Kleopatra Kimdir?

Son Güncelleme Zamanı:

Kleopatra Kimdir ?
Fransız arkeolog Franck Goddio’nun tarifi üzerine yapılan Kleopatra resmi

Kleopatra (Ocak MÖ 69 – 12 Ağustos MÖ 30), Antik Mısır’ın son Hellenistik kraliçesidir. Asıl ünvanı VII. Kleopatra olmasına rağmen kendisinden önce gelenler unutulduğu için, kısaca Kleopatra olarak bilinir. 9 dil bilen Kleopatra zeki bir kadındı.

İskenderiye’de doğdu. Aslen Yunan olan Kleopatra, babası XI. Ptolemaios`un vasiyeti üzerine kardeşi ile evlendi. O zamanlar Mısır’da egemen olan Yunanlılar Mısır toplumuna karışmamak için kendi soylarından olan kişilerle evleniyorlardı, bu da akraba evlilikleri sonucu özürlü insanların doğumuna yol açıyordu. Babası öldüğünde 18 yaşında olan Kleopatra tahta çıktı. Halkın içine girebilmek ve halkın kendisini benimsemesi için kendini Mısır dinine verdi. Kardeşi tarafından iktidardan uzaklaştırılıp sürgüne yollandı.
Kleopatra iktidara yanında büyük Roma imparatoru Sezar ile geri döndü. Kleopatra’nın bir halı içinde Sezar`ın sarayına girdiği ve bu büyük kralı kendine aşık ettiği rivayet edilir. Bu olaydan sonra kardeşi, kimsenin bilmediği bir sebeple Nil sularında boğuldu.

Kardeşinin aradan çekilmesi ile Kleopatra tek başına iktidar koltuğuna oturdu. O sırada Sezar’dan bir çocuğu oldu ve minik Sezarion`u alıp Roma’ya gitti. En büyük hayali, iki imparatorluğu birleştirip Büyük İskender’in de hayali olarak bilinen tüm dünyaya sahip olmaktı. MÖ 44’te Sezar ölünce bu hayallerini ertelemek zorunda kaldı .

Sezar ölünce Roma İmparatorluğu, tahta çıkan Octavian (Sezar’ın yeğeni) ve Marcus Antonius arasında ikiye ayrıldı. Doğu artık Marcus tarafından yönetilmekteydi ve ilk işi de Mısır’ı ziyaret oldu.

Antonius Kleopatra’ya delice aşık oldu. Kleopatra’nin Antonius’dan da iki kiz çocuğu oldu. Bir süre Tarsus’da yaşadılar ve bu yıllarda Octavius`a savaş açtılar. Actiumda yapılan savaşta Kleopatra ve Marcus kaçmak zorunda kaldı. İskenderiye’deki sarayına dönen Kleopatra’nın kendisini bir kobraya sokturarak intihar ettiği rivayet edilir. Öldüğünde 39 yaşındaydı.

Kleopatra (İÖ 69-30), güzelliği ve çekici­liğiyle ünlü bir Mısır kraliçesidir. Üç büyük Romalı yönetici olan Jül Sezar, Marcus Anto­nius ve Augustus Caesar adıyla bilinen Octavianus’un yaşamlarında önemli bir rol oyna­mıştır.

Babası XII. Ptolemaios İÖ 51’de öldüğün­de Kleopatra 17 yaşındaydı. Erkek kardeşi XIII. Ptolemaios ile birlikte tahta çıktıysa da kısa bir süre sonra aralarındaki anlaşmazlık yüzünden ülkede iç savaş başladı ve Kleopat­ra tahttan uzaklaştırıldı. Tahtı ele geçirmek için Roma’nın desteğinin gerekli olduğu dü­şüncesiyle Jül Sezar’ın dostluğunu kazanmaya girişti. Kleopatra ilk firavunların gücüne sa­hip olmak ve Mısır’ın kaybettiği toprakları geri almak istiyordu. Kleopatra’ya âşık olan Jül Sezar, onun yeniden tahta çıkmasını sağladı. Kleopatra, daha sonra Roma’ya gide­rek, Sezar’ın İÖ 44’te öldürülmesine kadar Roma’da kaldı. Bu tarihten sonra Romalılar’ ca sevilmediğinin farkına vardığı için Mısır’a döndü.

Üç yıl sonra Roma’yı Octavianus’la birlikte yöneten Marcus Antonius ile karşılaştı. Kleopatra’nın büyüsüne kapılan Marcus Antonius, Octavianus’unkız kardeşi olan karısı Octavia’ yı bırakarak Mısır’da Kleopatra ile birlikte yaşamaya başladı. Octavianus da Kleopatra ve Marcus Antonius’a savaş açarak İÖ 31’de Aktium Deniz Savaşı’nda onları yenilgiye uğrattı. Kleopatra savaşın önemli bir anında Marcus Antonius’u yalnız bırakarak donan­masını geri çekti. Yenilgiye uğrayan Marcus Antonius, İskenderiye’ye kaçan Kleopatra’ nın ardından gitti.
Oysa Kleopatra artık Antonius’tan kurtul mayı ve güçlü Octavianus’un desteğini kazan­mayı istiyordu. Bu yüzden kendisi için yaptır­dığı anıt mezara çekildi ve ulaklar öldüğü haberini yaydı. Bunu duyan Antonius kede­rinden göğsüne hançerini sapladı. Kleopatra Octavianus’u etkilemeye çalıştıysa da başara­mayınca, Mısır krallığının simgesi olan kobra yılanına kendini sokturarak yaşamına son verdi.

Kleopatra’nın ölümüyle Mısır’da Ptolemaios hanedanı sona erdi ve ülke Roma İmparatorluğu’nun bir ili durumuna geldi.

Mısır geleneklerine göre babasının isteği üzerine 15 yaşının içinde kardeşi ile evlendi, yönetime ortak oldu. Sezar ile ilişki kurdu metresi oldu, Mısır’ın tahtında kalabilmek için Antonius ile beraber yaşadı, üç çocuğu oldu. Krallar kraliçesi olabilmek için cinsel cazibesini silah olarak kullandı. Ve 39 yaşının içinde zehirlenerek öldü.

Kilikya kelimesinin anlamı üzerinde görüş açıklayanların düşünceleri farklı farklıdır. Fenike Kralı Agenor’un soyundan gelen Kiliks adındaki şahıstan dolayı isim aldığı açıklandığı gibi, cam yapımında kullanılan kumtaşının kaynağı olan bölge olması da gösterilir. Taştan topraktan yapılan cam gibi “insanın görüntüsünü yansıtan” aynalar sadece bir görünüştür. Aynanın arkasında var olan duygular ve gerçekler ise çoğu kez saklanır…Ama yaşanan olaylar ve yansımalar tarihin gündeminde hiç unutulmaz…Tıpkı Bir zamanlar Mısır diyarına hükmeden Kleopotra’nın hayat hikayesinde olduğu gibi.

Kısa kesilmiş sarı saçları mavi gözleri alımlı bakışları ile İskender ordusu ile Mısır’ın fethine katılan Yunanlı soyunun temsilcisi idi. Büyük İskenderin Mısır’ı fethi esnasında o diyarda kurulan Ptoleme krallığının mirascısı idi. Ve kraliyet tahtında da babası Ptoleme XII bulunuyordu. Bir baba çocuklarının özelliğini en iyi bilecek bir insandır. Yaşa ki göresin derler ya! Mısır yönetimini elinde bulunduran Ptoleme XII’nin karşılaştığı olaylar ilginç olduğu kadar da düşündürücü idi. Ptoleme XII, kızı Cleopatra ile birlikte Roma’yı ziyaret etmek istediğinde kendi öz kızı Tryphanea’nın isyanı ve kraliyet tahtını ele geçirmesiyle sarsıldı. Tryphanea’ya isyan edenler onu öldürerek hayatına son verdiler. MÖ 58 yılında diğer kız kardeşi Berenica’da babasına isyan ederek kraliyet tahtını ele geçirdi. Yaşlı kral Ptoleme XII ölmeden önce Mısır krallığının yönetimini küçük oğlu Ptoleme’ye geçmesini istiyordu. Ama bir isteği vardı: Kızı Cleopatra ile hayatta bulunan oğlunun evlilik yaparak yönetimin ortaklaşa sürdürmeleri… Yaşlı baba Ptoleme XII, MÖ 51 yılında öldü. Ve kağıt üzerinde de olsa Cleopatra kendi kardeşi ile evlendi. Aynı ana babadan doğma öz kardeş olanlar arasında yapılan evlilik ne kadar sağlam temellere dayanırdı ki! Cleopatra ile resmiyette kocası ve XIII. Ptoleme ünvanıyla Mısır yönetiminde bulunan kardeşi arasındaki çekişme ve çatışmalar sürdü gitti. Evlilikleri 3 yıl kadar sürdü. Ve Cleopatra kardeşinin öldürülmesi üzerine tek başına yönetimi eline geçirdi. Kendi görüntüsü olan yaralar bastırdı. Mısır kraliçesi olduğunda 15 yaşında idi. Ama hayatta kalan son kız kardeşi Arsinoe’nin askeri darbesine karşı koyamadı ve sürgüne gönderildi.

Roma İmparatorluğunun merkezinde siyasi ve askeri karışıklıklar vardı. Roma’da yaşanan iç savaşı Pompey adındaki kumandan kaybetti. Bu mücadelede Mısırlılı kumandanlar Jül Sezar’a destek verdiler. O sırada Mısır tahtında Ptoleme adıyla bir başka kral vardı ve o da Cleopatra’nın hayatta olan kardeşi idi. Mısır geleneklerine göre de aynı zamanda Cleopatra’nın evli kocası sayılıyordu. Ama Cleopatra ile “sözde kocası” arasında şiddetli çekişme ve çatışmalar vardı. Jül Sezar, denizden donanması ve ordusu ile İskenderiye sahillerine geldi. Kenti ele geçirdi. Mısır Kralı Ptoleme ile “hem karısı ve hem de kardeşi” Cleopatra arasında yaşanan olaylarda arabuluculuk yapmak istedi. Sezar’ın görevi Roma’ya bağımlı bir Mısır eyaleti yaratmak idi. İskenderiye’de siyasi karışıklıklar sürdü gitti. Cleopatra, tarihi belgelere yansıyan hikayeye göre- sarayda bir İran halısı içinde Sezar’ın önüne kondu. Halı açıldı ve içinden insan aklını, duygusunu etkileyen bakışları ve cinsel cazibesi ile baştan çıkaran genç bir kadın çıktı. Sezar’a elini uzattı. Duygusal yakınlık kısa sürede aşka dönüştü. Cleopatra Mısır tahtında oturan bir kraliçe olmak istiyordu ama Romalı Jül Sezar’ın desteğine ihtiyacı vardı. Cleopatra ile Jül Sezar arasındaki sıcak ilişkiler, Nil nehri üzerinde yapılan yüzlerce geminin katıldığı görkemli seyahatlar ile sürdü gitti. Dillere destan hikayeler ve destanlar anlatılmaya başlandı. Cleopatra 20, Jül Sezar ise 50 yaşının içinde idi. Fiziksel görünüşlerine göre “Baba ve kız” durumunda olan iki insanın siyasi amaçlar ve iktidarı ellerinde bulundurmak için “yatak odasına kadar uzanan” beraberlikleri söz konusu idi. Ve bu beraberlikten bir oğlan çocuğu oldu. Adına da “Sezarion” dediler.

Sezar, Mısır’ı Kleopatra’nın yönetiminde ama Roma’ya bağlılık gösterir statüde bırakarak ülkesine döndü. (MÖ 47)

Cleopatra, aşkı Sezar’ın yanı başında olmak için oğlu Sezarion ile birlikte Roma’ya gitti. Bir müddet İmparator sarayı yakınlarında misafir oldu. Sezar, en yakınında bulunan evlatlığı Brütüs ve adamları tarafından Senato kapısında arkadan hançer saplanarak öldürüldü (MÖ 15 Mart 44). Son sözleri” Sen de mi Bürütüs?” sözleri bin yıllardan beri insanoğlunun dilinden düşmedi.

Sezar sonrası Roma’da yönetimin önde gelen kumandanlarından Mark Anthony ile Cleopatra arasında “sorunları çözümleme” görüşmesi Kilikya olarak isimlendirilen Çukurova’nın en büyük kentlerinden Tarsus’ta gerçekleştirildi (MÖ 42). Tarsus buluşması Cleopatra ile Antonius arasında yeni bir aşkın doğmasına yol açtı. Ertesi yıl (MÖ 41) Cleopatra yeni sevgilisi ve yatak odası arkadaşı Antonius ile İskenderiye’de beraber oldu. Antonius, Kleopatra’nın Mısır kraliçesi olması isteğini onayladı. Sonra Anadolu’ya geçerek Ermenistan ve Partlar üzerine yürüdü. Büyük zafer kazandı. Mısır ordusu karadan ve denizden Antonius’un emrinde idi. Cleopatra ile Antonius’un beraberliğinden önce iki çocuk oldu:Helios ve Selene isimlerinde… Antonius’un bu beraberliği de yasal bir evlilik değildi.

Kleopatra’nın Antonius’un beraberliğinden doğan üçüncü çocuğunun ismi de Filadelfus idi. Cleopatra ile Antonius’un on yıl kadar süren (MÖ 40-30) beraber olmasını sağlayan merkez Tarsus şehri oldu. Tarsus buluşmaları dillere destan aşk hikayelerinin de kaynağı oldu.

Roma’daki iktidar mücadelesi ve kumandanlar arasındaki çatışmalar bitmedi. Roma’nın güçlü kumandanı Oktavian ile Antonius arasındaki Actium deniz savaşını Antonius kazandı. Bu savaşta Cleopatra, sevgilisinin donanmasının zayıflığını gördü. Kendi donanmasına İskenderiyeye dönmesi emrini verdi. Oktavian, Antonius’un peşinden Mısır’a geldi. Antonius, ağır bir şekilde kaybettiği mücadele sonrası intihar ederek hayatına son verdi. Cleopatra da sarayına kapandı ve son anında kadehindeki zehirli şarabı içerek hayatına son verdi. Kleopatra’nın zehirlenerek ölmesi olayına “Yılan zehirledi” hikayesini uydurarak olayı anlattılar. Ve tarihler MÖ 30’u gösteriyordu. Cleopatra 39 yıl ömür sürdürmüş. Roma ile Mısır’ın siyasi beraberliğini “cinsel cazibe ve aşk ilişkisi” ile sağlamaya çalışmıştı. İktidara giden her yolu kullanmak onun için geçerli idi. Siyasi hırsı uğruna, kardeşleri ile evliliği, entrikalar öldürmeler ve Romalı kumandanlar ile yaptığı nikahsız evlilikler onun hayat hikayesinin kaynağı oldu. Bu olaydan geriye ne kaldı derseniz: Cleopatra ile Antonius buluşması Akdeniz kıyısındaki Tarsus’ta gerçekleşiyordu. Tarsus’un ana giriş kapısından geçerek villa-sarayda buluşmalar, görüşmeler ve beraberlikler, arkasından yapılan spor gösterileri, arenalarda boğuşmalar hemen hepsi unutuldu gitti. Ama sadece geriye günümüzde hala Tarsus’un önemli bir tarihi simgesi olan “Kleopatra kapısı” ismi kaldı. Bir de o dönem bastırılan paralar üzerinde Kleopatra’nın genç ve hırslı olduğunu yansıtan büst heykeller ile paralar üzerindeki görüntüsü. Belki suni fiziği güzelliği vardı ama siyasi ihtirasları onu bambaşka bir insan yapmıştı!

“Sesi, istediği her titreşimi çıkarıp, istediği her dili kullanabildiği çok telli bir müzik aleti gibiydi…”

Romalı ünlü tarihçi Plutarkhos, Kleopatra’yı böyle tanımlıyordu. Roma halkının bir numaralı düşmanı ilan edilen bu kadınla ilgili sıfatlar, İlkçağ’ın en büyük imparatorluğunu kuran devletin resmi sanatçılarının ağzında günümüze kadar çarpıtılarak geldi. Kimine göre, o erkek delisi bir kadındı. Kimine göre ise, beyninde her türlü entrikanın dolaştığı kötü ruhlu bir kadın. Romalı şair Horacius, Kleopatra’nın öldüğü gün “zafer flamalarının çıkartılıp, evlere asılmasını” önermişti. Aradan bin yıl geçmesine karşın, egemen kültür o denli etkin olmuştu ki, Dante bile onu “lüks ve şehvet düşkünü” olarak tanımlamıştı. Kuşkusuz, “Kleopatra miti”nde Hollywood’un payını da inkâr etmemek gerekir. Gerek Cecil B. De Mille’in 1934 yapımı “Kleopatra”, gerekse de Joseph Mankiewicz’in dev prodüksiyonu, 4 Oscar ödüllü , 1963 yapımı “Kleopatra” filmi (Liz Taylor, Richard Burton ve Rex Harrison) bu miti daha da güçlendirdi. Her iki ünlü filmde de Mısır kraliçesi, erkekleri tuzağına düşüren, entrikalar çeviren ve rakiplerini zehirle ortadan kaldırmayı hedefleyen, tutkulu ve hırslı bir kadın olarak seyirciye sunulmuştu.
Oysa gerçekte, VII. Kleopatra, yani son Mısır kraliçesi ve son firavun, gerek karakter bakımından gerekse fiziksel açıdan, hiç de anlatıldığı gibi bir insan değildi. Ancak ne yazık ki, tarihi her zaman kazananlar yazmıştı. Sezar’dan olan çocuğu Sezarion’un bile kafasını uçurtacak kadar Kleopatra’dan nefret eden Octavius, bu mağrur kraliçeyi bir kez dize getirdikten sonra ailesinin kökünü kazımakla yetinmemiş, tüm sanatçılarını ve filozoflarını onu karalama kampanyası için harekete geçirmişti. Son yıllarda, ardı ardına Kleopatra üzerine yayımlanan araştırma, anı ve roman türü kitaplarda biraz daha objektiflik egemense de, “Kleopatra miti” ile ilgili yanlışların bazıları, bu eserlerde de varlığını sürdürüyor.
Son 10 yıldır arkeolog Franck Goddio ve İtalyan sanat tarihi profesörü Paolo Moreno, Mısır’ın son firavununu yakın takibe aldılar ve onun hayatı, alışkanlıkları, giyim tarzı ve eğitimi konusunda çok önemli, ama resmi tarihe ters düşen bilgilere ulaştılar.
Gerçek Kleopatra nasıl bir insandı? Her şeyden önce kısa boyluydu. Vücudunun çok güzel olduğu söylenemezdi, ancak hatları düzgündü. Gözleri ve teni açık renkteydi. Bütün bu özellikler aslında çok doğaldı. Çünkü Kleopatra, bir Mısır kraliçesi olmasına karşın Yunan soyundan geliyordu. Kleopatra’nın fiziksel özelliklerinin en somut kanıtı ise, Sezar’ı daha 23 yaşındayken Roma’da ziyaret ettiği dönemde heykeltıraş Stefanos’a verdiği çalışma… “Eskilino’lu Venüs” olarak bilinen bu heykelin, Kleopatra’nın aslına en sadık heykeli olduğu, yaklaşık tüm bilim adamları tarafından kabul görüyor.
Kleopatra’nın yüz yapısına ilişkin en iyi belge ise, Berlin Müzesi’nde korunan ve üstünde Kleopatra’nın resmi bulunan madeni para… Üçgen bir yüz hattına, iri ve uzun bir burna, dar bir alna sahip… En tipik özelliği ise alt dudağı… Kalın ve etli alt dudağı, Ptolemaios Hanedanı’ndan geldiğinin en somut kanıtı…
Karakterine gelince… Kraliçenin saray entrikaları konusunda uzman olduğunu herkes kabul ediyor. Ancak unutmayalım ki, 18 yaşındayken kokuşmuş bir krallığın iplerini elinde tutuyordu. Üstelik, bütün bölgenin tek hakimi olan Romalılar’ı da göz ardı etmemek gerekiyor. Bu bağlamda, kendisini her zaman ünlü Mısır firavunlarının varisi olarak görmesine rağmen, Kleopatra böylesine karmaşık dengelere sahip bir ortamda, Yunan geleneğinden gelen, gerçekçi ve ayakları yere basan bir politika izlemek zorunda kalmıştı. Entrikalar çevirmek, siyasal rakiplerini zehirlemek, komplolar kurmak ve ihanet, aslında Mısır kraliçesinin politik öncelikleri değildi.
Bunların hepsi, İlkçağ’ın ve özellikle, Roma sarayının vazgeçilmez siyasal numaralarıydı. Ancak, Kleopatra’nın bunları yapmasının yanı sıra, çok büyük sulama kanalları inşa ettirdiğini, özellikle köylülerin yaşam düzeyini yükseltmek için önemli iyileştirmeler yaptığını, ne yazık ki çok az tarihçi yazıyor.
Kleopatra, Petra kralı Abdül ve Romalı bir ressamla yaşadığı küçük birkaç kaçamak dışında, sevdiği insanlara (Sezar ve Antonius) hep sadık kaldı. O, zayıflamış Mısır Krallığı’nın, özellikle doğudan gelen Pers tehlikesi karşısında, Roma ittifakı olmadan, kendi başına varlığını koruyamayacağını görmüştü. Roma ile her zaman bir ittifak aradı. Ama bunun, asla tam boyun eğme anlamına gelmemesi için çabaladı. Amacı, Roma ile birlikte eski Mısır’ın, Firavunlar Mısırı’nın gücünü yeniden yaratmaktı. Büyük İskender’in hayali olan bu büyük imparatorluğun başına da, Sezar’dan olma oğlu Sezarion’u uygun görüyordu.
Kleopatra gerçeği tablosunu, eğitimiyle tamamlayalım. Mısır kraliçesi, tarihçi Plutarkhos’un belirttiği gibi “güzel olmaktan çok, zeki ve kültürlüydü”… 54 yaşının tüm olgunluğu ve şöhretinin zirvesini yaşayan Sezar’ı sadece güzelliğiyle baştan çıkardığını ileri sürmek, tarihi biraz zorlamak olur. Kleopatra, tam 12 dili mükemmel derecede konuşuyordu. Mısır’a 300 yıl boyunca hükmeden Ptolemaios Hanedanı’nın hükümdarları arasında Mısır diliyle konuşan tek kişi Kleopatra’ydı. Ötekiler, sarayda Yunanca konuşmayı tercih ederlerdi. Kleopatra efsanesine ilişkin mutlaka düzeltilmesi gereken son bir nokta da, engerek yılanıyla intihar etmesi… Rakotisli eski köle Eudomon’un ona gönderdiği incir sepetinin içinde bir yılan vardı, ama ölüm engerek yılanından değil, gerçek bir kral kobradan geldi.

Kızkardeş Arsione: Gölgede kalan kadın…
Roma sokakları tıklım tıklım doluydu. Sezar’ın zafer arabası çiçek yağmuru altında ağır ağır ilerledi. Arkasından, Galya ormanlarından, Afrika çöllerinden ve Pontos dağlarından koparılıp alınmış yüzlerce çıplak kadın köle geliyordu. Bir centurio’nun taşıdığı pankartta şu on iki altın harf vardı: “Veni, vidi, vici” (Geldim, gördüm, yendim)… Ünlü tutuklular görüldüğünde, halk, Afrikalı kabile reislerini, Ortadoğu krallarını, İspanya soylularını, doğu rahiplerini görmek için birbirini ezmeye başladı. Tutuklular arasında bir kız çocuğu vücudunun inceliğine sahip, omuzlarından aşağı yele gibi sallanan sarı saçlarıyla, Romalı askerlere bile kendini kabul ettiren bir kadın vardı. Zincirlere bağlı bir şekilde, yarı çıplak dolaştırılırken, bakışlarına müthiş bir meydan okuma ve tavırlarına da kırılmaz bir gurur egemendi. Bu insan, Kleopatra’nın kızkardeşi Arsinoe’ydi. Erkek kardeşi Ptolemaios ile birlikte Kleopatra’nın kraliçeliğine karşı çıkmış ve Mısır’ın Sezar’a teslim edilmesini onaylamamıştı. Topladığı Mısırlı askerlerden ve çöl bedevilerinden oluşan bir orduyla Sezar’a saldırmış, ama yenilmişti.

Tarihi gerçekten de kazananlar yazıyordu. Mısır tahtı için mücadeleyi de, Sezar’ın gücüyle Kleopatra kazandığı için, tarih, onun bu akıllı ve gizemli kardeşinden ne yazık ki fazla söz etmiyor. Babaları Ptolemaios’un cenaze töreninde bir lahdin başında toplanan 4 kardeş arasında iktidar savaşı daha o anda başlamıştı. Geleneklere göre, erkek kardeşi Ptolemaios ile evlenmek zorundaki Kleopatra, en büyük kardeş olarak Mısır tahtına geçecekti. Babasının sürekli “asla Roma’ya karşı gelme” biçimindeki uyarılarını hiç unutmayan Kleopatra, iktidarın Roma olmadan koparılamayacağını da kavramıştı. Ancak, Roma’ya kimin hakim olduğu kesin değildi. Senato’nun güvendiği isim Pompeius ile Sezar ciddi bir iç savaşta karşı karşıya gelmişlerdi ve ilk günlerde ibre Pompeius’tan yana dönmüştü. Ancak Pharsalos Savaşı’yla birlikte, Roma’nın geleceğine damgasını vuracak isim belli olmuştu: Sezar. Şimdi Mısır sarayındaki iktidar kavgasında iki isim, Ptolemaios ve Kleopatra, Sezar’ı kazanmak zorundaydılar. Küçük kız kardeş Arsinoe ise farklı düşünüyordu.

Tarihçiler tarafından engin bir coğrafya ve tarih bilgisine sahip olduğu belirtilen Arsinoe, hem bir kadının dişiliğine hem de bir erkeğin cesaretine ve coşkusuna sahipti. Onun hedefi, Eski Mısır uygarlığını yeniden yaratmak, Ortadoğu’yu kapsayan büyük bir imparatorluk kurmaktı. Bunun için de, kendi halkına, yani Mısırlılar’a ve Ortadoğu’daki sayısız krallığa bölünmüş halklara güveniyordu. Arsinoe’ye bu fikirleri aşılayan, lalası Ganimede’ydi. Eski bir Yukarı Mısırlı köle olan Ganimede, doğup büyüdüğü topraklar üzerinde Roma askerlerinin çizmesini görmeye katlanamıyordu. Arsinoe, Kleopatra’ya karşı, açıkça ağabeyi Ptolemaios’u desteklemekle birlikte, aslında kendi iktidarını planlıyordu. Kleopatra’ya karşı hiçbir zaman gerçek bir sevgi beslemeyen Arsinoe, zeki ve hassas bir kadındı. Tarihçiler onun vahşi bir kişiliği olduğunu söylüyorlar. Gerçekten de, ablasına karşı giriştiği iç savaşta, silah kuşanıp askerlerinin önünde çatışmalara katılmaktan çekinmemişti.

Arsinoe, Kleopatra ile giriştiği iktidar savaşını, Sezar’ın ablasına verdiği destek nedeniyle yitirdi. Roma’da bir esir gibi teşhir edildi. Daha sonra Kleopatra’nın araya girmesiyle, Efes’teki Artemis Tapınağı’na sürgüne yollandı. Ancak Arsinoe, burada da rahat durmadı. Sezar’ın katilleri Cassius ve Brutus ile bağlantıya geçti. Kıbrıs kralı Serapion’un da katıldığı geniş bir muhalefet cephesi oluşturmaya çalıştı. Öte yandan, Arsinoe’nin Mısır’da hâlâ önemli sayıda taraftarı vardı. Bu durum, hem Kleopatra’yı hem de artık kaderini onun ellerine bırakan Antonius’u kaygılandırıyordu. İşte o nedenle Arsinoe, Antonius’un emriyle Artemis Tapınağı’nın basamaklarında, müttefiki Kıbrıs ve Girit kralı Serapion ise Knidos’ta, Romalı lejyonerler tarafından öldürüldü. Antonius’un adamları Kleopatra’nın erkek kardeşi olduğunu ilan eden bir başka isyancının izini de Finike’de bulmuş ve kurdukları pusuda öldürmüşlerdi. Kleopatra artık rahat bir nefes alabilirdi.

Edebiyat ve sinemada Kleopatra
İhanet, Roma lejyonları, tutkulu aşklar, cinayet, meydan savaşları, intiharlar… Böylesine bir konunun ve kahramanların, sanatın dikkatini çekmemesi mümkün mü? Tarihçilerden tiyatro yazarlarına, şairlerden romancılara, Kleopatra çok geniş bir edebi etkinliğin ana temalarından biri… Octavius’un emriyle onu karalamak için kaleme sarılan Cassius, Plutarkhos, Horacius, Flavius, Lucanus gibi Romalı tarihçileri bir yana koyarsak, Kleopatra üzerine yazanlar en genel hatlarıyla ikiye ayrılıyor: Mısır kraliçesinin kadın yönünü ön plana çıkaranlar ve onun siyasi kimliğiyle ilgilenenler.
Çelişkiler öylesine açık ki… Örneğin, bir numaralı Sezar düşmanı olan Lucanus, Sezar-Kleopatra aşkını bir entrika birliği olarak tanımlarken, Ortaçağ’ın ünlü şairi Boccaccio, bu ilişkiyi eşitler arasında bir birlik ve aşkın yeni yüzü olarak sundu. Bernard Shaw ise, “Sezar ve Kleopatra” (1901) oyununda, Kleopatra’yı Sezar’ın en tehlikeli fethi olarak görüyordu. Epik tiyatronun büyük ustası Bertold Brecht de onun isminden etkilenmiş ve Üç Kuruşluk Opera (1928) oyununun sonunda, org çalan kahramanının ağzından “Kleopatra, büyük güzelliğin hiçbir şeye yaramadı. Kölen yaptığın iki imparatorluktan geriye sadece küller kaldı…” demişti. Kısacası, Brecht bile onun hakkında yanıltıcı bir portre çizmişti. Oysa, gerçek bir Kleopatra kimliği için, 1607 yılında William Shakespeare’in yazdığı “Antonius ve Kleopatra” oyununa bir göz atabilirdi. Shakespeare, bu oyunda Kleopatra’nın güzelliğini değil, zekâsını ve insancıl büyüklüklerini ön plana çıkarmıştı.
Ancak, Kleopatra hakkındaki tarihsel yanılgılarda kuşkusuz en büyük rolü yedinci sanat oynuyor. Sinema, bu tarihi isimle daha 19. yüzyılın sonlarında ilgilenmişti. Sessiz sinemanın büyük ustası Melies’in en önemli filmlerinden biri Kleopatra’ydı. Sessiz sinemanın 1907-1917 yılları arasında, çok sayıda Kleopatra filmi çekildi. Ancak bunların içinde en önemlisi J.G. Edwards’ın imzasını taşıyan, Amerikan yapımı “Kleopatra” filmiydi. Mısır kraliçesini, sinemanın o tarihteki en büyük vamp oyuncusu olan Theda Bara canlandırmıştı. Far çekilmiş gözleriyle süzgün süzgün bakan, göğüsleri açık Kleopatra imajı bu filmle doğmuştu. Tabii, bu imajı güçlendiren yılanları da unutmayalım. 1934 yılında Cecil B. De Mille’in yönettiği “Kleopatra” filmi, o tarihe kadar gerçekleştirilmiş en pahalı yapımdı. Ama o da, Kleopatra portresine, vamplık dışında yeni bir renk getirmiyordu.

1945 yılında, İngiliz yönetmen Gabriel Pascal’in “Sezar ve Kleopatra” filminde, ilk kez Bernard Shaw’un müdahalesiyle, vamplıktan farklı bir Kleopatra izliyoruz. Ancak bu uzun sürmüyor. Bir yıl sonra, Meksikalı yönetmen Roberto Garvadon, “Antonius ve Kleopatra’nın Son Saatleri” filminde vamplık mitine erotizmi de karıştırıyordu. 1953 yılında, Joseph L. Mankiewicz, Kleopatra filminin oyuncularını saptarken Antonius rolü için önce Marlon Brando’yu düşünmüştü. Senaryoyu beğenmeyen Brando “hayır” yanıtı verince ibre Richard Burton’a döndü. Kleopatra için ise, zaten başından beri aklında bir tek isim vardı: sayısız kez evlenip boşanan, yani tam bir erkek öğüten değirmen olan Elizabeth Taylor. Öyle ya, tarihteki yanlış imajıyla kim Kleopatra’ya daha uygun olabilirdi ki…

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir