Yayım tarihi:

Devamı var:

En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 9 Mayıs 2020 Kerim Usta

Batı Türkiye Misyonu çeşitli istasyonlara ayrılmıştı. 1831’de İstanbul, 1834’de İzmir, 1835’de Trabzon, 1848’de Bursa, 1852’de Sivas-Merzifon, 1854’de Kayseri misyoner istasyonları kurulmuştu. Bu misyoner istasyonlarına Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, İngiltere ve Fransa’da destek veriyordu.

Misyonerlik kaynaklarının verilerine göre 1893 yılına gelindiğinde; Türkiye’de 1317 adet misyoner görev yapmaktaydı. Bunların 223’ü Amerikalı Protestan misyonerlerdi. 1893 yılı itibariyle 4085 öğrenciye hizmet veren beş kolej vardı. Seksen (80) adet orta dereceli, beş yüz otuz (530) adet ilkokul seviyesinde misyoner okulu vardı. 1897 yılında ise, Türkiye’de toplam 624 adet misyoner okulu ve bu okullarda toplam 27.400 öğrenci bulunuyordu.

Amerikalı Dr. Earle; “Misyonerler ve din adamları dünyanın hiçbir ülkesinde, Türkiye’deki kadar emperyalizme hizmet etmemişlerdir, demektedir. Bu da Anadolu’nun ne kadar stratejik öneme sahip bir vatan olduğunu, Amerikalı misyonerler tarafından bile iki yüzyıl önce tespit edilmiş ve hedef seçilmiş bulunduğunu açıkça göstermektedir.

Ermeniler için ilk misyoner okulu, İstanbul Beyoğlu’nda 1834’de açılmıştır. 1852 Yılında Harput’ta “Fırat Koleji” olarak bilinen Amerikan Harput Misyoner Koleji faaliyete geçirilmiştir. Amerikan misyonerleri Harput gibi, 1854 yılında Kayseri’ye gelmişlerdir. Talas Amerikan Misyoner Koleji’ni açmışlardır. Aynı dönemde Trabzon, İzmir, Bursa’da okullar açan misyonerler, 1863 yılında İstanbul Bebek’te Robert Koleji’ni, daha sonra Amerikan Kız Koleji’ni açmışlardır.

1897 yılında Osmanlı Devleti’nde; Amerika 131, Fransa 127, İngiltere 60, Almanya 22, İtalya 22 Avusturya 11 ve Rusya 7 okula sahip bulunuyorlardı. 1910 yılarında ise, Türkiye toprakları üzerinde; 209 yabancı misyoner, 1299 yerli çalışan, 163 Kilise, 15348 üye, 450 okul ve 25.922 öğrenci bulunuyordu.

Gayrimüslim okullarından bir hayli öğrenci Avrupa’ya yüksek tahsile gönderilirdi. Okullarda eğitim bütünüyle din adamlarının (ruhaniler) elindeydi. Roma Katolik misyonerleri de büyük görevler almışlardı. Ortodoks Rumlar, azınlık okulları açmada Rusya’dan da büyük teşvikler gördüler. Hatta Rus büyükelçisi Ege adalarını gezerek Rumları okullar açmaya teşvik etmekteydi.

Rum azınlık okulları, Ortodoks ve Katolik din adamları ve Rusya’nın gayretleriyle Osmanlı Devleti aleyhine birer fesat ocakları haline gelmişlerdi. Ders müfredatları; Türk düşmanlığı, Türk milletini ve Osmanlı Devleti’ni nasıl yok edeceklerine dair konular ile doldurulmuştu. Yabancı misyonerler bunu cemaat okulları yöneticileri ile işbirliği içerisinde gerçekleştiriyorlardı.

Çoğu Amerikalı misyonerler tarafından hazırlanan, Ermeni Cemaat okullarının müfredatlarında ise; Türklerin ezeli düşman olduğunu propaganda etmek, Avrupa’yı Türklere düşman etmek, ekonomik olarak zayıflatmak, Türk milletini ahlak, milliyet, din ve gelenekleri bakımından çürütmek, küfrü öğretmek, küfretmeyi Türkler arasında yaymak, Türkleri zinaya ve diğer ahlaksızlıklara teşvik etmek, Türk gençlerine külhanbeyi ruhu aşılamak, aralarında sevgi-saygı bağlarını koparmak, hocaları içkiye alıştırmak gibi konular yer almaktaydı.

Misyonerler Osmanlı ülkesinde, Hıristiyanlığın bir sonucu olarak kabul ettikleri, Batı Uygarlığı’nın nüfuz alanını genişletmek, eskiden kendilerine ait olan yerlere yeniden sahip olmak, dünyayı Hıristiyan-Batı kültürü ile etkilemek ve dünyadaki bütün rejimleri değiştirmek, amacını gütmekteydiler. Misyonerler, Türklere karşı ise; İslam’dan soğutmak, kendi kimlikleriyle çatıştırmak, Türk devletine ve Türk milletine düşman unsurlar yetiştirmek suretiyle, Türkiye’de “Azınlık ırkçılığı”nı ve bölücülüğü yaygınlaştırmak için gayret gösteriyorlardı.

19. yüzyıla gelindiğinde nüfusu otuz milyonu aşan ve bünyesinde çeşitli din ve millet mensuplarını yaşatan, Müslüman ve Gayrimüslim toplulukları barındıran Osmanlı ülkesinde; Ermeniler, Yunanlar, Slavlar, Bulgarlar, Rumlar, Araplar, Yahudiler, Romenler, Macarlar ve diğer topluluk mensupları da, yönetiminde görevler almışlardır. Bu geniş ve her kesime hitap eden yönetim anlayışı farklı kesimlerin bir arada bulunmasını kolaylaştırmış ve değişik unsurlardan bir bütünlük meydana getirmiştir. Osmanlı Devleti topraklarında yaşayan toplulukların, kendi inançları, gelenekleri ve anlayışları doğrultusunda, kendi kendilerini ifade etmelerine müsaade edilmiştir. Osmanlı Devleti, Türk ve Müslüman olmayan toplulukların alt kimliklerinin korunmasına ve sürdürülmesine izin vermiştir.

19. yüzyılda Osmanlı Devleti, insan hak ve hürriyetleri konusunda Avrupa’nın da tesiri ile II. Mahmut devrinde birtakım köklü yenilikler ve değişimler gerçekleştirmiştir. Esasen, Tanzimat dönemi ile birlikte Osmanlı toplumunda hızlı bir değişim süreci başlamıştı. Bütün Gayrimüslim cemaatlere, bu arada Ermenilere de en geniş haklar ve özgürlükler sağlanmıştır. “Millet-i sâdıka” konumunda olan Ermeniler, Ermeni Milleti Nizamnamesi ile Osmanlı devletinin en güvenilir unsuru olma özelliğini korumaya devam etmişlerdir. Ermeni toplumu tarihinde hiçbir devletten ve hükümdardan görmedikleri ilgiyi Osmanlı devletinden görmüştür. Ermeniler, millî kimliklerini ve varlıklarını ancak Türk idaresinde koruyabilmişlerdir. Ermeniler, Osmanlı toplumu bünyesinde yüzyıllardır, huzur içerisinde yaşamışlardı.

Lütfen Dikkat: Konu uzun olduğu için  sayfalara bölünmüştür. Bu sizin daha hızlı olarak konuya erişebilmenizi sağlayacaktır. Devamı için Tıkladığınızda sonraki sayfaya gidebilir veya sayfa numaraları ile seçim yapabilirsiniz. Aşağıda verilen link ise sizi yazının başlangıcına getirecektir.

Kerim Usta tarafından

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise bir "Sevda"...

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir