Çin ve İran Kaynaklarında Göç Destanı Anlatımı

Çin ve İran Kaynaklarında Göç Destanı Anlatımı

Çin ve İran Kaynaklarında Göç Destanı Anlatımı

Göç Destanı, Türk kültürünün önemli bir parçasıdır. Türklerin ana vatanlarından göç etmelerini, dünyayı fethetmelerini ve din değiştirmelerini anlatır. Bu destan, Uygur Türklerinin destanıdır ve Türeyiş Destanı’nın devamı niteliğindedir. Bu destanın Çin ve İran kaynaklarında farklı şekillerde kaydedildiği bilinmektedir. Bu kaynaklar, destanın tarihsel, dinsel ve kültürel yönlerini yansıtmaktadır. Bu yazıda, Çin ve İran kaynaklarına göre Göç Destanı’nın anlatımını inceleyeceğiz. Bu inceleme, destanın içeriğini, türünü, varyantlarını ve kültürel önemini anlamamıza yardımcı olacaktır.

Çin Kaynaklarına Göre Göç Destanı’nın Anlatımı

Uygur ülkesinin merkezinde, Togla ve Selenge ırmaklarının birleştiği noktada, Kumlançu isimli bir tepe uzanır. Bu tepenin diğer bir ismi de Hulin dağıdır. Hulin dağında iki ağaç yan yana dikilmiştir. Bu ağaçlardan biri kayın, diğeri ise çınar ağacıdır. Bir gece, kayın ağacının dallarına gökten bir mavi ışık konar. Irmakların kenarında yaşayan insanlar bu ışığı şaşkınlıkla izlerler. Bu ışık Tanrı’nın bir armağanıdır; kayın ağacının üzerinde aylarca kalır. Kutsal ışığın etkisiyle ağacın gövdesi kabarır, büyür. Ağaçtan, hoş hoş türküler yükselir. Gece olunca, ağacın çevresi otuz adım öteden bile parlar.

Bir gün, ağacın gövdesi aniden çatlar. İçinden beş küçük odacık belirir. Her odacığın içinde bir çocuk vardır. Çocukların ağızlarında birer emzik asılıdır; onlar bu emziklerden süt emmektedirler. Işıktan doğmuş olan bu kutsal çocuklara halk ve halkın önderleri çok büyük saygı duyarlar.

Çocukların en büyüğüne Sungur Tigin, ikincisine Kotur Tigin, üçüncüsüne Tükel Tigin, dördüncüsüne Or Tigin, beşinci ve en küçüğüne de Bögü Tigin derler. İnsanlar, bu beş çocuğu Tanrı’nın gönderdiğine inanırlar. İçlerinden birini kagan yapmak isterler. Bögü Tigin diğerlerinden daha güzel, daha yiğit, daha akıllıdır. Halk, Bögü Tigin’in hepsinden üstün olduğunu görür, onu kagan seçer. Bögü Han, büyük bir törenle tahta oturur. Kendisinden sonra gelen otuzdan fazla soyu da Uygurlar’ın başında kalır.

Yıllar geçer. Bir gün Yolun Tigin Uygurlar’a kagan olur. Yolun Kağan’ın Kalı Tigin adında bir oğlu vardır. Yolun Kağan, oğlu Kalı Tigin’e Çin prenseslerinden Kiu-Lien’i eş olarak verir. Kalı Tigin ile Kiu-Lien evlenirler.

Evlendikten sonra Kiu-Lien, sarayını Kara-Kurum’daki Hatun Dağı’na kurar. Hatun Dağı’na “Gök Ruhlarının Dağı” adı da verilir. Hatun Dağı’nın etrafında daha birçok dağ vardır. Bu dağlardan biri Tanrı Dağı’dır. Tanrı Dağı’nın güneyinde de Kutlu Dağ yer alır. Kutlu Dağ, dev bir kaya parçasıdır.

Günlerden bir gün Çin elçileri, yanlarında falcılarla birlikte Kiu-Lien’in sarayına gelirler. Çin elçileri ile falcılar aralarında şöyle konuşurlar.

“Türk ülkesinin bütün varlığı, bütün mutluluğu Kutlu Dağ denilen bu kaya parçasına dayanır. Türkler’i yok etmek istiyorsak bu kayayı ellerinden almalıyız.”
Elçiler aralarında böyle konuşup anlaştıktan sonra Kalı Kağan’a giderler. Ona şöyle derler:

“Siz bizim bir prensesimizle evlendiniz. Bizim de sizden bir ricamız olacak. Kutlu Dağ’ın taşları sizin değerli ülkenizce kullanılmamaktadır. Sizin yerinize biz bu taşları değerlendirelim.”

Genç kagan, bu isteği kabul ettiğinde sonucun ne olacağını hesap edemez; Çinliler’in isteğini kabul eder. Böylece yurdun bir parçası olan kayayı onlara verir. Oysa Kutlu Dağ kutsal bir kaya idi. Türk ülkesinin mutluluğu bu kayaya bağlıydı; kutsal taş Türk yurdunun bölünmez bütünlüğünü simgeliyordu. Tılsımlı kaya düşmana verilirse bu bütünlük bozulacak, Türkler’in bütün mutluluğu gidecekti. Kağan bu kutsal kayayı Çinliler’e verir. Ama kaya, kolay kolay sökülüp götürülecek gibi değildir. Bunu gören Çinliler kayanın etrafına odun kömür yığarlar, kayayı ateşe verirler. Kaya kızınca üzerine sirke dökerler, parçalarına ayırırlar. Her bir parçayı alırlar, ülkelerine götürürler.

İşte, ne olduysa o zaman oldu. Türkeli’nin bütün hayvanı, bütün bitkisi, bütün insanı konuşmağa başlarlar; kendi dillerince kayanın düşmana verilmesine duydukları acıyı dile getirirler, ağlarlar. Yedi gün sonra vicdansız kagan ölür. Ama kaganın ölümüyle de ülke felaketten kurtulamaz. Bir Çin prensesi uğruna verilen yurdun kayası, Türkeli’nin yıkımına sebep olur. Halk huzur bulamaz. Irmaklar teker teker kurur. Göllerin suyu buharlaşır, kaybolur. Topraklar kurur, ürün vermez olur. Yolun Kağan’dan sonra başa geçen kaganlar da peş peşe ölürler.

Günler sonra Türk tahtına Bögü Kağan’ın torunlarından biri geçer. O zaman yurtta canlı olsun cansız olsun, evcil olsun yaban olsun, çoluk olsun çocuk olsun, soluk alan olsun almayan her ne varsa bir ağızdan “Göç!… Göç!…” diye haykırırlar. Derinden, inleyerek, hüzün dolu, eli yüreğinde kalmış bir haykırıştır bu. İnlemelere yürek dayanmaz.

Uygurlar bu haykırışları bir ilahî emir bilirler. Toplanırlar, yola çıkarlar. Yurtlarını, yuvalarını terk edip bilmediği ülkelere göç ederler.

Sonunda adına Turfan denilen bir yere geldiler. Burada sesler kesildi. Uygurlar bu yere kondular, beş kent kurup yerleştiler. Adını da Beş-Balıg koydular. Burada yaşayıp çoğaldılar.

Sıra ikinci sayfada İran Kaynaklarında ki anlatımına geldi.

İran Kaynaklarına Göre Göç Destanı’nın Anlatımı

Uygurlar’ın yurdu Kara-Kurum çaylarının arasında iki ırmak vardı: Togla ve Selenge. Bu ırmaklar Kamlançu’da birleşirlerdi. İki ırmağın ortasında da iki ağaç yükselirdi: Fusuk ve Tur. Bu ağaçların yaprakları hiç dökülmez, yaz kış yeşil kalırlardı. Ağaçlar iki dağın arasında büyümüştü.

Bir gün gökten bir ışık indi, ağaçların arasına kondu. Dağlar büyüdü, halk şaşırdı. Ağaçlara yaklaştılar, kulaklarına tatlı ezgiler doldu. Her gece ışık gelir, otuz kez şimşek çakardı. Bir sabah beş çadır gördüler ağaçların yanında. Çadırlarda birer çocuk vardı. Çocukların önünde süt dolu emzikler asılıydı. Çadırların zemini gümüşle kaplıydı.

Bütün boyların beyleri ve halkı bu mucizeyi görmeye geldiler. Çocuklara saygı gösterdiler. Çadırlara girip çocukları aldılar, süt analarına ve dadılara verdiler. Çocuklar büyüyüp konuşunca Uygurlar’a ana babalarını sordular. Uygurlar, onlara ağaçları gösterdiler. Çocuklar ağaçlara saygıyla eğildiler, yeri öptüler. Ağaçlar konuştu:

“İyi huylu ve güzel özellikli çocuklar böyle yapar, ana babalarına saygı duyar. Ömrünüz uzun, adınız büyük, ününüz sürekli olsun.”

Bütün kavimler bu çocuklara hükümdar oğulları gibi davrandılar. Çocuklara birer ad verdiler: Sungur Tigin, Kotur Tigin, Tükel Tigin, Or Tigin ve Bögü Tigin. Çocukların arasında Bögü Tigin en güzel, en güçlü, en sabırlı, en akıllı ve en bilgiliydi. Bütün dilleri ve yazıları bilirdi. Herkes onun kagan olmasını istedi. Bögü Kağan, büyük bir törenle tahta çıktı. Ülkeyi adaletle yönetti; ordusu, malı, mülkü arttı. Üç karga ona yardım etti. Kargalar bütün dilleri bilir, dünyada olan biteni Bögü Kağan’a haber verirlerdi.

Bir gece Bögü Kağan uyurken, penceresinde bir kız belirdi, onu uyandırdı. Bögü Kağan korktu, kızı görmezden geldi, uyuyormuş gibi yaptı. İkinci gece kız yine geldi. Bögü Kağan, yine görmezlikten geldi, uyuyormuş gibi yaptı. Sabah oldu. Kağan, vezirine danıştı. Üçüncü gece kız yine geldi. Bögü Kağan, vezirinin sözünü dinleyip kızı alıp Ak-Dağ’a gitti. Bögü Kağan ile kız bu dağda gün doğana kadar konuştular. Yedi yıl, altı ay, yirmi iki gün her gece kız, Bögü Kağan’a geldi; her gece konuştular. Son gece kız, Bögü Kağan’a şöyle dedi:
“Doğudan batıya bütün dünya senin emrine girecek. İşlerine dikkat et, çalışkan ol.”

Ertesi gün Bögü Kağan ordularını topladı. 300.000 askerini Sungur Tigin’e verdi; onu Mogol ülkelerine gönderdi. 100.000 askerini Kotur Tigin’e verdi; onu Tankut ülkesine gönderdi. Tükel Tigin’i Tibet’e gönderdi. Kendisi de 300.000 askeri ile Hıtay’a (=Çin’e) yürüdü. Or Tigin’i de kendi yerine kagan vekili bıraktı. Bögü Kağan’ın orduları hepsi zaferle döndüler. Getirdikleri ganimetler saymakla bitmezdi. Bögü Kağan, Orkun Irmağı’nın kıyısında Ordu-Balıg adında bir kent kurdu; başkent yaptı. Doğudaki bütün ülkeler Bögü Kağan’ın emrine girdi.

Bögü Kağan bir gece bir düş gördü. Düşünde ak elbiseli, başında ak bir şerit, elinde de çam kozalağı büyüklüğünde Yada taşı olan bir yaşlı kişi vardı. Yaşlı kişi Bögü Kağan’a yaklaştı, Yada taşını Bögü Kağan’a verdi ve şöyle dedi: “Bu taşı sakla, dünyanın dört bucağını milletinin emrine alırsın.”

O gece Bögü Kağan’ın başveziri de aynı düşü görmüştü. Bögü Kağan uyanınca ordularını topladı. Batıya sefere çıktı. Gide gide Türkistan’a vardı. Burada yeşil çayırlar, akarsular buldu. Burada oturdu. Balasagun kentini kurdu. Bögü Kağan’ın orduları dört bir yana yayıldılar, bütün milletleri boyunduruk altına aldılar. Yeryüzünde Türkler’in karşısında duracak kimse kalmadı. Türk orduları o kadar ilerledi ki garip yaratıklara rastladılar. Bunların elleri, ayakları hayvanlara benziyordu. Bu yaratıkları görünce insanların bittiğini anladılar, geri döndüler.

Sonra Uygurlar’ın emrine giren hükümdarlar birer birer geldiler, Bögü Kağan’a bağlılıklarını ve saygılarını sundular. Bunlar arasında Hint hükümdarı çok çirkindi. Bögü Kağan, onu yanına almadı. Bögü Kağan törenden sonra hükümdarlara, kendi ülkelerine dönüp kendi bölgelerini yönetmelerini emretti. Hükümdarların Bögü Kağan’a ne kadar vergi verecekleri de belirlendi. Artık yeryüzü zapt edilmiş, Bögü Kağan’ın karşısında duracak kimse kalmamıştı. Bögü Kağan geri dönüp yurduna geldi.

O zamanlarda Uygurlar’ın din adamlarına “kam” denilirdi. Kamlar cinlere hükmeder, onlara istediklerini yaptırırlardı. Türkler ile Mogollar kamlara çok önem verirlerdi. Bir işe başlamak için kamlara danışırlar, ona göre davranırlardı. Hastalarına da kamlar bakardı. Kamların en güçlü oldukları zaman, iyi ve kötü ruhlarla bağ kurdukları, onlarla konuştukları günlerdi.

Bögü Kağan zamanında Uygurlar, Çin kaganından Nom kitaplarını bilen Tüvinyan adlı din adamlarını kendilerine göndermesini talep ettiler. Nom, Çinliler’in din kitaplarının adıydı. Çinliler, bugün yaşayan bir adamın bin yıl önce de yaşadığına inanırlardı. Çin’den gelen Nom bilginleri kamlarla buluştular, kendi din kitaplarını gösterdiler, onlarla tartıştılar. Kamlar yenildi. Bu tartışmadan sonra Uygurlar Çin’den gelen yeni dini benimsediler (bu din Maniheizm’dir).

Böylece Uygurlar’ın Göç Destanı sona erdi.

Hazırlayan: Kerimusta.com/Kerim Yarınıneli

Kaynak:

(1) Göç Destanı – Vikipedi.
(2) GÖÇ DESTANI | TÜRK TARİHİ.
(3) Göç Destanı – Edebiyat Öğretmeni.
(4) Uygur Kağanlığı – Vikipedi
(5) Resim: Kerim Yarınıneli tarafından tasvir edilmiştir.

Yorum yapın