Bozoklu Şeyh Celâl, bozgun sırasında kaçmak istedi ise de, yakalanıp öldürüldükten sonra, kesik başı İstanbul’a gönderildi. Yavuz Sultan Selîm Han Şehsuvaroğlu’nu bu hareketi bastırdığından dolayı mükâfatlandırdı.

Diğer taraftan Sultan, donanmaya önem vererek büyük bir hızla hazırlık yapıyordu. Bu hazırlığın neticesinde ne tarafa sefer yapılacağı belli değildi. Fakat ilk önce Venedikliler telâşa düşüp, hemen Kıbrıs’a âid vergiyi İstanbul’a gönderdiler ve Avrupa devletlerinden kendilerine müttefik aradılar. Hazırlıklar büyük bir hızla devam ederken Sultan, Edirne’yi çok sevdiğinden bu eski Osmanlı başşehrine gitmek, Edirne’de, yapacağı işler hakkında kesin karar vermek istiyordu. Sadrâzam Pîrî Mehmed Paşa’yı ordu-yı hümâyûn ile önceden Edirne’ye gönderdi. Kendisi 18 Temmuz 1520’de İstanbul’dan Edirne’ye gitmek için hareket etti. Yola çıkmadan önce Sultan, sırtında çıkan bir çıbandan rahatsızlanmıştı. Bu yüzden yolda ağır gidiliyordu. Çorlu’da başhekim Ahmed Çelebi tarafından kırk gün süreyle tedavi edildi. Büyümüş olan yara açıldığından, Sultan hareket edemeyecek kadar takatsiz düşmüştü. İki ay kadar hasta yatan Sultan, vasiyetini yaptıktan sonra, 22 Eylül 1520 Cuma akşamı Osmanlı karargâhının bulunduğu Çorlu’nun Sırt köyünde Yâsîn-i şerîf okurken ruhunu teslim etti. Manisa vâlisi bulunan tek oğlu Şehzâde Süleymân gelinceye kadar vefâtı gizli tutuldu. Cenazesi İstanbul’a getirilerek, inşâatını başlattığı Sultan Selîm Câmii yanına defnedildi. Yerine geçen oğlu Süleymân Han tarafından câmî tamamlanıp, kabri üzerine türbe yapıldı.

Uzun boylu, iri kemikli, omuzlarının arası gayet geniş olan Yavuz Sultan Selîm Han’ın mütenâsib bir vücûdu vardı. Yüzü yuvarlaktı. Alnının düzgünlüğü ve nûrâniyeti, büyüklüğünü açıkça belli ederdi. Yüce bir himmet, sağlam azim, vekar, geniş tasavvur, keskin zekâ, ileri görüşlülük, çabuk kavrama, tahminde isabet, fıtrî kahramanlık, her türlü silâhı en mükemmel kullanma, harp mahareti ve büyük değişiklikler yapma kabiliyeti, süratli manevra yapma, mukavemet etmedeki kuvvet, güçlükleri yenme, çok az bir kuvvetle büyük bir orduyu yenme gibi bir kahramana iftihar vesilesi olacak pek çok üstün meziyetlere sahipti. Allahü teâlânın emirlerini yapma, İslâmiyet’e hizmet etme ve insanların Cehennem’den kurtulması için gayreti o derecede idi ki, çıktığı yolda her türlü arzu ve hislerine kolaylıkta galebe çalardı. Gayesi; müslümanları ve İslâm devletlerini bir bayrak altında toplamak idi.

Sultan Selîm Han, ilim öğrenmeye çok meraklı idi. Geceleri üç veya dört saatten fazla uyumaz, vaktini ilim öğrenmekle geçirirdi. Bu hâl müsait zamanlarda da devam ederdi. Binlerce cild kitap okudu. Okumaya o kadar meraklı idi ki, savaşa gidiş ve dönüşlerinde bile yanında kitap bulundurur, müsait zamanlarda okurdu. Mısır seferi dönüşünde, İstanbul’a gelinceye kadar İbn-i Tagriberdî’nin Nücûm-üz-zâhire isimli eserini, Ahmed ibni Kemâl Paşa ile mütâlâa etmiştir. Kemâl Paşa, Osmanlı târihi eserini onun emri ile yazmıştır. Her fırsatta kitap okumanın yanında şiir de yazardı. “Osmanlı sultanları arasında; tefsir, hadis, fıkıh, târih, edebiyat gibi zahirî ilimlerde ve bâtın ilimlerinde en yüksek olanı Yavuz Sultan Selim’dir” diyen âlimler pek çoktur. İyi bir tahsil görmüş olan sultan Selîm Han’ın Arabî ve Fârisî şiirleri vardır. Kendi el yazısı ile olan Farsça manzumeler Topkapı Sarayı arşivlerîndedir. Farsça dîvânı Almanya’da yayınlanmıştır. Türkçe tercümeleri de vardır.

Yavuz Sultan Selim, ihtişam ve debdebeye hiç bir zaman ehemmiyet vermezdi. Dâima sadeliği sever ve sâde giyinirdi. Bir defasında oğlu Şehzâde Süleymân huzuruna çok süslü bir elbise ile girdiği zaman; “Süleymân annen ne giysin” diyerek sitem etmişti. Mısır seferinde iken kendi askerinin demir, Memlûklülerin ise zînet ile süslü olduğunu görünce de hayret etmişti. Kendisi için, fazla para sarfiyle köşk ve lüks şeyler yapılmasını istemezdi. Devletin bir kuruşunun dahi boşa harcamasına rızâ göstermez, buna riâyet etmeyenleri şiddetle cezalandırırdı. Hazînenin devamlı dolu olmasına dikkat ederdi.

Sultan Selîm Han, evliyâya çok rağbet ederdi. Onların sohbetlerine katılmayı, bulunmaz bir nîmet sayardı. Şam’ı Osmanlı topraklarına dâhil ettikten sonra, büyük âlim Muhyiddîn-i Arabî’nin kabrinin bu şehirde bulunduğunu ve “Sin, Şın’a gelince Muhyiddîn’in kabri meydana çıkar” sözünü kitaplarda okuduğunu hatırladı. Şamlılar kabrin üzerine çöp dökmüşlerdi. Bu yüzden kabri belli değildi. Araştırmalar neticesinde kabir bulundu. Sultan Selîm Han, çöpleri temizleterek kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına bir câmi ve imâret yaptırdı. Böylece Sin’den maksadın Selîm, Şın’dan maksadın Şam olduğu anlaşılmıştır.

Devlet işlerinde kat’î bir programla hareket eden Yavuz Sultan Selîm, herhangi bir devlet işini kesin olarak ortaya koymadan önce, muhtelif yollarla onun hakkında vezirlerin ve diğer ilgililerin fikirlerinden istifâde ederdi. Uzun süre düşündükten sonra son karârını verir ve ondan dönmezdi. İrâde ve azim kudreti, derin görüşü ve yüksek dehâsıyla babasının devrinde durgunlaşan idareyi kısa zamanda hareketli bir hâle getirdi. Muntazam bir casus teşkilâtı vardı. Bu teşkîlât vasıtasıyla ülke içi ve dışında geçen hâdiseler hakkında malûmat alırdı. Önemli işlerde bizzat kendisi araştırma yapardı. Bütün hiddet ve şiddetine rağmen kadirşinas bir zât olup, fikrini açık söyleyenin mütâlâasını kendi fikirlerine ters olsa bile dînler ve uygun görürse onu yapardı.

Yine devrin büyük âlimlerinden Kemâlpaşazâde atını sürerken Pâdişâh’ın üzerine çamur sıçratınca çok üzülmüş fakat haşmet sahibi Pâdişâh; Alimlerin çamuru ile iftihar ettiğini ve kaftanını bu sebeple muhafaza edeceğini söylemişti. Âlimler gibi devlet adamlarının da kadrini bilirdi. Ridâniye muhârebesinde şehîd olanlar arasında Sinân Paşa’yı görünce; “Mısır fetholdu ama, Sinân gitti” diye üzüldü. Dünyânın iki cihângire kifâyet edecek kadar geniş olmadığını söyleyen sultan Selîm’in, ömrünün dünyâ fethine vefâ etmiyeceği endişesini taşıdığı rivayet edilmektedir.

Yavuz Sultan Selîm mektup ve fermanlarında “Pâdişâh-ı Hilâfetpenâh Saye-i ilâh, Sultan Selîm Şah ve Hakân-ı a’zam, Sultânü’l-berr ve’lbahr, Şehinşâh-i kişvergîr, Ebü’l-Muzaffer Sultan Selîm Han, İftihâr-ı Âl-i Osman gibi ünvân ve lakaplar kullanırdı. Cenâb-ı Hakk’ın ismini bütün cihâna yayma dâvasında bulunan sultan Selîm, kendisini Rodos seferine teşvik edenlere; “Biz bütün Efrencin (Avrupa) fethine hazırlanmakta iken siz himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz” cevâbını vermiştir.

Yavuz Sultan Selîm, İslâm ülkelerinin fethinden sonra, bir gün vezîr-i âzam Pîrî Paşa’yı çağırır; “Pîrî lalam! Allah’ın izni ile Mısır’ı fetheyledik. Hâdim-ül-Haremeyn ünvânı ile muazzez olduk. Her gittiğimiz tarafta fetihler nasîb oldu ve emrimize muhalefet edecek kimse kalmadı. Bu vaziyette devletin zevali ihtimâli var mıdır” diye buyurmuşlar. Vezir de cevâbında; “Yüce cedlerinizin koydukları kânun ve kaideler icra olundukça bu devletin zevali muhaldir” der ve “Evlâtlarınızın hilâfeti zamanında akılsız vezîriâzam tâyin olunur, rüşvet kapıları açılarak mansıplar ehline verilmez, devlet işlerinde kadınların hükmü yürürse, o zaman bu devletin yıkılması kaçınılmaz olur” diye ilâve eder. Bunun üzerine düşünceye dalan Yavuz Sultan Selîm; “Allah’ım bizi koru!” duâsını yapar ve Pîrî Paşa’ya ihsânlarda bulunur.

Yavuz Sultan Selîm Han vefât ettiği zaman 50 yaşında idi. 8 senelik saltanat içinde yaptığı işler baş döndürücü oldu. Osmanlı Devleti’nin topraklarını 2,5 mislinden fazla genişletti. Yaptığı büyük fütûhatı Osmanlı Devleti 4 asır muhafaza etti. Babasından devraldığı 2. 373.000 km2 ülke topraklarını; 1.702.000 km2’si Avrupa’da, 1.905.000 km2’si Asya’da, 2.250.000 km2’si Afrika’da olmak üzere 6.557.000 km2’ye çıkardı. Yavuz Selîm Han, Avrupa’daki vaziyeti olduğu gibi muhafaza ederken, asıl tehlikenin doğudan geleceğini tahmin ettiğinden saltanatı müddetince bütün gücünü o tarafa sarfetti. Böylece kendisinden sonra oğlunun Avrupa’da ve Akdeniz’de daha emniyetli faaliyette bulunmasını sağladı. Şehzâdeliği ve sultanlığı zamanlarında at üstünden inmeyen Yavuz Sultan Selîm Han, ömrünün çok az bir kısmını İstanbul’daki sarayında geçirmiştir.

Ergunca Tarafından Yayımlandı.

Herkes Cennete Gitmek İster ama Hiç Ölmeden Cennete Gidilir mi?

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir