Aşık Paşa Kimdir?

Son Güncelleme Zamanı:

Kerim Usta -Yüzyıllara Göre Divan Edebiyatı

Asıl adı Ali olan Âşık Paşa bir büyük İs­lam âlimi ve tasav­vufta ön sıraları işgal eden Horasanlı Şeyh Baba İlyas’ın torunudur. Soy itibarıyla böyle ulu ve köklü bir ocağa mensuptur. Babası Muhlis Paşa’dır. Ancak o babasını iki yaşında kaybetmiştir.
Âşık Paşa ailesinin bü­yük bir dramı vardır. Aile bu acıların içinde kıvranmış ve bu durum 1239 yılından 1274 yılına kadar sürmüştür. Âşık Paşa’nın dedesi Şeyh İlyas, öğrencilerinin çokluğu ile ünü yayılmış bir hocadır. Ancak her gelenin, “Baba İlyas müridiyim” demesi onlara olan hâkimiyetini ve onları görüp gözetmeyi de güçleştirmiştir. Böylece Baba İlyas’ın müritleri ara­sına yabancı ve gayrimillî emeller besleyen Hristi­yanlar da katılmıştır. Baba İshak bunların başında gelmektedir. Aslen Karamanlı veya Kefersudlu (Malatyalı) bir Hristiyan olan Baba İshak, Şeyh İlyas’ın adını kullanarak, oğlu Elvan Çelebi’nin tabiriyle “bel­lerinde zünnâr kuşanan” (Zünnâr: papazların belleri­ne bağladıkları uçları sarkık, ipten örme kuşak) kimseleri etrafına toplayarak isyan çı­karmıştır. Türk tarihine “Ba­baî İsyanı” olarak geçen bu isyandan Baba İlyas’ın haberi bile yoktur. Elvan Çelebi’nin verdiği bilgilere göre isya­nı öğrenen Baba İlyas, Baba İshak adındaki öğrencisine haber gönderir. Kendisinin buna rıza göstermediğini, ayaklanmayı durdurmasını ister. Ancak bir Rum devleti kurmak niyetinde olan İshak onu dinlemez. Bunun üze­rine Baba İlyas, “Allah belanı versin, kolundaki kuvvet düşsün” diye İshak’a beddua eder. Bu is­yan sonucu, hiç alakası olmadığı hâlde, Baba İlyas öldürülür. Baba İshak da aynı akıbete uğrar. İşte bu isyan neticesinde Âşık Paşa’nın oğulları devletin takibine uğrar. Âşık Paşa’nın babası Muhlis Paşa hayatını bu takip ve tedirginlikler içinde geçirir. Âşık Paşa 1272 yılında Kırşehir’de doğar. Babası onu Şeyh İlyas’ın öğrencilerinden Şeyh Osman’a bırakır ve 1274 yılında da vefat eder. Âşık Paşa’nın asıl adı Ali’dir. Kaynaklarda Ali Bin Muhlis Paşa olarak zikredilen Âşık Paşa, Şeyh Osman’ın yanında yetişir.

Devrin en önemli ve huzurlu bir kültür merkezi olan Kırşehir, Âşık Paşa’nın çocukluğunun geç­tiği ve öğrenim gördüğü yerdir. O burada çok iyi öğrenim görmüş, Arapça, Farsça, Ermenice ve İbra­niceyi de öğrenmiştir. Kendi ver­diği bilgilere göre Hızır da ona hocalık etmiştir. Böylece ledünnî ilmi de elde etmiştir (ledünnî: Al­lah bilgisine ve sırlarına ait, onunla ilgili).
Oğlu Elvan Çelebi, onun iç ve dış güzelliklere sahip, güler yüzlü, iyi ahlaklı bir kimse olduğunu, iyi­lik ve hayır işlerinde herkesi geçti­ğini bildirir. O devrin önde gelen âlimlerinden olup, tefekküre bü­yük yer verir. Yazdığı Garib-nâme adlı eserini kâinatı, âlemi okuyarak ortaya koy­muştur. Bazı kaynaklar onu Hacı Bektaş-ı Veli’nin öğrencisi olarak da gösterirler. Ancak kendisi ve oğlu Elvan Çelebi bununla ilgili herhangi bir bilgi vermezler.
Âşık Paşa’nın çocukluğu Selçuklu sultan­larından III. Gıyaseddin Keyhusrev (1266-1284) zamanında, gençlik yılları da Mesud (1284-1296, 1302-1310) ve III. Alaeddin Keykubad (1298-1302) devirlerinde geçer. Olgunluk yıllarını Osman Bey (ö. 1326) zamanında yaşayan Âşık Paşa, Orhan Bey zamanında da ömrünün son yıllarını geçirir. Osman Gazi’nin istiklalini ilanı sırasındaki tören­lerde de bulunan Âşık Paşa, Kırşehir’in Osmanlı topraklarına katılmasında önemli rol oynamıştır. Burada açtığı zaviyede ilim öğrettiği gibi Kırşehir Beyi de tayin edilmiştir.
Âşık Paşa’nın en önemli vasfı devrinin bir ide­oloğu olmasıdır. Bu yönü de ele alındığı zaman, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında üzerine düşen görevi en iyi şekilde yerine getirdiğini belirt­mek gerekir. O, yeni Türk devletinin kuruluşunda temel meseleleri öne süren, devlet dilinin Türkçe olması ve seçme ordu kurulması gibi fikirler getiren bir bilgindir. Bu sebeple Türkçecilik cereyanının en başında yer alır. Türkçeyi savunur. İşe Türkçeden, yani dilden başlar. Türkçe üzerine fikirler getirir. Bir devlet için dilin önemini belirtir. Bu noktadan işe başlamakla geç­mişin hatalı yolunu da kapatmış olur. İdare meselesinde hükümda­rın başta asalet, bilgi, vücut sağlığı, cesaret, cömertlik ve vefa duygu­su taşıması gibi özelliklere sahip olması gerektiğini söyler. Askerin ne şekilde yetiştirilmesi gerektiği­ni, ordunun teşkilini ve asker için gerekli harp aletlerini ve silahları anlatır. Ayrıca halka yol gösterir. Gerçek ve iyi insanın nasıl olması gerektiğini bildirir. Zaten ömrü, açtığı zaviyede hep öğrenci yetiş­tirmekle geçmiştir. İnsanların sınıf sınıf olduklarını peygamberlerden başlayarak anlatır ve bunları do­kuz bölük hâlinde ortaya koyar.
Âşık Paşa, iyi bir tahsil görmesinin yanında, devrinin önde gelen bir bilgini olarak geniş ve de­rin düşünmesiyle de dikkat çeker. Garib-nâme adlı eserine baktığımız zaman Türk kültürünün bütün devirlerine ve ana kaynaklarımızın hemen hepsine mesnevi 10.613 beyit olup hendesi bir yapıya sahiptir. Fâilâtün Fâilâtün Fâilün vezninde yazılan bölümden meydana gelmiştir.

Her yazar veya şair kendi dev­rine göre konuşur. Âşık Paşa’nın yaşadığı zaman, parçalanma ve bölünmelerden, fitne ve fesatlar­dan doğan ıztırapların son bulma ve birliğe koşma zamanıdır. Bunda herkes için fayda vardır. İşte Âşık Paşa, insanları birliğe ve bir olma­ya çağırır. Birlikten doğacak kuv­veti örneklerle gözler önüne serer. Garib-nâme adlı eserinin ilk bölü­münü birliğe ayırır ve on hikâye anlatır. Çünkü o parçalanma ve bö­lünmeleri kendi hayatında yaşayan bir âlimdir. Mevlânâ da devrindeki parçalanmaları bölünmeleri gördüğü için ayrılık­lardan şikâyetini daha Mesnevi’sinin ilk beytinde dile getirmiştir. Bu açıdan Mevlânâ’yı takip eder. Kısaca söylemek gerekirse o, önder bir bilgin ve düşünürdür. Halkı aydınlatmada bir hayli gayret sarf etmiş, bütün ömrünü öğrenmek, kâinatı oku­mak ve bulduklarını gördüklerini yazmak ve öğ­retmekle geçirmiştir. Onun için bilim adamlarımız onu Türk ahlakçılarının başında saymışlardır.
Âşık Paşa’nın ulaşılmaz bir görüşü vardır. O, eserini düzenlerken bile onlu sistemi kullanır. Ona göre onlar ve katları sonsuza açılan bir pencere­dir. Bunun da ötesinde Türkçenin ifade gücünü günümüzden daha canlı şekilde Âşık Paşa’da bu­luruz. Bu da onun samimi oluşundan, Türkçe için düşünüp fikirler ileri sürmesinden ve Türkçenin gelişmesi için büyük gayret sarf etmesinden ileri gelir. Âşık Paşa kendi ana dilinde yazdığı eseriyle tasavvufu bile en ince şekilde anlatmaktadır. Bu, Türkçeye karşı bazı yabancı fikirlerle beslenenlerin zıddına, Türkçenin o günden ilim dili olduğunu göstermesi bakımın­dan çok önemlidir.
Bütün bunlara rağmen Âşık Paşa hakkında bilinenler yazdık­larımızdan öteye geçmemektedir. Meşhur eseri Garib-nâme’sini 1330 yılında düzenledikten sonra, 3 Ka­sım 1332 tarihinde vefat etmiştir. Kabri Kırşehir’dedir. Kendi adıy­la anılan mahalledeki, türbesinde yatmaktadır.

Eserleri
Âşık Paşa’nın en önemli ese­ri Divan-ı Âşık Paşa ve Maarif-nâme adlarıyla da anılan Garib-nâme’sidir. 1330 yılında yazılan bu mesnevi, 10.613 beyit olup hendesi bir yapıya sahiptir. Fâilâtün Fâilâ­tün Fâilün vezninde yazılan Garib-nâme on bölümden meydana gel­miştir. Yine her bölüm on kıssaya yer vermektedir. Böylece eserde yüz kıssa veya hikâye bulunmak­tadır. Ancak birinci bölümde bir, ikinci bölümde iki, üçüncü bölüm­de üç olan, böylece onuncu bölümde, on olan hikâ­yelere yer verdiğinden eserde en azından beş yüz elli konunun anlatıldığını görürüz. Sesten, dilden, aşktan, meyvelerden, gemilerden, denizlerden, yerden, gökten, kumaş ve yiyeceklerden, bahçe kurmaktan, paradan, padişahtan, hocadan, anne ve babadan, peygamberlerden, kibirden, tevazu­dan tutun da aklınıza ne gelirse bütün varlıklar Garib-nâme’de Âşık Paşa’nın görüşüyle anlatılır. Bunların hepsi her zaman için geçerli konulardır.
Beyitlerinde, Türk milleti için çalıştığını ve hiçbir dilin horlanmaması gerektiğini söyler.
Âşık Paşa o günlerde Türkçenin düştüğü du­rum ve dil sevgisi yanında dilimizin bir grameri­nin bulunmadığına da dikkat çeker.

Kamu dilde var-ıdı zabt u usûl
Bunlara düşmiş idi cümle ukûl
Türk diline kimsene bakmaz-ıdı
Türklere hergiz gönül akmaz-ıdı
Türk dahı bilmez idi ol dilleri
İnce yolı ol ulu menzilleri

beyitlerinde görüldüğü gibi başka dillerin incele­nerek gramerlerinin yapıldığını, onların kaidele­rinin belirlenerek öğrenme usullerinin bilindiğini, fakat Türkçenin böyle bir şansının olmadığını üzü­lerek zikrettiği gibi, Türklerin de dil meselesinde bilgilerinin bulunmadığını ve Türkçeyi sahiplen­mediklerini anlatır.
İkinci olarak Garib-nâme’sini böyle bir fikrin ışığı altında bilinçle kaleme almıştır. Başta Ga­rib-nâme olmak üzere o devirde yazılan eserlerle Türkçe yeniden yazı dili olmuş veya eski şekline dönmüştür. Böyle bir eserin ortaya çıkmasıyla Türkçenin ifade gücü ve edebî kudreti de öne çıka­rılmıştır. Biz bunu Âşık Paşa’ya borçluyuz.
Üçüncü olarak söylemek gerekirse Garib-nâme üzerinde yapılacak çalışmalar Türkçeyi her bakım­dan incelemeye kâfidir. Üstelik grameri yanında sözlüğünü de yapmak mümkündür. İşte Âşık Paşa bunları gerçekleştiren ve gerçekleşmesi için zemin hazırlayan bir âlim şairdir.
Âşık Paşa Türkçe asıllı kelimelerle söylemeyi şuurlu olarak denemiş ve bunda başarılı olmuştur. Garib-nâme’nin pek çok beytini bu fikirden ha­reket ederek yazmıştır. O böylece saf Türkçe kul­lanma yolunu seçer. Şu beyitlere bakacak olursak onun bunda ne kadar başarılı olduğunu görürüz:

Sanma kim buncak-durur erlik işi
Binde biridür ki direm iy kişi
Her kim erlik tahtına ağmış ola
Ol kişiden dört ogul togmış ola
Dördi toga dört yirinden ol erün
Eydeyüm ger açug-ısa gözlerün
İşid imdi her birinün adını
Kim bulasın uşbu sözün dadını


Kimisi hoş dügün eyler il gelür
Okıdı varmaz-ısan gönli kalur
Kimi sayru, sormak ister sor anı
Kimi bir dem görmek ister gör anı


Çün ulaldı ogul evermek gerek
Agı atlas at katır virmek gerek


Anun için çok kişi gelmez işe
Ne’ylesün kim çiçek irmez yimişe

Âşık Paşa açık ve çekici bir anlatımla, anlaşılan bir dil kullanmıştır. Dikkat çeken bir başka özelli­ği kullandığı Arapça ve Farsça kelimelerde ölçülü olmasıdır.
Âşık Paşa bunda halkın anlama durumunu esas almıştır. Gerçekte ona göre kelimelerin mil­liyeti yoktur, söylenenin ve yazılanın canlılığı ve anlaşılması esastır. O Arapça ve Farsça kelime kullanımına daha fazla ihtiyaç duyduğu zaman bu kadroyu biraz daha açar. An­cak hiçbir zaman halk zevkinden ve konuşmasından uzak düşmez. Arapça ve Farsça kelimelere yer verdiği bu şekildeki beyitler ese­rinde çok görülür. Fakat bu durum yadırganmaz. Yazdığı beyitlerde Türkçe kelime sayısı da yabancı kelimelere nispetle fazladır. Fakat şunu da bilmek gerekir. Son de­virlere gelinceye kadar, Türklerde Arapça ve Farsça yabancı bir dil gibi görülmemiştir. Âşık Paşa da aynı fikirdedir. Ona göre asıl olan anlaşılma ve halkın anlamasıdır. Gerçekte bu durum ta Orhun’dan başlar. Türkçenin kaderine bakınca yanında daima başka dilleri de bu­luruz. Bu ilk zamanlarda Çincedir. İslam medeniyeti içinde Arapça ve Farsça olmuştur. Tanzimat dö­neminde Fransızcadır; şimdi de İngilizceye açılım vardır. Ancak Türkçe hiçbir zaman varlığını yitir­miş değildir. Dilimizin en anlaşılmaz bir şekil aldı­ğı zaman bile silkinip kendine dönmesi vardır. İşte Cumhuriyet devri buna örnektir.
Burada şunu da belirtmeliyiz: Selanik’te 1908 yılında başlatılan dil hareketi Âşık Paşa’nın yap­tıkları ile çakışır vaziyettedir. Fakat ne Tanzimat’ın şair ve yazarları, ne de daha sonraki yazar ve şair­lerimiz, Âşık Paşa’yı ve Türk dili üzerine görüşleri­ni belirten diğer şairlerimizi tanırlar. Onların dev­rinde bir yenilikmiş gibi görülen ve ileri sürülen fikirler XIV. ve XV. yüzyıllarda tartışılmıştır. Zaten o devirde Türkçeyle ilgili başlıca üç görüş vardır:
a. Türkçe yazalım hasbi Türkçe: Gülşehri, Er­zurumlu Mustafa Darir ve Sarıca Kemal gibi şair­ler bu görüşün temsilcisidir.
b. Türkçeyi işleyelim diyen ve bir gramer fik­ri geliştiren şair ve yazarlarımız. Bunların başında Âşık Paşa gelir. Aynı yüzyılın sonunda bu fikir Şeyhoğlu Mustafa tarafından da benimsenir ve daha ileri götürülür.
c. Türkçe anlatımda kıttır. Bunu Arapça ve Farsça kelimelerle zenginleştirip çeşnisine kavuş­turalım diyen şair ve yazarlar.
Bu yazarlar ve şairler, II. Murat, II. Bayezit ve III. Mehmet gibi padişahların açık ve anlaşılır dil ile yazmak gibi ısrarlarına rağmen keyfi bir yol tutmuşlar, sonunda kendileri bile okunamaz hâle gelmişlerdir. Bu fikrin destekleyicileri de Şeyhi ile başlayıp İbni Kemal, Hoca Sa­dettin Efendi ve Gelibolulu Ali’ye kadar gider. Ne yazık ki üçüncü fikir Türkçenin tarihî gelişiminde ağır basar ve bu durum dilimizin silkinmesine kadar devam eder. Ancak daha sonra ileri sürülen ve Türkçenin anlaşılır açık şekilde ya­zılması ve ilmî açıdan ele alınması fikri, yukarıda da anlattığımız gibi, Âşık Paşa’dan kaynaklanır. Kanaa­timce şairin dil ile oynaması, bu şe­kilde anlaşılır açık bir anlatıma yer vermesi, Türkçeye hizmeti onun hayatı boyunca sürüp gitmiştir.
Devrin en önemli ve huzurlu bir kültür merkezi olan Kırşehir Âşık Paşa’nın çocukluğunun geçtiği ve öğrenim gördüğü yer­dir. O burada çok iyi öğrenim görmüş, Arapça, Farsça, Ermenice ve İbraniceyi de öğrenmiştir. Kendi verdiği bilgilere göre Hızır da ona hocalık etmiştir.28
diyerek anlatır ve kendisindeki dil sevgisini ortaya koyar. Bütün bu uğraşlar sonunda medreselerin dili bile Türkçe olmuştur.
Âşık Paşa’nın diğer bir yönü, kendinden önceki Türk edebiyatına hakkıyla vâkıf bir şair olmasıdır. Orhun Abideleri’nden Mevlânâ’nın Mesnevi’sine, Dede Korkut’tan Yûnûs’a kadar bütün Türk edebi­yatı verimleri onun kaynağı durumundadır. Özel­likle Kutadgu Bilig’den çok etkilenen şair, edebiya­tımızda yer yer şerh edebiyatına da yönelir. Yûnûs Emre’nin bazı beyitlerini hissettirmeden şerh eder. Ancak Âşık Paşa’nın bir başka yönü Türk edebi­yatında bazı eserlerin doğmasına sebep olmasıdır. Süleyman Çelebi Vesîletü’n-Necat adlı Mevlid’ini yazarken Âşık Paşa’nın Garib-nâme’sinin tesiri al­tındadır. Gerçekten ilhamını, söyleyişini ve eseri­nin veznini ondan alır. Kısaca söylemek gerekirse Mevlid’in pek çok beyti Âşık Paşa’nın nefesidir. Süleyman Çelebi bunu yaparken Âşık Paşa’nın bazı beyitlerini aynen aldığı gibi, bazı beyitlerinin kimi mısralarını da değiştirmiş ve daha güzel bir söyleyişle ortaya koymuştur. Bazen de ifadede de­ğişiklik yaparak, manayı Âşık Paşa’dan almıştır. Şimdi şu beyitlere bakalım ve Mevlid ile karşılaş­tıralım, burada ilk beyitler Âşık Paşa’nın sonraki beyitler de Süleyman Çelebi’nindir.

Allah adın eytlüm evvel ibtidâ
Andan oldı ibtidâ vü intihâ

Allah adın zikr idelüm evvelâ
Vâcib oldı cümle işde her kula

Cümle âlem yog-iken ol var-ıdı
Şöyle eksüksüz ganî Cebbâr-ıdı

Cümle âlem yog-iken ol var idi
Yaradılmışdan ganî Cebbâr idi

Ol ki Hak evvel yaratdı âlemi
Âlem içinde kopardı Âdem’i

Hak taâlâ çün yaratdı Âdem’i
Kıldı âdemle müzeyyen âlemi

Birdür ol birligine şek yok-durur
Andan artuk dünyada tek yok-durur

Birdür ol birligine şek yok-durur
Gerçi yanlış söyleyenler çok-durur

Ol togıcak bütler oldı ser-nigûn
Bütperestler kamusı oldı zebûn

Ol gice hep putlar oldı ser-nigûn
Cânına şeytânun urıldı dügün

İşid imdi Mustafâ mi‘râcını
Hulleden tonı vü nûrdan tâcını

İşit imdi Mustafâ mi‘râcını
Niçe urındı saâdet tâcını

Tur oturma bin buraka gel berü
Çıkısarsın nüh felekden yokaru
Tur berü gel yâ Muhammed tîz didi
Kim seni Hak hazretine ündedi

Uşbulardur bu iki rek‘at namâz
Nüh felek ehlindeki kılnan niyâz
Cümle gök ehlindeki nâz u niyâz
Geldi uş oldı iki rek‘at namâz

Anlarun her tâ‘atın ol Bî-niyâz
Cem idüp bir yire ad urdı namâz

Burada her iki eserde karşılıklarını verdiğimiz beyitlerden başka pek çok beyit; Garib-nâme’den olmak suretiyle aşağıya alınmıştır. Bunlara bakılın­ca her beytin Mevlid’de bir yer tuttuğunu hemen anlarız.

Rahmetün çok fazlun üküş iy Kerîm
Koma bini acz evinde iy Rahîm

İlk sana bilmek gerek kim ol İlâh
Niçe düzdi âlemi ol Pâdişâh

Gör Çalab’un kudretin kim n’eyledi
Niçe dürlü nakş u bünyâd eyledi

Gizlü genci gösterüp açmag-ıçun
Âleme ol rahmeti saçmag-ıçun

Süfliye inmeg-içün ol akl-ı kül
Ol mahabbet nûrı ol genc-i usûl

Hâlık oldur ol yaratdı mahlukı
Mahlukun oldur gümansuz hâlıkı

Yidi kat gök ol yaratdı bî-sütûn
Yidi kat yir ol durıtdı bâ-sükûn

Uçmagı düzdi senünçün ol Celîl
Anda ne kim var sana kıldı sebîl

Bu iş ü bu kudrete ne akl ire
Söz üküşdür çün girü indi yire

Mustafâ mi‘râcını çün bildiler
Dirilüp cümle selâma geldiler

Anda hâzır cem iken ol cümle cân
Bir namâz vaktı irişdi nâgehân

Enbiyâ ervâhı anda cem-idi
Mustafâ ol cem içinde şem idi
Yusuf Has Hacip tasviri

Oldılar bunlar cemâat ol imâm
Ol namâzı kıldılar anda tamâm
Bir kavulda şöyledür kim ol namâz
Gökler üstinde kılındı ol niyâz

Çün Çalap’dan degdi bu ikbâl ana
Kıldı peygamberler istikbâl ana
Ya‘ni rûh-ı enbiyâ varmış-ıdı
Arş öninde kamusı durmış-ıdı

Çün bu işi böyle gördi ol Resûl
Gönline hoş geldi bu zabt u usûl

Birisinde Mustafâ kılmış namâz
Birisinde kılmış ol Meryem niyâz

Bir kavul oldur ki Kuds’e geldiler
Ol namâzı Kuds içinde kıldılar

Ol namâzı kıldılar anda tamâm
Bî-rükû u bî-sücûd u bî-kıyâm

Eyle san bir hücredür uçmakdan ol
Anun-ıçun andan agdı göge yol

Ortada söylendi bunça gizlü râz
Bir nefesde makbûl oldı bin niyâz
Çün Habîb indi girü bu menzile
Arş ayagında bile geldi bile

Ol zamân kim çıkdı ol arş üstine
Gitdi perde dôst irişdi dostına
Cümle gök ehli beşâret urdılar
Tapuda el karşuruban durdılar

Tanrı’dan emr oldı bu biş vakt namâz
Kim kıla her dem anun birle niyâz

Geçdi vardı Hazret’e kıldı niyâz
Hakk’ıla söyleşdi bunça sırr u râz
Kabe-kavseyn oldı menzilgâh ana
Gör ne devlet virdi ol Allah ana

Ma‘lum oldı evvel ü âhir ana
N’oldı veya n’olısar önden sona

Anmadı ol atasın u anasın
Lîkin unıtmadı bir dem ümmetin
Ümmetî dip ümmetî dip kıldı nâz
Hak katında oldı ol nâz u niyâz
Geldi rahmet yarlıgadı ümmeti
Böyle olur dosta dostun himmeti

Kamumuz ol Hak katında eksügüz

Da‘vimüz yok bilürüz eksügümüz

Dinleyenün gönline rahmet bırak
Bunlara göstermegil hecr ü firak

Hem bulardan hoşnud olsun şâhumuz
Rahmet içre dutsun ol Allahumuz

Her nefes bin rahmeti Hakkun ana
Kim yazanı fâtihâ birle ana

Bunun yanında o, bazı edebî türlerin de öncü­sü durumundadır. Bu açıdan bakınca Anadolu’da başlayan ve gelişerek devam eden Türk edebiya­tında ilk miraç-namenin de Âşık Paşa tarafından yazıldığını görürüz. Yine edebiyatımızda Yusuf ile Zeliha ve Leyla ile Mecnun adındaki aşk hikâ­yelerini ilk defa kaleme alan şairler arasında Âşık Paşa da vardır. Çağdaşı ve hemşehrisi Gülşehri’ye paralel olarak gül ve bülbülün hâllerini aşk içinde eserinde anlatan o olmuştur. Ayrıca eserinde Hı­zır aleyhisselâmın hayatını anlatmakla menkıbe türünün de ilk yazarıdır. Bütün bunların yanında şairin her hadiseye ibret gözüyle bakması ve oku­yucuyu olayların arkasını görmeye davet etmesi, insanı hikmet tarafına çeker. Böylece Âşık Paşa hi­kemî edebiyatın da başında yer alır. Bu görüş daha sonraki yüzyıllarda Nabi’den Koca Ragıp Paşa’ya kadar pek çok şairimizde de görülecektir. Kısaca söylemek gerekirse Âşık Paşa yaşadığı zamandan başlayarak Türk edebiyatını yönlendirenlerden bi­ridir.
“Nerede hareket varsa, orada bereket vardır” diyen Âşık Paşa, “iyi bakan iyi görür” düsturu­na sıkı sıkıya bağlıdır. O bu sözleriyle insanları çalışmaya ve hayır yapmaya yönlendirir. İnsanın öldükten sonra geride bıraktıklarına dayanarak yaşayacağını söyler. Ona göre bir kimsenin dört oğlu vardır. Hayrını ve iyiliklerini bunlarla devam ettirir. Bu durum kıyamete kadar sürer gider. Bu dört oğlun biri malından olan hayırlarıdır. İkincisi ilminden olan oğullarıdır. Bu da kitaplarıdır. Üçün­cüsü huyundan olan oğullarıdır. Bu da öğrencileri­dir. Dördüncüsü ise sulbünden gelen oğullarıdır. Bunlar falan oğlu falan, falan oğlu falan diye anı­lırlar. İşte Âşık Paşa’ya göre insanı geleceğe taşı­yan, gelecekte karşılayan bunlardır. İnsan bunlar sayesinde saadete ve hayırlara kavuşur. Âşık Paşa bunları söyler. O bu dört hayırlı evladın hepsine sa­hiptir. Sulbünden gelen oğulları Osmanoğulları’na paralel olarak yedi göbek berilere gelmişlerdir. Yukarıda da zikrettiğimiz gibi Âşık Paşa ve süla­lesinin Türk kültürüne hizmeti yalnız bu kadar değildir. Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi yazdığı Menakıbü’l-Kudsiyye adlı eseri ve şiirleriyle baba­sının yolunu izler. Türk edebiyatında başlı başına menkıbe türünün ilk örneğini bir büyük eserle ve­rir. Bu eser büyük dedeleri Baba İlyas-ı Horasanî ile yakınlarını ve babası da dâhil yakınlarını ve ailesini anlatmaktadır. Yine Fatih Sultan Mehmet devri tarihçilerinden olan ve Osmanoğulları’na paralel bir şekilde tarih içinden gelen “yedi göbek öteden birlikte geliyoruz” diye Osmanlı sülalesine olan yakınlığını dile getiren, Âşık Paşazade adıyla bilinen ve Âşıkî mahlası ile şiirler yazan bir bilgin olan Derviş Ahmet Âşıkî de, Tevârih-i Âl-i Osman adlı eseriyle, Osmanlı tarihinin yazarı bilinen ilk müellifidir. Bu zat Sultan I. Mehmed’den itibaren II. Murat, Fatih ve II. Bayezid devirlerini de görür. Padişahlarla yakın ve samimi dostluğu vardır. Os­manlı tarihimizi yaparken, Âşık Paşa ve nesli de kültürümüzü ve tarihimizi yazar. Eserler verirler. Âşık Paşa’nın ilminden olan kitapları ise insanlı­ğa ışık tutmaya devam etmektedir. Biz ölümünün 677. yılında bu unutulmaz Türk büyüğünü rahmet ve minnetle anmaktayız.

O Türkçeye Âşıktı

ÂŞIK PAŞA
Prof. Dr. Kemal Yavuz

“Türkçenin ifade gücünü günümüzden daha canlı şekilde Âşık Paşa’da buluruz. Bu da onun samimi oluşundan, Türkçe için düşünüp fikirler ileri sürmesinden ve Türkçenin gelişmesi için büyük gayret sarf etmesinden ileri gelir.”

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir