Osmanlı Devleti Yönetim Sistemi

Yayım tarihi

En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 18 Eylül 2021 Kerim Usta

Osmanlı Devleti Yönetim Sistemi

OSMANLI PADİŞAHLARI
Osmanlı hanedanı, Oğuzların Kayı boyuna mensuptu. Bu boy, Avşar, Beydili ve Yiva gibi hükümdar çıkaran boylardandı. Bir üç beyliği olarak tarih sahnesine çıkışından itibaren bünyesinin gerektirdiği dini, sosyal ve ekonomik değişiklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanlı Beyliği, kısa bir müddet içerisinde köklü bir devlet haline geldi. Döneminin şartlarına göre çok kısa denilebilecek zamanda, tarihin akışını değiştirecek kadar büyüyen bu
devletin gelişmesini, basit ve bazı tesadüflerle izah etmeye çalışmak mümkün değildir.
Gerçekten, çok geniş topraklar üzerinde hakimiyetini tesis eden Osmanlı Devleti, çeşitli din, dil, ırk, örf ve adetlere sahip toplulukları asırlarca adil bir şekilde idare etmişti. Ulaşım teknolojisi bakımından günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkansızlıklar içinde bulunan o asırların dünyasında, bunca farklı yapıdaki toplulukları cebir ve tazyik kullanmadan idare etmek basit bir hakimiyet anlayışının sonucu olmasa gerekir.

M. Fuad Köprülü’nün n bir madde halinde sıraladığı ve Rasonyi’ye göre batılı tarihçilerce de kabul edilen başarının bu sebepleri de pek tatmin edici görünmemektedir. Zira onun işaret ettiği bu on bir maddenin birçoğunda diğer Anadolu beylikleri de ortaktı. Osmanlıların din, ırk ve coğrafi ortam bakımından Anadolu beyliklerinden pek farkı yoktu. Hal böyle olunca Osmanlı başarısının sebeplerini başka sahalarda da aramak gerekir. Öyle anlaşılıyor ki Osmanlılar, diğer beyliklerin sahip olmadıkları veya yapamadıkları bazı şeyleri başarmışlardı. Bu konuyu araştıran pek çok tarihçi gibi Mustafa Nuri Paşa da başlangıçta küçük bir üç beyliği olan bu devletin başarısını, maddi ve manevi sebeplere bağlar. Ona göre bu sebepler şunlardır:

1-Kuruluş dönemindeki hükümdarların tamamı, İslam dinine ve bu dinin prensiplerine bağlı olan kimselerdi. Onlar, hukuki ve şer’i meseleleri bütünüyle kadılara havale etmişlerdi. Bu mevzuda kendilerini halktan ayrı görmezlerdi. Dolayısıyla halktan herhangi birine yapılan muamele, kendileri için de geçerli idi. Keza onlar, hukuk adamlarına baskı yapmadıkları gibi, tamamen İslam hukukunun ruhuna uygun olarak verilen kararlarına da müdahalede bulunmazlardı. Bu da ülke içinde sağlam bir adli mekanizmanın çalışmasına ve adaletin gerçekleşmesine sebep oluyordu. İşte bu adalet anlayışı sayesindedir ki, devletleri büyüyüp gelişti.

2- Osmanlılar, kuruluşlarından itibaren Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı kaldılar. Bu bağlılık, adı geçen devletin varlığına son verildiği ana kadar devam etti. Onların bu bağlılık ve vefalarından dolayı Allah, kendilerini mukafatlandırdı. Zaman zaman ortaya çıkan isyan ve bas kaldırmalarda hep onlara yardımcı oldu.

3- Selçuklu Devleti’nin ortadan kalkması ve Bizans’ın içinde bulunduğu sıkıntılı durumlar yüzünden çevresinde kuvvetli bir devletin bulunmaması.

4- Osmanlılar, İslam dünyasının hudud boylarında kurulmuşlardı. Cihad ve ilay-ı kelimetullah için devamlı harp edip ganimet elde ettiklerinden san ve şöhretleri de artıyordu. Onların bu durumunu öğrenen ve başka ülkeler ile topraklarda yaşayan Müslümanlar, gelip kendilerine iltihak ediyorlardı. Bu da onların kuvvetlenmesine sebep oluyordu.

5- Osmanlı hükümdarları, ilim adamı ile fazilet ehli kimselere karşı son derece hürmetkar davranıp onları gözetiyorlardı. Devlet için hizmet edip yardımcı olanlara timar arazisi vermek suretiyle onları devlete ortak ediyorlardı. Ayrıca topraklarını genişletip Müslüman nüfusunu artırmak için büyük bir gayret sarf ediyorlardı. Çıkardıkları kanunlara da sıkı sıkıya bağlı kalıyorlardı. Mustafa Nuri Paşa’ya göre, Osmanlı Devleti’nin kısa bir zamanda büyüyerek müesseselerinin kemal mertebesine ulaşmasına ve emsallerine göre daha uzun ömürlü olmasına sebep olan amiller, onların bu anlayış ve davranışlarıdır.

Selçuklu-Bizans hududlarında teşekkül eden bir üç beyliğinin, yeni bir din ve kültürün taşıyıcısı olarak eski Bizans İmparatorluğu’nun enkazı üzerinde kurulan bu yeni devlete bir Türk ve İslam damgası vurması hadisesi, çağdaş tarihçiler arasında henüz tam anlamıyla izah edilemeyen bir mesele olarak münakaşa edilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki bu münakaşa daha uzun süre devam edeceğe benzemektedir. Nitekim Leopold Von Ranke gibi bazı kimseler de bu gelişmeyi padişah şahsiyetlerine, askeri sisteme ve toprak uygulaması gibi maddi manevi bazı unsurlara bağlarlar.

Tarihin uzak dönemlerinden itibaren kurulmuş bulunan bütün Türk devletlerindeki töreye göre, Osmanlılarda da ülke, ailenin müşterek mali olarak kabul ediliyordu. Osmanlılarda saltanatın intikalinde yerleşmiş bazı merasimler önemli yer tutmaktadır. Bunların başında bey’at, çulûs ve kılıç kuşanma merasimleri gelmektedir. Saltanatın intikali, başlangıçtan 1617 tarihine kadar ilk on dört padişahta “amûd-i nesebi” denilen babadan oğula geçmek suretiyle olmuştur. Eski Türklerdeki devletin, hanedanın ortak mülkü olma telakkisi Osmanlılarda özellikle Fatih döneminde değişik bir anlayışa bürünmüştür. Kanunnamenin meşhur olan maddesi ile saltanatın babadan oğula intikalinde kolaylık sağlanmıştır. 1617’de İ. Ahmed’in ölümü üzerine “ekberiyet” usûlu benimsenmiş. Daha sonraki dönemde bir iki istisna dışında “ekberiyet ve ersediyet” usûlune göre hanedanın en yaşlı erkek üyesi padişah olmuştur. Hükümdarlık ailesinin reisi olan ve “Ulu Bey” adını taşıyan kişi, aynı zamanda devletin de reisi olurdu. Osmanlı Beyliği’nin ilk zamanlarında da görülen bu adet, İ. Murad zamanından itibaren sadece hükümdarın çocukları için geçerli hale gelmişti. Buna göre belirtilen dönemden itibaren saltanat, hükümdar olan kimsenin çocuklarının hakkı olarak telakki edilmeye başlandı. Bununla beraber bir veliahd tayini söz konusu değildir. Devlet adamları ve askerlerce sevilip takdir edilen şehzade, ölen babasının yerine hükümdar ilan olunurdu.

Osmanlı padişahları çulûslan münasebetiyle çıkardıkları fermanda Allah’ın lütfü ile “bi’l-irş ve’l-istihkak” saltanatın kendilerine muyesser olduğunu ifade ederler. Öyle anlaşılıyor ki ilk dönemlerde devletin kuruluş hamurunda mayası bulunan ahi teşkilatının da bu seçimde büyük bir payı bulunmaktadır. Çok nadir de olsa, zaman zaman padişahların, yerlerine geçecek şehzadeyi devlet ileri gelenlerine vasiyet ettikleri görülmektedir. Mesela Çelebi Mehmed, Bizanslıların yanında bulunan kardeşi Mustafa Çelebi’nin tekrar hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkma ihtimalini göz önüne alarak hayatından ümidini kestiği sırada yanındaki vezir ve beylerine oğlu Murad’ın hükümdar yapılmasını ve o yetişinceye kadar ölümünün gizli tutulmasını vasiyet etmişti. Böylece Çelebi Mehmed, kardeş kavgasının sebep olacağı politik ve ekonomik huzursuzluklar için tedbir almış oluyordu.

Biraz önce temas edildiği gibi, Osmanlılarda hükümdarın çocuklarından kimin padişah olacağına dair kesin bir saltanat kanunu yoktu. Hükümdarlar, bir isyan hareketinin önüne geçmek için kardeşlerini öldürürlerdi. Kardeş katlı, Yıldırım Bayezid zamanından beri tatbik edilmekle beraber Fatih kanunnamesiyle yazılı hale getirilmiştir. Bu kanunnamede “Ve her kim esneye evladımdan saltanat muyesser ola, karındaşlarını nızam-i alem içün katl etmek münasibtir. Ekser ülema dahi tecvız etmiştir. Anınla amil olalar” denilerek memleketin selameti için kardeşlerin katline bir nevi izin verilmiştir.

Töreye göre Osmanlı padişahı, memleketin sahibi sayılırdı. Bu sebeple tebeasının mali ve canı üzerinde tasarruf hakkı vardı. Vasıtalı vasıtasız bunu kullanırdı. Her türlü kuvvet padişahın elindeydi. Fakat o bunu keyfi olarak değil, kanun, nizam ve ananenelere dayanarak muamelatın icaplarına göre yürütürdü. Fatih Kanunnamesi (s. 16)’nde, padişahın yetkilerini nasıl kullandığına işaretle şöyle denilmektedir: “Ve tuğrayı şerifim ile ahkam buyrulmak üç canıbe müfazzdir. Umur-i aleme müteallık ahkam vezir-i azam buyruldüsü ile yazıla ve malıma müteallık olan ahkami defterdarlarım buyruldüsü ile yazalar. Ve şer’-i şerif üzre deavi hükmünü kadıaskerlerim buyruldüsü ile yazalar.” Bu ifadelerden anlaşıldığına göre bütün dünyevi ve dini idare padişah adına yapılmaktadır. Buna dayanılarak padişahın, dünyevi yetkilerinin idaresinde sadrazamları, dini yetkilerinin idaresinde ise önceleri kadıaskerleri, daha sonra da şeyhülislamları vekil tayin ettiği söylenebilir. Nitekim bu iki makama yapılacak tayin ve azillerde padişahın mutlak selahiyet sahibi olduğu bilinmektedir. Bundan başka divan toplantılarında alınan her türlü kararın “arz” yolu ile onun tasdikine sunulması da padişahın nihai karar mercii olduğunu teyid etmektedir.

İslam hukukuna göre devletin başında bulunan hükümdarın, hakkında nass bulunmayan mevzularda tebeasının maslahatını gözeterek çıkardığı kanunlarına uymak dinin emridir. İslam hukukuna göre hükümdar her istediğini yapan ve her türlü arzusuna uyulması gereken bir kişi değildir. O da şer’i hukukun gerektirdiği emirlere uymak zorundadır. Aksi takdirde Hz. Peygamber’in “Allah’ın emirlerine uymayana itaat yoktur” Hadis-i Şerifi ile Hz. Ebu Bekir’in halife seçildiği zaman yaptığı ilk konuşmasında dediği gibi emirlerine itaat mecburiyeti kalkar.

Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanlı devlet adamları, bundan başka türlü hareket de edemezlerdi. Zira bu devletin geleneğinde hakim bulunan anlayışa göre “devlette din asıl, devlet ise onun bir fer’idir” Kanun, hüküm, ferman ve uygulamada dini anlayışın dışına çıkmamak için Osmanlılar, kuruluşlarından itibaren İslam fikhina (hukuk) yakından asina olan ülemaya devlet idaresinde yer veriyorlardı. Nitekim Orhan Gazi’nin vezirlerinden Sinan Paşa ile Çandarlı Halil ülemadandi. Esasen, XIV. asır Türk dünyasını gezip onlar hakkında canlı levhalar gibi sağlam bilgiler veren İbn Batuta’nın müşahede ettiği gibi, Anadolu Türkmen beyliklerinin hemen hepsinde fakihler, beylerin yanında en şerefli mevkide yer almakta idiler.

Bernard Lewis’in dediği gibi; “Kuruluşundan düşüşüne kadar Osmanlı Devleti, İslam gücünün ve inananın ilerlemesine veya savunmasına adanmış bir devlet idi. Osmanlılar, altı yüzyıl, ilk önce esas itibarıyla başarılı olarak, Avrupa’nın geniş bir kısmında İslam egemenliği kurma çabasıyla, daha sonra da Batı’nın amansız karşı saldırısını durdurmak ya da geciktirmek için uzun süreli hareketleriyle hemen hemen devamlı olarak Hıristiyan Batı ile savaş halinde idiler. Yüzyıllar boyu süren bu mücadele, Türk İslamlığının ta köklerindeki kaynakları ile Türk toplumunun ve kurumlarının bütün yapısını etkilememezlik edemezdi. Osmanlı hükümdarının halkı, her şeyden önce kendini Müslüman sayardı. Daha önce gördüğümüz gibi Osmanlı ve Türk, nisbeten yeni kullanılan deyimlerdir. Osmanlı Türkleri, kendilerini İslam ile özdeş görmüşlerdir. Diğer herhangi bir İslam ulusundan çok daha büyük ölçüde hüviyetlerini İslamiyet içinde eritmişlerdi. Türk kelimesi, Türkiye’de hemen hemen kullanılmaz iken, Batı’da Müslümanın eş anlamı haline gelmesi ve Müslüman olmuş bir Batılıya, olay İsfahan veya Fas’ta olsa bile “Türk olmuş” denmesi ilginçtir.”

Osmanlı padişahlarının, kanun ve nizamlara göre hareket etme mecburiyetini hissetmeleri, onların keyfi bir şekilde hareket etmelerine mani oluyordu. Hatta öyle ki, Bazen devlet güvenliği için tehlike teşkil edenlerin durumu bile hükümdarların fevri hareketlerine terk edilmiyordu. Nitekim II. Murad dönemi olaylarından bahs edilirken görüldüğü gibi Haçlılarla birlik olup Osmanlı vatandaşı olan Müslümanları arkadan vurup öldürmekten çekinmeyen Karamanoğlu İbrahim Bey’in bu tecavüzünü, İslamla bağdaştıramayan hükümdar, döneminin Ehl-i Sünnet alimlerine müracaatla Karamanoğlunu yola getirmek üzere onlardan fetva istemişti. İbn Hacer el-Aşkalani, Saadeddin Deyri, Abdu’s-Selam el-Bağdadi, Bedreddin Tenesi ve Bedreddin el-Bağdadi gibi dört mezheb otoritesi, onun, Karamanoğlu ile mücadele etmesi için fetva vermişlerdi. Sultan Murad, bu fetvalara dayanarak Karamanoğlu üzerine yürümüştü. Keza Çelebi Sultan Mehmed döneminde etrafına topladığı bazı çapulcularla birlikte isyan başlatarak halk ve devlet için büyük bir tehlike haline gelen Şeyh Bedreddin Mahmud, yakalandığı zaman hemen öldürülmedi. Hareketinin İslam’a uygunluk derecesinin araştırılması ve cezanın, alimler tarafından kurulacak bir heyet tarafından takdir edilmesini bizzat padişah istemişti. Padişahlar, her zaman bir kurulun danışma niteliğindeki kararlarını almazlarsa bile hiç olmazsa en az şeyhüliSlam veya müftüden fetva aldıktan sonra hüküm verirlerdi. Onların bu emir ve iradeleri, hatt-ı humayün, biti, ferman, berat, irade, ahidname ve emanname gibi belgelerle ifade edilirdi. Bunlardan hatt-ı humayunun bizzat padişahın kendi el yazısı olduğu, diğerlerinin onun adına Divan-ı Humayundan çıktığı bilinmektedir.

Osmanlılarda, devlet işlerinde kesin bir karar verilmeden önce, işler, Divan’da görüşülürdü. Bu görüşmelerden sonra son karar hükümdarın olurdu. Hükümdarın herhangi bir mesele hakkında verdiği karar ve kesin olarak beyan ettiği fikir, kanundu. Bununla beraber padişah, devlet işleri ile ilgili meselelerde şer’i ve hukuki konularda gerekli gördüğü kimselerle görüşüp onların fikirlerini alırdı. Bu durumdan anlaşılacağı üzere zahiren geniş ve hudutsuz selahiyeti olduğu görülen padişah, gerçekte bir takım kanunlarla bağlı di. Bu da bir devletin devam ve bekası için şarttı. Osmanlı hükümdarlarının ilk ve en kudretli zamanlarında bile divan kararlarına tamamen riayet ettikleri ve alınan kararların dışına çıkmadıkları görülmektedir.

Osmanlı padişahları, XVI. yüzyıl sonlarına kadar şehzadeliklerinde hizmet ve muharebelerde ordunun kollarında komutanlık yaparak memleket idaresinde ve muharebe usûllerinde tecrübe kazanıyorlardı. Hükümdar oldukları zaman bu bilgi ve tecrübe birikiminden istifade ediyorlardı. Osmanlı hükümdarları, ordularının başkomutanı idiler. Büyük ve önemli savaşlara bizzat kendileri iştirak edip komutanlık yapıyorlardı. Küçük savaşlara ise selahiyetli bir komutan tayin ediyorlardı.

Fatih Sultan Mehmed döneminin ortalarına kadar Osmanlı padişahları, Divan-ı Humayuna başkanlık ederlerdi. Divan’da halkı ve devleti ilgilendiren işleri görüp gereken hükümleri verirlerdi. Hastalık veya başka bir sebepten dolayı padişahın iştirak etmemesi halinde onun yerine vezir-i azam başkanlık ederdi. Solakzade’nin bir ifadesine dayanılarak Fatih’in, Divan başkanlığını terk edişi şöyle bir hadiseye bağlanır: Bir gün Fatih’in başkanlığında Divan toplantısı yapıldığı sırada işini takip etmek üzere payitahta gelmiş olan bir Türk köylüsü, Divan çavuşlarının ellerinden kurtularak toplantı yerine girer ve “Devletlû Hünkar kanginizdir, şikayetim var” demiş. Bir suikast tehlikesini de beraberinde getiren bu hareket, padişahın canını sIkmış. Vezir-i A’zam Gedik Ahmed Paşa’nın tavsiyesiyle hükümdarın Divan müzakerelerini bir perde arkasından dinlemesi ve vezaret mührünün yanı mühr-i humayunun vezir-i a’zama verilmesi sistemi kabul edilmişti. Bundan sonra adı geçen vezir-i a’zamın teklifi üzerine padişahlar için toplantı mahallinin arkasında biraz yüksekçe ve onu kafesli bir yer yapılmıştı. Bundan sonra padişahlar, divan müzakerelerini oradan dinleyip takip etmeye başlamışlardı.

Bu hadiseden sonra Fatih Sultan Mehmed, divan müzakerelerine başkanlık etmeyip bir perde veya kafes arkasından dinlerdi. Meşhur kanunnameşinde de “Cenab-ı şerifim pes-i perdede oturup” demek suretiyle bunu bir kanun hükmü haline getirmişti. Görüldüğü gibi II. Murad da dahil olmak üzere Osmanlı hükümdarları devamlı olarak halkla temasta bulunuyor, bizzat davaları dinleyip devlet işlerini görüyorlardı.

Öyle anlaşılıyor ki, Osmanlıların ilk dönemlerinden itibaren hükümdarlar, halk ile temas ediyor, her fırsatta halka yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Bunu bilen halk, şikayet, taleb ve arzularını çeşitli vesilelerle hükümdarlara ulaştırıyordu. Bu anlayış, kökleri mazide olan eski bir an’anenin yerleşmesine sebep oluyordu. Bu an’anelerden biri, Hz. Peygamber’den beri devam edegelmekte idi. Buna göre Medine şehir devletinde, oldukça sade bir yapı içerisinde halk, külfetsizce Hz. Peygamber ile görüşüyordu. Şüphesiz ki bu davranış, daha sonraki Müslüman hükümdarlar için ideal bir örnek teşkil ediyordu. Hülafa-i Raşidin döneminde gelişen fetihlerle büyüyen idari yapıda, çok farklı inanç ve düşüncede olan kimselerin mevcuT olması, bazı suikast ve cinayet ihtimallerini de akla getiriyordu. Bu yüzden halifelerin halk ile temaslarında bazı tedbirlerin alınması ihtiyacı doğdu.

Halk ile Osmanlı hükümdarları arasındaki münasebeti sağlayan çeşitli vesileler vardı. Cuma ve bayram namazları, ava çıkma, İstanbul’un içi ve çevresindeki mesire yerlerine, saray ve kasırlara yapılan ziyaretler, halka hükümdara ulaşma imkanı veren fırsatlardı.

Osmanlı hükümdarları, daha Osman Bey’den itibaren meşru mazeretlerinin dışında Cuma namazını sarayın dışında ve halka açık bir camide kılmaya büyük bir itina gösteriyorlardı. Bu durum, vekayıname, hatırat ve seyahatnamelerden açıkça anlaşılmaktadır. Cuma selamlığı sırasında üzerinde durulması gereken en önemli husus, halkın dilek ve bilhassa şikayetlerini bizzat hükümdara ulaştırmış olmasıdır. Osmanlı tarihi boyunca bunun pek çok örneğini görmek mümkündür. Aslında Osmanlı Devleti’nde tebeanın padişaha ulaşması yerleşmiş bir gelenekti.

Padişahların zaman zaman kıyafet değiştirerek halk arasında dolaşıp kamuoyunu yoklamaları (tebdil gezmeleri), günlük hayatları, yemekleri, İstanbul ve civarında çeşitli gezintiler’ saltanat kurumu açısından önemli hususlardır.

Gerek günümüzde gerekse tarihteki devletlerde olduğu gibi Osmanlılarda da hükümdarın hakimiyet (egemenliğini)’ini temsil eden ve adına “Hükümdarlık alametleri” denilen işaret ve semboller vardı. Kaynaklar, yeri geldikçe bu sembollerden söz ederler. Buna göre kuruluş döneminde Osmanlı padişahlarının hakimiyet sembolü olan hükümdarlık alametleri şunlardır: Payitaht, saray, çadır (otağ), taht, taç, hutbe, sikke, unvan ve lakaplar, nevbet, kılıç, bayrak, tiraz, tuğ.

Padişahların kullandıkları ünvanlar, bunların kullanıldığı yerler Osmanlı hakimiyet anlayışı açısından önemlidir. Halil İnalcik (“Padişah”, iA, İX) bunları, şer’i ve örfi ünvanlar olarak iki kısımda değerlendirmekte ve resmi belgelerde bunların itina ile kullanıldığına işaret etmektedir. Bunlar: bey, han, hakan, Hüdavendigar, gazi, kayzer, sultan, emir, halife ve padişah gibi ünvanlardır. Bundan başka Yavuz Sultan Selim, Mercidabık zaferinden hemen sonra Haleb’de “Hadimu’l-Haremeyn eş-Şerifeyn” unvanını kullandı. Bu unvan daha sonraki padişahlarca da kullanıldı.

OSMANLI ŞEHZADELERİ

XIV. asrın sonları ile XV. asırda, diğer Anadolu beyliklerinde de görüldüğü gibi “çelebi” unvanı ile de anılan Osmanlı hükümdar çocuklarına, şehzade ismi verilmekte idi. Menşe’ ve manasi tam olarak tespit edilemeyen ve Türkçe bir kelime olan “çelebi” kelimesinin ilk defa Anadolu’daki Türkler tarafından kullanıldığı ifade edilmektedir.

Osmanlı şehzadeleri babalarının sağlığında yüksek haşlarla bir sancağın idaresine (sancağa çıkma) tayin ediliyorlardı. Böylece, askeri ve idari işlerde tecrübe kazanıp yetiştiriliyorlardı. Şehzadeler, takriben on-onbeş yaşlarında tayin edildikleri sancağa gönderilirlerdi. Devlet işlerinde kendilerini yetiştirmek üzere, “lala” denilen tecrübeli bir devlet adamı ile çeşitli hizmetler için kalabalık bir maiyet verilirdi. Şehzadeler, gidecekleri sancağa validelerini de beraberlerinde götürürlerdi. Sancakta bulunan şehzadelere “Çelebi Sultan” denirdi.

Osmanlı şehzadelerinden, sancak beyi olanların maiyetlerinde nişancı, defterdar, reisu’l-kuttab gibi kalem heyetiyle miralem, mirahur, kapı ağası ve diğer bazı saray erkani vardı. Çelebi sultanların yaşlan müsaitse bizzat kendileri divan kurup sancaklarına ait işleri görürlerdi. Yaşları küçük olanların bu işlerine de lalaları bakardı. Sancağın bütün işlerinde söz sahibi olan lalalar, devletçe itimad edilen şahıslardan (vezirlerden) tayin edilirdi. Şehzadeler, kendi sancaklarında zeamet ve timar tevcih edebildikleri gibi berat ve hüküm verip bunlara kendi isimlerini havi tuğra çekebilirlerdi. Ancak yapacakları bu tayin ve tevcihlerde devlet merkezine bilgi vermek ve asıl deftere kaydettirmek mecburiyeti vardı.

XV. yüzyıl ortalarına kadar duruma göre İzmit, Bursa, Eskişehir, Aydın, Kütahya, Balıkesir, Isparta, Antalya, Amasya, Manisa ve Sivas gibi şehirler, başlıca şehzade sancak merkezleri olmuştur. Şehzadelere Rumeli’de sancak verilmesi kanun değildi. Şehzadelerin bulundukları sancak merkezlerinde çevrelerinde bir fikir ve kültür haleşi meydana gelirdi.

Kuruluş dönemindeki Osmanlı şehzadeleri, ya babaları ile beraber veya yalnız olarak sefere giderlerdi. Babalarıyla sefere katıldıkları zamanlarda ordunun yanlarında, Bazen da gerisindeki (ihtiyat) kuvvetlere komuta ederlerdi. Her Osmanlı şehzadesi, veliahd tayini üsûlu olmadığından dolayı hükümdar olma hakkına sahipti. Bu sebeple hükümdar olana karşı zaman zaman diğer kardeşlerin saltanat iddiasiyle ortaya çıktıkları görülür. Bu arada Savcı Bey gibi, babası İ. Murad’a karşı hükümdarlık iddiasiyle ortaya çıkanlar da olmuştur.

III. Mehmed’in çulûsundan (1595) itibaren şehzadelerin fiilen sancağa gönderilmeleri üsûlu tamamen terk edilerek, onun adına bir vekil sancağa gönderilmiştir. Şehzadeler ise adeta Harem’e hapsedilmişlerdi. Bu geleneğin terk edilmesi, Osmanlı saltanat kurumu için tam bir felaket olmuştu. XVIİ-XVIİİ. asırlarda Topkapı Sarayı’nın Harem kısmında “Şimşirlik” denilen dairede hayatını geçiren şehzadelerin şahsiyetleri, tam gelişememiş, ilim ve kültür bakımından zayıf kalmışlardı. Bununla beraber XVIİİ. asrın sonlarında şehzadeler, tekrar serbest hareket eder olmuş ve devlet işleri ile ilgilenir olmuşlardır.

OSMANLI MERKEZ TEŞKİLATİ

Kuruluş dönemi Osmanlı Devleti’nde yönetim, eski Türk töresindeki aşiret üsûllerine göre tatbik ediliyordu. Bu manada memleket, ailenin müşterek mali sayılıyordu. Bununla beraber hükümdar, önemli konularda tek başına karar vermeyerek bir kısım devlet adamının fikrine de müracaat ediyordu. Bu fonksiyon, daha sonra adına “Divan” denecek meclis (bir çeşit bakanlar kurulu) tarafından yerine getiriliyordu. Başlangıçta vezir-i azam ve vezirler, hükümdarın birinci derecede yardımcıları idi. Her şey belli kanun ve nizamlar çerçevesinde yürütülüyordu. Fatih dönemine kadar orfe dayalı olan bu sistem, Fatih’le birlikte yazılı kanun haline getirilmiştir. Bununla beraber, devletin genel kanunları dışında, her kaza ve sancağın ekonomik ve sosyal durumuna göre özel kanunları vardı.

idarede bütün yetki padişahın ve onu temsilen divanın elinde toplanmıştı. Bu durum, mutlak bir merkezi otoriteyi ön plana çıkarmış oluyordu. Bu da devlete merkeziyetçi bir karekter kazandırıyordu. Çünkü daha kuruluştan itibaren hükümdarlar, merkeziyetçiliğe giden bir yol tutmuşlardı. Bu bakımdan bütün tayin ve aziller, merkezin bilgisi altında yapılıyordu. Merkezin en önemli karar organı da “Divan-ı Humayûn” denilen müessese idi.

DİVAN-I HUMAYÜN

İslam dünyasında, Hz. Ömer ile başlayan divan teşkilatı, daha sonra değişik şekil ve isimlerle gelişip devam etti. Osmanlı döneminde bizzat padişahın başkanlığında önemli devlet işlerini görüşmek üzere toplanan Divan’a, “Divan-ı Humayün” denirdi. Bu müessesenin, devletin ilk yıllarında nasıl geliştiğine dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak İbn Kemal, (Defter İ, s. 28, 106) bu müessesenin daha Osman Gazi zamanında ortaya çıktığını kayd eder. Herhalde bu, Anadolu beyliklerinde ortaya çıkan divanın bir benzeri olmalıdır ki, pek fazla bir gelişme göstermemiştir. Babasının yerine geçip Bey unvanını alan Orhan döneminde, divanın varlığı artık kesinlik kazanmış görünmektedir. Hatta Aşıkpaşazade’nin, bu bey zamanında, divana gelmek zorunda olan devlet adamlarının (divan üyeleri) burmalı tülbent, yani bir çeşit sarık sarmalarını emr ettiğini söylemesi, onun divan erkani için bir kıyafet tespit ettiğini göstermektedir. Osmanlı divanı, daha sonra gelen hükümdarlar vasitasiyle bir hayli geliştirilerek devletin en önemli organları arasında yer alacaktır.

İlk dönem Osmanlı divanının çok sade ve basit olduğu tahmin edilebilir. Öyle anlaşılıyor ki bu ilk divan, üç beyliği zamanındaki şeklini az çok muhafaza etmişti. Divan heyetinde, Osmanlı beyinin kendisinden başka bir veziri, muhtemelen hükümet merkezi olan şehrin kadısı, beyliğin mali işlerini idare eden naib veya defterdar gibi az sayıda üye vardı. Zaman zaman, bey yerine icabında orduya kumanda eden şahıs olarak sahnede Osmanlı beyinin oğlu görülmektedir ki, bu vaziyet, divan kuruluşunun üç beyliği divanının modeline göre olduğu hakkında bir kanaat vermektedir. Fakat Selçuklu Devleti tamamen yıkılıp Moğol nüfuzu da sarsılmaya başlayınca müstakil bir devlet olma yolunu tutan Osmanlı Beyliği’nde, divanın gittikçe Selçuklu divanı modeline benzer bir mahiyet kazandığı görülür.

Orhan Bey zamanında müesseseleştiği görülen divanın üyeleri için, artık resmi bir kıyafetin tespit edildiği görülür. Divan toplantıları, Sultan I. Murad, Yıldırım Bayezid, Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad devirlerinde de devam etmişti. Yıldırım Bayezid, halkın şikâyetlerini dinlemek üzere her sabah yüksek bir yere çıkardı. Herhangi bir derdi ve sıkıntısı olanlar orada kendisine şikayette bulunurlardı. O da bunların problemlerini derhal çözerdi.

Divan, Orhan Bey zamanından, Fatih’in ilk devirlerine kadar her gün toplanırdı. Toplantılar sabah namazından sonra başlar ve öğleye kadar devam ederdi. XV. asrın ortalarından sonra (Fatih dönemi) toplantılar haftada dört güne (Cumartesi, Pazar, Pazartesi, Salı) inmiş, Pazar ve Salı günleri de arz günleri olarak tespit edilmişti.

Divan, hangi din ve millete mensub olursa olsun, hangi sınıf ve tabakadan bulunursa bulunsun, kadın erkek herkese açıktı. İdari, siyasi ve örfi işler re’sen, diğerleri de müracaat, şikâyet veya görülen lüzum üzerine veya itiraz sebebiyle temyiz suretiyle tedkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan, zulüm gören veya mahalli kadılarca haklarında yanlış hüküm verilmiş olanlar, vali ve askeri sınıftan şikayeti bulunanlar, vakıf mütevellilerinin haksız muamelelerine uğrayanlar vs. gibi davacılar için divan kapısı daima açıktı. Divanda önce halkın dilek ve şikâyetleri dinlenir, ondan sonra devlet işleri görüşülüp karara bağlanırdı.

Divanda idari ve örfi işler vezir-i azam, şer’i ve hukuki işler kadıasker, mali işler defterdar, arazi işleri de nişancı tarafından görülürdü. Divan müzakereleri o günkü rûznameye (gündem) gore yapılırdı. Toplantı bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane, vezir-i a’zamın mührü ile mühürlenip kapandıktan sonra çavuşbaşı, elindeki asasını yere vurarak divanın sona erdiğini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri ağası padişah tarafından kabul olunarak ocak hakkında bilgi alınırdı. Ondan sonra kadıaskerler huzura girip kendileri ile ilgili işleri arzederlerdi. Bundan sonra da vezir-i a’zam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padişahlar, vezir-i a’zam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu üsûl, Fatih Sultan Mehmed döneminde kaldırılmıştı. Divan erkanından başka o gün işleri için divana gelmiş bulunan halka da din ve milliyet farkı gözetilmeksizin yemek verilirdi.

Öyle anlaşılıyor ki Osmanlı Devleti divanı, devletin en yüksek organı özelliğini taşımaktaydı. Devlet başkanı olarak hükümdar, sIk sIk divan üyelerinin fikirlerini almak ihtiyacını hissediyordu. Bu durum, devlet idaresinin bir kişinin değil, bir kurulu teşkil eden üyelerinin fikirlerinden yararlanılarak en mükemmel şekilde yapılabileceğinin açık bir göstergesidir. Divanda, halk ile devletin bütün problemleri, özellikle timar tevcihleri ve önemli mevkilere yapılacak atamalar da görüşülmekteydi. Bu, yüksek memuriyetlere, hükümeti teşkil eden üyelerin fikirlerinin alınarak atamalar yapıldığına işarettir. Bir kurulun yapacağı atamaların ise bir tek kişinin yapacağı atamalardan daha isabetli olacağı bir gerçektir. Divanda son söz şüphesiz ki sultanındır. Ancak gördüğümüz gibi hükümdarın, vezirlerin mütalaalarını alması, daha doğrusu böyle bir ihtiyacı hissetmesi, devlet idaresinde iş birliği ve koordinasyonun ön planda tutulduğunu göstermektedir.

DİVAN ÜYELERİ

Kuruluş dönemi Osmanlı divanı, her gün sabah namazından sonra padişahın huzuru ile toplanarak görevinin gerektirdiği işleri yapardı. Divan toplantılarında üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardı. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile meşgul olurdu. Padişahı bir tarafa bırakacak olursak kuruluş döneminde divanda vezir-i a’zam, kadıasker, defterdar ve nişancı gibi asıl üyeler bulunuyordu.

VEZİR-İ A’ZAM VE VEZİRLER

Osmanlıların ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sınıfına mensuptu. Daha sonra vezir sayısı artınca birinci vezire “Vezir-i a’zam” denildi. Bundan başka “Sadr-i ali“, “Sahib-i devlet“, “Zat-i asefi” ve “Vekil-i mutlak” gibi tabirler de kullanılmış ise de bunlar asıl el-kabtan değillerdir.

Osmanlı Devleti’nde ilk vezir, Hacı Kemaleddin oğlu Alaeddin Paşa’dır. Bu zat, ilmiye sınıfına mensup olduğu gibi aynı zamanda tanınmış ahi reislerindendi. Osmanlı tarihçilerinin büyük bir kısmı, bu zat ile Şehzade Alaeddin’i birbirine karıştırır. Alaeddin Paşa’dan sonra bu makama sıra ile Ahmed Paşa, Hacı Paşa ve Sinaneddin Yusuf Paşa gelmişlerdi. Çandarlı Halil Hayreddin Paşa ise Sinaneddin Yusuf Paşa’dan sonra vezirliğe getirilmişti. Onun ölümü üzerine vezir olan ve bu makamda onbir yıl kadar kalan Çandarlızade Ali Paşa zamanında, Timurtaş Paşa’ya da vezirlik verilince Çandarlızade Ali Paşa vezir-i a’zam diye anılmaya başlandı.
Konuyu okumaya devam et.  Sayfa 2

Yazar: Ergunca

Herkes Cennete Gitmek İster ama Hiç Ölmeden Cennete Gidilir mi?

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir