Devamı var:

Onların mal ile genişlemiş (zenginleşmiş) görürsün
Ve karınlarını haram ile doldurmuş
Bu yüzden insanları zillette görürsün
Zira âlimin (ayak) kayması bin kaymaya bedeldir
Zira âlimin musibeti amel etmediği zamandır
İlmiyle. Başkaları ise sormadığı zaman (helak olmakta)dır
Ey kullar (insanlar) o fitnenin tamamı
Onu icap ettiren devamlı zinadır
Âlemde bu çoğaldığı zaman
Onlara en kötü azap getirilmesinden korkulur
Deccal olan şu kâfirin fitnesi
Onu anlatmaya kitaplar yetmez
Şanı yüce olan Mevlâ’ndan iste
O zamana yetişen kişi
Bu fitnenin şerrinden seni koruması için
Her sıkıntı ve musibetin şerrinden
Kim güvende olmayı isterse
Her asır ve zamanda
Sözümüzün inceliğini temessük[120] etsin
Bizim emrimizden sapmasın
Çünkü biz kat’i (kesin) olarak
Her sıkıntı ve darlığa imdat (yardım) ederiz.
Ve Allah Teâlâ’dan isteriz. İsteyende öyle yapsın
Ondan başkasından hiçbir halde istemeyiz.
Ömrümüzü Salih ameller ile hitama (bitirmemiz)
Müminler için ölüm anında rahatlıktır
Kim fitnesiz ölürse (inancı bozulmadan)
Onun için en güzel iyiliktir
Sonra ikinci defa salât ve selâm olsun
Manaları ihtiva eden Nebi[121] üzerine
Muhammed [122] mahlûkatın en çok hamd edendir
O zirveye ulaşan en hayırlı kuldur
Bütün mahlukâtın aciz kaldığı mucizelerle
Bunda ne şek vardır ey genç ne şüphe
Onun âline ashabına [123] Onun arkasından gelen
Bazı kavimler ahdine vefâdan yüz çevirdiler
Salât ve selamın en temizi ebedî olarak
Yıldızlar parladıkça sabahın ziyası zuhur ettikçe[124]
Bu apaçık bir ercûzedir [125]
İçinde manalar ihtiva etmektedir
Acayip kelimeler açıklanmıştır
Altın değerinde nice acayipler bariz olmuştur
Onları daha önce hiçbir kitap ihtiva etmemiştir
Nüshaları asla ben derc etmedim [126]
Fakat o benim cilâi fikrimin kızıdır [127]
Bakir kafiyelerdir ki hiçbir mihir verilmemiştir[128]
Sonra toplanmış bir kelamdır. Reczinin[129] içindeki
Hazinesinden çıkarılmış cevherler (vardır)
Allah Teâlâ hibe ettiği şeyi bildirdi
Sakladığım şeylerden dolayı Allah Teâlâ’ya hamd olsun [130]
Hz. Ali Kerremallâhü veche
radiyallâhü anh
[1] Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî, Mecmuat-ül Ahzab, s. 582. 597
[2] Hz. Ali kerrema’llâhü veche Ercüze Kasidesi’nde istikbâle dair bazı haberler de vermiştir. (18. Lem’a için bkz. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 132-141. Osmanlıca esas nüsha)
[3] İkra, 5
[4] Â’raf, 172
[5] “Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedi mi?” Duha, 7
[6] Sallallâhü aleyhi ve sellem
[7] Mevlâ: Efendi, sahip, malik.
[8] Görünmeye başladı.
[9] Muttali: Öğrenmiş, haber almış, bilgi edinmiş.
[10] “O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz. Söyledikleri, kendisine indirilen bir vahiydir” Necm, 3-4
[11] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendinden bahsetmedi.
[12] “Gözü oradan ne kaydı ve ne de onu aştı.” Necm, 17
[13] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin affına sığınarak
[14] Hz. Ebû Tâlib aleyhisselâmın oğlu Ali’yim.
[15] Sallallâhü aleyhi ve sellem
[16] Haydar-ı Kerrar; Kerrâr, döne döne savaşan demektir. Hz. Ali savaşırken önünde kimse durmazdı.
[17] İslamı yaymak için İslam ordusu cihada çıktığından beri
[18] Radiyallâhü anh
[19] Hayber Seferi için
[20] (Kaside-i Ercuze’de geçen beyitleri daha iyi anlamak için bu kısmı önceden okumak faydalıdır.)
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, bir gün sabah namazını kılıp mescitte ashabıyla oturup sohbet ederken Cebrail aleyhisselâm Hayber Kalesi’ni fethetmesi gerektiği vahyini getirir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Cebrail’in getirdiği vahyi ashaba bildirmesinin ardından, ehl-i İslam olan ve din gayreti taşıyan herkes gaza niyetiyle Hayber Kalesi’nin fethine çağırılır. Bu çağrıya kulak veren yirmi bin Müslüman er, savaş tedariki görür. Yapılan bu hazırlıkların ardından İslam dinini sembolize eden alemlerini de omuzlarına alan ashap, Mekke’den Hayber’e doğru Hayber Kalesi’ni fethetme niyeti ile yola çıkar. Müslüman ordusu, Hayber’e varır varmaz Hz. Ömer radiyallâhü anh, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem tarafından Hayber Kale’sine elçi olarak gönderilir. Hz. Ömer, Hayber ehlini imana ve İslam’a davet etmek için kaleye gider fakat burada taş, sopa ve od ile karşılanır. Hz. Ömer’in İslam dinine olan daveti, yedi kapısı olan Hayber Kalesi’nin on iki beyi ve kale içinde yaşayan halk tarafından kabul edilmez. Bu olayın hemen ardından fetih süreci başlar.
İleriki günlerde sırasıyla Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman radiyallâhü anhüm İslam sancağını alarak ashap ile birlikte Hayber Kalesi’ne kaleyi fethetmeye gider. Lakin tüm uğraşlara rağmen ashaptan hiç kimse bu konuda bir türlü muvaffakiyet gösteremez. Üstelik ashaptan pek çok kişi şehit olur. Hayber’in yirmi gün geçmesine rağmen fethedilememesi ve pek çok kayıp verilmesi ashabın ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin müteessir olmasına sebep olur. Bu sırada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ashaba Hz. Ali kerreme’llâhü vecheyi sorar. Hz. Ali’nin gözlerinin hasta olması sebebiyle Hayber Kalesi’nin fethine katılmadığının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme söylenmesinin ardından Allah Teâlâ’ın izniyle Hz. Ali’nin gözlerinin olağanüstü bir tedavi ile yani Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ağzından tükürük çıkarıp sürmesiyle tedavi edilir.
“Allah’ın Arslanı” sıfatı ile bilinen Hz. Ali kerreme’llâhü veche, gözlerinin iyileşmesinin ardından hemen silahını kuşanıp Zülfikar’ı takar ve Düldül’e binip Hayber Kalesi’ni fethetme amacıyla tek başına yola çıkar. Hayber Kalesi’nin etrafındaki kırk arşınlık su dolu hendeği bir sıçrayışta sıçrayarak geçen Hz. Ali, bu davranışıyla herkesi şaşırtır. Hendeğin öbür tarafında Hz. Ali, Hayber Kalesi beyinin kardeşi Anter ile savaşmaya başlar. Hz. Ali Anter’i İslam dinine davet eder; ama Anter bu davete icabet etmez. İmana gelmeyen Anter, Hz. Ali’nin Zülfikar’ından eman bulamaz ve tek vuruşta atı ile birlikte iki parçaya ayrılmak suretiyle canını cehenneme ısmarlar. Kardeşinin öldürüldüğünü gören Amr, kısa bir şaşkınlığın ardından iki çuvalı üst üste giyerek kaleden dışarı çıkar ve Hz. Muhammed’i, Hz. Ali’yi öldürmek, ehl-i beyti esir etmek niyetiyle Hz. Ali ile savaşmaya başlar. Hz. Ali kerreme’llâhü veche, Dehhak’ın neslinden gelen ve onun kılıcına sahip olan Amr’ı da imana davet eder; ama Lat-ı Menat’a tapan Amr da kardeşi Anter gibi bu daveti kabul etmez ve Hz. Ali’nin Zülfikar’ının bir hareketiyle atıyla beraber iki parça olup ölür. Hz. Ali’ye hamle yapmak isteyen iki leşkerin de Hz. Ali’nin narası sayesinde sersem olup ölmesinin ardından Hz. Ali, Hayber Kalesi’nin kapısına yapışır ve otuz bin batman ağırlığında olan bu kapıyı yerinden koparır. Sonra bu kapıdan Hayber Kalesi’nin önündeki hendeğin üzerine köprü yapar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem o sırada kaleden Hz. Ali’nin üzerine atılan olağanüstü ağırlıktaki kaya parçasını mucizevî bir şekilde Hz. Ali’ye haber verir. Hz. Ali de bu taşlardan İsm-i Azam duasını (Sekine Duasını) okuyarak korunur ve taşlara Zülfikar’ı karşı tutarak iki parça eder. Köprü üzerinden geçerek kaleye giren İslam askerleri, Hayber Kalesi’ndeki askerlerinin kimini kırar, kimini Müslüman yapar. Böylece kale fethedilir ve kalenin içindeki mallar, silahlar fethin yirminci gününde Müslüman askerleri tarafından ganimet olarak ele geçirilmiş olur.
BÜLBÜL, E. ( Haziran/2008 ). Hazret-İ Ali Cenkleri Üzerine Bir Tetkik İnceleme-Metin). Sivas: Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Lisansüstü Eğitim, Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Halk Bilimi (Folklor) Bilim Dalı İçin Öngördüğü 221236 Yüksek Lisans Tezi. s. 95-96
[21] Radiyallâhü anh
[22] (Fakat fayda etmedi; Hayber Yahudileri teslim olmadılar)
[23] Sallallâhü aleyhi ve sellem
[24] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme
[25] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:
“Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Allah ve resulünü sever, Allah ve resulü de onu severler. Allah kaleyi onun eliyle fethedecektir”
Ertesi gün sancağı Hz. Ali’ye verdi ve Hayber kalesini fethetti.”
(İbn-i Hasan el-Kilabi’nin “Müsned-i Dimaşk” Hadis no: 27 / Az bir farkla aynı mealde: Siret-i İbn-i Hişam c.3, s.334 / Müsned-i Ahmed bin Hanbel c.5,s.33 / İbn-i Sa’d’ın “Tabakat” c.3, s.158 / Tarih’üt Tabari c.2, s.93 / Tirmizi Hadis no: 3970)
[26] Zülfekar: (Zülfikâr) Çatal şeklinde iki başlı kılıcının adıdır. Zû “sahip”, fakara “deldi” demektir. Kelimenin tamamı delici anlamına gelir.
Hz Ali kerreme’llâhü vechenin Uhud savaşında Kureyş’in önde gelen savaşçılarından dokuz kişiyi öldürdüğü, bu savaşta bedeninden yetmiş yara alarak son ana kadar peygamberi savunduğu, bu sebeple de Cebrail’in, “Zülfikar’dan başka kılıç, Ali’den başka da yiğit yoktur.”
(“La fata illa Ali, la saif illa Zülfekâr” لا فتى الا على لا سيف الا ذوالفقار) dediği rivayet edilir. Zülfekâr’ın Topkapı Sarayı’nda olduğu iddia edilir. Diğer rivayetlere göre Halife Ali’nin vasiyeti üzerine Necef’te denize atıldığı belirtilmiş ve sonradan Med’den gelen Ebu Müslim Horasani bulmuş.
[27] Aleyhisselâm
[28] “Babam Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ordusu zafer kazanacaktır.”
[29] “Gayretleri beğenilmiş olacak ve karşılığını görecektir”
[30] Hasan ve Hüseyin aleyhimesselâm
[31] Vedalaşma zamanı bulamadım.
[32] Oruç tutmayı adadım
[33] Velime: Düğün münasebetiyle verilen yemek. Sevinç ve saadet ifade eden her türlü merasim sebebiyle verilen ziyafetlere de velime dendiğini söyleyen olmuştur (Şevkânî, Neylü’l-Evtar, VI, Mısır t,y., 198) “Savaştan dönüşte verilecek yemeyi bile yemeden önce oruç tutmayı adadım.”
[34] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme
[35] Behlül: Mizahı seven, Hayır sahibi, çok iyi kişi,
[36] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem
[37] Anter
[38] Ölüm bizede ulaşacak korkusuyla meydandan kaçtılar
[39] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin manevi gücü
[40] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme
[41] Hayber’e sığınmış Yahudilere
[42] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem
[43] Yahudiler
[44] “Ehl-i kitaptan inkâr edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O´dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah Teâlâ´dan koruyacağını sanmışlardı. Fakat Allah Teâlâ´nın azabı, onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem de müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl sahipleri! İbret alın.” (Haşr,2)
[45] Yunus aleyhisselâm
[46] Kapının altına girerek köprü olması için destek verdim.
[47] Bkz: (BÜLBÜL, Haziran/2008 ), s. 95-96
[48] Bize bu kaleyi onlardan almamızı ihsan etti.
[49] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin
[50] Toprağın Babası
[51] Sallallâhü aleyhi ve sellem
[52] Aleyhisselâm
[53] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem
[54] Rızayı kazanmış kadın
[55] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem
[56] “Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola eriştirir.” Fetih, 2
[57] İkal: İkl, bağ, bend. * Daha ziyade Arabların başlarına koyup sardıkları bağ, agel.
Burada geçmiş ve gelecek olayların birleştirilmesi
[58] Âl: Hz. Fatıma aleyhisselâm, Hz. Ali kerreme’llâhü veche, Hz. Hasan aleyhisselâm, Hz. Hüseyin aleyhisselâm
[59] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden direk alınan ilim
[60] Allah Teâlâ’dan ihsan edilen keşfî ilim
[61] Bazı zaman ben açıklayabilirim
[62] Havas kitaplarında kullanılan Dokuz rakamı esas alınarak yapılan cifir hesabı
[63] Karn: “Zaman, devre. * Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene. * Yüz yıllık zaman. Asır. * Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç. (Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey’et-i içtimaiye ki, “”hayrul kuruni karni”” hadis-i şerifi bu mânayadır. Bunda sivrilmek veya mukarenet etmek manası vardır. Bu mukarenet veya efradın yekdiğerine mukareneti veya bir peygamber, bir âlim, bir reis gibi büyük bir şahsiyete mukareneti mülâhaza olunur. Diğeri de müddet-i zamanın kendisine denir ki, asır gibi ekseriyetle yüz sene takdir edilmiştir.)”
[64] Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin gelecekle ilgili ilk haberinin meali şu şekilde: “Dokuz karn sonra (Fürs), yani akvam ı Şarkiye, Â’râb üzerine hücum edecek, galebe edip Â’râbı hayvan gibi kesecek. Öyle müthiş fitneler ve karanlıktı musibetler ki: en karanlıklı gecelerden daha ziyade karanlık olacak. İşte Hazret-i Ali Radıyallahü Anh’ın bir keramet-i bahiresi ki kendinden beş yüz sene sonra gelen ve Ar ab Devlet-i Abbasiyesini mahveden ve hadsiz kütüb-i islâmiyeyi nehr-i Fırat’a döken ve Â’râbı gayet zalimane katleden Hülagû vakıa-i meşhuresini haber veriyor. Çünkü meşhur olan kam kırk sene değil o zamanın istilahınca ağleb-i ömür olan altmış seneden ibarettir. Çünki bir devir altmış senede değişir. Bu suretle İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın hicretten otuz sene sonra Kûfe’de yazdığı bu Ercüze’deki dokuz defa altmış, otuza ilâve edilse beş yüz yetmiş oluyor ki. Cengiz’in ve Hülagû’nun hücum ve tahribat zamanıdır.”
Tarih: Hicrî 570. Yer: Bağdat. Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin haber verdiği hâdise bakın nasıl aynen gerçekleşmiş.
“Hülâgû ordusu. Bağdat’ı kuşattı. Neft ateşleri ve mancılık taşları atmaya başladı. Kırk elli gün süren muharebe esnasında. İslâm dünyasının en gözde şehirlerinden olan Bağdat yakıldı, yıkıldı. Başvezir İbn-i Alkamî. barış teklifinde bulunmak üzere halifeden izin aldı ve muhasara ordusuna gitti. Orada diyeceğini dedikten sonra dönüp geldi. ‘Hülâgû. sizi makamınızda alıkoymak, hatta kızını oğlunuza vermek istiyor. Ecdadınızın Deylemlilere ve Selçuklulara tabi olduğu gibi, siz de bunlara itaat ederseniz. Müslümanların canını ve malını kurtarmış olursunuz, bir süre sonra da dilediğinizi yaparsınız’dedi.
Zavallı halife, bu yaldızlı sözlere aldandı. Çocuklarını ve ileri gelen devlet adamlarını yanına alarak Hülagû’nun yanına gitti, fakat soğuk karşılandı. Bir odaya alındı. Sonra İbn-i Alkamî, ‘Hülâgû, kızını halifenin oğluna verecek, siz de nikâh merasiminde bulununuz’ diye Bağdat âlimlerini, ediplerini, fakihlerini, davet etti. Takım takım geldiler. İşte tam bu sırada vahşet başladı. Hepsi halifenin gözünün önünde birer birer öldürüldü. Kendisini de keçeye sardılar. Moğol usulünce tekmelerle hurdaya çevirerek şehit ettiler. Daha sonra Bağdat’a girip katliama başladılar. Kırk gün süren bu vahşet esnasında sayılmaz yahut sayısına inanılmaz derecede insan öldürüldü. Değerli mal ve eşya yağma edildi. Manevi kıymetlerine paha biçilemeyen nefis kitaplar Dicle nehrine atıldı. Hülâgû taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmadı.” (Ahmed Cevdet Paşa)
[65] Mutraf: Kendisine verilen bol nimetlerle azıp şımaran ileri gelenler.“dünya nimetleri ve şehvani şeyler hususunda geniş bir bolluğa ve nimete sahip kılınan” manasında kullanılır.
Mutrafîn, ise mal ve servet sahibi olmakla böbürlenip kendilerini Allah Teâlâ’dan müstağnî görme hastalığına sürüklenmişlerdir. Ayrıca üstünlük psikolojisi içerisinde kendilerinden başkalarını beğenmeyip küçümsemeleri ve her konuda kendilerini haklı sayarak rasûllerin getirmiş olduğu Allah’ın dinine karşı çıkmışlardır.
Kur’an-ı Kerim onların durumlarını şöyle anlatıyor: “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoymaları gerekmez miydi? Fakat onlar arasında, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp mutraflaştılar (şımardılar) ve suç işleyen (kimse) ler olup çıktılar” (Hud, 116)
[66] Tılsım: Herkesin bilip çözemediği gizli şey. * Gizli sır. Fevkalâde kuvvet ve te’siri hâiz olan şey. * Definenin bulunmasına mâni olan mevhum şey.
[67] Söylediklerimi ben ve inananlar tecrübe ettiler
[68] Cünnet: Kalkan. Örtü, kadın başörtüsü. * Yağan. Halk arasında Cennet-ül Esma olarak söylenir.
[69] Şerefli Yüce Dâire
[70]Burada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Hz Ali kerreme’llâhü veche işaret ediliyor
[71] Sallallâhü aleyhi ve sellem
[72] Çizeriz, seyrederiz,
[73] Kim değer verip boynunda taşırsa
[74] “Ve o en yüksek ufukta idi” Necm, 7
[75] “Sonra yaklaşmış ve inmiştir.” Necm, 8
[76] “Allah’a güven, Allah, vekil olarak yeter.” Ahzab 3
[77] Kureyş müşrikleri, Bedir’e çıkıp gelmeden önce, Mekke’de Kâbe’nin örtüsüne yapışarak Allah’tan yardım istemişler
“Ey Allah! İki ordudan en azîzine, iki cemaattan en kıymetlisine, iki kabileden en hayırlısına yardım et!” diyerek dua etmişlerdi.
Kureyş müşriklerii ve Müslümanları Bedir’de birbirleriyle karşılaştıkları zaman, Ebu Cehil de:
“Ey Allah’ım! Muhammed hısımlık ilişkilerini bize kestindi ve bize bilinmeyen bir şeyle geldi. Sabahleyin onu helak et!” dedi. Kendisi aleyhinde ilk hüküm veren, kendisi oldu
[78] Sallallâhü aleyhi ve sellem
[79] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem
[80] Bir defa, Kâbe’de namaz kılarken, Ebû Cehil’in teşviki ile Ebû Muayt oğlu Ukbe, yeni kesilmiş bir devenin bağırsaklarını getirip, secdede iken üzerine koymuş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem başını secdeden kaldıramamıştı. Kızı Hz. Fâtıma aleyhisselâm yetişerek, üzerini temizlemiş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem namazını bitirdikten sonra etrafında gülüşen müşrikleri işaret ederek üç defa:
“Allah’ım Kureyşten şu zümreyi sana havâle ediyorum” dedikten sonra:
“Ebû Cehil’i, Ebû Muayt oğlu Ukbe’yi, Haccâc oğlu Şu’be’yi, Rabîa’nın oğulları Utbe ve Şeybe’yi, Halef’in oğulları Übeyy ve Ümeyye’yi, sana havâle ediyorum.” diye isimlerini birer birer saymıştı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin isimlerini saydığı bu azılı müşriklerin hepsi de Bedir Savaşı’nda katledilip, leşleri Bedir’deki “Kalîb” denilen kuyuya atılmıştır. (Bkz. el- Buhârî 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161 (Hadis No: 177) ve 2/377 (Hadis No: 314) ve 10/45, (Hadis No: 1544)
[81] Ebu Cehil; müşrikleri Müslümanlarla çarpışmaya kışkırtıyor ve:
“Sürâka b. Cu’şum’un ayrılıp yardımını kesmesi sizi aldatmasın!
O, ancak Muhammed’e ve ashabına vermiş olduğu sözün üzerinde durmuştur.
Kudeyd’e dönünce, onun kavmine ne yapacağımızı biliyoruz!
Utbe b. Rebia’nın, Şeybe b. Rebia’nın ve Velid b. Utbe’nin öldürülmeleri de, sizi korkutmasın!
Onlar çarpışacakları sırada acele ettiler, böbürlendiler.
Allah’a yemin ederim ki; bugün, Muhammed ve ashabını tutup urganlara bağlamadıkça dönmeye­ceğiz!
Sizden her biriniz, onlardan birisini öldürebilirsiniz!
Fakat, onları öldürmeyiniz, yakalayınız!
Dinlerinden ayrılmak için yaptıkları şeylerin, atalarının yapageldikleri ibadetlerinden, Lât ve Uzzâ’dan yüz çevirmelerinin ne demek olduğunu onlara öğreteceğiz!” diyordu. (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/346-347)
[82] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Yakında o cemaat bozguna uğrayacak, onlar arkalarını dönüp kaçacaklar!” (Kamer 45) âyetini oku­muştu
[83] Tarassut: Gözleme, gözetleme, dikkatle bakma
[84] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem; Kureyş müşriklerinin harp meydanına geldiklerini görünce:
“Ey Allah’ım! İşte Kureyşliler! Olanca kibir ve gururları, kendilerini beğenmişlikleri ve övünücülükleriyle gelmişler, Sana düşmanlık etmekte ve Senin Resûlünü yalanlamaktalar!
Biz, Senden, onlara karşı bana va’d buyurmuş olduğun yardımını diliyoruz.
Ey Allah’ım! Sabahleyin onları helak et!” diyerek, Allah’a dua ve münâcatta bulundu.
Hz. Ömer der ki:
“Bedir savaşı olduğu gün, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ashabına baktı: Onlar 300 küsurdu.
Bir de, müşriklere baktı: onlar 1000’di ve daha da çoktu.
Kıbleye döndü. İki elini uzattı (kaldırdı).
Üzerinde ridası ve izarı vardı.
‘Allah’ım! Bana yaptığın va’dini yerine getir!
Allah’ım! Şu bir avuç İslâm cemaatını helak edersen, artık Sana yeryüzünde ibadet olunmaz!’ diyor, hiç durmadan Rabbinden yardım diliyor ve O’na yalvarıyordu.
Ridası omuzundan kayıp düştü.
Ebu Bekir gelip onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem omuzuna koydu ve arkasından ayrılmadı.
Nihayet, Ebu Bekir dayanamadı:
‘Ey Allah’ın Peygamberi! Rabbine niyaz ettiğin yetişir artık!
O, sana olan va’dini muhakkak yerine getirecektir!’ dedi .”
Bunun üzerine Yüce Allah Peygamberimiz Aleyhisselama indirdiği âyette:
“Hani, siz Rabbinizden imdad istiyordunuz da, o da, ‘Muhakkak ki, ben size meleklerden birbiri ardınca bin melekle imdad edeceğim!’ diyerek duanızı kabul etmişti” buyurdu.
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:
“(İnsanları) Müjdele Ey Ebu Bekir! Sana Allah’ın yardımı geldi!
İşte, şu Cebrail’dir. Nak’ yokuşlarının üzerinde, atının gemini tutmuş, harp silahı ve zırhı üzerindedir! Hücuma hazır haldedir!” buyurdu.
Hz. Ali kerreme’llâhü veche der ki:
“Bedir günü, savaş şiddetlendiği zaman, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sığınmıştık. O gün, insanların en cesaretlisi ve en kahramanı o idi. Müşriklerin saflarına ondan daha yakın olan kimse yoktu!”
“Bedir günü, biraz çarpıştıktan sonra;
‘Ne yapıyor bir bakayım?” diye acele Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına geldim.
Peygamberimiz Aleyhisselam, secdeye kapanmış, durmadan:
‘Yâ Hayy yâ Kayyûm! Yâ Hayy yâ Kayyûm!’ diyordu.
Çarpışmak için, savaş meydanına döndüm.
Resûlullahın yanına tekrar dönüp geldiğim zaman, o yine secdeye kapanmış, Yâ Hayy Yâ Kayyûm!’ diyordu. Sonra, tekrar çarpışmaya gittim. Tekrar dönüp geldiğim zaman, kendisi yine secdede bunu söylüyordu.
Yüce Allah, ona fetih ve zaferi ihsan etti.” (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/349.)
[85] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem
[86] Önceki dip notta geçen devenin bağırsaklarını koyma meselesi
[87] Sallallâhü aleyhi ve sellem
[88] Bu olaylar bahsedeceğimiz isimlerin manaları içinde gizlidir. İşte bu cesaret bu isimlerin manalarından çıkan zuhurattır.
[89] Bir kimse ki ona itiraz ederse büyük bir helak ile karşılaşmasından korkulur.
[90] Ariflik âlimlikten üstündür. Marifet ilimden üstündür. Çünkü ârifler hikmet sahibidir.
[91] İsm-i âzam “büyük isim” demektir. İsm-i âzam vücudun zikridir. Lisan ile yapılamaz. Bütün vücuttan gelen bir sestir. Bunun zikri yapana ağır gelir. Yani zikir zerrelerden çıkarak yapılır. Hangi ismin İsm-i âzam olduğunu tayin etmekte çok zordur.
Allah Teâlâ’nın isimleri hakkında en büyük ifadesi ile isimlerde derecelendirmek yanlış olabilir. Gerçekte Allah Teâlâ’nın bütün isimleri büyüktür. Öyle ise bu ifâde niçin kullanıldı sorusu aklına gelebilir. Aslında rivayetler incelendiğinde aynı isimde birleşme olmadığı görülmektedir. Değişik ifadeler olması ismin, bir isim olmadığı ve zamanla ve insanlarda farklılıklar göstermesindendir.
Allah Teâlâ´dan başka ‏şeylerden yüz çevirerek, tam bir ihlâsla zikredilen her isim, İsm-i Âzam´dır, zira harflerin birbirine karşı‏‎ farklı bir ‏şerefi yoktur.
Fakat bütün isimler İsm-i Âzâm´ın çerçevesi içinde saklıdır. Şöyle ki, Ulvî ve süflî (dünya) alemde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme muhtaç olmayan bir nesne olmadığına göre, Hakîkât-ı Muhammediye ve İsm-i Âzâm birdir.
Hakîkât-ı Muhammediye de İnsan-ı kâmil´de tecelli eder.İnsan-ı kamil ise, bulunduğu zamanda İsm-i Âzam´ı görmede kullanacağın aynadır. Eğer bu aynayı bulamazsan bu isme ulaşamazsın. İnsânı Kâmili idrak etmek, İsm-i Âzam-ın göründüğü yer olarak bilmek demektir.
Hz. Âişe radiyallahu anhâ ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem arasındaki olan konuşma çok şeyleri açıklar.
“Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bir gün şöyle yalvardılar:
“Allah’ı‎m! Ben, senin pak, güzel, mübarek ve yüce katında en sevimli olan, onunla dua edildiği takdirde hemen icabet ettiğin, onunla senden istenince hemen verdiğin, onunla rahmetin talep edilince rahmetini esirgemediğin, onunla kurtuluş talep edilince kurtuluş verdiğin isminle senden istiyorum.”
Başka bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hz. Aişe radiyallahu anhâ´ya
“E‏y Âişe! Kendisiyle dua edildiği takdirde icabet ettiği ismi, Allah Teâlâ’nın bana gösterdiğini sen biliyor musun?” diye sordu.
Hz. Âişe radiyallahu anhâ der ki:
“Ben: “Ey Allah´ı‎n Resûlü! Annem babam sana feda olsun, onu bana da öğret!” dedim.
“Ey Âişe onu sana öğretmem uygun düşmez!” buyurdu. Bu cevap üzerine ben de oradan uzaklaşıp bir müddet tek başı‎ma oturdum. Sonra kalkıp, başını‎ öptüm ve:
“Ey Allah´‎ın Rasulü! Onu bana öğret” diye ricada bulundum.
O yine:
“Onu sana öğretmem uygun olmaz, Ey Âişe! Onunla senin dünyevî bir ‏şey talep etmen uygunsuz olur” buyurdu.
“Hz. Aişe radiyallahu anhâ devamla der ki:
“Ben de kalkıp abdest aldım, sonra iki rekât namaz kıldım, sonra:
“Allah’ım! Sana Allah isminle dua ediyorum.
Sana Rahmân isminle dua ediyorum.
Sana Bir´rur-rahîm isminle dua ediyorum.
Sana bildiğim ve bilmediğim güzel isimlerinin hepsiyle dua ediyorum.
Beni mağfiret et, rahmet eyle” diye dua ettim.”
Hz. Âişe radiyallahu anhâ devamla der ki:
“Bu duam üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz güldü ve:
“İsm-i Âzam, senin yaptığı‎n ‏şu duanın içinde geçti” buyurdu.
Sonuçta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hangi ismin İsm-i Âzam olduğunu kesinlikle belirtmemiştir. Fakat işaretler buyurarak ismin dolandığı çerçeveyi biz acizlere beyan etmiştir.
“Allah”,
“el-Hayyu´l-Kayyûm”,
“La ilahe illallah”,
“er-Rahmanu´r-Rahim”,
“Allahu´r-Rahmanu´r Rahîm”,
“Allahu la ilahe illa huve´l-Hayyu´l-Kayyum”,
“Lâ ilahe illa hüve´l-Hayyu´l-Kayyum”,
“Rabb”,
“Allahu lâ ilahe illâ hüve´l-Ahadü´s-Samedü´llezî lem yelid ve lem yüled ve lem yekün lehü küfüven ahad”,
“el-Hannânu´l-Mennânu Bedî´u´s-Semâvat‎ ve´l-ard‎ zü´l-Celâli ve´l-ikram el-Hayyu´l-Kayyum”…
İsm-i âzam burada bulunmayan isimlerden de olabilir. Lakin hepsinde “Allah” kelimesi mevcuttur. Bu durumdan hareketle İsm-i âzam´‎ın “Allah” lafzı olduğuna görüşlerin yönelmesi vardır. Çünkü bu isim sıfat olmayıp, zat isimidir. Bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplamıştır.
Bize göre her ‏şahsın İsm-i Âzamı‎ farklıdır. Çünkü böyle olması daha uygundur. İnsan yaratılış yönünden mükemmel yaratılmıştır. Fakat bu mükemmelliğin harekete geçmesi her insanda aynı merkezden olmaz. Çünkü terbiye edilebilecek vasıfta olan insanoğlu, aynı terbiye yolu ile terbiye olmadığı gibi, hepsi aynı manevî makamda olmadığı kesindir.
Büyükler buyurdu ki;
“Senin için uygun olanı biz söyleyebiliriz. Fakat sen kendin bulursan bu isimle tasarruf edebilirsin. Çünkü Allah Teâlâ sevdiklerine bu ismi bağışlar. Bağışladığı zamanda Allah Teâlâ’nın işlerine karışmamaya ve dünya nimetlerine rağbet etmediğin zaman olur ki, o zamanda istek diye bir şeyde sende kalmamış olur. O zamanda bilmek ve bilmemek sende aynı şeyler olmuştur.”
[92]“O, bir ateş görmüştü de, ailesine: “Durun, ben bir ateş gördüm, ya ondan size bir kor getirir, ya da ateşin yanında bir yol gösteren bulurum” demişti.” Tâhâ, 10
[93] “Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Musa: “Rabbim! Bana Kendini göster, Sana bakayım” dedi. Allah: “Sen Beni göremezsin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa sen de Beni göreceksin” buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa da baygın düştü; ayılınca: “Yarabbi, münezzehsin, Sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim” dedi.” Â’raf, 143
[94] Kutsal yerlere ayakkabı ile girilmez
[95] “Ben şüphesiz senin Rabbinim; ayağındakileri çıkar; çünkü sen, kutsal bir vadi olan Tuva’dasın.” Tâhâ, 12
[96] Benim koyduğum adak usulü ile
[97] Kim ki; kabul edilen bir isteğe ulaşmak istiyorsa sorumlu olacağı bir adağı olsun. Bu manevi dairenin hediyesi olacaktır.
[98] İsimlerinin kadri o kadar büyüktür ki; onu ölçüye vuramazsın.
[99] “Kim buna kasten cahilane itiraz ederse, kabul ettirmeye çalışma. Biz güneşin battığı ve doğduğu yerler arasında büyük hüküm sahibiyiz.”
[100] İnkişaf: Açılma. Meydana çıkma. * Yetişme. * Terakki etme, ilerleme. * Gizli sırların bilinmesi.
[101] Bu sayacağımız isimler
[102] Bizim virdimiz avuçlayana güzel bir içecek, yaptığımız tasnif arif olana kolay gelir.
[103] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ehli beyt vasıtasıyla yaratılmışlara ihsan edilmiş en büyük ihsandır.
[104] فرد حى قيوم حكم عدل قدوس
[105] Mukarrebun (mukarrebîn): Büyük meleklerden bir zümre. * Takva ve ubudiyyet ile evliya derecesine gelmiş, Allah Teâlâ’nın indinde çok kıymetli ve mübarek büyük zâtlar. * Yakınlaşmış olanlar.
[106] Üzerinde ondokuz (muhafız melek) vardır. (Müddessir, 30)
[107] “Cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden kılmışızdır. Sayılarını bildirmekle de, ancak inkâr edenlerin denenmesini ve kendilerine kitap verilenlerin kesin bilgi edinmesini ve inananların da imanlarının artmasını sağladık. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar şüpheye düşmesinler. Kalblerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar: “Allah bu misalle neyi muradetti?” desinler. İşte Allah, böylece, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibarettir.” (Müddessir, 31)
[108] Veya zamandaki
[109] Basireti bağlanır yapmak istediğini yapamaz.
[110] Bu sözlerimizi duyan ve layık olan
[111] Tecrübe edenler görmektedir
[112] Durumu gibi
[113] Öldürücü darbelere
[114] Geçim darlığı, psikolojik durum
[115] Veba hastalığı.
[116] Belanın büyüklüğüne göre ondan faydalanmanın tek şartı inanman ve kabullenmendir. İnancında zayıflık olursa, onun büyüklüğü zayıflığa döner.
[117] Cahillere verilmesin, verilirse (kabul etmelidir, etmeyen cahildir)
[118] “Ucmin” ise o zamanın istılahınca Arabın gayrı Lâtince ve Frengî huruf (harfler) demektir.
[119] Dünya nimetine kavuşmak için okudular
[120] Temessük: tutmak, sarılma. Sıkıca tutma
[121] Sallallâhü aleyhi ve sellem
[122] Sallallâhü aleyhi ve sellem
[123] Salât ve selâm olsun
[124] (devam etsin)
[125] Ercûze: Her mısrası müfret olan, her mısrasında ayrı, ayrı sırları olan kaside
[126] Metinde Matvî: geçmektedir: Bükülü, dürülmüş, kıvrılmış şey.(ben dürülmüş saklı ilim bırakmadım)
[127] Fikir aydınlığımın doğurganlığıdır.
[128] Öyle ki o fikirlere dokunmak için değer verilecek baha ve değer bulunamamıştır
[129] Ercûzenin kısımlarında
[130] Size söylemediğim daha neler vardır.

Lütfen Dikkat:Konu uzun olduğu için  sayfalara bölünmüştür. Bu sizin daha hızlı olarak konuya erişebilmenizi sağlayacaktır. Devamı için Tıkladığınızda sonraki sayfaya gidebilir veya sayfa numaraları ile seçim yapabilirsiniz.Aşağıda verilen link ise sizi yazının başlangıcına getirecektir.
Ergunca

Yazar Ergunca

Herkes Cennete Gitmek İster ama Hiç Ölmeden Cennete Gidilir mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir