İslâmda Felsefe Varmıdır ?

Yayımlanma tarihi:

En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 13 Ekim 2019 Kerim Usta

İslâmda Felsefe Varmıdır ?

Felsefe, her hangi bir bahs ve mevzû’ üzerinde insanların akl ve mantık yolu ile incelemeler ve araşdırmalarla elde etdikleri netîcelere verilen ismdir. Kısaca, (Her şeyin aslını arama ve ne için var olduğunun sebebini bulma) ma’nâsına gelir. Felsefe, yunanca (Filozofiya = Hikmet sevgisi) demekdir ve derin düşünme, arama, kıyaslama ve tedkîk esâslarına dayanır. Felsefe ile meşgûl olanların, hem rûh, hem de fen bilgilerinde çok derin bilgi sâhibi olması gerekir. Fekat, bir insan ne kadar ilmi olursa olsun, yanlış düşünebilir veyâ yapdığı araşdırmalardan yanlış netîceler çıkarabilir. İşte bunun içindir ki, felsefe, hiçbir zemân kesin netîceler vermez. Bir kerre de, bunu işiteninsanın kendi akl ve mantık süzgecinden geçirmesi îcâb eder.Her felsefenin bir de zıddı vardır. Onun için, bu karşılığı da incelemek, her iki düşünceyi karşılaşdırmak lâzım olur. Birçok felsefî düşüncelerin zemânla değişebileceği unutulmamalıdır. O hâlde, felsefî düşünceler, hiçbir zemân kesinlik taşımaz.
Kur’ân-ı kerîmde âyetler iki nev’dir. Bunların bir kısmının ma’nâsı açıkdır.Bunlara (Muhkem âyetler) ismi verilir. Bir kısmının ma’nâsı ise, açıkça anlaşılmaz. Bunlar, ayrıca tefsîre, îzâha muhtaçdır. Bu âyetlere (Müteşâbih âyetler) adı verilir.Hadîs-i şerîfler [Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sözleri] de, muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısmdır. Bunları tefsîr etmek mecbûriyyeti, islâm dîninde (İctihâd) müessesesinin kurulmasına sebeb olmuşdur.

Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” de, bizzat ictihâd yapmışdır. Onun ve Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yapdıkları ictihâdlar, İslâm bilgilerinin temelidir. İslâm dînini yeni kabûl eden kavmlerin, kendi dinlerine göre mukaddes saydıkları şeylerin islâm dînindeki hükmünün ne olduğunu, islâm dîninin bunlar hakkında nasıl hükm etdiğini sordukları zemân, islâm âlimleri bunlara cevâblar vermişlerdir. Bunlardan i’tikâd, îmân ile ilgili mes’elelerin hâl edilmesi, cevâb verilmesinden (Kelâm) ilmi meydâna gelmişdir. Kelâm âlimlerinin islâmı yeni kabûl edenlere, eski dinlerinin niçin yanlış olduğunu mantıkî bir tarzda isbât etmeleri îcâb ediyordu.Kelâm âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bu mes’eleleri çözmek için çok uğraşdılar. Birçok hakîkatler ve çok kıymetli mantık ilmi ortaya çıkdı. Bir yandan da, yeni müslimân olanlara Allahü teâlânın var ve bir olduğunu, ebedî olduğunu, doğmamış ve doğurmamış olduğunu, onların anlıyacağı tarzda anlatmak ve şübhelerini ortadan kaldırmak îcâb ediyordu. Kelâm âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bu işde çok muvaffak oldular. Bu mukaddes vazîfeyi yapmakda, müslimân fen adamları da, kelâm âlimlerine yardımcı oldular.Meselâ, yıldızlara kudsiyyet veren Sâbiî ve Veseniye ismindeki putperestleri, bu yanlış i’tikâddan uzaklaşdırmak için, mantık ve hey’et [astronomi] âlimi Ya’kûb bin İshak El-Kindî senelerce uğraşdı ve sonunda onlara, düşüncelerinin yanlış olduğunu vesîkalarla isbât etdi. Ne yazık ki, kendisi, eski Yunan felesoflarının sapık fikrlerinin te’sîrleri altında kalarak Mu’tezilî oldu. 260 [m. 873] de, Bağdâdda vefât etdi.
Hakîkî islâm âlimleri, kelâm bilgilerinde, (Müteşâbih) âyet-i kerîme ve hadîslerin açıklamalarında, yalnız Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ictihâdlarına uymuşlar, eski felsefecilerin bunlara uymıyan fikrlerini red etmişler, böylece islâm dînini, hıristiyanlık gibi bozulmakdan korumuşlardır. Câhil kimseler ise, felesofların her sözlerinin doğru olacağını zannederek, bunlara teslîm olmuşlardır. İşte böylece (Mu’tezile) denilen bozuk bir islâm fırkası meydâna geldi. Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” islâmiyyetde yetmişiki bozuk fırkanın hâsıl olacağını haber vermişdir. Yunan, Hind, Fars, Latin felsefelerinden ilhâm alan, İbni Sînâ, Fârâbî, İbni Tufeyl, İbni Rüşd, İbni Bâce gibi filozoflar zuhûr ederek, ba’zı bilgilerde Kur’ân-ı kerîmin hak yolundan ayrılmışlardır. İbni Haldûn[1], islâm ilmlerini (Ulûm-i Nakliyye) [Tefsîr, Kirâet,Hadîs, Fıkh, Ferâiz, Kelâm, Tesavvuf] ve (Ulûm-i akliyye) [Mantık, Fizik,Tabi’at,Kimyâ, Matematik, Geometri, Mesâha,Münâzara ve Astronomi] adıyla ikiye ayırmışdır. Bunlardan birincilere (din bilgileri), ikincilerden tecribe ile anlaşılabilenlere ise (fen bilgileri) denir.
İmâm-ı Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” rumca öğrenerek eski yunan felsefesini incelemiş, doğru bulmadığı yerlerini red etmişdir.Hârûnürreşîd “rahime-hullahü teâlâ” zemânında islâm ilmlerine karışdırılan felsefe, Montesquieu, Spinoza gibi filozoflara rehberlik etmiş, bunlar “Farabius” adını verdikleri Fârâbînin te’sîri altında kaldıklarını açıkça i’tirâf etmişlerdir.
İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” yetmişiki fırkadan ilk zuhûr eden şî’î fırkasının Dâî’leri ile savaşdı. Dâî’ler, Kur’ân-ı kerîmin bir iç yüzü (bâtını), bir de dış yüzü (zâhiri) olduğunu iddi’â etdiler.Bunlara (Bâtınî fırkası) ismi verilmişdir. İmâm-ı Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” bunların felsefelerini kolayca yıkdı. Bâtınîler bu mağlûbiyyetden sonra, islâmiyyetden dahâ ziyâde ayrıldılar. Ma’nâları açık olmıyan âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere yanlış ma’nâlar vererek (Mülhid) oldular. Siyâsî maksadları sebebi ile işi azıtarak, hak yoldaki (Ehl-i sünnet) müslimânlarının başına belâ oldular.
Şî’îler, Alî “radıyallahü teâlâ anh” tarafdârıyız diyerek, İslâm dînine yeni bir felsefe karışdırdılar. Muhtelif fırkaları zuhûr etdi.Hâricîler önceden Alî “radıyallahü anh” tarafdârı görünüp, sonra Ona düşman oldular.Bunların i’tikâdına göre, (Büyük günâh işleyen mü’min, kâfir olur). Bunun için, Alî ve Mu’âviyenin “radıyallahü teâlâ anhümâ” kâfir olduklarını iddi’a etmişlerdir.Bu akîdeye [inanca] karşı, ortaya yeni bir akîde dahâ çıkdı.Bunlar her şeyde akla tâbi’ olarak, (Mü’minin mü’mini öldürmesi gibi, çok büyük bir günâh işleyen kimse hakkında insanlar, yeryüzünde, karâr veremez. Onlar hakkında, ancak Allahü teâlâ, âhıretde hükm edecekdir. Onun için, bunlar ne mü’min, ne de kâfirdir) dediler.Bu yeni akîdeye tâbi olanlara (Mu’tezile) adı verildi. Şî’î fırkasından bir de (Gâliye) [ya’nî taşkınlar] fırkası zuhûr etdi ki, bunların akîdesine göre, Cennet ve Cehennem dünyâda bulunmakdadır. Bunlar temâmen kâfirdirler. İslâmiyyet ile hiçbir alâkaları yokdur.
(Tesavvuf ehli): Hak yolda olan (Ehl-i sünnet fırkasından), Sôfîler meydâna çıkdı. Bunlar felsefeye bulaşmadı.Kur’ân-ı kerîmi tâm anlıyabilmek ve hakîkî müslimân olmak için Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yalnız emr ve yasaklarına değil, her hâline ve ahlâkına uymalıdır dediler.
Sôfîlerin yollarının esâsı şunlardır:
1) Fakîrlik, ya’nî her işde, her şeyde Allahü teâlâya muhtâc olduğunu bilmekdir. Hiç kimse ve hiçbir şey, hiçbir şeyi yaratamaz. Fekat, Allahü teâlânın yaratmasına sebeb olurlar. Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır dediler.
2) Zühd ve takvâ, her işde islâmiyyete uymakdır. Dînin bütün ahkâmına temâmen uyarak çalışmak, iyilik yapmak ve boş zemânlarını ibâdet ile geçirmekdir. Bugün de sûfî kelimesi, (sofu) şeklinde, dîne çok bağlı olan kimseler için kullanılmakdadır.
3) Tefekkür, sükût ve zikr, ya’nî hep Allahü teâlânın varlığını, ni’metlerini düşünmek, lüzûmsuz konuşmamak, hiç kimse ile münâkaşa etmemek, mümkin olduğu kadar az konuşmak ve dâimâ Allahü teâlânın ismini zikr etmekdir.
4) Hâl ve makâm, ya’nî kalbe gelen nûrlarda, kalbin, rûhun temizlenme derecesini anlamak ve kendinin haddini bilmekdir.
İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” hem tesavvufu, hem de metafiziği incelemiş, (El-münkız) ve (Et-tehâfütül-felâsife) kitâblarında, felsefecilerin yalnız akla dayandıklarını, çok yanıldıklarını, tesavvufcuların ise, yalnız âyet-i kerîmlere ve hadîs-i şerîflere tâbi’ olarak hakîkî îmâna ve ebedî se’âdete kavuşduklarını bildirmişdir. Yukarıda müslimân olduklarını bildirdiğimiz, yetmişiki bid’at ehlinin felsefelerini incelemiş, bunların yunan filozoflarının te’sîrleri altında kaldıklarını görmüşdür. (Bid’at ehli) denilen müslimânların akîdelerinin hakîkate, ya’nî Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun olmadığı görülür. Bunların yunan felsefesinden almış oldukları parçalara, 21. asrda artık i’tibâr edilmemekdedir. Bid’at sâhibi müslimânların akîdeleri birbiri ile kıyâs edilecek olursa, görülür ki, Allahü teâlânın birliği, büyüklüğü, her şeyin Ondan geldiği, Onun her şeye hâkim, kâdir olması, islâm dîninin en hakîkî ve en son din olması, Kur’ân-ı kerîmin Allah kelâmı oluşu ve Muhammed “aleyhisselâm”ın Onun son Peygamberi bulunması husûsunda hepsi ittifaklıdır. Hepsi bunları bildirmekdedirler. İnsanı, hıristiyanlar gibi, (günâhkar) değil, kudsî bir varlık sayarlar. Bunun için, yetmişiki bid’at fırkasının hepsi mü’mindir, müslimândır. Böyle olmakla berâber, akl ile dîni ve felsefeyi bir tutmakdadırlar. Bunun için, îmânlarında farklılıklar vardır. Muhtelif felsefelere bağlı oldukları için, aralarında ma’nâsız ayrılıklar, mücâdeleler baş göstermişdir. Bunların hangisinin haklı olduğu ancak ilm ile ve hadîs-i şerîfler ile karşılaşdırmakla ortaya çıkar, yoksa zor kullanarak, birbirine düşman olarak, birbirini bozuk sayarak değil!

Ergunca tarafından yayımlandı.

Herkes Cennete Gitmek İster ama Hiç Ölmeden Cennete Gidilir mi?

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir