Osmanlı-İran Arasında Kasr-ı Şirin Barış Antlaşması(1639)


En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 9 Mayıs 2020 Kerim Usta

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

OSMANLI-İRAN ARASINDA KASR-I ŞİRİN BARIŞ ANTLAŞMASI (1639)
Osmanlılar ile Safevîler arasında 1618’de varılan Serav Barış Antlaşması’ndan sonra, henüz beş yıl kadar bir süre geçmişti. Bu esnâda Osmanlı Devleti hanedanlık tahtında bir takım değişiklikler cereyan etmiştir; Sultan I. Ahmed’in vefatı (1617), peşinden I. Mustafa’nın padişah olması (1617) ve O’nun tekrar tahttan indirilmesi, Genç (II.) Osman’ın padişah olması (1618-1622), bu genç hükümdarın tahttan indirilmesi ve hunharca katledilmesi hâdiseleri olmuştu. Bununla beraber, bazı veziriâzam, vezir, paşa, beylerbeyi, şeyhü’l-islam, kadı asker, sancak beyinin azledilmesi, öldürülmesi veya tutuklanması gibi devlet kadrosunda ciddi değişikler meydana gelmişti.

Osmanlı Devleti padişahlık tahtına, 14 Zilkâde 1032/ 10 Eylül 1623 tarihinde, Sultan IV. Murad hükümdar olarak geçmiştir. 27 Temmuz 1612 tarihinde doğmuş olan IV. Murad, henüz padişah olduğunda on iki yaşında bulunuyordu. Devletin idaresi pratikte Veziriâzam Kemânkeş Ali Paşa ile Padişah’ın annesi Mâhpeyker Sultan eline geçmiştir .

Osmanlıların rakibi olan Safevîler, ortaya çıktıkları 1499’dan beri yüz yirmi beş yıllık devlet olmuşlardı. Safevî Devleti Şahı I. Abbas, 1587’den bu tarafa otuz altı yıldır, engin bir devlet tecrübesine ve son derece çağın gereklerine göre dizayn edilmiş modern bir orduya sahipti. Osmanlı Devleti yönetimindeki değişiklikleri ve olumsuz gelişmeleri dikkatli bir şekilde adım adım izliyordu. Osmanlı Devleti’inde bir yığın tecrübeli devlet adamları şu veya bu şekilde öldürülmüş yahut azledilmiş, Osmanlı ülkesi tahtı bir çocuğa bırakılmış, dahili ve harici bir çok sıkıntı içerisinde Osmanlı hükümeti zaafa uğratılmıştı.

Şah I. Abbas (1587-1629), uzun süren iktidarı sırasında Safevi ordusunu top ve tüfenk ile teknolojik donanıma ve modernizasyona kavuşturmuştur. Şah İsmail’den bu tarafa devam eden süvari Türkmen birliklerinden oluşan Safevi ordusu yerine, Ermeni, Gürcü, Fars ve Tat Hıristiyan ve farklı inanç topluluklarından oluşan insanlarla bir nevi devşirme yöntemiyle yepyeni bir ordu kurmuştur . Ayrıca Safevi Devleti’nin merkezi Tebriz’den Kazvin’e nakledildikten sonra Safevi Devleti Türk-Türkmen geleneği ve teşkilatlanması yerine, Fars kültürünün tesiriyle Sasani-İrani bir yapı kazanmaya başlamıştı. Şah I. Abbas siyasi iktidarı ve hakimiyeti uğruna Osmanlı Devleti’ne karşı, Papalık ve Avrupa-Hıristiyan dünyasıyla işbirliği yapmaktan ve İngiliz Sherely kardeşler desteği ile ordusunu modernize ederek, ülkesinde Hıristiyanlık’ın nüfuz kazanmasına imkan sağlamaktan çekinmemiştir.

Şah I. Abbas gücünü toparlayıp, Anadolu’da ortaya çıkan Celali isyanlarını fırsat bilerek, Safevîlerin 1590’da İstanbul Antlaşması ile Osmanlılara terk ettiği Revan, Tebriz, Şemahı, Tiflis, Çıldır, Kars, Ereş gibi önemli merkez kalelerine 1603 yılından itibaren ansızın saldırıya geçmiştir. Uzun süren savaşlar dolayısıyla hem İran cephesinde hem de Avusturya-Macaristan cephesinde yıpranmış olan Osmanlı kuvvetlerinin zayıflığı ve yılgınlığı, diğer taraftan çocuk yaşta Osmanlı padişahlık tahtına oturmuş olan Sultan I. Ahmed (1603-1617), Sultan IV.Murad (1623-1640) ve aradaki iç kargaşa ve iktidar kavgaları dönemi de Şah I. Abbas’ın ekmeğine yağ sürmüştür.

1578’de Safevî hanedanlığında ortaya çıkan kargaşayı değerlendiren Osmanlı hükümeti, nasıl İran üzerine sefer açmışsa, belki bu defa da Safevî Şahı I. Abbas Osmanlı ülkesine saldırıya geçebilirdi. Ancak arada 1618’de pekiştirilen Serav Barış Antlaşması vardı.

Aslında Osmanlı hakimiyetinde bulunan Anadolu Türkmenleri ile Safevîler hükümranlığında olan Azerbaycan ve İran Türkleri, birbirleriyle savaşmak, karşı karşıya gelmek, birbirlerini öldürmek istemiyorlardı. Aradaki siyâsi iktidar veya hakimiyet kavgası her iki devleti de oldukça yıpratmıştı. Uzun süren Osmanlı-Safevî savaşları halkta ve askerde yılgınlık oluşturmuştu.

Osmanlı-Safevî gerginliği, dinî-mezhebî bir sürtüşmeyi de başlangıcından itibaren taşıyarak gelmişti. Her iki devlet yöneticileri için de, asıl hedef; Türk nüfusu ve Anadolu üzerinde kalıcı bir hakimiyet tesis etmekti, diyebiliriz. Burada Kasr-ı Şirin Barış Antlaşması öncesi, iki devlet arasındaki gelişmeleri ortaya koymalıyız.

1- Bağdad Meselesi:
Şah Abbas, ceddi Şah İsmail (1501-1524) ve Şah Tahmasb’ın (1524-1576) davalarını çok iyi temsil ediyordu. Şiî akidesini benimsemiş, hakimiyetini Azerbaycan, Gürcistan’dan sonra güneye; Bağdad, Musul, Basra gibi büyük vilayetlere doğru genişletmek arzusundaydı. Uzun süren saltanatı, O’na tecrübeyle birlikte, siyâsî fırsatçılığı da kazandırmıştı.

Osmanlı Devleti’nde Genç Osman fâciasının (1622) bir neticesi olarak, İstanbul’da sık sık askerî ayaklanmalar cereyan ederken, devletin uzak vilayetlerinde de bir takım karışıklıklar olmaktaydı. Erzurum’da Genç Osman’ın kanını dava eden Abaza Mehmed Paşa’nın isyan hareketi devam ederken, Bağdad’da mülkî ve askerî zümreler arasında doğan itilâf büyümüştür. Nâima’nın “tahtgâhı-hulefây-ı kirâm ve burc-ı evliyâ-i i’zâm” olarak tavsîf ettiği Bağdad’da o sırada Yusuf Paşa adında bir vezir valilik yapıyordu. Sayıları on iki bin olan “yerli kullar” ile kale azaplarından oluşan askere de Bekir Subaşı kumandanlık etmekteydi .

Bağdad Beylerbeyisi Yusuf Paşa, Bekir Subaşı yanında, iç kaleye çekilmiş, her işten elini çekmiş, yönetimi adetâ Bekir Subaşı’ya bırakmış, kendisi O’nun yanında bir gölge gibi kalmıştır. Bekir Subaşı askerî işleri eline almış, kendi adamlarını çorbacı ve gedikçi yapmıştır. Bekir Subaşı’nın nüfuzu, Yusuf Paşa ile arasının açılmasına sebep olmuştur. 1534 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın fethinden itibaren 1623 yılına kadar seksen dokuz yıldır Osmanlı hakimiyetinde olan Bağdad, İran ve Basra üzerinde kontrolü sağlayan Irak bölgesinin en önemli merkezi idi. Ayrıca yüzyıllarca Abbasî halifeliğine başkentlik yapmış büyük bir şehirdi. Böyle bir merkezin Osmanlılar’da bulunması büyük bir kıymet ifade ederken, 1600 yıllarının başından itibaren bir taraftan Safevîlerin Osmanlı şehirlerini işgal etmeleri, bir taraftan Celâli isyanları ile devlet otoritesinin zaafa uğramış olması, Bağdad’da bulunan Osmanlı valisinin ve subaşısının arasının açılmasına olumsuz yönde etki yapmıştır, diyebiliriz.

Lütfen Dikkat:Konu uzun olduğu için  sayfalara bölünmüştür. Bu sizin daha hızlı olarak konuya erişebilmenizi sağlayacaktır. Devamı için Tıkladığınızda sonraki sayfaya gidebilir veya sayfa numaraları ile seçim yapabilirsiniz.Aşağıda verilen link ise sizi yazının başlangıcına getirecektir.
Paylaşabilirsiniz
Avatar

Yazar Kerim Usta

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise bir "Sevda"...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir