Hilye Sanatı

Sponsorlu Bağlantılar

“Hilye”, hat sanatında Peygamberimizin görüşünü anlatan Hadis-i Şerif ile dört halifesi ve torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in isimleri bulunan güzel hatlarla yazılmış levhaları ifadede kullanılmaktadır
Dünya tarihinin bilinen dönemlerinden itibaren kavimler çeşitli yazılar icad ederek iletişimlerde yazıyı önemli bir vasıta olarak kullanmışlardı. Yazı bulununcaya kadar geçen zamanda topluluklar öncelikle çeşitli motifleri iletişim/yazı vasıtası olarak seçmişlerdi. Bugün için tarihi değeri oldukça yüksek olan bu araçlar, çeşitli dönemlerde değişkenlik arz ederek gelişim sağlamış; zamana ve ihtiyaca göre ilerlemiş ya da gerilemiştir. Himyerî, Fârisî, İbrânî, Rûmî, Yunânî, Kıbtî, Berberî, Endûlîsî, Hindî ve Çînî gibi yazıları bunlara örnek olarak gösterebiliriz.

Bilindiği üzere Hz. Âdem (s.a.v.) tarafından başlayan yazı araç ve gereçlerinin kullanımı belirtilen süreçten geçerek, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e kadar gelmiştir.
İslamiyet’te heykel ve resmin mahzurları nedeniyle Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sevgisi farklı bir şekilde tezahür etmiş ve hilye sanatı ortaya çıkmıştır. Özellikle Osmanlı sanatkârları Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) fizikî özelliklerini anlatan rivayetleri Hilye-i Şerif’lerde bir görsel şölene dönüştürmüşlerdir. Müzehhipler tarafından bezenen hilyeleri yazmak bir hat sanatkârı için icazetname alma manasına geliyordu.

“Hilye” kelimesi “güzel vasıflar, süs, güzel yüz, cevher, görünüş” gibi sözlük manalarını taşır. Tarihî seyir içinde Hazreti Peygamber’e (s.a.v.) mahsus olmak üzere Şemâil, Şemâil’ün-Nebi, Hilye-i Nebevi ve Hasâisü’n-Nebi gibi değişik ifadelerin yanı sıra Osmanlılar tarafından da Resul-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.v.) vasıflarının anlatıldığı (manzum ve mensur) edebî eserler ve levhalar, “Hilye-i Saadet, Hilye-i Şerif veya Hilye“ olarak ifade edilmiştir.

İslam’ın zuhurundan Osmanlı’ya kadar geçen yedi asır içinde sadece mensur (düz yazı) olarak ve hadis kitaplarında zikredilen Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ait vasıfların anlatımına, nakline henüz kendisi hayatta iken ehemmiyet verilmiştir. Bunun sebebi ise; İslâm inancında putlar ve putlaştırılma ihtimali olan insanların tasvir ve heykellerinin yasaklanmasıdır. Hıristiyanların Hz.İsa ve Hz. Meryem’le ilgili tasvir ve heykelleri, bunların önünde yaptıkları ibadetler göz önüne alındığında Müslümanların muhtemel şirke düşmelerinin önüne geçilmiştir.

Ancak, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) gelecek Müslüman nesillere fizikî vasıflarının anlatılması, hususiyetleriyle tahayyülünün sağlanması gerekli görüldüğünden ashab, meşru arayışlara yönelmiş ve hadis-i şerifler ışığında Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ait vasıflar tespit edilmeye gayret edilmiştir.

Sahabinin kendi ilimleri ve anlayışları nispetinde yaptıkları çalışmalar ve tespitlerde çok ehemmiyetli müşterek noktalar olmakla birlikte, bazen nakilde bazen İslâm’ın zuhuruyla gelişmeye başlayan Arap alfabesinde o dönemlerde bulunmayan “hareke”ler sebebiyle, bazen Arap yazısının menşei olan Nabatî yazıdan doğan imla hatalarından ve en ehemmiyetlisi, günlük Arapça’da pek fazla kullanılmayan Hz. Peygamber’in hususiyetlerini ifade eden kelimelerin okunuş ve yazımlarındaki yanlış telakkiler, birçok rivayeti de beraberinde getirmiştir.

Bu rivayetler temelde benzer vasıfları taşımakla birlikte, ileride büyük hatalara sebep olabilir endişesini de doğurmuştu. Sahabiden naklen gelen rivayetler, ”Şifatü’n-Nebi” ve “Fezail” adında birçok hadis kitabında kayıt altına alınmıştı. Tirmizî, Kadı İyaz ve bazı muhakkik zatlar, bu hadis kitaplarının menşelerini de dikkate alarak tasnif etme gayreti içine girmişlerdi. Bu hususta en ehemmiyetli çalışma Tirmizî’ye aittir. Bu konu, Tirmizî tarafından “Şemail” adıyla bir ilim haline getirilmiş ve aynı adla bir de eser vermiştir. Söz konusu eser, daha sonra yazılan “şemail” ve “hilye”lere kaynak kabul edilmiştir. Tirmizî‘nin eserinin muhtelif tercüme ve şerhleri de yapılmıştır.

 

Peygamber sevgisi hilyelere taşındı

  1. asırdan, 16. asra kadar yazılan bütün hilyeler ”mensur” (düz yazı) eserlerdir. İlk olarak 1598’de Hakanî Mehmed Bey tarafından (ö. 1606) İslam ve Türk edebiyatına aruz vezniyle yazılmış manzum hilye kazandırılmıştır. ”Hilye-i Hakanî” adlı bu eserde Hz. Peygamber’in vücut yapısı ve sıfatları akıcı manzum bir dille anlatılmıştır. Hakanî’nin bu eseri büyük revaç görmüş ve bu eserden sonra manzum, manzum–mensur hilyeler telif olunmuş, yaygınlaşmıştır. Osmanlı edebiyatı dışında gerek Arap ve gerekse Fars-İran edebiyatında hilye çeşitliliği yoktur.

Osmanlılarda Peygamber sevgisi öyle bir muhabbet ufkuna varmıştır ki edebiyatlarında, musikilerinde, hüsn-ü hatta diğer Müslüman toplulukların hiç birinde görülmeyen şaheserler ortaya konmuştur. Bunlardan birisi de levha tarzındaki hilyelerdir.

Osmanlı toplumunda “hilye bulunan evin felaketten, musibetten mahfuz olacağına” ve gene “üzerinde hilye taşıyan bir kimsenin her türlü bela ve musibetten korunacağı”na dair yaygın bir inanç vardı. Saraydan konağa, konaktan sade ahaliye kadar da bu inanç yaygındı. Ayrıca Hz. Peygamber’den (s.a.v.) naklen Hz. Ali (r.a.) tarafından rivayet edilen “Hilyemi gören, beni görmüş gibidir. Beni gören insan bana muhabbetle bağlanırsa Allah, ona cehennemi haram kılar; o kişi kabir azabından emin olur, mahşer günü çıplak olarak haşredilmez” mealli hadis-i şerif ile bu mealdeki hadisler hilyeye talebi arttırmıştır.Hz. Peygamber’e ilk vahiyler gelmeye başladığında, bu vahiyler bir taraftan Hz. Peygamber’in sadrına nakşediliyor diğer bir taraftan da vahiy katiplerine yazdırılıyordu.

Vahiy katipleri ilahi mesajları o dönemlerde Mekkî şeklinde ifadelendirilen bir çeşit Ma’kilî/Kûfî yazı ile en güzel bir halde yazma gayretinde bulunuyorlardı.

O dönemlerde yazılar, tahta kalemler ile deve kemiklerinin üzerlerine, Mısır tarafından getirilen parşömen üzerine, ince ceylan derisi üzerine, is mürekkebi başta olmak üzere, kırmızı ve mavi renklerdeki boyalar kullanarak hassas bir kuyumcu maharetiyle yazmaktaydı. Kâğıt bulunamadığı zamanlarda Ayet-i Kerime’ler geniş tahtaların üzerlerine yazılıyor, ya da düz taşların üzerine oyulmak suretiyle nakşediliyordu. Hicrî ilk asırdan itibaren İslâm Yazısı üzerine çalışan sanatkârlara önceleri kâtip, küttab verrak ve ardından da hattat denilmiştir.

Sonraki dönemlerde kâğıt çeşitlerinin çoğalmasıyla birlikte, İslâm Yazısı’nı kemaliyle yazan kâtiplerin adedi çoğalmış ve kutsî (yüce) bir sanat izzetini bulunan bu yazı, yüzlerce asırdan sarkaçlanarak günümüze kadar ulaşmıştır.

İSTANBUL: HAT SANATININ BAŞKENTİ

Türkler, İslâmiyet’le şereflendikleri zamanlarda deri işlemeciliğinde oldukça mahirdiler. Kısa zamanda İslâm Yazısı’na intibak eden ecdadımız, yazıda da hünerlerini göstermekte gecikmeyerek hat sanatı tarihinde ekol olan Şeyh Hamdullah, Hafız Osman, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Mehmet Şefik Efendi ve Mustafa Rakım Efendi gibi güzide sanatkarlar Türkler arasından yetişmiştir. Ve böylelikle hafızalarda yer eden şu gerçek ortaya çıkmıştır:

“KUR’ANI KERİM MEKKE’DE (HİCAZ’DA) NAZİL OLDU. MISIR’DA OKUNDU. İSTANBUL’DA YAZILDI.”

İstanbul gerçekten asırlar boyunca hat sanatının başkenti olmuştur. Evet, İstanbul hat sanatının başkentidir. Tarihe isimlerini celî (büyük) harflerle yazdıran hattatlar, ekseriya İstanbul’da yetişmiş, İstanbul camileri çok kısa aralıklarla icazet (diploma) merasimlerine tanıklık etmiştir. Sahaflar Çarşısı bir zamanlar sarayın yazı işleriyle ilgilenen, mürekkep, kâğıt ve kamış kalem üreten, kitap yazan, cilt ve tezhip yapan onlarca sanatkârdan oluşmaktaydı. Bu sanatkârlarla iletişim halinde olan en az on bin kişinin bulunduğu belirtilmektedir.

HİLYELERİN HAT SANATINDAKİ YERİ

Şüphesiz hüsn-i hat, ruhunun derinliklerinde sanat ve estetiği bir arada barındıran sanatseverlere asırlardan beri önemli mesajlar vermiştir/vermektedir. Hoş kokulu satır aralıklarında estetik kurallara sadık kalarak belirli bir perspektifte ilerleyen İslâm Yazısı, bugün için günbegün güzel sanatlar içerisindeki hak ettiği mevkie (yere) ulaşmaktadır. Hilyelerin hat sanatında müstesna bir yeri vardır.

“Hilye” lügat itibarıyla yaratılış, suret (görünüş) ve sıfat manalarına kullanılmıştır. Türk-İslâm edebiyatında ise, Hz. Muhammed’in sîret ve sureti manasında kullanılarak, Hz. Peygamber’in ahlâkî ve fizîkî güzelliklerini; dış görüşünü anlatan eserlere hilye ya da şemâil adı verilmiştir. Hz. Peygamber’in görünen uzuvlarının şekli, sıfatları ve güzel ahlakı İslâm alimleri tarafından senetleriyle birlikte yazılarak siyer kitaplarını oluşturmuştur. İlk siyer kitabı İbn-i İshak’a ait Sîret-i Resûlullah’tır. İlk hilye kitapları da İmam-ı Tirmizî’nin Eş-Şemâilün-Nebeviyye’si ve Kâdı Iyaz’ın Kitabüş-Şifa’sıdır.

Kur’an-ı Kerim’de “biz seni ancak alemlere rahmet olsun diye gönderdik” (Enbiya Suresi, 107. Ayet-i Kerime) hitabıyla anılan Hz. Peygamber’i, Saadet Asrı’nda görebilmek şeref bakımından ulaşılabilecek en son nokta idi. Rahmet Peygamberi’ni dünya gözü ile görebilenlere Ashab/Sahabe denmiştir.

Tabiidir ki Hz. Peygamber’i dünya gözü ile görmek herkese nasip olmayacaktı. Hz. Peygamber’i göremeyenlerin yaptıkları ortak şey, onu görenlerden sormak oldu. Hz. Peygamber’in etrafı çepeçevre aydınlatan güzellikleri, asırlar boyunca dilden dile gönülden gönüle aktarıldı. Bu noktada Hz. Ali önemli bir misyon yüklendi. Çünkü Hz. Ali küçük yaşından itibaren Hz. Peygamber’in yanında kalmış ve onun himayesinde yetişmiş ve Hz. Peygamberi en iyi bir şekilde tanıma fırsatını bulmuştu.

Hz. Peygamber de, sevenlerinin kendi hilyesini bilmelerini teşvik etmişti. Hz. Ali Peygamberimizin şu hadisini nakletmektedir: “Her kim benden sonra hilyemi görürse, beni hayatımda görmüş gibidir. Ve kim ki bana şevkle bakarsa, Allah onun üzerine cehennem ateşini haram kılar…”

Bu müjdeyi alan sahabeler Hz. Peygamber’in siret ve suretini hafızalarına nakşederek, onu göremeyenlere aktarıyorlardı.

İslâmiyet’te resim ve heykelden uzak durulmuştur. Bunun sebebi zaman içerisinde resmi/heykeli yapılacak/dikilecek kişilerin zamanla beşeriyetten (insanlıktan) uzaklaştırılabileceği düşüncesiydi. Bunların yerine ifade yönüyle tesiri daha kuvvetli olan tarife önem verilmiştir. Hz. Peygamber’in sağlığında onun fiziki güzellikleri, asırlar boyunca hatırlanabilmesine imkân tanıyabilmek için başta Hz. Ali olmak üzere pek çok sahabe tarafından tarif edilmişti. Bunların içerisinde en bilineni Hz. Ali’ye ait olanıdır. Bunun yanında Hz. Aişe’nin, Hz. Hasan ve Hüseyin’in, Ebu Hüreyye’nin ve diğer sahabelerin tariflerine de siyer kitaplarında rastlanmaktadır. Nitekim Ümmü Ma’bed’in tarifindeki Hz. Peygamber’in özellikleri Hz. Ali’nin tarifinden daha detaylıdır.

“Hilye” kelimesi hat sanatında Peygamberimizin (sav) görüşünü anlatan Hadis-i Şerif ile dört halifesi ve torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in isimleri bulunan güzel hatlarla yazılmış levhaları ifadede kullanılmaktadır. Peygamberimizin (sav) ahlâkî ve fizîkî güzelikleri hattatlar tarafından kâğıdın müşfik yüzüne aktarılması olan hilyeler hat sanatında bir güzide gelenek haline gelmiştir.

Hattatlar asırlar boyunca en güzel hilyeyi ortaya çıkarabilmenin gayreti içerisinde bulunmuşlardır.

Hat sanatı uçsuz bucaksız bir okyanusa benzetilecek olursa, hilyeler de şüphesiz bu okyanusa hayat veren büyük denizler olacaktır.

Hattatlar büyük bir heyecan içerisinde asırlar boyunca en güzel hilyeyi yazmanın tatlı telaşını ve huzurunu yaşaya gelmişlerdir. Müzehhipler ustalıklarını hilyeler üzerinde göstermişler ve neticede güzellikleri aktarılmakta güçlük çekilen devasa hilye levhaları ortaya çıkmıştır.

Hattatlar arasında Hz. Ali’nin daha çok bilinen tarifinin hilye şeklinde yazılması bir gelenek halini almıştır. Hilye levhalarında Hz. Ali’nin rivayeti ile günümüze kadar yazılan; gönülden gönüle, hilyeden hilyeye aktarılan ifadeler aşağıdaki gibidir.

Hilye-i şerif, hilye-i saadet ve hilye-i nebevî olarak da kullanılan hilye kelimesi, halk arasında hat sanatına dair en fazla bilinen obje olmuştur. Hilyelerin bulunduğu yerlerin madden ve manen emniyet içerisinde olacağına inanılmıştır. Hilyelerin Hz. Peygambere (sav) hürmeten küçük kâğıtlara yazılarak insanlarımızın kalbinin üzerinde taşındığı bilinmektedir. Hat sanatı tarihinde şimdiki formuyla ilk hilyeyi Hattat Hafız Osman tertib etmiştir.

Aşağıda bu tertibin detaylarına yer verilmiştir.

Hilyeler pek çok değişik formda yazılmakla birlikte klasik hilyelerde aşağıdaki bölümlerin bulunmasına özen gösterilir.

1-Baş makam

Bu bölümde değişik yazı stilleriyle besmelelere yer verilmektedir. Bu besmeleler genellikle celî (büyük) olarak yazılır.

2-Göbek

Bu bölümde, hilyede yer alacak olan Hz. Peygamber’in fizikî özelliklerinin çoğuna yer verilir. Bu bölüm mevcut hilyelerde daha çok dairevî şekilde kullanılmış olsa da, hilyelerin bir kısmında oval ve dikdörtgen şekillerinde göbeklere rastlamak mümkündür. Bazı hilyelerde baş makamın sağ ve sol taraflarına Lafza-i Celâl ve İsm-i Nebî yazılarak, servi formatında koltuk kısmına kadar devam eden bölgeye Esma-i Hüsna ve Esma-i Rasül yazılmıştır.(Hattat Abdülkadir Efendi, Hattat Mahmud Celaleddin’e ve Hattate Esma İbret Hanım’a –ki Hattat Mahmud Celaleddin’in hanımıdır- ait hilyeler böyledir.)

3-Hilâl

Bu bölüm bütün hilyelerde bulunmaz. Hilâl, eğer hilyede yer alıyorsa yeşil ya da kırmızı altınla süslenir. Altının üzerine tezhip motifleri tatbik edilir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) nurunun on sekiz bin alemi kaplaması siyer kitaplarına konu olmuştur. Hz. Peygamber’in yakın ashabından Hz. Enes bin Malik’in konuyla ilgili bir rivayeti vardır: “Ben Hz. Peygamber’den daha güzel bir zat görmedim. Mübarek yüzünden sanki güneşin nurları akardı. O güzel yüzünde parlayan letafet nurları, gülümsedikçe güzel dişlerinden saçılan tatlı parıltılar, karşısındaki duvarlara aksederdi.”

Bu sebeple Sevgili Peygamberimize hürmeten hilyelerin göbek bölümlerinde güneşe ve hilâle yer verilmiştir. Hilyelere dikkatlice bakıldığında süslemelerin hilâlin dışında kalan kare şeklindeki sahada yoğunlaştığı görülecektir. Tezhibin (süslemenin) yoğunlaştığı bu bölgeye çoğunlukla dört halifenin isimlerinin yazılması bir gelenek halini almıştır. Bu bölümde dört halifenin isimlerinin yanında Sevgili Peygamberimizin torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in isimlerine de yer verilmiştir. Bu bölümde halifelerin isimleri yazılmayarak peygamberimizin dört meşhur isminin (Ahmed, Mahmud, Muhammed, Mustafa veya Ahmed, Mahmud, Hâmid, Hamîd) yer aldığı hilyeler de mevcuttur. Bazı hilyelerin bu bölümünde dört halifenin isimlerinin yerine cennetle müjdelenen on sahabenin isimleri yer almaktadır. Nadir de olsa bazı hattatlar hilyelerin bu kısmına Kur’an-ı Kerim’de isimleri zikredilen 28 peygamberin isimlerini yazmayı tercih etmişlerdir.

4-Hz. Ebubekir (r.a.)

5-Hz. Ömer (r.a.)

6-Hz. Osman (r.a.)

7-Hz. Ali (r.a.)

8-Ayet-i Kerîme

Bu bölümde Sevgili Peygamberimizle ilgili ayetlere yer verilir. En çok da Enbiyâ Suresi’nin 107. Ayeti “Ve mâ erselnâke illâ rahmete’n lil-âlemîn”, “Biz seni âlemlere ancak rahmet olsun diye gönderdik” ayeti kullanılır. Bu ayetin dışında üç ayet daha vardır ki kullanım sırasına göre şöyle sıralanabilir.

Kalem Suresi’nin 4. Ayeti: “Ve inneke le-alâ hulukin azîm”, “Hiç şüphesiz, sen büyük bir ahlâk üzerindesin.”

Fetih Suresi’nin 28 ve 29. Ayetleri: “Ve kefâ bi-llahi şehîden Muhammedu’n rasülullah”, “Muhammed’in Allah rasulü olduğuna Allah’ın şehâdeti yeter.”

Saf Suresi’nin 6. Ayeti: “Ve mübeşşiran bi rasülin ye’tî min bağdi’smuhû Ahmed”, “…Ahmed isminde bir rasulü de müjdeleyici olarak geldim…”

9-Etek

Bu bölümde hilye metnine devam edilir. Bu kısmın sonunda hilyeyi yazan hattatın ismi, imzası, dualar ve hilyenin yazıldığı tarih bulunur.

10, 11-Koltuk

Bu bölüm, hilyenin etek kısmını kuşatan iki boşluktan oluşmuştur. Koltuk adı verilen bu bölümlerde tezhip motiflerine yer verilir. Bazı hilyelerin koltuk bölümlerinde “Levlâke levlâk lemâ halaktül eflâk”, “Sen olmasaydın sen olmasaydın (Habib’im) ben bu âlemleri yaratmazdım” kudsî hadisi (kaynağını vahiyden alan hadis) yer almaktadır.

Hattatlarımız hilyelerde hemen her çeşit yazı stilini kullanmışlardır. Baş makam ve ayet bölümlerinde kullanılan yazılar celi (büyük) tutulmuştur. Hilyelerde standard bir ebad yoktur. Bununla birlikte günümüze kadar ulaşan hilyelerde kâğıt genişliğinin 50 santimetreden büyük tutulduğunu söyleyebiliriz. İstanbul’da bazı camilerde devasa hilyeler bulunmaktadır.

HİLYE-İ ŞERİF YAZILACAK KÂĞIT TİTİZLİKLE SEÇİLİR

Hilye yazılacak kâğıt hattatlar tarafından titizlikle seçilmektedir. Bu noktada en önemli husus kâğıt renginin gözü yormaması; estetiğe ve tezhibe uygun olmasıdır. Hilyelerde daha ziyade çay renkli; açık nohut ve kirli sarı renkli kâğıtlar kullanılmıştır. Bazı hilyelerde hafif zeminli ebruların da kullanıldığı göze çarpmaktadır. Bir kısım hilyeler vardır ki tezhiplendikten cam çerçevelerde muhazafa edileceği yerde yazıldığı ve tezhiplendiği haliyle dekoratif tahtaların üzerine yapıştırılmıştır. Bu hilyeler zamanla güneş ışığı, haşarat ve rutubete maruz kalarak sanat kıymetini yitirmiştir. Hat sanatı geleneğinde ayrı bir önemi bulunan hilyeler, bazan icazetname/diploma olarak da yazılmıştır. Hattatlar, öğrencilerinin hazırlamış olduğu hilyelerin etek bölümüne icazeti yazmaktaydılar/yazıyorlar.

Hilyelerde Hafız Osman tarzı

Hilye-i Şerif’i ilk olarak levha tarzında düşünen ve bugünkü klasik tarzını tertipleyen Hattat Hafız Osman’dır (ö.1658). Hafız Osman’dan sonra da levha tarzı hilyeler, Osmanlı hattatları tarafından aşk ve şevkle hüsn-ü hatla yazılmış, tezhiplenmiş ve 17. asırdan günümüze kadar emsalsiz numuneleriyle bizleri şereflendirmişlerdir. Hafız Osman’dan sonra şekil ve metinlerde bazı farklı tertipler yapılmışsa da “Hafız metni ve tertibi” klasik vasfını korumuştur.

İlk yazılı levha tarzı hilyeler hüsn-ü hat ile yazılıp tezhiplenerek ahşap levhalara yapıştırılırlardı.Bu levhaların da üst kısımları taçvari oyma kesilip ve sağ-sol yanlarına Mekke-Medine minyatürlerinin yapıldığına rastlanmıştır.

Klasik Hafız Osman hilye tertip ve metni hakkında bilgilere geçmeden birkaç hususu açıklamak faydalı olur. Şöyle ki; hilye, Osmanlı’da sadece Hz. Peygamber (s.a.v.) için yazılmamıştır. Osmanlı hattatları çeşitli hilyeler tertipleyerek Hz. Adem’den, Hz Muhammed’e kadar 28 peygamber, Aşere-i Mübeşşere, din ve tarikat büyükleri için de hilyeler yazmışlardır.

 

Hattat Hafız Osman tarafından tertip edilen hilye levha, 13 bölümden meydana gelmiştir.

1- Baş makam: Buraya Besmele veya euzu besmele, bazı hallerde de içinde Besmele bulunan Neml Suresi’nin 27-28-29-30. ayetleri yazılır.

2- Göbek: Hilye metninin büyük bir kısmı burada yer alır. Bu bölüm genel olarak daire tarzında tertip edilmiştir. Bazı hattatlar, bu bölümü bazen oval, bazen de dikdörtgen veya kare tarzında tasarlamıştır. Klasik tertibi daire tarzındadır.

3- Hilal: Eğer göbek daire tarzında tertip edilmişse, uçları baş makama doğru uzanan ve göbeğin üstünde hafifçe birleşen, genişliği orantılı kalınlıkta olan ve göbeği saran bir hilal bulunur.

4-5-6-7: Bu bölümler göbeğin sağ ve sol, alt ve üst kısımlarında yer alır. Umumiyetle dört halifenin isimleri yazılır. Bazı hilyelerde Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ait dört isim yer alır. Bazılarında ise göbek etrafında daire sayıları arttırılarak, dört halifeye ilave olarak Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, bazı hilyelerde ise Aşere-i Mübeşşere’nin isimleri yazılıdır.

8- Bu bölümde Hz. Peygamber’in (s.a.v.) övüldüğü ayet yazılır. Burada daha çok Enbiya Suresi’nin “Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” mealindeki 107. ayeti yazılır. Bazı hilyelerde bu bölüme Kelime-i Tevhid veya “Hiç şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerinesin“ (Kalem Suresi, 4) veya ”Muhammed’in Allah’ın resulu olduğuna Allah’ın şahadeti yeter” (Fetih Suresi, 28, 29) ayetlerinden biri de yazılmıştır.

9- Etek bölümü: Hilye metninin tamamlandığı ve bir duanın yer aldığı, ayrıca sona doğru hilyeyi yazan hattatın imzası (ismi) ve tarihin yazıldığı kısımdır. Eğer hilyenin göbeğine hilye metni sığmışsa bu bölüm olmayabilir.

10-11- Koltuk bölümleri: Bazı hallerde hattatın künyesi yazılırsa da umumiyetle buraları tezhip için kullanılır.

12- İç pervaz: Bu bölüm, hilyenin iç çerçevesidir ve müzehhip tarafından zencerek denilen motifle veya cetvel çekilerek hilyenin sınırları belirlenir.

13- Dış pervaz: Bu bölüm müzehhip tarafından bezeme gayesiyle kullanılır.

Göbek bölümünde yer alan hilalin içi bazı hallerde altın varakla sıvanır, eğer altın kullanılmazsa buraya göbek dışı ile ahenkli bezeme yapılır. Göbek bölümü ile ilgili ikinci husus Hz. Peygamber Efendimize (s.a.v.) atıfta bulunulmak için, ”Efendimiz’in bu âlemi nuruyla aydınlattığını” sembolize edebilmek için göbek, güneş; hilal ise onu saran ay olarak tasarlanmıştır. Hüsnü hat dışındaki bütün bölümlere müzehhibler tarafından bezeme yapılır.

 

Efendimiz’in (s.a.v.) şemaili

Hafız Osman’dan bu yana günümüze kadar devam eden klasik hilye tertiplerinde, hilye metni Arapça yazılı olduğundan, bugün de metinler Arapça yazılmaktadır. Bu metnin Türkçe tercümesi şöyledir:

” Hazreti Ali, Resül-i Ekrem’i şöyle tavsif ederdi: Peygamber Efendimiz ne çok uzun ne de çok kısa idi. O kavminin orta boylusu idi. Saçları ne çok kıvırcık ne de dümdüz idi; hafifçe dalgalı idi. Yüzü hafif değirmi ve dolgunca idi, yüzünün rengi pembe beyaz, gözleri siyah, kirpikleri sık ve uzun, kemiklerinin eklem yerleriyle omuz başları irice idi. Vücudu kılsız olup sadece göğsünden göbeğine doğru inen ince tüy şeridi vardı. El ve ayak parmakları kalınca idi. Yürürken meyilli ve engebeli yerde yürürcesine ayaklarını sürtmeden sertçe kaldırır ve adımlarını uzunca atardı. Bir kimseye baktığı zaman yalnızca başını çevirerek değil bütün vücudu ile o tarafa yönelirdi. Sırtında iki kürek kemiği arasında peygamberler zincirinin son halkası olduğunu gösteren nübüvvet mührü vardı.

İnsanların en cömerdi, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendisini ilk defa görenler onun mehabeti karşısında sarsılırlar, fakat dostluk kurup sohbetinde bulunanlar onu çok severlerdi. Efendimiz’i övmek isteyen kimse, “Ben ondan önce ve sonra eşini ve benzerini görmedim” derdi. Allah’ın salat ve selamı onun üzerine olsun! ”

Bu metnin yer aldığı hilyeler bazen cebe sığması için üçe katlanır tarzda yazılır ve katlama yerleri bez veya deri yapıştırılmış murakkalar olarak da yapılırdı.

 

Hattatın icazatnamesi: Hilye

Bir hattat için en ehemmiyetli iki hadise vardır. Birincisi hilye, ikincisi ise Kur’an yazmak. Bunlar hattatlar için şereflenme mertebesidir. Birçok hattatımız icazetlerini hilye yazarak almışlardır. Yazdıkları hilyenin imza bölümünde kendi imzası yanında kendisine bu ustalık belgesini veren hattat veya hattatların da imzaları yer alır. Levha tarzında hilye tertibi ve yazılarak tezhiplenmesi sadece Osmanlılara has bir haslettir. Bu da Osmanlı dinî kültürünün çarpıcı gönül ve zevki selim yüceliğinin göstergesidir.

Bazı rivayetlere göre Hz. Muhammed’in (s.a.v.) şemaili

  • Ebu Hureyre’nin (r.a.) naklettiği rivayete göre Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şemaili şöyle: “Peygamber Efendimiz, orta boylu idi, fakat uzuna daha yakındı. Beyaz tenli idi. Sakal kılları siyahtı. Dişleri çok güzeldi. Gözlerinin kirpikleri sık ve uzundu. İki omuz arası genişti. Yanakları ne şişkin, ne de çöküktü. Ayağı bütünüyle yere basardı. Bütün vücuduyla öne döner ve bütün vücuduyla arkaya dönerdi.

Ne O’ndan önce ve ne de O’ndan sonra güzellikte O’nun gibisini görmedim.”

  • Sahabe-i Kiram’dan Câbir bin Semure (r.a.) Efendimiz’in (s.a.v.) fizikî hâlini şöyle rivayet etmiştir: “Ben mehtaplı bir gecede Peygamber Aleyhisselam’ı gördüm. Üzerinde bir cüppe vardı. Resulullah’ın (s.a.v.) nurlu yüzü ile ayın yüzünden hangisinin daha güzel olduğunu tespit etmek maksadıyla önce Allah’ın Resulü’nün (s.a.v.) yüzüne baktım; daha sonra da aya baktım. VAllahi bana göre, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) o mübarek yüzleri aydan çok daha güzeldi.”

  • Sahabeden Berâ bin Azib (r.a.) Resulullah Efendimiz’i (s.a.v.) şöyle tarif etmiştir: “Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) orta boylu idi. İki omuzlarının arası genişçe idi. Saçları, kulak yumuşağına kadar inerdi. Peygamber Aleyhisselam (s.a.v.) o kadar güzeldi ki, ben ondan daha güzel bir kimse görmedim.”

Osmanlı’da Hilye-i Şerif

İstanbul’da büyük zararlara yol açan yangınların artması üzerine Abdülhamid Han tarafından, bu yangınlara manevî bir önlem olarak Hicri 1304 yılında, hattat Ahmet Arif tarafından yazılmış bir Hilye-i Şerif, matbaada bastırılarak İstanbul’daki işyeri ve evlere dağıtılmıştır.

Bu Hilye-i Şerif’te Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle tarif edilmiştir:

Reisü’l-Müctebi Muhammedü’l Mustafa hilkatçe ve ahlakça nev’i benî Âdem’in ekmeliydi. Bütün enbiya-i azim aleyhisselam tamm’ül aza ve güzel yüzlü olub, Habib-i Hüda onların en güzeli idi. Cismi paki güzel, bütün azası mütenasip idi. Endamı gayet metbui, alnı, göğsü ve iki omuzlarının arası genişdi. Boynu uzun ve mevzun ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları uzuncaydı.

Mübarek karnı göğsüyle beraber olup şişman değildi. Ve ayaklarının altı çukur olup düz değildi. Uzuna kırayeb orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü kuvvetliydi. Ne zayıf ne semiz belki ikisi ortası ve sıkı etliydi. Mübarek cildi ise ipekten yumuşaktı.

Kemali itidal üzre büyük başlı, hilal kaşlı, çekme burunlu, az değirmi çehreli, subucehu yüzlü idi. Şişman yüzlü, yumru yanaklı değildi. İki kaşının arası açık ve fakat kaşları birbirine karib idi. Çatık kaşlı değildi. Ve iki kaşının arasında bir damar vardı. Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzel ve büyücek idi. Gözlerinin akında az kırmızılık vardı. Levni ezher idi. Yani ne kireç gibi ak, ne de kara yağız, belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya mail beyaz ve nurani ve berrak olup, mübarek yüzünde nur lemean ederdi.

Dişleri inci gibi, abdar ve tabdar olup, söylerken ön dişlerinden nur saçılır ve gülerken fem’i saadeti, bir latif şimşek gibi ziyalar saçarak açılırdı.

Saçları ne pek kıvırcık ne pek düz idi. Ve saçlarını uzattığı vakit, kulak memelerine kadar uzatırdı. Sakalı sık ve tam idi; uzun değildi. Ve bir tutamdan uzununu keserdi. Âlemi bekaya rıhlet buyurduklarında, saçı sakalı henüz ağarmaya başlayıp, başında biraz ve sakalında yirmi kadar beyaz kıl vardı.

Cismi nazif, kokusu latif idi. Koku sürünsün, sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan âla kokardı. Bir kimse onunla musafaha etse, bütün gün onun rayihai tayyibesini duyardı. Mübarek eliyle bir çocuğun başını mesh etse rayihai tayyibesiyle ol çocuk, sair çocuklar arasında mâlum olurdu.

Doğduğu vakit dahi pâk ve latifti. Ve sünnetli ve göbeği kesik olarak doğmuştu. Ve İnneke lealiyyü’l halikın azim. Hevası fevkalâde kavî idi.

Pek uzakdan işitir ve kimsenin göremeyeceği mesafeden görürdü. Ve hep hareketi mutedildi. Bir yere azimetinde, acele ve sağ ve sola meyl etmeyip kemali vakar ile doğru yolunda gider ve fakat sürat ve suhulet ile yürürdü. Şöyle ki; adeta yürür gibi görünür, lâkin yanında gidenler sürat ile yürüdükleri halde geri kalırlardı.

Yüzünde nur ve melahat, sözünde selaset ve letafet, lisanında talakat ve fesahat, beyanında fevkalade belagat vardı. Beyhude söz söylemeyip, her kelamı hikmet ve nasihat idi. Herkesin aklı ve idrakine göre söz söylerdi. Güler yüzlü tatlı sözlüydü.  Kimseye fena söz söylemez ve kimseye kötü muamele etmez ve kimsenin sözünü kesmezdi.

Mülayim ve mütevazıydı. Haşin ve galiz değildi. Fakat mehîb ve vakur idi. Gülmesi dahi tebessümdü. O’nu ansızın gören kimseyi mehabet alırdı. Ve O’nunla ülfet ve müsahabet eyleyen kimse O’na canı gönülden âşık ve muhîb olurdu.  Ehl-i fazl’a derecelerine göre ihtiram eylerdi.

Akrabasına dahi pek ziyade ikram eylerdi. Lakin onları kendilerinden efdal olanların üzerine takdim etmezdi.

Ehli beytine ve Ashabına güzel muamele ettiği gibi diğer halka dâhi rıfk ve lütuf ile muamele ederdi. Hizmetkârlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara da onu yedirir ve onu giydirirdi. Sahiy ve kerim, şefik ve rahim ve halim idi.

Ahd ve vaadinde sabit ve kavlinde sadık idi. Hüsnü ahlakça ve akıl ve zekâvetçe bütün halka faik ve her türlü medh ve senaya layıkdı.

Elhasıl sureti güzel, misli yaratılmamış bir vücud-u mesud ve mübarek idi. Allahümme salli aleyhi ve ala alihi ve sahbihi ecmain.

Kısası enbiyadan hulasa olunmuştur./ Hukuku imtiyazı mahfuzdur. / Matbuayı Osmaniyye’de tab olunmuştur.

Harrerehu: El fekir, esseyyid, El Hac Ahmed Arif. 1304 Hicri Miladi 1883

HİLYELERİN TEZHİBİ

Hilyelerin tezhibinde en önemli malzeme altın ve boyadır. Önceki dönemlerde tezhipte tabii malzemelerden üretilen pastel renklerin çoğunlukta olduğu toprak boyalar kullanılmaktaydı. Altının dışında topraktan imal edilen boyalar mevcuttu. Bu sebepledir ki asırlar öncesinden tezhiplenen hilyeler günümüze kadar gelebilmiştir. Bugün tezhip sanatında genellikle hazır boyalardan yararlanılmaktadır. Altını hariç tutacak olursak, diğer tezhip malzemelerinin tamamı kimyevidir. Hattatlarımızın kullandıkları kâğıtlarda asit oranı oldukça fazladır. Bu da eserlerin ömürlerinin oldukça kısalmasına sebep olmaktadır. Günümüzde yapılan eserlerin ömrünün bir ya da bir buçuk asır olduğu belirtilmektedir. Hilyelerde dönemlere göre yapılan tezhip formları ve kullanılan renkler değişmektedir. Bununla birlikte mevcut hilye örneklerine baktığımızda zeminlerde siyah, mavi, lacivert (nadiren kahverengi ve yeşil) ve bu renklerin yakın tonlarının tercih edildiğini, çiçeklerde pastel renklerinin (sarı, mavi, pembe) kullanıldığını görebiliriz.

Hilyelerin tezhibinde kullanılan çiçek ve yaprak motifleri müzehhibin yaşadığı asırdan izler taşır. XVI. yüzyıl klasik motiflerinin sonraki asırlarda kısmen de olsa terk edildiği, Lale Devri’nde lale, gül ve çiçek motiflerinin sıklıkla kullanıldığı, XIX. yüzyılda da Barok ve bunun bir çeşidi olan Rokoko üslûbuna hilyelerde yer verildiği görülmektedir. Günümüz tezhip sanatçıları hilyelerde sıklıkla tezhip sanatında doruk noktada bulunan XVI. yüzyıl klâsik tezhip motiflerini kullanılmaktadırlar. Beytullah’ın, Mescid-i Nebevî’nin ve Medine’nin kimi hilyelere minyatür tekniğiyle nakşedildiği görülür.

Geçmiş dönemlerde olduğu gibi günümüzde de hattatlarımız hilyeleri en güzel bir şekilde yazmanın gayreti içerisindedir. Gerek yekpare gerekse parçalar halinde yazılan hilyeler, usta bir mücellidin tezgâhından geçerek murakkaa gerilmekte, ardından narin bir müzehhibin/müzehhibenin fırçasından damlayan altınlar, hilye levhalarını aydınlatmaktadır.

Bu aydınlığın devam etmesi sanatseverlerin ortak temennisidir.

Önümüzdeki asarda klasik sanatlarımızın itibarı daha da artacak; sanat ve sanatkâr hak ettiği yere gelecektir.

Hilye-i Şerif hakkında birkaç menakıb

 

  • Hilye-i Şerif’i Yazan İlk Hattat ( Hafız Osman Efendi)

Hafız Osman Efendi bir gece rüyasında, Resûl-i Ekrem Efendimizi (s.a.v.) görmekle şereflenerek aldığı emir üzerine, ilk defa levha şeklinde Hilye-i Saâdet’i yazdı. Bu hilyelerde Resûl-i Ekrem Efendimizin (s.a.v. ) şemâil-i şeriflerini, mübarek yüzlerinin şekillerini, Hz. Ali’nin (r.a.) rivayetine göre tarif etti. Asırlarca elden ele, duvardan duvara dolaşan Hilye-i Saâdet levhaları, Cemâl-i Resûlullah’a âşık (s.a.v.) insanların yetişmesine vesile oldu. Onun (s.a.v.) mübarek şemâil-i şeriflerini geceleri rüyalarında, gündüzleri âşikâre gören bu mübarek insanlar Hattat Hafız Osman Efendiye binlerce duâlar gönderdiler.

 

  • Halife Hârun Reşid’e Sunulan Hediye

Rivâyete göre bir gün Halîfe Hârun Reşid’in huzuruna dilenci kılıklı bir zât gelip şöyle der:

  • “Ey Melik! Sana öyle bir hediye getirdim ki; senden evvel gelen hiçbir melik onu görmüş değildir.O mücevherlere sahip olmak ister misin?

Halife meraklanır ve;

  • “Göster bakalım,” der.

Bunun üzerine adam, sarığının içinden, katlanmış bir kâğıt çıkarıp uzatır. Kağıtta Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin hilyesi (Onun sûret ve sîretini-vücut ve ruhyapısını anlatan bir yazı) vardır. Hârun Reşid kâğıttaki satırları okudukça ferahlar ve fakire bağış üzerine bağış yapar. Her cümlede ayrı bir ihsanda bulunur. En sonunda da sırtında ki musanna (çok güzel bir sanat eseri olarak dikilmiş) kaftanını çıkarıp omuzlarına koyar ve onu zengin bir kişi olarak yolcu eder.

Resûlullah (s.a.v.)’ın aşkına tutulmuş olan Halife, bütün gün elindeki kâğıtta yer alan satırları tekrar okur ve ezberler. Geceleyin Fahr-i Kâinat Efendimiz onun rüyasına girer ve kendisine şöyle der:

-“Ey Hârun! Hilyemi görüp sevindiğin ve onu sana getiren fakire sayısız ihsanlarda bulunduğun için, şimdi ben de şu haberi vererek seni sevindireceğim. Allah Teâlâ bana buyurdu ki:”

  • “Ya Muhammed (s.a.v.)! Hilyeni gören şâd (mesrur, gönlü ferah) olsun. Onu üzerinde taşıyan belâdan emîn olsun. Kıyamet gününde de cehennem ateşi ona haram olsun. O kişi ne bu dünyada, ne de ukbâda azap görmesin; dîdârımı (Cemâlimi )görmeye lâyık olsun.” (Amin!)