Padişah Yavuz Sultan Selim

Bu makale Tarihinde

En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 19 Nisan 2021 Kerim Usta

Yavuz Sultan Selim Han bu zaferi ile; Anadolu’da müslümanlar arasında yayılarak Eshâb-ı kiram düşmanlığını körükleyen, Türk dünyâsının inanç birliğini bozmaya çalışan sapık inanç sahiplerini temizledi. Bu bozuk inancın yayılmasını önledi. Böylece Ehl-i sünnet itikadını kuvvetlendirerek, İslâm’a büyük hizmette bulundu.

Çaldıran zaferinden sonra, Yavuz Sultan Selîm ordusu ile Tebriz’e girdi. Büyük Câmii’de kılınan ilk Cuma namazında hutbe sultan Selîm adına okundu. Selîm Han, Tebriz’de câmiler ve medreselerin îmârı ile uğraştı. Şehirdeki bütün âlimlere ve san’at sahibi olgun kimselere pek ziyâde alâka ve iltifat gösterdi. Sultan Selîm Han, 15 Eylül’de Tebriz’den ayrılarak Karabağ’a oradan Amasya’ya geldi. Kışı burada geçiren sultan, ilkbaharda tekrar İran seferine çıkacağı için top ve cephaneyi Şarkî Karahisar’da bırakmıştı. Ancak 1515 Şubat’ında Sultan’ı İran seferinden alıkoymak isteyen bâzı devlet adamları tarafından yeniçeri tekrar ayaklandırıldı. Ayaklanma sebebini araştıran Yavuz Selîm, sadrâzam Dukakinzâde Ahmed Paşa’nın bu olayda parmağı olduğunu görerek îdâm ettirdi ve bir müddet sadârete kimseyi tâyin etmedi.

Kışı Amasya’da geçiren Yavuz Sultan Selîm Han, askerin vaziyeti sebebiyle İran üzerine tekrar sefer yapılamıyacağını anladıktan sonra, doğu ve güney hududlarına âit bâzı yerleri ele geçirmedikçe emniyet sağlanamıyacağı için Kemah seferine çıktı ve kaleyi fethetti. Sultan’ın niyeti bütün Anadolu’yu düşmandan temizlemekti. İran seferi sırasında Dulkadiroğlu Alâüddevle’nin Şâh’a karşı harbe iştiraki istenmişti. O bunu kabul etmediği gibi kendisine bağlı bâzı aşiret reisleri de Osmanlı zahire kollarını vurmuştu. Ayrıca Alâüddevle, Safevîlere ve Mısır Memlûklülerine yardımda bulunuyordu. Hâlbuki Dulkadiroğlu Alâüddevle’nin ablası Yavuz Sultan Selîm’in babaannesi idi. Buna rağmen Alâüddevle, sultan Selîm’e karşı düşmanca hareketlerden geri durmadı. Sultan Selîm, Dulkadiroğlu’nun üzerine Şehsüvaroğlu Ali Bey’i gönderdi. Ali Bey, kısa zamanda Dülkadiroğullarına âid toprakları Osmanlı Devleti’ne kattı.

Safevî Devleti’nin batı sınırındaki şehir ve kalelerden en önemlisi Diyarbakır idi. Sultan Selîm, Diyarbakır’ın alınmasına karar verip, Osmanlı Devleti’ne gelmiş olan meşhur âlim İdris-i Bitlisî vasıtasıyla bu şehri sulh yoluyla almaya çalıştı ve bunda muvaffak oldu. Diğer taraftan yine İdrîs-i Bitlisînin yardımıyla Mardin de Osmanlı topraklarına katıldı. Sultan Selîm, aslen Diyarbakırlı olan Ahmed Bey’i vâli tâyin etti. İdrîs-i Bitlisî, bölgenin Ehl-i sünnet olan yerli beyleri ile görüşerek onları Osmanlı Devleti tarafına çekti. Böylelikle Urmiye, İtak, İmadiye, Siirt, Eğil, Hasankeyf, Palu, Bitlis, Hizran, Meyyâfârikîn, Cizre vesaire yirmi beş bölge beyi devlete itâat edip, eskisi gibi yerlerini idare etmek üzere berâtlar gönderildi.

Temmuz başlarında ordu ile İstanbul’a dönen Yavuz Sultan Selîm Han, ilk iş olarak, yeniçeri ordusunda ıslâhat yaptı. Çaldıran savaşında yeniçeriyi isyâna sevkeden vezir İskender Paşa’yı sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa’yı îdâm ettirdi. Sultan, bu hâdiseden sonra askeri tahrik edeceklerini göz önüne alarak ocaktan yetişenlerden yeniçeri ağası olma usûlünü kaldırdı ve saraydan yetişme, itimâda lâyık olanlardan ağalığa tâyin usûlünü getirdi. Fitneyi yatıştırdıktan, askerin itaatinden emin olduktan sonra, tekrar doğu seferine çıkmak için hazırlıklara girişti. Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki hâkimiyetinin genişlemesi, Suriye, Filistin, Arabistan yarımadası, Mısır ve Kuzey Afrika’nın doğusuna hâkim Memlûklü sultânı Kansuh Gorîyi harekete geçirip, tedbir almaya sevk etmişti. Şâh İsmâil de Memlûklü sultânına elçiler göndererek sıranın Memlûklülere geleceğini bildirmesi üzerine, Kansuh Gorî, Şâh İsmâil ile ittifak kurdu.

Sultan Selîm Hân, istihbarat teşkilâtı vasıtasıyla Şâh İsmâil Kansuh Gorî ittifakını haber alınca, 1516’da sadrâzam Sinân Paşa’yı kırk bin kişilik bir kuvvetle Safevîler üzerine gönderdi. Sinân Paşa Diyarbakır’a kadar giderek, burada orduyu dinlendirecek ve geriden gelecek olan sultan Selîm Han’ı bekleyecekti. Sinân Paşa ordu ile Maraş’a geldi. Maraş’tan Diyarbakır’a gidebilmesi için Memlûklü idaresinde bulunan Malatya’dan geçmesi gerekiyordu. Sinân Paşa, hududdaki Memlûklu beylerinden geçmek için izin istedi. Memlûklü sultanı Kansuh Gorî buna izin vermediği gibi, elli bin kişilik bir ordu ile Şam’a geldi. Sinân Paşa durumu Yavuz Sultan Selîm’e bildirdi. Bunun üzerine Selîm Han, dîvân toplayıp, müslümanlara işkence ve eziyet edip, Eshâb-ı kiram (r. anhüm) ve Ehl-i sünnet âlimlerini kötüleyenlere karşı sefere giderken, buna mâni olmak isteyen müslüman bir devlete karşı girişileceği seferin meşruluğuna dâir fetva istedi. Devrin meşhur âlimlerinden olan şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi; “Sapıklara yardım eden de cezalandırılır” mânâsında fetva verdi. Sultan Selîm fetvayı almış olmasına rağmen, Memlûklülere Bursa kâdısı Zeyrekzâde ile Karaca Paşa’yı elçi gönderdi. Lâkin elçi hey’etinin Haleb’de Memlûk sultânı tarafından hakarete uğraması ve hapsedilmesi üzerine Sultan Selîm 1516 Haziran’ında Üsküdar’dan hareket etti. Ordu-yı hümâyûn yirmi beş günde Konya’ya ulaştı. Daha sonra Elbistan’da Sinân Paşa kuvvetleri ile birleşti. Bu sırada Şam’da bulunan Mısır sultânı ordusuyla Mercidâbık ovasına hareket edip karargâh kurdu. Yavuz Selîm de yol üzerinde bulunan Malatya’yı alarak Tel-Habeş mevkiine vardı. Ertesi gün Osmanlı ordusu Halep’ten geçerek, Dâvûd aleyhisselâmın makamı önünden Mercidâbık çölüne indi ve bir su kenarında karargâh kurdu. 24 Ağustos 1516’da iki ordu Mercidâbık çölünde karşılaştı. Her iki ordunun mevcudu 60.000 civarında idi. Osmanlı ordusu ateşli silâhlar, teşkilât, kumanda hey’eti, sevk ve idare; Memlûklü ordusu ise süvârî kuvvetleri bakımından üstündü.

Muhârebe günü Osmanlı ordusu hilâl şeklinde bir düzene geçti. Sultan Selîm her zamanki gibi yeniçeri ve azaplar ile merkezde idi. Sağ kanada Anadolu beylerbeyi Zeynel Paşa kumanda ediyordu. Karaman beylerbeyi Hüsrev Paşa, Şehsüvaroğlu Ali Bey ve Ramazanoğlu Mahmûd Bey, Zeynel Paşa’ya yardım edecekti. Sol kanada Rumeli beylerbeyi Küçük Sinân Paşa kumanda edecekti. Diyarbakır beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşa, İsfendiyaroğlu Mehmed Paşa, Mengli Giray’ın çocukları, Saadet ve Mübarek Giray da Sinân Paşa’ya yardım edeceklerdi. Piyadenin önündeki zincirlerle birbirine bağlı olan üç yüz top zamanı gelince ateşlenecekti. Memlûklu ordusunda ise sultan Kansuh Gorî ordu merkezinde, Haleb naibi Hayırbay sağ kolda, Şam naibi Sibay ise sol kolda yer almıştı.

Şiddetle cereyan eden savaşın seyrini Osmanlı ordusunda bulunan toplar değiştirdi. Mısır askeri geri çekilmeye başladı. Bir ara Mısır askeri mızraklarının uçlarına Kur’ân-ı kerîm sayfaları bağladılar. Bu durumu gören Yavuz Selîm Han, derhâl ileri atılıp; “Bunlar hem râfizîye yardımcı olurlar, hem de Kur’ân-ı kerîmi hilelerine hüccet ederler” diyerek durulmaması emrini verdi. Memlûklü askeri perişan oldu. Ordusunun mağlûb olduğunu gören Kansuh Gorî kederinden öldü (Bkz. Mercidâbık Muhârebesi).

Mercidâbık’ta kazanılan zafer; Osmanlı Devletine dînî, siyâsî, askerî, iktisadî pek çok faydalar sağladı. Hilâfetin, Osmanlı hânedânına geçme yolu açılmış oldu. Doğuda Osmanlı Devleti’nin son rakibi Mısır-Memlûklü Devleti ortadan kaldırılma sınırına geldi. Güneydoğu Anadolu’nun Osmanlı topraklarına katılmasıyla Türk birliği tamamlandı. Mısır ve Arabistan yolu açıldı.

Yavuz Sultan Selîm Han, esir alınan son Abbasî halîfesine büyük hürmet göstererek Kahire’ye gönderdi. Muzaffer Osmanlı ordusu, 28 Ağustos’ta Haleb’e girdi. Yavuz Sultan Selîm 27 Eylül’de Şam’a geçti ve burada üç ay kaldı. Bu müddet zarfında askerini dinlendirdiği gibi hem de etrafındaki Safed, Nabtus, Kudüs, Adun, Gazze gibi şehirlerin kendisine itâatini sağladı.

Kansuh Gorî’nin ölümü üzerine, yerine vekil olarak bıraktığı Emîr Tomanbay Mısırda hükümdar îlân edildi (Kasım 1516). Bu sırada toplanan Osmanlı dîvânında Mısır’ın fethi için alınacak tedbirler görüşüldü. Bu itibarla Mısır’a yeni seçilen hükümdar Tomanbay’a bir elçi gönderilmesine karar alındı. 1516 Aralık ayında Tomanbay’a gönderilen nâmede, Yavuz Sultan Selîm Han kendisine tâbi olunduğu takdirde Gazze’den itibaren Mısır’ı kendisine bırakacağını bildiriyordu. Sultan Selîm, ayrıca Mısır beylerini Osmanlılara itaate davet eden mektuplar yolladı. Fakat yeni Mısır hükümdarı ve beyleri, Sultan Selîm’in Sina çölünü aşıp Mısır’a geleceğini sanmıyorlardı ve bu çok zor bir işti. Bu yüzden Tomanbay, Yavuz Sultan Selîm Han’ın gönderdiği elçileri öldürttü. Casusları vasıtasıyla durumu öğrenen Yavuz Selîm hiddetlenerek; “Bu Tomanbay hâlâ kim olduğumuzu bilmez. Vaktiyle bütün dünyânın, alınması imkânsızdır dediği İstanbul’u dedemiz Cennetmekân sultan Mehmed fethetmiştir. Biz de onun torunuyuz ve Mısır’ı bi-iznillah alacağız, Zirâ İslâm milletinin ikibaşlılığa tahammülü yoktur!..” demekten kendini alamadı.

Osmanlı ordusu, Şam’dan hareketle on beş günde Kudüs’e geldi. Bu sefer sırasında karşılaşılacak güçlükler hesâb edilerek, on beş bin deve ve otuz bin su kırbası te’min edilmişti. Kudüs-i şeriften ayrılan sultan Selîm Han, 9 Ocak’ta Sina Çölüne geldi. Bu kum deryası, bir yanardağ krateri gibi kaynıyordu. İmparator Tîmûr Han; Hindistan’ı, İran’ı, Anadolu’yu ve Bağdâd, Haleb, Şam gibi pek çok Arab şehirlerini fethedip geçmişti. Ancak buraya geldiği zaman, çaresiz kalarak geri dönmüştü.

Sultan Selîm Han, burada iken Mısır seferi harekâtı hakkında yanındaki devlet erkânıyla müzâkerelere başladı. Bu sırada vezir Hüseyin Paşa; ordunun yorgun olduğunu ve bugüne kadar yapılan fütûhatın kâfî geleceğini ileri sürerek, susuz çöllerden ordu geçirmenin imkânsızlığını ve geri dönmenin zamanı geldiği şeklinde sözler sarfetti. Bir konu hakkında karar verilmeden önce dîvânda bütün üyelerin görüşlerini alan, fakat karar verildikten sonra bunun aksine söz sarfedenleri şiddetle cezalandıran sultan Selîm, derhâl Paşa’nın çadırının yıkılmasını emretti. Bu onun îdâmına işaretti. Nitekim derhâl îdâm edildi. Pâdişâh’ın bu hareketi üzerine artık hiç kimsede îtirâz imkânı kalmadı.

Yavuz Sultan Selîm Han, ordusunu bütün mevcuduyla bu çölden geçirip Mısır’ı fethe niyet etmişti. Her zaman olduğu gibi keşîf kolu çıkartılarak, geçit yerleri tesbit edildi. Bu iş için vezir Hüsâm Paşa vazifelendirildi. Bir süre sonra Hüsam Paşa geri dönerek, Sultan’a; “Bizi af buyurunuz Sultân’ım! Velâkin bu kızgın çöl deryasını geçmek insanoğlu için mümkin değildir diye düşünürüz devletlüm. Hele hele piyade askeriniz çöl ortasına varmadan buharlaşırlar Sultan’ım!” dedi. Sultan Selîm’in hiddetten şah damarı kabardı ve Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde dünyâdaki her şeyi insanoğlunun emrine verdiğini bildirdiğini söyledi. Daha sonra Hüsam Paşa’yı azletti. Eğer Osmanlı Sultan’ı bir an tereddüt gösterseydi, Hüsam Paşa gibi düşünenlere engel olunamazdı.

Yavuz Sultan Selîm; “Allahü teâlânın yardımıyla bu çölü geçmek bize nasîb olur inşâallah” diyerek atını çöle sürdü. Arkasından Osmanlı ordusu, normal bir ovada hareket ediyorcasına alevli Sina çölüne girdi. Çölde, gündüzleri dayanılmayacak kadar sıcak, geceleri de dondurucu soğuk oluyordu. Bir ara Sultan Selîm, atından indi ve yaya olarak yürümeye başladı. Bunu gören devlet erkânı ve süvari birlikleri de atlarından inerek yaya yürümeye başladılar. Herkes bunun sebebini merak ediyordu. Durumu öğrenmek isteyen Hasan Can, Sultan’a yaklaşarak; “Hayırdır inşâallah Sultan’ım! Bütün ordu, devletlü Pâdişâhımız acep niçin yaya yürürler?” diye merak eder” diye sorunca, büyük Sultan şöyle cevap verdi: “İki cihân sultânı Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem önümüzde yaya yürürken, biz nasıl at üzerinde olabiliriz Hasan Can?..” Bir süre sonra Sultan tekrar atına bindi. Ordu-yı hümâyûn çölde büyük bir hızla ilerlerken, su bitmişti. Herkes susuz bir hâlde iken, yavaş yavaş başlayan yağmur, sağnak hâline çevirdi. Yıllardır yağmur yüzü görmeyen Sina çölünün kaygan kumları sertleşti, yürümek kolaylaştı. Osmanlı ordusu Sina çölünü günde ortalama otuz kilometre yürüyüşle bir haftada geçerek, harb târihinde rekor yaptı.

Osmanlı ordusu, 21 Ocak 1517’de Kâhire’ye çok yakın Birket-ül-Hac mevkiinde konakladı. Memlûklü sultânı Tomanbay, Sâlihiye’de mevzilenmek istedi ise de beylerinin isteği üzerine Ridâniye’de mevzîlenmek mecburiyetinde kaldı. Memlûklü ordusu elli bin kişilik bir kuvvet ve Avrupa’dan te’min edilen iki yüz toptan meydana gelmişti. Tomanbay’ın harb cephesi, Kâhire’nin kuzeydoğusundaki el-Mukattam dağından solda Nil nehrine kadar uzanmıştı. Bu mevziin önü açıktı. Sina çölünden gelen yolu kapsayan ve kontrol altında bulunduran bir durumda idi. Siperlerin gerisine sabit bir şekilde iki yüz top gömülmüştü. Tomanbay’ın hedefi, Osmanlı taarruzunu topçu ateşi ile kırdıktan sonra hassa kuvvetleri ve süvariler ile sarıp Osmanlı ordusunu tamamen imha etmekti.

Osmanlı ordusunun sağ kanadına Anadolu beylerbeyi Mustafa Paşa, sol kanadına Rumeli beylerbeyi Küçük Sinân Paşa, merkeze ise, sadrâzam Hadım Sinân Paşa kumanda ediyordu. Sultan Selîm Han, Tomanbay’ın tertibatını öğrendikten sonra, askerî dehâsını gösterecek olan bir plân tatbit etmek istedi. Araziyi tedkîk ettirip, ordusunun bir kısmını el-Mukaftam dağının arkasına geçirmek istedi. Nitekim Ridâniye mevzilerine cepheden taarruz vazifesi yapacak ihtiyati kuvvetleri bıraktıktan sonra, asıl kuvvetler ile 21/22 Ocak gecesi el-Mukattam dağını dolaşarak bir çevirme manevrası ile Memlûklü ordusunun gerisine geçti ve muhârebe düzeni aldı. Sultan Selîm Han, Memlûklülerin beklemediği bir istikâmetten taarruz etmekle, Mısırlıları baskına uğratıp, tatbik edecekleri plânları bozarak uzun zamandan beri büyük emekler ile hazırladıkları mevzii ve topları muhârebe dışı bırakacaktı. 22 Ocak sabahı harb başlamadan önce iki tarafın muhârebe düzeni bu hâldeydi.

Târihe Ridâniye muhârebesi olarak geçen muhârebe, 22 Ocak 1517 günü sabahı erken saatlerde başladı. Yavuz Sultan Selîm’in uyguladığı plândan dolayı, Tomanbay şaşırdı ise de kısa sürede şaşkınlığını atarak karşı saldırıya geçti. Merkezdeki saflar birbirine girip, iki taraf da kıyasıya bir muhârebeye tutuştu. Yakın muhârebe, her iki tarafın kayıplarının artmasına sebeb oluyordu. Tamamen Osmanlı ordusu tarafından kuşatılan Tomanbay, kumandanlarından Alanbay ve Kurtbay’ı alarak iki yüz seçme askerle, Osmanlı ordusunun merkezine hücum edip, sultan Selîm’i öldürmek istedi.

Ergunca Tarafından Yayımlandı.

Herkes Cennete Gitmek İster ama Hiç Ölmeden Cennete Gidilir mi?

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir