16.Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Devleti’nin Karadeniz Siyaseti


En son Güncelleme tarihi ve güncelleyen: 9 Mayıs 2020 Kerim Usta

XVI. YÜZYILIN İKİNCİ YARISINDA OSMANLI DEVLETİ’NİN
KARADENİZ SİYASETİ

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

ÖZET:
XVI. yüzyıl gerek Osmanlı devletinin gerekse diğer Türk devletlerinin kıyasıya rekabet ettikleri ve Türk tarihi açısından Türklerin güçlü oldukları bir dönemdir. XVI. yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı devletinin başında Kanunî Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad, padişah olarak hüküm sürmüşlerdir. 1563 tarihinde Kanunî’nin Rusya’ya karşı Karadeniz ile Hazar Denizi’ni bir birine bağlama ve Osmanlı devletinin Karadeniz ve Kafkasya bölgelerinde kalıcı hakimiyet kurma mücadelesine yöneldiğini görüyoruz. Ancak, “Don-Volga Kanal Projesi” veya “Astarhan Seferi” olarak bilinen tarihi olay, II. Selim zamanında 1569’da Sokullu Mehmed Paşa tarafından uygulamaya konulmuştur.

Osmanlı devleti, Karadeniz’in kuzeyinden Türkistan’a kadar uzanan ve Altınordu devletinin toprakları üzerinde kurulan; Kazan Hanlığı, Kırım Hanlığı, Astarhan Hanlığı, Nogay Hanlığı ve Kasım Hanlığı gibi, hanlıkların Rus çarlığına karşı mücadelelerinde, Kafkasların güvenliğinin sağlanması hususunda, Türkistanlı tüccarların ve hacıların güvenliği, Karadeniz’de Osmanlı gemilerinin serbestçe gidip gelmelerini sağlamak gibi konularda, bir Karadeniz siyaseti geliştirmiştir.

Fatih Sultan Mehmed’in 1461’de Trabzon’u fethiyle başlayıp, Yavuz Sultan Selim’in Trabzon valiliği ve Çaldıran seferiyle gelişen, Osmanlı devletinin Karadeniz siyaseti, Kanunî Süleyman ile devam etmiş ve II. Selim devrinde (1566-1574) somut projeler ve seferler ile ortaya konulmuştur. III. Murad’ın (1574-1595) Türkistan’daki Özbek II. Abdullah Han (1563-1599) ile sağladığı, gerek Rusya çarlığına karşı, gerekse İran’da Şiî-Safevîler’e karşı, dostluk ve dayanışma örneği, Karadeniz siyaseti bakımından üzerinde durulması gereken çok önemli hususlardır.

Karadeniz ve Kafkaslar bölgesi her zaman stratejik öneme sahip bir sahadır. XVI. yüzyılın ikinci yarsında bölgeye Rusya çarlığı ve Safevî devleti hakim olmak istemişlerdir. Osmanlı devleti, Karadeniz’in kuzeyindeki Türk hanlıkları ve Türkistan’daki Özbek Hanlığı ile kardeşlik ve dostluk siyaseti takip ederek, daima işbirliği içerisinde hareket etmişlerdir. Osmanlı devleti, Karadeniz’e dökülen Ten (Don) nehri ile Hazar Denizi’ne dökülen İdil (Volga) nehirlerini bir kanal ile birleştirerek, Rusların Kafkaslar ve Karadeniz’e inmelerini engellemek ve bu bölgede Türk hakimiyetini devamlı kılmayı amaçlamıştır. Böylece, hem Karadeniz bölgesi, hem de Kafkaslar bölgesi ve öte yandan Türkistan’ın güvenliği ve Türk hanlıkları ile işbirliği içerisinde, Türk hakimiyeti temelli gerçekleşmiş olacaktı. Osmanlı tarihinin Türkçe arşiv belgeleri, kaynaklar ve inceleme eserlerine dayanarak bu araştırma hazırlanmıştır.

XVI. yüzyıl ortalarında Osmanlı devletinin başında, babası Yavuz Sultan Selim vali iken, 1494 yılında Trabzon’da doğmuş olan Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) padişah olarak bulunuyordu. Kanunî zamanında Osmanlı devleti, Türk tarihinin altın çağlarından birini yaşamaktaydı. Osmanlı devleti, Avrupa’da Almanya ve İspanya’ya karşı Fransa’yı himaye etmekteydi. Osmanlılar, Viyana kapılarına dayanarak, rakipsiz bir devlet kurmak gücünü göstermeyi başarmışlardı.

Yavuz Sultan Selim’in Doğuya (1514) Safevîler üzerine ve Güneye (1516-1518) Memluklar üzerine, yaptığı seferler sonucu, Osmanlı devletinin ülkeleri genişlemiş ve hakimiyet sahaları daha da artmıştı. Safevîler İran’da ağır bir darbe yemiş, Memluklar devleti artık tarihe karışmıştı. XVI. yüzyılın ikinci yarısına baktığımızda, Osmanlı toprakları “Üç Kıta” üzerine yayılmaktaydı. Tuna nehrinden Fırat nehri ötelerine, Kırım ülkesinden Cezayir’e kadar uzanıyordu. Mekke, Medine, Kudüs, Kahire ve Şam gibi, tarihi yerler başta olmak üzere, Türkler Afrika’nın büyük bir kısmını yönetimleri altına almışlardı. Barbaros kardeşler, Osmanlı devletini Batı Akdeniz’in en güçlü kuvveti haline getirmişlerdi.

Karadeniz çoktan bir Türk gölü haline gelmişti. 1472-1475 yıllarında, Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) Karadeniz’in kuzeyindeki toprakları Osmanlı devleti himayesi altına almıştı. II. Bayezid (1481-1512) ve Yavuz Sultan Selim devirlerinde, Kırım Hanlığı başta olmak üzere, Karadeniz’in kuzeyindeki Türk hanlıkları ile son derece müspet ilişkiler sürdürülmüştür. Sancak beyliğine Kefe’de başlayan Kanunî Süleyman (1508-1512) şehzâdeliğinden itibaren Karadeniz sahasının önemini bilmekteydi. Kanunî Süleyman, padişah olduktan sonra Osmanlı devletinin hakimiyetini hem denizlerde hem de karalarda artırmıştır. II. Selim ve III. Murad’da Karadeniz bölgesi, Kafkaslar ve Karadeniz’in kuzeyindeki Altınordu Hanlığı’nın yerine kurulmuş olan hanlıklar ile dayanışma ve dostluk üzerine olmuşlardı.

Eskiçağlardan itibaren Karadeniz bölgesi, Ege ve Akdeniz ile yoğun bir ekonomik bütünlük oluşturmuştu. Kırım’ın kıyısında bulunan denize açık az nüfuslu Kuzey Karadeniz kesimleri ve Boğdan (Moldova), önemli miktarda ürettikleri tahıl, et, balık ve diğer hayvanî ürünleri, sık nüfuslu Güney kesimine aktaran bir ihracat kapısı olma özelliği taşırdı. Güney’den ise, Kefe, Kili, Akkirman gibi, kuzey limanlarına büyük miktarda ipek, pamuk ve kenevirden yapılmış kumaşlar gönderiliyordu.

Karadeniz’de XV. ve XVI. yüzyıllarda kuzey-güney ticareti önemli sayılabilecek boyutlara ulaşmıştı. Karadeniz’in Kuzey kesiminde Harzem ve Azerbaycan’dan Aşağı Volga ve Azak bölgesine uzanan güzergâh 1520 yıllarına kadar oldukça faal bir durumdaydı. Karadeniz’de kuzey-güney ticareti, denizden Bursa-İstanbul- Kefe veya Akkirman’ı takip ediyordu. Bu güzergâhta önemli miktarda Türk-Müslüman tüccarı faaliyet gösteriyordu. Ruslar, Fatih’ten itibaren Kefe ve Azak gibi limanlara gelerek mallarını satabiliyorlardı. XVI. yüzyıla gelindiği zaman Ruslar, Karadeniz’de serbest ticaret yapabilmek için Osmanlı devletinden ahitnâme almışlardı. Ayrıca, Osmanlı devletinin Karadeniz sahillerinde birçok resmî gemi inşa tezgahları bulunmaktaydı. Bunlar arasında en önemlisi Candaroğulları’ndan bu tarafa kullanılmakta olan Sinop tersanesi idi.

Ruslar, XVI. yüzyıla gelinceye kadar dünya tarihinde önemli bir varlık gösterememişlerdi. III. İvan’dan (1462-1505) itibaren Rusların gücü hissedilir hale gelmiştir. Özellikle IV. İvan dönemi (1533-1584), Rusların kuvvetlerini birleştirdiği, Türk illerinde hüküm süren; Kazan, Astarhan, Nogay, Kasım ve Kırım gibi hanlıkların zayıfladığı dönem olmuştu. Denebilir ki, XVI. yüzyılda Türk hanlıkları için güneydeki Şiî-Safevî tehdidinden başka kuzeyde Rusya çarlığı ciddî bir tehlike oluşturmaya başlamıştı.

Bu gibi sebepler dolayı, Osmanlı devleti XVI. yüzyılın ikinci yarısından sonra, Ruslara kaşı Karadeniz ticareti ve siyaseti konusunda tavır almışlardır. Kefe ve Akkirman gibi bazı Osmanlı limanlarında, Ruslara ait mallar ve kürk ticareti oldukça azalmıştır. Bunun sebebi, Rus Çarı IV. İvan’ın 1547 yılından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde bulunan Kazan, Nogay, Kasım ve Astarhan hanlıklarına karşı uyguladığı işgalci, yayılmacı ve saldırgan siyasetidir. IV. İvan zamanında, Ruslar ile Osmanlıların Karadeniz hakimiyeti ve siyaseti meselesinde karşı karşıya geldiklerini söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra Türkistanlı hacıların durumu, Harzemli tüccarların Rusları, Osmanlı padişahlarına şikayetleri vb. diğer olayları da ilave etmek gerekir. Ruslar, İran’da hüküm süren Safevîler ile birlikte hareket ederken, Osmanlılar da Türkistan Hanlıkları ile beraber siyaset ve ittifak etmişlerdir.

OSMANLI DEVLETİ’NİN KARADENİZ SİYASETİ:
XVI. yüzyılın ikinci yarısında, çok açık bir biçimde Rus Çarı IV. İvan’ın Türk hanlıklarına karşı işgalci tutumu, Kanunî Süleyman’ı dünyanın en kudretli ve sorumlu devletinin padişahı olarak harekete geçirmiştir. Kanunî Süleyman’ın bu sebepten dolayı, 1563 yılında Ruslara karşı yoğun bir savaş hazırlığı içerisine girdiğini görüyoruz. Hatta, Don-Volga Kanalı projesinin Kanunî Süleyman zamanında planlandığını, ancak ortaya çıkan Avusturya-Macaristan topraklarındaki hadiseler yüzünden, padişahın Rusya çarlığı üzerine sefer yapmaktan vazgeçmek zorunda kaldığını biliyoruz.

II. Selim, babası Kanunî Süleyman’ın sağlığında kardeşi şehzâde Bâyezid ile taht mücadelesine girişmiş, işin sonunda Osmanlı devleti tahtına yegâne namzet olarak kalmayı başarmıştı. II. Selim, Kanunî’nin Zigetvar önlerinde vefât ettiği haberini Sokullu Mehmed Paşa’dan aldığı zaman Kütahya’da sancak beyliğinde bulunuyordu. Kütahya’dan gelerek 24 Eylül 1566’da Osmanlı devleti tahtına oturmuştu.

II. Selim, padişah olduktan sonra Osmanlı hükümetinin idaresini Sokullu Mehmed Paşa’ya havale ederek, sekiz yıl süren iktidarı boyunca endişesiz ve başarılı bir dönem geçirmiştir. II. Selim, Zigetvar’dan babası Kanunî Süleyman’ın nâşının getirilip, İstanbul’da Süleymaniye Camii’nin avlusundaki türbeye defin edilmesinden sonra, Osmanlı tahtında bir çok mesele ile yüz yüze gelmiştir.

XVI. yüzyılın ikinci yarısında, dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Osmanlı devleti; Orta Avrupa’dan Basra Körfezi’ne, Karadeniz’in kuzeyindeki Kırım’dan İran’a, Türkistan’a, Mısır’dan Arabistan yarımadasına, Yemen’e, Hint Okyanusu’na kadar uzanan geniş coğrafyalarda hâkimiyetini ve etkinliğini sürdürmekteydi.

II. Selim, Kanunî Süleyman devrinin sonlarında, Karadeniz’in kuzeyinde bulunan Rusya çarlığının, Türk yurtlarından Kazan (1552) ve Astarhan’ı (1556) acımasız bir şekilde nasıl işgal ettiğini, Kırım Hanlığı’nın gelecekte aynı tehlikeye maruz kalabileceğini, Rusların artık Karadeniz ve Kafkaslar sahasını baskı altına almaya çalışacaklarını biliyordu. Akıllı bir devlet adamı olan Sokullu Mehmed Paşa’yı bu gibi sebeplerden, vezir-i âzam olarak görevlendirmişti.

Lütfen Dikkat:Konu uzun olduğu için  sayfalara bölünmüştür. Bu sizin daha hızlı olarak konuya erişebilmenizi sağlayacaktır. Devamı için Tıkladığınızda sonraki sayfaya gidebilir veya sayfa numaraları ile seçim yapabilirsiniz.Aşağıda verilen link ise sizi yazının başlangıcına getirecektir.
Konuyu Paylaş
Avatar

Yazar Kerim Usta

Herkesin bir yaşama nedeni var. Benimki ise bir "Sevda"...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir