Padişah Yavuz Sultan Selim

Bu makale Tarihinde

En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 19 Nisan 2021 Kerim Usta

Ancak Rumeli akıncı ve sancakbeylerinin istirhamlarıyla muhârebeden vazgeçilerek Sarı Gürz diye meşhur Mevlânâ Nûreddîn ismindeki âlim aracı gönderildi. Şehzâde onu çok iyi karşılayıp, tek düşüncesinin Safevî tehlikesinin kaldırılması ve böylece sünnî müslümanların haklarının korunması olduğunu bildirdi. Ayrıca; “Pâdişâh babamın istekleri benim başımın üzerinedir. Sağlığına duâcıyız. Pâdişâh pederimin sağ kaldığı müddet içinde kimseyi velîahd îlân etmemesini ve Rumeli’de bir eyâletin uhdemizde olmasını isteriz” dedi. Sarı Gürz, durumu Pâdişâh’a bildirdi. Pâdişâh, şehzâdenin bu arzularını kabul etti. Rumeli’de Semendire sancağı tevcih olunarak berâtı gönderildi ve bu sancağa Alacahisar ve İzvornik sancakları îlâve edildi. Sonra da velîahd tâyin etmeyeceğini bildiren bir ahid-nâme yayınladı.

Bu arada vezirler, şehzâde Ahmed’e acele İstanbul’a gelmesi için haber gönderdiler. Şehzâde Ahmed Maltepe’ye kadar geldi ise de ordu, veliahdın İstanbul’a girmesini istemedi. Dîvân, veliahdın sancağına dönmesini emretti. Öte yandan şehzâde Ahmed’in İstanbul’a çağrılması şehzâde Selîm tarafdârlarını harekete geçirdi. İstanbul’da ordu açıkça şehzâde Selîm lehine büyük gösteri yaptı (6 Mart 1512). Büyük oğlunu desteklemekle kan döküleceğini anlayan Sultan, oğlu Selîm’i İstanbul’a davet etti. Şehzâde Korkud çok seviliyorsa da, erkek evlâdı olmadığından ikinci plânda kalmıştı. Şehzâde Selîm, 19 Nisan’da İstanbul’a geldi. Üç yaş büyük olan ağabeyi Korkud, kendisini karşılayarak tebrik etti. Bundan sonra Selîm, Yenibahçe’de kendisi için kurulan çadıra geldi. 24 Nisan 1512’de babası sultan Bâyezîd’in huzuruna girerek el öptü. Sultan Bâyezîd Han, oğlu Selîm’e; “Adaletten ayrılma, âcizlere ve bîçârelere karşı merhametli ol, kimsesizlere şefkat göster, herkesin sana râm olmasını istiyorsan, ulemâya çok saygı göster, zaruret olmadıkça kimseye karşı sert davranma!..” dedikten sonra çok duâlar etti ve pâdişâhlığını Allahü teâlânin mübarek etmesi dileğiyle saltanatı kendisine teslim etti.

Yavuz Sultan Selîm Han, aynı gün, vezirleri, komutanları ve devletin ileri gelenlerini toplayarak; “Pâdişâh olduğum zaman Arabistan’ı Çerkezlerden, Acem ülkesini râfizîlerden temizlemeye ahdettim. Şark ve garbta î’lâ-yı kelimetullah (Allahü teâlânın ismini yüceltmek) için çalışacağım; zâlimlere, evlâdım bile olsa, merhamet etmeyeceğim. Zamanımda boş oturmak ve ahâliye zulmetmek mümkün olmaz, işte, benim hâlim budur. Biraderim ise, rahatı sever ve yumuşak huyludur. Seferden korkmaz ve haddi aşmak istemezseniz bana bîât ediniz. Aksi takdirde şehzâde Ahmed’i seçiniz ki, onun zamanında o da, siz de zevk ve safânızla meşgul olasınız…” diyerek üstün gayretlere îtinâ gösterdiğini, fakat dünyâ devletini arzulamadığını açıklamış oldu. Babası İkinci Bâyezîd Han’ı, yılda iki milyon akçe tahsisatla Dimotoko’ya, büyük hürmet göstererek maiyyetiyle beraber yolcu etti. İkinci Bâyezîd Han, 26 Mayıs 1512’de yolda vefât edince, cenazesini İstanbul’a getirtti. Bâyezîd Câmii yanına defnettirip, üzerine bir türbe yaptırdı.

Sultan Selîm Han, tahta geçtikten sonra, önce devletin iç işlerini yoluna koymaya çalıştı. İsyan çıkarmak için harekete geçen, Anadolu’da kendilerine pek çok tarafdâr toplayan kardeşlerine birer mektup yazdı. Mektubunda; “Yaptığınız bu hareketler ve devletin paylaşılması gibi istekleriniz, hiç bir suretle kabul edilemez. Bir kaç günlük ömür için fitne ve fesat çıkararak, memleketi harâb etmektense, Allahü teâlânın takdîrine boyun eğmek en iyi hareket olur. Böyle yapılıp, husûmetten el çekildiği ve bir müslüman ülkesinde oturmayı kabul ettiğiniz takdirde, aramıza düşmanlık girmeyecektir. Ayrıca ihtiyaçlarınız tamamen karşılandığı gibi bu tarafta kalan mal-mülk ve çoluk-çocuğunuz için de, arzunuz yerine getirilecektir. Aksi takdirde, Allahü teâlânın irâdesi ne ise o olacaktır” yazıyordu. Buna rağmen kardeşleri şehzâde Ahmed ve şehzâde Korkud, etraflarına asker toplamaya devam ettiler. Yavuz Sultan Selîm Han, memleketin birlik ve beraberliğini sağlamak, isyânı bastırmak için, kardeşleri ile mücâdele etmeye mecbur kaldı. İstemeyerek, üzülerek, yaptığı bu mücâdelelerde galip gelerek isyânları bastırdı. Elebaşlarını öldürttü. İsyanı kışkırtan, kendisini istemeyen sadrâzam Mustafa Paşa’yı îdâm ettirdi.

Yavuz Sultan Selîm Han, ülke içinde hâdise çıkartan ve ilerisi için büyük tehlike olabilecek râfizî faaliyetlerin teşvikçisi, doğudaki Safevî Devleti’ne karşı sefere çıkmadan, batı, kuzeybatı ve güney hududlarını emniyete aldı. Eflâk, Boğdan, Macar, Venedik ve Mısır elçileriyle sulhun devamını, te’yîd eden anlaşmalar imzaladı. Bu sırada, Akkoyunlu Devleti’ni ortadan kaldıran, Azerbaycan, Irak-ı Acem, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun nehrine kadar hududunu genişleten Şâh İsmail, sünnî özbekleri de yendikten sonra, Anadolu’ya yönelmişti. Gönderdiği dâî ve halîfeleri vasıtasıyla Osmanlı hududları içinde yaşayan şiîleri kendisine bağlıyor ve fırsat buldukça da isyânlar çıkarıyordu.

Yavuz Sultan Selîm Han ise, Şâh İsmail’in bu tehlikeli teşebbüslerini önlemenin tek çıkar yolunun, Anadolu’da Şiîliğin gelişmesini önlemek, hattâ kökünü kazımak olduğunu biliyor, İslâm’ı bütün dünyâya hâkim kılabilmek için Osmanlı Devleti’nin dünyânın en büyük ve kudretli devleti hâline gelmesi zaruretine inanıyordu. Bunun için İran’da kurulan şiî devletlerin ikide bir Osmanlı Devleti’ni tehdîd etmesine ve batıya karşı açılan her seferde Osmanlıyı arkadan vurmasına son vermek emelinde idi Zîrâ Osmanlı Devleti’nin en büyük asker kaynağı Türk ve müslüman nüfûsun yaşadığı Anadolu idi. Buranın emniyette olmaması, devletin başına her an büyük gaileler açabilirdi. Sultan Selim, bütün bunları düşünerek Trabzon vâliliğinden beri Şâh İsmail’in Osmanlı ülkesindeki faaliyetlerini yakından takip etmiş, İran içlerine seferler düzenleyerek şiîlerin Anadolu’daki faaliyetlerine mâni olmaya çalışmıştı. Pâdişâh olduktan sonra, bu faaliyetlerin önüne bütünüyle geçmek için köklü tedbirler almaya başladı. Topladığı olağanüstü dîvânda, Şâh İsmail’in İslâm’a verdiği zarar ve Ehl-i sünnete yaptığı saldırıları inceden inceye bir bir anlattı. Dîvânda yapılan uzun müzâkerelerden sonra, İran’a sefere karar verildi. Dîvânın bu karârı üzerine görüşleri alınan o devrin âlimlerinden Molla Arab lakabıyla meşhur, Muhammed bin Ömer, Sarı Gürz lakâbıyla meşhur Nûreddîn Hamza, Zenbilli Ali Cemâli Efendi, Ahmed ibni Kemâl Paşa ve daha pek çok âlim böyle bir cihâdın farz olduğuna, Şâh İsmail’e haddinin bildirilmesi lâzım geldiğine dâir fetva verdiler.

Bu sırada Şâh İsmâil Anadolu’ya sapık inanışlarını yaymak için şeyh kılığında gönderdiği dâîler vasıtasıyla geniş bir propagandaya girişmiş, aslından uzaklaşıp sapıtan bektâşî tekkelerini ele geçirerek, bâzı saf kimseleri kendi tarafına çekmişti. Şehzâdeliğinden beri bu şiî dâîlerini takip ve bir kısmını tespit eden Yavuz Sultan Selim Han, İran’la yapılacak harpte, memleket içinde bulunan şiîliği benimsemiş kişilerin isyânlar çıkararak devletin başına büyük gaileler açabileceğini düşünmüştü. Bu sebeple Anadolu’daki beylerbeyi ve sancakbeylerine nâmeler göndererek, bölgelerindeki Şâh İsmâil tarafdarlarının listesini istedi. Tesbit edilenleri şiddetle cezalandırıp faaliyetlerine son verdi.

Yavuz Sultan Selîm hazırlıklarını tamamladıktan sonra. 20 Nisan 1514’de Üsküdar’a geçerek, ordu-yı hümâyûn ile İran seferine çıktı. İzmit’e vardığında, Şâh İsmail’e bir mektup göndererek, üzerine yürüdüğünü resmen bildirdi. Ordu-yı hümâyûn Yenişehir’e geldiğinde Anadolu ve Rumeli beylerbeyleri kuvvetleri ile orduya katıldı. 20.000 tımarlı sipahiden meydana gelen öncü ordusuna vezir Dukakinzâde Ahmed Paşa tâyin edildi. 2 Haziran’da Sivas’a varan Sultan, 140.000 asker 5.000 zahireci ve 60.000 deveye yüklenen orduyu yoklamaya tâbi tutup, muhtemel bir şiî ayaklanmasını önlemek ve yiyecek tedâriki yapmak üzere İskender Paşa kumandasındaki 40.000 askeri burada bıraktı.

Koçhisar (Hafik) kazasına gelinince harp tertîbâtı alındı ve bundan sonra bu tertip üzere gidildi. Akşehir ve İran’la hudut olan Su şehrinden îtibaren Safevî Devleti’nin topraklarına girildi. Bundan sonra Safevîlerin, geçiş yollarını tahrip etmelerinden dolayı ordunun durumu müşkülleşmeye başladı. Osmanlı hükümdarı, bu sefere giderken Dulkadir beyi Alâüddevle’ye nâme yollayarak kendisini harbe iştirake davet ettiyse de, Alâüddevle bu teklife yanaşmadığı gibi, zahîre kollarını da vurmak suretiyle orduyu sıkıntıya soktu.

Osmanlı ordusu mütemadiyen ilerliyor ve bu harabelerde yiyecekten sıkıntı çekiliyordu. Fakat bu sıkıntı darlık olup kıtlık değildi. Çünkü ihtiyat olarak gemilerle Trabzon’a naklolunan erzak ve mühimmatdan bir çoğu deve ve katırlarla orduya sevk olunmakta idi. Bundan başka Gürcü hükümdarına da orduya yiyecek yollaması için nâme gönderilmişti.

Ordunun harap yerlerde müşkilâta düşmesi Şâh İsmâil ile muhârebe aleyhdârlarına fırsat verdi ve yavaş yavaş askeri tahrik ettiler. Fırat kenarına ve Erzincan’a gelindiği zaman asker, kumandanlar ve vezirler düşmanın meydanda olmamasından dolayı daha ileri gidilmiyerek geri dönmek hususundaki arzularını Pâdişâh’a söylemek istediler. Pâdişâh bir münâsebetle Erzincan’dan Azerbaycan’ın merkezi plan Tebriz’in kırk merhale olduğunu beyân edip o tarafa gidileceğini söylediği zaman devlet erkânı muzdarip oldu ise de korkularından bir şey söyleyemediler. Ancak daha ileri gidilmemesi için, Karaman vâlisi olup Pâdişâh’ın pek sevip itimât ettiği Hemdem Paşa’yı ileri sürdüler. Hemdem Paşa, durumu Pâdişâh’a îzâh ederek geri dönmenin daha uygun olacağını söyleyince, sultan Selîm onu derhâl öldürttü. Şeyhülislâm; “Hemdem Paşa’yı hangi hükme dayanarak katlettirdiniz?” diye sorunca; “Allahü teâlâ meâlen buyuruyor ki: “(Ey Peygamberim! Eshâbının) iş hususunda fikirlerini al (müşavere et)! Müşavereden sonra da bir şeyi yapmaya karar verdin mi, artık Allahü teâlâya güven ve dayan! Gerçekten, Allahü teâlâ tevekkül edenleri sever” (Âl-i İmrân sûresi 159) âyet-i kerîmesine muhalefet ettiği için öldürttüm. Biz bu cihâda çıkarken vezirler, âlimler ve komutanlarımızla müşavere ettik. Karar verdik. Allahü teâlâya tevekkül ederek yürüdük. Hemdem’in yerine oğlum Süleymân bile olsa, aynı şekilde boynunu vurmaktan asla çekinmezdim” dedi. Bunun üzerine yeniçeri bir müddet şikâyetlerini bıraktı.

Ordu, 14 Ağustos’ta Eleşkirt civarına geldiğinde, yeniçeriler yeniden isyânkâr konuşmalarına başladılar. Nihayet beş yüz kadar yeniçeri, konaklanan bir yerde Pâdişâh’ın otağına ok atıp, ateş açmaya başladılar. Bunun üzerine çadırından dışarı çıkan sultan Selîm Han, derhâl atına binerek askerin içine girdi ve; “Bre câhiller! Karar verdik, İ’lâ-yı kelîmetullahı yaymak ve yüceltmek için yola çıktık. Düşmanla karşılaşmadan da geri dönmemiz mümkün değildir. Ne gariptir ki, Şâh’ın adamları bâtıl inanışları uğrunda efendileri için can verirken, içimizdeki bazı gayretsizler bizi hak yoldan döndürmeye uğraşıyorlar. Fakat biz yolumuzdan aslâ dönmeyecek, emre itaat edenlerle birlikte hedefimize kadar gideceğiz. Bâzıları hanımını hayâi edip, yol yorgunluğunu bahane ederek; “Bundan öte gidemeyiz” derler. Bunun gibiler, kendilerini bilirler. Geri dönerlerse, dîn-i mübîn yolundan dönmüş olurlar. Eğer er iseniz benimle geliniz. Yoksa Şâh oğlunun karşısına tek başımıza çıkarız” diyerek atını ileri sürdü. Bu dokunaklı sözlerden sonra, hiç kimse muhalefet etmedi ve Sultan’ın arkasında yürümeye başladı.

Sultan Selîm Han, ordusuyla Kazlıgöl mevkiine geldiğinde, Şâh İsmail’in Çaldıran’da olduğu haberi geldi. Osmanlı ordusu, 22 Ağustos günü Çaldıran’ın Akçay vadisi tepelerinde konakladı. Toplanan dîvânda bâzı vezirler askerin yirmi dört saat dinlendikten sonra muhârebeye girilmesini tavsiye ederlerken, bâzıları derhâl muhârebeye başlanılmasını, yoksa şiî casusların ordunun maneviyâtını bozacağı görüşünde idiler. Pâdişâh da derhâl savaşma fikrinde olduğu için, ertesi sabah muhârebeye karar verildi. Yavuz Sultan Selîm o geceyi, sabaha kadar ibâdet ve Allahü teâlâya yalvarmakla geçirdi. 23 Ağustos sabahı Osmanlı ordusu harb nizâmı aldı. Ordunun sağ kolunu Anadolu beylerbeyi Sinân Paşa ile Zeynel Paşa’nın emrindeki Anadolu ve Karaman kuvvetleri, sol kolunu ise Rumeli beylerbeyi Hasan Paşa kumandasındaki Rumeli askerleri teşkil ediyordu. Sultan merkezde, her zamanki gibi sipâhî, silahdâr, ulûfeci ve gurebâ bölükleri ile çevrilmiş olup, yanında sadrâzam Hersekzâde Ahmed Paşa, vezir Dukakinoğlu Ahmed Paşa, vezir Mustafa Paşa, Ferhad Paşa, Karaca Paşa gibi devlet ricali bulunuyordu.

Yorgun Osmanlı piyadelerini, ordusunun büyük bir kısmını meydana getiren süvariler ile imha etmek düşüncesinde olan Şâh, 23 Ağustos sabahı hücum emri verdi. Askerleri “Şâh, Şâh!” sesleri ile saldırdılar. Yavuz Sultan Selîm Han ordusunu son bir kez gözden geçirdikten sonra; “Yâ Allah! Bismillah! Allahü Ekber!” diyerek hücum emrini verdi. Osmanlı ordusu; tekbîrlerle çığ gibi Şâh’ın ordusuna yüklendi. Osmanlı ordusunun ustaca manevraları sayesinde İran ordusu kısa zamanda dağılmaya başladı. Askerinin dağıldığını gören Şâh, durumun kendisi için çok tehlikeli olduğunu anlayınca, yaralı bir vaziyette taht ve hanımını harb meydanında bırakarak kaçmak zorunda kaldı. Savaş, Osmanlıların galibiyeti ile bitti. Târihin en büyük meydan muhârebelerinden birini, Allahü teâlânın izni ile kazandığını gören Yavuz Sultan Selîm Han, şükür secdesine kapandı. Sevinç göz yaşları dökerek, Allahü teâlâya hamd etti (Bkz. Çaldıran Muhârebesi).

Ergunca Tarafından Yayımlandı.

Herkes Cennete Gitmek İster ama Hiç Ölmeden Cennete Gidilir mi?

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir