Kaside-i Ercûze


Son Güncelleme Zamanı:

Hz. İmam-ı Ali kerrema’llâhü veche tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidedir. [1]
Bu haberleri hakkında Bediüzzaman kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri kasidesi için şöyle demektedir.
“O Ercuzenin mevzuu ve içindeki maksad-ı aslî; İsmi A’zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyan etmek, hem o münâsebetle istikbaldeki bir kısım umur-u gaybiyeye ve te’sis-i İslâmiyette bir kısım mücâhedâtını işâret etmektir. Evet, Hz. İmâm Üstâdı olan Habibullah’dan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden aldığı dersin bir kısmını işarî bir surette zikrediyor.” [2]
Seneler önce bulduğumuz bir nüsha ile tercümesini yapmaya çalışmıştık. Fakat tercüme yaparken toplu manaya gidilince ister istemez tahrifat ve birçok yanlışlar yapmış olduğumuzu bir zaman sonra gördük. Osmanlıca olarak elime geçen bir tercümeyi incelediğimde yaptığım hataları ve noksanlıkları görünce düzeltmek ve meraklıları için tekrar hazırlamak iştiyakı içimizde doğdu.
Elimize geçen Osmanlıca nüsha tercümesi Mecmuat-ül Ahzab’taki metne sadık olması nedeniyle güzel bir çalışma idi. Tercümeyi Risâle-i Nur Şakirdlerinden biri olduğu yazı üslûbundan anlaşılıyordu. Fakat adını gizlemiş olan bu alim kardeşimiz için duacı olarak istifade edilmiş ve gerekli ilaveler ile zenginleştirilme sağlanarak yeniden hazırlamaya gayret ettik.
Niyetimiz büyüklerimizin bize bu dini emanet ederken geçirdikleri sıkıntıları, fedakârlıkları, ileri görüşleri ile gaybî hadiselere vukûfiyetleri göz önüne sermeleri yönünden bu kıymetli kasideyi bizlere ulaşmasında emeği geçenlere ve başta Hz. Ali kerrema’llâhü veche Efendimizin şefaat ve duaları için Allah Teâlâ arz u niyaz ederiz.
Allah Teâlâ yardımcımız olsun.
Âmin

İhramcızâde İsmail Hakkı ALTUNTAŞ
Esenler / İstanbul 2010

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Hamd yüce ve sadık olan Allah Teâlâ’ya mahsustur.
Allah Teâlâ; Vahid, Ferd, Alîm, Râzık,
Melik, Kuddus, Celâl sahibi,
Rızıkları ve ecelleri takdir eden,
Her şeyi bilen benzersiz olan
Celâli yüce, benzeri olmayan
Kaderleri zamanın öncesinde ezelde
Kara, deniz ve dağ şeklinde oluşunu takdir edendir.
Onun sıfatları celâl cihetiyle yükseldi
(Allah’ın) Teâlâ (sıfatının) benzeri asla olamaz
Nimetleri sayılmakla bitmez
Mahlûkâtı hakkında hükmü ret edilemez.
O faziletli ve keremlidir.
“İnsana bilmediğini öğretmiştir.” [3]
Bize verilen ilmin en son varıldığı nokta
Bizim yanımızda hak ve kesin olan husus şudur ki;
O tek olan Rabb’dir
Mülkünde tek olan, ilmiyle eşsiz olandır.
Gaybında dilediği şeye muttali olur.
Bütün hayırları elinde toplamıştır.
Âlemden zürriyetleri ve bir takım kavimleri seçmiştir.
Onların saadetleri için kalemleri çalıştırmış (iyi yazmıştır)
Onları hakikat vadilerinde dolaştırmıştır.
Sonra onlara en doğru yolu göstermiştir.
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim”[4] dediği günden beri
Bizi şahit tutmuştur. O halde ahdinize hıyanet etmeyin.
Yine hamd o Allah’a mahsustur ki bize hidayet etmiştir.
Şaşkınlığımız halinde (bocalarken) bizi seçmiştir.[5]
Sonra salât ve selam sürekli
Değeri yanımızda çok yüce olan O Nebi üzerine olsun
Ki hususî şerefe mazhar olan Muhammed [6] dir.
Allah Teâlâ onu kıyamete yakın bize göndermiştir.
O semâda Ahmet ismi ile isimlendirilmiştir.
O takvâ hazinesi, cömertlik denizi hidayet nurudur.
Mevlâmız[7] vasıflarında kâmil sıfatlıdır.
Nurları bizâtihi kendinden yayılır
Levhi mahfuz onun nurundan yazıldı.[8]
O ondaki yazılı olanları haber vermek için (dünyaya) geldi.
Levh’de ne varsa hepsine muttali[9] oldu.
Fakat o işittiğinden başkasını söylemedi.[10]
Dostu (Allah Teâlâ) ne söylediyse O’nun için
Söyledi. O’ndan (Allah Teâlâ’yı) anlattı.[11]
Söylenmesini nehyettiği her ne olursa olsun
Edebinden dolayı mecalsiz kaldı.[12]
Olmuş ve olacak şeylerin bilgisi
Göğsünde toplanmış ve sırlanmıştır.
Bu sıfatlara sahip olan kimse
Dünyada herhangi bir şeyle nasıl mukayese edilebilir.


Ben onun feyzinden avuçlayan kimse (Ali) yim
Çünkü O vasf edilemez büyük bir denizdir.
Sözü muhtaç olan bir kulun bir âdeti üzere söylerim
Zengin ve muktedir olan mevlâmızın affına sığınırım[13]
Ben Hidayet eden zâtın amcasının oğluyum[14]
O Hakk’a davet eden Mustafa’dır.[15]
O beni Ali (isminden) sonra Haydar diye de çağırmıştır.
Huneyn’de savaştık. Hayber’in fethi bizimle oldu.
Zü’l Kerrâr denilen atın arkasına bindiğimden.
Çarpışırken tozu dumana kattım [16]
Ordu Medine’den çıktığından beri[17]
Zafer ve sekinet ile yardım edilmiş (tir)
(Çünkü) İçinde Emin diye çağrılan bir zât vardır ki
Kat’î olarak Allah Teâlâ’nın yardımı O’nunladır.
Ne zaman ki ordu vadide konakladılar
İçlerinden Bilâl (Habeşî)[18] kalkıp şöyle dedi
“Kim bizim vardığımızdan geri kalırsa
O kişi Allah Teâlâ’ya verdiği söze muhalefet etmiş olur” [19]
İçinde benden başka gaip olan yok idi (herkes gitmişti)
Gözüme bir hastalık isabet etmiş (olduğundan gidemedim) [20]
Damadı Osman’ı[21] da göndermiş
Mustafa aleyhisselâm. Cahil kavmi uyarsın diye.
Çünkü onda bir vakar var idi.
Arapların arasında hem bir iftiharı vardı. [22]
O zaman Nebi [23] şöyle içten dua ederek
Dedi ki; “Ya Rabbî damadım Ali’yi getir (isterim)
Bir gizlice sesle (hasta halimden) uyandım.
Şöyle diyordu: “Yâ Ali korkak bir kimse olma
Hâdî zâta[24] yürümekte gayretli ol
Düşmanlara karşı O’na yardım etmen için
Yarın sancağı taşıyacaksın”[25]
Hemen o an da kalktım ve ayeti okudum.
Sonra zırhımı ve miğferimi giydim
Kılıcım Zülfekârı’mı [26] aldım
Atıma seri bir şekilde yöneldiğim zaman
Ona bindiğim zaman ağrılar (hastalığım) benden gitti
Fakat iki gözümde rahatsızlığım devam ediyordu.
Bu hal benim mutad (alışılmış) bir halim de değildi.
Bunun üzerine Fatıma[27] uykudan uyandı
Nerede ise yüzüne (üzüntüden) ellerini vuracaktı.
Olanlardan kendisine haber verilmemişti.
Çünkü o biliyordu ki benim iki gözümde elem var.
O zaman halimi (O’na) şerh ettim (açıkladım)
Fatıma kendisine dedi ki “Yürü aldırış etme”
“Şüphesiz babam ve ordusu mansur olacaktır.”[28]
“Gayretleri meşkûr olacak ve mükâfat görecektir”[29]
Sonra Hasaneyn’imi [30] gördüm. İstiyordum ki;
Bir bakışla onlara veda edeyim, olmadı[31]
Her ikisini de uykuya dalmışlarken kokladım
Rabbime dua ettim ve oruç tutmaya nezr ettim[32]
Allah Teâlâ için eğer selametle dönersem
Velimeyi[33] yemeden ikrâm olarak oruca niyetlendim.
O gece sabaha kadar yürüdüm
Kavuşmayı arzulayan birisi olarak Tâhâ’ya [34] yaklaştım
Nebi aleyhisselâm beni görene kadar yürüdüm
Selâm verdiğimi (gördü)Kardeşlerime işaret eyledi
Buyurduki; “Sancağı Behlül’e[35] verin”
“Allah Teâlâ’yı ve Rasûlüllahı seven kimseye”
Sonra; “İki torunumun babası bana yaklaş”
“Allah Teâlâ’dan iki gözüne şifa isteyeyim”
Her ikisine şifalı tükürüğünden sürünce
İkisini de iyileştirdi ve ikisi de görür hale geldi.
Her ikinsinin etrafında elini gezdirdi
Onlardaki elem hemen şifa buldu
O anda O’nun[36] her iki elini arka arkaya öptüm
Sora Rabbim Allah Teâlâ’ya şükür olarak hamd ettim
Meydanın ortasına gitmek için yürüdüm
Ümmetin savaşmaya hazır bir askeri olarak
İlk karşıma çıkan Abîd[37] oldu
Şiddetli savaşçıya merhaba olsun
Bana dedi ki “Ey Ebî Tâlib’in oğlu!
Şu savaşmak isteyenin yardımına geldin”
Kendi zannınca cehâletle savaşmak isteyen Muhammed’in
Biz ona akıl yoluyla tabi olacakmışız
Kendisinden önce gelen dini terk edecekmişiz
O din ki ehline Tevrat hidayet etmiştir.
Heyhât! O bizden asla bir şey göremez
Ancak kafaların havada uçtuğu bir vuruşma görür.
Yine dedi ki; “Çok şiddetli gücümle karşı karşıya geldin
Nice kahramanları parçalayarak öldürdüm”
Hücum ederek bana vurmak istedi
Koluyla, eliyle, beş parmağın hepsiyle
Zülfekâr ile vurarak ona hemen karşılık verdim
Ölüme yaklaştıracak bir darbeyle onu yere yıktım.
O zaman melekler tekbir getirdiler
Cinler yetişilecek[38] korkusuyla kaçıp gittiler
Çünkü o (vuruş) Hâşim’in vuruşu idi
Güçlü bir melek (kuvvet)[39] tarafından yardım edilmiş idi.
Savaş ateşi şiddetli alevlendiğinden beri
Sema boşluğundan haykırmalar duydum
Muhtâr’a[40] dedim ki; “Ey beşerin en hayırlısı
Bu iş nedir? Buyurdu ki; “Sabitkadem ol, zaferi müjdelerim
Allah Teâlâ’nın yardımı geldi bize doğru koşuyor.
Çünkü biz işimizi O’na havale ettik.
Cebrâil ve melekler semâda
Dua seslerini yükseltmektedirler
Kınanmış kalabalığa galip gelmemiz için
Hayber Kalesinin arkasındaki Yahudilere”[41]
O anda yüksek sesle tekbir getirdim
Sevinçten dolayı Müjdeleyicinin[42] zaferiyle
İslâm askerleri de tekbir getirdiler
Kınanmışlara hep beraber hücum ettiler
Rabbimin izniyle kaçarak hezimete uğradılar
Korku ile doldular daha da korktular
Hep beraber kale ehline göründüler
Onlar[43] zannettiler ki zenginlikleri kendilerini korur.
Kale kapısına doğru azimle yöneldim
Onu sarstım, civardaki tepelerde (taşlar) sarsıldı
(Onlara bağlı olarak) Öyle ki o çok sağlam idi.
Kırmızı renkli bir takım taşlar (dan yapılmıştı)
Kale kapısının yıkıldığını gördüklerinde
Her biri hezimete uğradıklarını anladılar.
“Onların kaleleri bir koruyucu olmayınca”[44]
Onların asileri bize itaat edici olamazdı
Ordu bana doğru toplandı. Tâ ki
İbn-i Mettâ[45] balığının karnını gibi oldum[46]
Sonra elimle (kapıyı) köprü gibi uzattım
Tâ ki üzerinden ordu geçe, yürümeye başladı[47]
Bu derin hendeğin yarığından
Onun üzeri en kolay (geçilecek) yol halini aldı
Allah Teâlâ öyle bir kaleyi bize fetih ettirdi ki;
Tubba’ ve Âd kavmine ait idi.
Kerim olan Allah Teâlâ bizim hakkımızda değiştirdi[48]
Korkuyu emniyete, şefkate ve iyiliğe (değiştirdi)
Onun (Hayber) fethi Tâhâ’nın[49] mucizelerindendir.
Öyle ki O’nun ne benzeri ne de biriyle kıyas edilebilir.
Bundan dolayı iki isim sahibi oldum
Bir de künye ki daha önce hiç duymadım

Lütfen Dikkat: Konu uzun olduğundan daha hızlı ve rahat okunabilmesi için sayfalara bölünmüştür. Sayfanın en altında bulunan Sonraki ve Önceki düğmeleriyle veya hemen üstte bulunan sayfa numaralarını  kullanarak gezebilirsiniz. Allta bulunan link sizi yazı başlangıcına getirecektir.

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir