Ahilik


Ahilik, Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilâtıdır. Aslen Horasan kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Müslüman Türkmen halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Ahi Evran’a Ahi Baba da denir.

AHÎLİK

İçtimaî bir teşkîlât. Selçuklu Türklerinde dînî ve millî birliğin muhafazasında, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve Osmanlı insanının yetişmesi ve terbiyesinde büyük hizmetler görmüştür. Sonraları, esnaf ve san’atkârlar birliğine isim olarak verilmiştir. Arabça kardeşim demek ahî; Türkçe cömert, eli açık mânâsına olan akı kelimesinden gelmektedir. Ahîliğin esâsını ve ilk safhasını fütüvvet teşkîl eder.

Fütüvvet, cömertlik, mürüvvet ve asâlet gibi faziletleri ihtiva etmesi bakımından ahlâkî; bu faziletlerin icâbını yerine getirmeyi vazîfe edinmiş kimselerin meydana getirdiği birliklere alem olması itibariyle içtimaîdir. Fütüvvet, ahlâkî bir mefhûm olarak, daha çok tasavvufî eserlere mevzu olmuştur. Bu mânâda fütüvvet, müslüman kardeşinin işini görmek, onun yardımında bulunmak, hatâ ve kusurlarını af edip, husûmet ve düşmanlık beslememek, ayıp ve kusurlarını örtmek; kendisini başkasından üstün görmemek, musibete uğrayan düşman bile olsa sevinmemek gibi hasletleri ifâde eder. Bu hasletleri hâiz olana fetâ (yiğit) denir. Çoğulu fityândır.

Sekizinci asırdan itibaren Horasan ve Belh civarında fityânın yaygınlaştığı, dokuzuncu asırda ahî ünvânının Türk mutasavvıfları arasında kullanıldığı, onuncu asırda Semerkand’da teşkîlâtlanmış fityânın bulunduğu, on birinci yüzyılda fütüvvetin Türkistan’dan Anadolu’ya kadar bilhassa esnaf ve san’atkârlar arasında yayıldığı kaynaklarda yazılıdır. Ancak bir teşkîlât olarak fütüvvetin ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı bilinmemektedir. Bilinen, fütüvvetin sistemli bir teşkîlât olarak târihe geçmesine otuz dördüncü Abbasî halîfesi Nasır li dînillah’ın (v.1180/575) sebeb olduğudur.

Halîfe Nâsır, o zamana kadar herbiri kendi başına hareket eden fütüvvet birliklerini ıslâh etti. Bu konuda, büyük mutasavvıf Şihâbüddîn Sühreverdî’den ziyadesiyle destek gördü. Kendisi de bu teşkilâta giren halîfe, müslüman hükümdarlara mektuplar yazarak onların da bu teşkilâta girmelerini istedi.

Nâsır li dînillah fütüvvetin yayılması ile ilgili bu faaliyetlerini devam ettirirken, Türkiye Selçukluları sultânı birinci Gıyâseddîn Keyhüsrev, ikinci defa tahta oturmuştu. Bu sırada hocası ve Sadreddîn-i Konevî’nin babası olan Mecdüddîn İshak’ı muhtemelen siyâsî bir birlik kurmak maksadı ile Bağdâd’a, halîfe Nâsır’a elçi göndermişti. Mecdüddîn İshak işlerini bitirip dönerken O’zaman Bağdâd’da bulunan Muhyiddîn ibni Arabî, Evhadüddîn Kirmânî ve talebesi Ahî Evren’i de beraberinde getirdi. Daha önce, Moğol tehlikesi sebebiyle Horasan’dan gelen Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî de, Selçuklu sultanlarının davetiyle Konya’da yerleşerek hizmetlerini yürütüyordu. Bu büyüklerin, irşâd faaliyetlerinin Anadolu’da birlik ve beraberliğin te’mininde büyük rolü oldu. Anadolu’da müslüman Türklerin hâkimiyetinin mânevi mimârları olan bu büyükler, cemiyet ve devlet hayâtının istikrarında büyük gayret gösterdiler.

Bunlardan Ahî Evren, daha önce Horasan ve Mâverâünnehr’de iken Fahreddîn-i Râzî’den zahirî ilimleri ve Ahmed Yesevî’nin talebelerinden ve Şihâbüddîn Sühreverdî’den tasavvuf bilgilerini öğrendi. Onların sohbetlerinde kemâle geldi. Hocası Evhadüddîn Kirmânî ile Anadolu’nun muhtelif yerlerinde halka vaz u nasihatlerde bulundu. Hocasının kızı Fâtıma bacı ile evlendi ve hocasının vefâtından sonra Kayseri’ye yerleşti. Birinci Alâeddîn Keykubâd ve diğer devlet erkânı arasında pek hürmet gördü. Mürşîd-ül-kifâye ve Yezdan Şinaht isimli eserlerini bu sultâna hediye etti. Kayseri’de debbağlık yapıp elinin emeği ile geçinir ve halkı irşâd etmekle meşgul olurdu. Bilhassa esnafı bir çatı altında toplayıp teşkilâtlandırdı. Fütüvvet-nâmelerden faydalanarak teşkîlâtın bir nevî yönetmenliğini yazdı. İslâm ahlâkını esâs alan bu yönetmeliği esnaf ve san’atkâr arasında tatbik etti. Onlar arasında İslâm ahlâkına dayalı bir birlik ve kardeşlik kurdu. Neticede ahîlik teşkîlâtı kuruldu. Diğer taraftan Fâtıma bacı da kadınları yetiştirip, Bâcıyân grubunu teşkil etti. Sünnî bir âlim olan Ahî Evren’nin kurduğu bu teşkilât da Sünnî idi.

Böylece teşekkül eden ahîlik müessesesi Anadolu’da büyük hizmetler yaptı, Malazgird zaferi ile doğu Türk illerinde göçebe hâlinde yaşayan ve geçimlerini hayvancılıkta te’min eden pek çok Türkmen Anadolu’ya göç etmişti. Bir o kadarı da Moğolların zulmü sebebiyle Anadolu’ya geldiler. Ahîler, bunları yavaş yavaş tarım hayâtına sokup yerleştirmeye, esnaf, işçi, san’atkâr olarak şehir ve kasaba hayâtına alıştırmaya başladılar. Bu arada işsiz, başıboş gençlerin bir san’at ve meslek sahibi olmasını te’min ederek, başkasına muhtaç olmaktan kurtulmalarına çalıştılar. Rumlar ile ermenilerin elinde olan san’at ve ticâret hayâtına zamanla Türkler de katılıp, söz sahibi olmaya başladılar. Bütün bunların yanında ahîler, yaptıkları zaviyelerde müslüman tüccar ve esnafın ahlâkî terbiyesi ile de uğraştılar. Ahî zaviyeleri zamanla memleketin her tarafına yayıldı.

Ahîler, içtimaî hayâtdaki bu hizmetleri yanında ihtiyaç hâlinde gazâlara ve memleket müdâfaasına da katıldılar. On üçüncü asrın ilk yıllarında Çin’in kuzeybatısında katliâmlara başlayan, kısa bir müddet içerisinde dünyânın siyâsî haritasını alt üst eden ve Anadolu’ya doğru yaklaşan Moğol tehlikesine tedbir aldılar. Moğolların önlerinden kaçıp gelenlere kucak açarak Anadolu insanını, Moğollara karşı, gazâ aşkı ile dolu cihad yolunda Allahü teâlânın rızâsından başka bir şey düşünmeyen kimseler olarak yetiştirmeye çalıştılar ve bu insafsız düşman karşısında kahramanca mücâdele ettiler.

Nihayet Moğollar, 1243 yılında Kayseri’yi muhasara edip, çetin bir muhârebe sonunda şehri ele geçirince, binlerce ahîyi şehîd ettiler Anadolu’nun karışıklıklar içerisinde olduğu bu sırada, Ahî Evren’i de Kırşehir’de öldürdüler.

Kısaca sulhde muallim, muhârebede asker olan ve Anadolu’nun her tarafına yayılmış bulunan ahîler, gerek Moğol zulmü ve gerekse başka karışıklıklarla sıkılan ve bunalan insanlara maddî ve manevî güç ve moral vererek Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna kadar Anadolu’yu dînî ve millî birlik içinde tutmaya muvaffak oldular.

Bu sırada Söğüt civarında gelişmekte olan Osmanlı Beyliği’nin emrine koşan ahîlerin bir kısmı, uçlara yerleşip zaviyeler kurdular. Doğudan bu mıntıkaya gelen Türkmenlerin erkeklerini ahî erkekleri, kadınlarını da Fâtıma bacının yetiştirdiği bâcıyân grubu terbiye etti. Böylece üç kıt’ada altı asır at koşturacak olan istikbâldeki Osmanlı neslinin temelini attılar.

Bu esnada îtibârlı bir ahî olan Şeyh Edebâlî, Osman Gâzi ile yakın münâsebetler kurup kızını ona verdi. Orhan Gâzi ve Murâd-ı Hüdâvendigâr ahîlerden olup, vezirleri Alâeddîn ve Çandarlı Kara Halîl de ahî idiler. Böylece ahîlerden bir kısmı âlim, kâdı olarak ilim sahasında, bir kısmı vâli ve komutan olarak idâri ve askerî alanda, bir kısmı da ticâret ve san’at alanında bu yeşeren Osmanlı filizini beslemeye başladılar. Ahîlerin İslâm’ın emri olan, zamanın kıymetini bilmek, disiplinli bir hayâta sâhib olmak, istişare etmek, âdil olmak ve adalet esâslarını aşıladıkları küçücük bir aşiret, kısa zamanda büyük bir devlet olmaya başladı.

Zaman zaman devletin yükünü hafifletici hizmetlerde de bulunan ahîler, Bursa’yı Düzmece Mustafa’nın hücumundan korudukları gibi, 1360 yılında idareleri altındaki Ankara’yı sultan birinci Murâd’a teslim ettiler. Bu hizmetlerine karşılık Osmanlılar, ahîlere yardımcı olup, hürmet göstererek halkı yetiştirmeleri için teşvikde bulundular. Bu yüzden daha sonra birinci Murâd’ın ahîlerin başı olduğu ve kendisinden Ahî Murâd diye bahsedildiği de bilinmektedir. Osmanlı Devleti kuvvetlenip Anadolu’ya hâkim olduktan sonra, ahîler daha ziyâde hayırsever bir cemiyet, bir esnaf teşkilâtı şeklinde faaliyetlerini devam ettirdiler.

Ahiler arasında sanatın okumakla değil, ahînin yetişmesi için, üstâddan öğrenmesi şartı getirilip yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık yiğitbaşılık, ahî babalık ve kethüdâlık safhalarından geçmesi şartı vardı. Gündüz san’atında ve işinde çalışan ahîler, akşamları kendilerine mahsus binalarda sohbetlere katılırlardı. Böylece ahîlerin ahlâkî terbiyesi ihmâl edilmezdi.

Ahilerin kendilerine mahsûs kıyafetleri vardı. Ondördüncü asır seyyahlarından İbn-i Battûta, üstlerine hırka, başlarına sarık sarılı beyaz yünden bir külah ve ayaklarına mest gibi ayakkabı giydiklerini bildirmektedir. Âhiliğe kabul edilen namzede şeyh tarafından, şedd-i bend denilen ve ahîliğin nişanı kabul edilen bir kuşak kuşatılırdı. Ahîler kuşaklarında, büyükçe bir bıçak taşırlardı.

Ahilik teşkilâtında şu mertebeler bulunurdu: 1- Teşkilâta yeni giren yiğitler, 2- Ahî bölükleri. Altı bölük olup ilk üç bölüğe Eshâb-ı tarîk, diğer üçüne de nakîb denirdi. 3- Halîfe, 4- Şeyh, 5-Şeyh-ül-meşâyıh.

Ahilerin idare hey’eti, her san’at kolunda, kendi azaları arasından seçilmiş beş kişiden meydana geliyordu. Kendilerine kâdı tarafından seçimden sonra resmî vesika, icazet verilip, icrâatları ve neticeleri büyük meclise bildirilirdi. Birlik idare hey’eti her ay üç gün toplanırdı. İdare hey’eti, birliğin hazînesi mâhiyetinde olan orta sandığını idare ederdi.

Ahilerin kendilerine has merâsimleri vardır. Bunlardan bâzıları şöyledir:

* An’anevî Anî Evren merasimleri: Senelik olup, Ahî Evren’in türbesinin bulunduğu Kırşehir’de yapılır.
* Yol atası ve yol kardeşliği merasimi: Ahîliğe girmek talebinde bulunan gençlerin birliğe kabul edilmesi mahiyetindeki bir merasim olup, zamanla çırak kabul etme merasimi hâlini aldı.
* Yol sahibi olma merasimi: Çıraklık müddetini tamamlayanların kalfalığa yükseltilmesi için yapılan merasimdi.

Ahilerin yönetmeliği olan fütüvvetnâmelere göre, ahînin üç şeyi açık olmalıydı: Eli açık, yâni cömert olmalı; kapısı açık, yâni misafirperver olmalı; sofrası açık, yâni aç geleni tok göndermeli. Üç şeyi de kapalı olmalıydı: Gözü kapalı olmalı, yâni kimseye kötü nazarla bakmamalı; kimsenin aybını görmemeli, dili bağlı olmalı, yâni kimseye kötü söz söylememeli; beli bağlı olmalı, yâni kimsenin namusuna ve şerefine göz dikmemeli.

Ahîlik mensuplarının, takdir edilmelerinin yanında cezalandırıldıkları da olurdu. Fütüvvetnâmelerde şu on sekiz şeyin ahîyi ahîlikten çıkarma sebebi olduğu, ayrıca cehennemlik yapacağı yazılıdır: 1- Şarap içmek, 2- Zina yapmak, 3- Livâta yapmak, 4- Dedikodu ve iftira etmek, 5- Münafıklık etmek, 6- Gururlanıp kibirlenmek, 7- Sert ve merhametsiz olmak, 8- Hased etmek, kıskanmak, 9- Kin tutmak, affetmemek, 10- Sözünde durmamak, 11- Kadınlara şehvetle bakmak, 12- Yalan söylemek, 13- Hıyanet etmek, 14- Emânete riâyet etmemek, 15- İnsanların aybını örtmeyip, açığa vurmak, 16- Cimrilik etmek, 17- Koğuculuk ve gıybet etmek, 18- Hırsızlık etmek.

Yine ahî yönetmeliği olan fütüvvetnâmelere göre; ahî, helâlinden kazanmalıdır. Hepsinin bir san’atı olmalıdır. Yoksul ve düşkünlere yardım etmeli, cömert olmalıdır. Âlimleri sevmeli, hoş tutmalıdır. Fakirleri sevmeli, alçak gönüllü olmalıdır. Temiz, iyi kimselerle sohbet etmeli, namazını kazaya bırakmamalı, hayâ sahibi olup, nefsine hâkim olmalı, dünyaya düşkün olanlarla beraber olmamalıdır. Bunlar asırlarca Osmanlı insanının ahlâkının temel taşı olan hasletler hâline geldi.

Bir taraftan ahî kuruluşları, diğer taraftan tasavvuf ehlinin gayretleri ile Osmanlı insanı bu güzel hasletlerle yoğruldu. Zamanla Osmanlı’ya has ideâl bir insan tipi ortaya çıktı. Bugün Osmanlı efendisi, Osmanlı kadını denince nezâketi, edebi, terbiyesi ve kibarlığı ile olgun ve örnek bir insan hatırlanmaktadır.

Osmanlı insanının yetişmesinde bir mekteb vazifesi yapmış olan ahî zaviyeleri, aynı zamanda yolcuların misafir edildiği, muhtaçların ihtiyâçlarının görüldüğü yerler idi. İbn-i Battûta Seyahatnamesi’nde, “Anadolu’da Türkmenlerin yaşadıkları şehir, kasaba ve köylerde bulunan ahîler, san’at sahibi kimseler olup, aynı meslekte çalışanlardan meydana gelen ve birbirleri ile yardımlaşan bir topluluktur. Yabancıları karşılayıp, ihtiyâçlarını te’min ederler. Dünyânın hiç bir yerinde benzerlerine rastlamak mümkün değildir” diyerek onların müsâfirperverliğini övmektedir. İbn-i Battûta, Kastamonu’daki bir ahî müsâfirhânesini de şöyle anlatır: “Burayı Emir Fahreddîn adında bir zât yaptırmış. Köyün gelirini de müsâfirhâne için vakfetmişti. Müsâfirlere hizmet için de kendi öz oğlunu vazifelendirmiş. Müsafirhâne karşısında bir de sıcak sulu hamam yapmış ki, gelip geçenler ücretsiz yıkanıp paklansınlar. Mekke, Medîne gibi mübarek beldelerden, Horasan, Şam, Irak, Mısır gibi uzak diyarlardan gelen müslüman fakirler için vakıfdan kişi başına birer kat elbise ile ilk gün için 100 dirhem, kaldığı diğer günler için yetecek kadar et, ekmek, yağ, pirinç pilâvı ve tatlılar tahsis edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin bünyesinde bütün bu hizmetleri yapmış, san’at ve ticâret hayâtını Osmanlı’nın maddî ve manevî yapısına göre düzenlemiş olan Ahîlik teşkilâtı, diğer kıymetli müesseseler gibi bilhassa İngiltere’nin desteklediği Mustafa Reşîd Paşa tarafından hazırlanan Tanzîmât fermanı ile büyük bir sarsıntı geçirmiş, hattâ ortadan silinmek tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Ancak Osmanlı’da derin izler bırakan bu müessese, eski parlaklığı ile olmasa da devam etmiştir.

Ahilik sözcüğünün kökeni

Bu konuda esas olarak iki iddia mevcuttur. İlk iddiaya göre kelime Arapça kökenlidir. Buna göre “Ahi” kelimesi Ahiyye’nin tekili olan “ah” kelimesine birinci tekil “ya”sı ilave olunarak “ahi” şeklinde telaffuz olunmuş halidir[1]. Bu fikre göre ahi’nin sözlük manası “kardeşim” demektir. Bu iddianın güçlü yanı, Ahiliğin ilk olarak Araplarda Fütüvvet Teşkilatı adıyla çıkması, dolayısıyla Ahilik ile ilgili terimlerin Arapça olması gereğidir. Ancak bu kanıt yeterli değildir.

İkinci iddiaya göre Ahi kelimesi Türkçe Akı kelimesinin zamanla değişimi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu görüşün haklılık payı oldukça yüksektir. Zira bu kelimenin Ahi birlikleri içinde zaman zaman Ahi Baba şeklinde ifade edildiğini görüyoruz. Buna göre kelimenin Arapça manası ile düşünüldüğünde “Kardeşim Baba” diye bir tabir uygun düşmüyor[2]. Fakat Divânu Lügati’t-Türk’te akı اقى; Eli açık, koçak, selek, cömert, yiğit, delikanlı gibi manalar ifade eden Akı kelimesiyle düşünüldüğünde “Ahi Baba” tabiri daha mantıklı görünüyor.

Bu konuda Selçuk Üniversitesi Tarih bölümünde öğretim üyesi Prof. Dr. Mikail Bayram şu görüşlerini dile getiriyor:
« Fütüvvet, İslam dünyasında kahramanlık, yiğitlik ve cömertlik mefkuresinin adıdır. Şövalyelik nasıl Orta Çağ Batı dünyasına ait mahsus bir ülkü ise, Fütüvvet de Orta Çağ İslam dünyasına ait bir ülküdür. Nasıl ki Araplar İslam’dan önce kültürlerinde mevcut olan Fütüvvet anlayışını İslami değelerle geliştirip devam etmişler, nasıl ki Farslar “cevanmerdi” anlayışını aynı şekilde İslam süzgecinden geçirmişler, Türkler de kendi “Akılık” ülküsünü İslami ahlak ve değerlerle geliştirerek devam ettirmişlerdir. Arap kültüründe ideal kahraman, sehavet ve şecaat timsali olan Fütüvvet erinin adı “Feta”, İran kültüründe “Cevanmerd”, Türk kültürnde “Akı”dır. Türk Akılığı, İslamiyetle Arap Fütüvvet şiarından etkilenmiştir. Akılar birbilerine karşı kardeşçe tutumundan dolayı Akı kelimesi yerini Ahi kelimesine bırakmış ve Abbasi Devleti’nin sona ermesiyle Fütüvvet yerini Ahiliğe bırakmıştır[3]. »

Ahi Evran ve Ahilik Teşkilâtı’nın kuruluşu

Orta Asya’da hüküm süren Oğuz Yabguluğu yıkılınca 1040 Oğuz Türkleri yavaş yavaş Selçuklu egemenliği altına girerek Anadolu’ya göç etmeye başladı. Ekseriyeti göçebe olan Oğuzlar, kopup geldikleri Orta Asya steplerine benzediği için daha çok Orta Anadolu kırsalını mesken olarak tercih ediyorlardı. Dolayısıyla Orta Anadolu’nun Türkleşip İslamlaşması hızlı olurken, şehirlerde bu dönüşüm yavaştı[4]. İslam dini de, yerleşik hayatı gerekli kılıyordu[5]. İşte bu sebeple, göçebe Türkmenlerin İslâmlaşma sürecini hızlandırmak, Anadolu’yu Türk yurdu haline getirmek, şehirlerde yaşayan Rum ve Ermeni tacirleriyle rekabet edebilmek amacıyla ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle Ahi teşkilâtı Anadolu’da kuruldu. Kısacası Anadolu’da Ahiliğin şekillenmesi ve köylere kadar teşkilatlanması politik ve sosyo ekonomik bir mecburiyetin ürünüdür [6].
Ahiliğin kuruluşu ve Anadolu’da yayılışı

Bazı araştırmalar Ahiliğin Kırşehir’de ortaya çıktığını ileri sürer. Diğer bir görüşe göre, Bağdat’ta büyük üstadlardan ders alan Ahi Evran, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı’ndan etkilenerek, 1205’te Anadolu’ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri’de Ahilik Teşkilatını kurmuştur..[7]

Tarihi kaynaklardan, Ahi Evran zamanında Anadolu’nun şehir ve kasabalarında ortaya çıkan Ahi kurumlarının, Ahi Evren’e bağlı merkezi bir teşkilat olabileceği imajı çıkıyor. En azından bu kurumlar, onun koyduğu ilkelere bağlı kalmış olmakla, manen Ahi Evran’in liderliğindeki geniş bir teşkilatın şubeleri gibidir. Fakat onun ölümünden sonra, bağlı olunan ilkelerde büyük benzerlikler mevcut olmakla beraber, İbn-i Batuta’nın belirtiği gibi, Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yayılan bu kurumlar arasında organik bir bağ bulunmamaktadır. [8]

Ahilik Teşkilâtı’nın sonuçları
* Ahilik, Anadolu’da köylere kadar yayılarak Anadolu’nun daha kısa sürede Türkleşip İslamlaşmasını sağlamıştır.
* Göçebe Türkmenler yerleşik hayata geçirilerek hem İslami uyum kolaylaşmış, hem de Türk şehirciliği hız kazanmıştır.
* 13. yy’ın ikinci yarısına kadar çoğunlukla gayrimüslimlerin Türk olmayan yerli halkın elindeki sanat ve ticaret işlerine Müslüman Türkler de katılmış ve hızlanma kazandırmıştır.
* Türk esnaf ve sanatkarları arasında sağlanan dayanışma ve yardımlaşma sayesinde Ahilik önemli bir güç haline gelmiş,hız kazanmış, asayişin bozulduğu zamanlarda (örneğin Moğol İstilası) kendi otoritesini yürütmüştür.
* Dini ve ahlaki yapı korunmuştur.

Ahiliğin menşeî ve dinî yapısı

Prof. Dr. Köprülü’ye göre Ahi birliklerinin ideolojik yapısını oluşturan öğelerden birisi Bâtınîliktir ve Ahilik teşkilatı Bektaşi İslâmî bir yapı barındırmaktadır. Ayrıca seyyah İbn-i Batuta’nın ifadesine göre Ahi zaviyeleri Bektaşi dergahına mensuptur. Hacı Bektaş-ı Veli’yle Ahi Evran’ın Kırşehir’de sık sık bir araya gelip sohbet ettikleri yazılır.

Fütüvvetnâmelere göre, Ahiliğin anenevi menşei Ali’ye dayanmaktadır. Hazreti Muhammed, Ali’ye “Sen benim yoldaşımsın, ben Cebrail’in yoldaşıyım, Cebrail de Allah’ın yoldaşıdır” diyor. Sonra Salmân-ı Fârisî’ye Ali’ye yoldaş olmasını söylüyor. Salmân-ı Fârisî’de Ali’nin elinden tuzlu su içerek ona yoldaş oluyor. Bundan sonra Peygamber Muhammed, Hazreti Ali’ye: “Ya Ali ben seni tamamlıyorum ve olgunlaştırıyorum,” diyerek şalvarını giydiriyor ve beline bağlıyor. Fütüvvetnâmelere göre; fütüvvetin temeli budur ve fütüvvet ehli arasında kadeh sunmak, şalvar giydirmek ve bel bağlamak, yani yoldaşlık ve kardeşlik kuralları buradan gelmektedir.[10]
Ahiliğin 7 kuralı

Ahi olmak ve peştemal kuşanmak için kişinin bir Ahi tarafından önerilmesi zorunludur. Üye olmak isteyenlerden yedi fena hareketi bağlaması ve yedi güzel hareketi açması beklenmektedir:

Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak
Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, hilim ve mülâyemet kapısını açmak
Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak
Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak
Halktan yana kapısını bağlamak, Hak’tan yana kapısını açmak
Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, Marifet Kapısını açmak
Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak

Kafirler, çevresinde iyi tanınmayanlar, kötü söz getirebileceği düşünülenler, zina ettiği ispatlananlar, katiller, (kasaplar), hırsızlar, dellallar, vergi memurları, vurguncular örgüte katılamaz.

Kadınlar, Ahiliğin “kadınlar kolu” olarak adlandırabileceğimiz Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) teşkilatına üye olmuşlardır.
Ahilik Teşkilâtı’nın özellikleri

Ahilik Teşkilatı Selçuklular döneminde ekonomik ve ticârî faaliyetlerinin yanı sıra, askerî ve siyasî faaliyetlerde de bulunmuş, aynen Bektaşi ve Yeniçeri Ocaklarının olduğu gibi Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda ve güçlenmesinde etkin rol oynamışlardır. Aşıkpaşazade Derviş Ahmet, Osmanlı’nın kurulmasında etkin olan Dört unsur arasında Ahiliği de belirtmiştir. İlk Osmanlı padişahlarının ve vezirlerinin çoğu Ahi Teşkilâtı’na mensup şeyhlerdir. [11]

Ahi Teşkilâtı’nın müslümanlara has bir kurum olarak iş görmesi 17. yüzyıla kadardır. Osmanlı Devleti’nin hakimiyet alanı genişleyip, gayrimüslim oranının artmasıyla farklı dinden kişilerin ortak çalışması zorunlu olmuştur. Din ayrımı gözetilmeden ortaya çıkan bu kuruluşa da gedik denmiştir. 1727 yılından itibâren rastladığımız bu kavram Türkçe bir kelime olup tekel veya imtiyaz anlamına gelmektedir. Kavram olarak “Osmanlı bünyesindeki esnaflığa ve sanatkarlığa girişi tetkik etmek” demektir.[12] Yapı olarak ahilikten farklı olmamakla birlikte ömrü onun kadar uzun olmamıştır. Zira 1838 Balta Limanı Antlaşması’yla tekel idaresi ortadan kalkmış ve gedikler çözülmüştür.

Ahilik teşkilâtı 3 dereceli bir düzene dayanır. Her kapı üç dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:

Yiğit
Yamak
Çırak
Kalfa
Usta
Ahi
Halife
Şeyh
Şeyh-ül Meşayıh

Ahilik, Galip Demir’e göre, “Türkler’in Rönesansı”dır. Veysi Erken’e göre, Ahilik ve kurum düzeni bugünlerin şartlarında bile, 5 çekirdek ilke ile, “Toplumsal sorumluluk, Hizmette mükemmellik, Dürüstlük ve doğruluk, Ortak yaşama” ile örnek bir ‘yatay örgütlenme’ toplum hareketi şekilendiriyor. Erken, Ahiliğin bu yönüyle, 2000’li yıllar için bile ileri bir örgütlenme modeli sunduğunu kaydediyor.

Ahilik töreleri yaygın Türkçe deyimlere dönüşmüşlerdir. Örnek olarak “pabucunu dama atmak” sözü ahiliğin peştamal kuşanma töreni ile ilgilidir. Çıraklıktan kalfalığa geçiş töreni öncesinde eğitimi tamamlanan çırağın pabucu dama atılır. Bir yandan da artık ustalarından, kalfalarından eskisi gibi ilgi görmeyeceğini ortaya koyar bu deyim.

Ahilikte sanatkarlar gündüzleri işyerlerinde 4 aşamadan oluşan hiyerarşi içinde mesleğin inceliklerini öğrenirler, akşamları toplandıkları ahi konuk ve toplantı salonlarında aynı hiyerarşi içinde ahlakî ve felsefî eğitim görürlermiş.

Kırşehir’de kabri bulunan Ahi Evran’ın kurduğu bu teşkilatla ilgili Ahilik geleneğinin unutulmaması için Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Odaları tarafından bazı şehirlerde her yıl Ahilik haftası ve kutlamaları yapılmaktadır. Ahilik teşkilatı, gençlerin iyi yetişmesini ve meslek kazanmasını sağlardı. Savaş, afet vs. kötü durumlarda da kuruma üyeler ve halk arasında dayanışma olurdu. Padişahlar ve diğer yöneticiler de ahilik teşkilâtını destekleyerek gelişmesini istemişlerdir.

Ergunca

Yazar Ergunca

Herkes Cennete Gitmek İster ama Hiç Ölmeden Cennete Gidilir mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir