16.Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Devleti’nin Karadeniz Siyaseti

Son Güncelleme Zamanı:

XVI. YÜZYILIN İKİNCİ YARISINDA OSMANLI DEVLETİ’NİN
KARADENİZ SİYASETİ

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

ÖZET:
XVI. yüzyıl gerek Osmanlı devletinin gerekse diğer Türk devletlerinin kıyasıya rekabet ettikleri ve Türk tarihi açısından Türklerin güçlü oldukları bir dönemdir. XVI. yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı devletinin başında Kanunî Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad, padişah olarak hüküm sürmüşlerdir. 1563 tarihinde Kanunî’nin Rusya’ya karşı Karadeniz ile Hazar Denizi’ni bir birine bağlama ve Osmanlı devletinin Karadeniz ve Kafkasya bölgelerinde kalıcı hakimiyet kurma mücadelesine yöneldiğini görüyoruz. Ancak, “Don-Volga Kanal Projesi” veya “Astarhan Seferi” olarak bilinen tarihi olay, II. Selim zamanında 1569’da Sokullu Mehmed Paşa tarafından uygulamaya konulmuştur.

Osmanlı devleti, Karadeniz’in kuzeyinden Türkistan’a kadar uzanan ve Altınordu devletinin toprakları üzerinde kurulan; Kazan Hanlığı, Kırım Hanlığı, Astarhan Hanlığı, Nogay Hanlığı ve Kasım Hanlığı gibi, hanlıkların Rus çarlığına karşı mücadelelerinde, Kafkasların güvenliğinin sağlanması hususunda, Türkistanlı tüccarların ve hacıların güvenliği, Karadeniz’de Osmanlı gemilerinin serbestçe gidip gelmelerini sağlamak gibi konularda, bir Karadeniz siyaseti geliştirmiştir.

Fatih Sultan Mehmed’in 1461’de Trabzon’u fethiyle başlayıp, Yavuz Sultan Selim’in Trabzon valiliği ve Çaldıran seferiyle gelişen, Osmanlı devletinin Karadeniz siyaseti, Kanunî Süleyman ile devam etmiş ve II. Selim devrinde (1566-1574) somut projeler ve seferler ile ortaya konulmuştur. III. Murad’ın (1574-1595) Türkistan’daki Özbek II. Abdullah Han (1563-1599) ile sağladığı, gerek Rusya çarlığına karşı, gerekse İran’da Şiî-Safevîler’e karşı, dostluk ve dayanışma örneği, Karadeniz siyaseti bakımından üzerinde durulması gereken çok önemli hususlardır.

Karadeniz ve Kafkaslar bölgesi her zaman stratejik öneme sahip bir sahadır. XVI. yüzyılın ikinci yarsında bölgeye Rusya çarlığı ve Safevî devleti hakim olmak istemişlerdir. Osmanlı devleti, Karadeniz’in kuzeyindeki Türk hanlıkları ve Türkistan’daki Özbek Hanlığı ile kardeşlik ve dostluk siyaseti takip ederek, daima işbirliği içerisinde hareket etmişlerdir. Osmanlı devleti, Karadeniz’e dökülen Ten (Don) nehri ile Hazar Denizi’ne dökülen İdil (Volga) nehirlerini bir kanal ile birleştirerek, Rusların Kafkaslar ve Karadeniz’e inmelerini engellemek ve bu bölgede Türk hakimiyetini devamlı kılmayı amaçlamıştır. Böylece, hem Karadeniz bölgesi, hem de Kafkaslar bölgesi ve öte yandan Türkistan’ın güvenliği ve Türk hanlıkları ile işbirliği içerisinde, Türk hakimiyeti temelli gerçekleşmiş olacaktı. Osmanlı tarihinin Türkçe arşiv belgeleri, kaynaklar ve inceleme eserlerine dayanarak bu araştırma hazırlanmıştır.

XVI. yüzyıl ortalarında Osmanlı devletinin başında, babası Yavuz Sultan Selim vali iken, 1494 yılında Trabzon’da doğmuş olan Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) padişah olarak bulunuyordu. Kanunî zamanında Osmanlı devleti, Türk tarihinin altın çağlarından birini yaşamaktaydı. Osmanlı devleti, Avrupa’da Almanya ve İspanya’ya karşı Fransa’yı himaye etmekteydi. Osmanlılar, Viyana kapılarına dayanarak, rakipsiz bir devlet kurmak gücünü göstermeyi başarmışlardı.

Yavuz Sultan Selim’in Doğuya (1514) Safevîler üzerine ve Güneye (1516-1518) Memluklar üzerine, yaptığı seferler sonucu, Osmanlı devletinin ülkeleri genişlemiş ve hakimiyet sahaları daha da artmıştı. Safevîler İran’da ağır bir darbe yemiş, Memluklar devleti artık tarihe karışmıştı. XVI. yüzyılın ikinci yarısına baktığımızda, Osmanlı toprakları “Üç Kıta” üzerine yayılmaktaydı. Tuna nehrinden Fırat nehri ötelerine, Kırım ülkesinden Cezayir’e kadar uzanıyordu. Mekke, Medine, Kudüs, Kahire ve Şam gibi, tarihi yerler başta olmak üzere, Türkler Afrika’nın büyük bir kısmını yönetimleri altına almışlardı. Barbaros kardeşler, Osmanlı devletini Batı Akdeniz’in en güçlü kuvveti haline getirmişlerdi.

Karadeniz çoktan bir Türk gölü haline gelmişti. 1472-1475 yıllarında, Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) Karadeniz’in kuzeyindeki toprakları Osmanlı devleti himayesi altına almıştı. II. Bayezid (1481-1512) ve Yavuz Sultan Selim devirlerinde, Kırım Hanlığı başta olmak üzere, Karadeniz’in kuzeyindeki Türk hanlıkları ile son derece müspet ilişkiler sürdürülmüştür. Sancak beyliğine Kefe’de başlayan Kanunî Süleyman (1508-1512) şehzâdeliğinden itibaren Karadeniz sahasının önemini bilmekteydi. Kanunî Süleyman, padişah olduktan sonra Osmanlı devletinin hakimiyetini hem denizlerde hem de karalarda artırmıştır. II. Selim ve III. Murad’da Karadeniz bölgesi, Kafkaslar ve Karadeniz’in kuzeyindeki Altınordu Hanlığı’nın yerine kurulmuş olan hanlıklar ile dayanışma ve dostluk üzerine olmuşlardı.

Eskiçağlardan itibaren Karadeniz bölgesi, Ege ve Akdeniz ile yoğun bir ekonomik bütünlük oluşturmuştu. Kırım’ın kıyısında bulunan denize açık az nüfuslu Kuzey Karadeniz kesimleri ve Boğdan (Moldova), önemli miktarda ürettikleri tahıl, et, balık ve diğer hayvanî ürünleri, sık nüfuslu Güney kesimine aktaran bir ihracat kapısı olma özelliği taşırdı. Güney’den ise, Kefe, Kili, Akkirman gibi, kuzey limanlarına büyük miktarda ipek, pamuk ve kenevirden yapılmış kumaşlar gönderiliyordu.

Karadeniz’de XV. ve XVI. yüzyıllarda kuzey-güney ticareti önemli sayılabilecek boyutlara ulaşmıştı. Karadeniz’in Kuzey kesiminde Harzem ve Azerbaycan’dan Aşağı Volga ve Azak bölgesine uzanan güzergâh 1520 yıllarına kadar oldukça faal bir durumdaydı. Karadeniz’de kuzey-güney ticareti, denizden Bursa-İstanbul- Kefe veya Akkirman’ı takip ediyordu. Bu güzergâhta önemli miktarda Türk-Müslüman tüccarı faaliyet gösteriyordu. Ruslar, Fatih’ten itibaren Kefe ve Azak gibi limanlara gelerek mallarını satabiliyorlardı. XVI. yüzyıla gelindiği zaman Ruslar, Karadeniz’de serbest ticaret yapabilmek için Osmanlı devletinden ahitnâme almışlardı. Ayrıca, Osmanlı devletinin Karadeniz sahillerinde birçok resmî gemi inşa tezgahları bulunmaktaydı. Bunlar arasında en önemlisi Candaroğulları’ndan bu tarafa kullanılmakta olan Sinop tersanesi idi.

Ruslar, XVI. yüzyıla gelinceye kadar dünya tarihinde önemli bir varlık gösterememişlerdi. III. İvan’dan (1462-1505) itibaren Rusların gücü hissedilir hale gelmiştir. Özellikle IV. İvan dönemi (1533-1584), Rusların kuvvetlerini birleştirdiği, Türk illerinde hüküm süren; Kazan, Astarhan, Nogay, Kasım ve Kırım gibi hanlıkların zayıfladığı dönem olmuştu. Denebilir ki, XVI. yüzyılda Türk hanlıkları için güneydeki Şiî-Safevî tehdidinden başka kuzeyde Rusya çarlığı ciddî bir tehlike oluşturmaya başlamıştı.

Bu gibi sebepler dolayı, Osmanlı devleti XVI. yüzyılın ikinci yarısından sonra, Ruslara kaşı Karadeniz ticareti ve siyaseti konusunda tavır almışlardır. Kefe ve Akkirman gibi bazı Osmanlı limanlarında, Ruslara ait mallar ve kürk ticareti oldukça azalmıştır. Bunun sebebi, Rus Çarı IV. İvan’ın 1547 yılından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde bulunan Kazan, Nogay, Kasım ve Astarhan hanlıklarına karşı uyguladığı işgalci, yayılmacı ve saldırgan siyasetidir. IV. İvan zamanında, Ruslar ile Osmanlıların Karadeniz hakimiyeti ve siyaseti meselesinde karşı karşıya geldiklerini söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra Türkistanlı hacıların durumu, Harzemli tüccarların Rusları, Osmanlı padişahlarına şikayetleri vb. diğer olayları da ilave etmek gerekir. Ruslar, İran’da hüküm süren Safevîler ile birlikte hareket ederken, Osmanlılar da Türkistan Hanlıkları ile beraber siyaset ve ittifak etmişlerdir.

OSMANLI DEVLETİ’NİN KARADENİZ SİYASETİ:
XVI. yüzyılın ikinci yarısında, çok açık bir biçimde Rus Çarı IV. İvan’ın Türk hanlıklarına karşı işgalci tutumu, Kanunî Süleyman’ı dünyanın en kudretli ve sorumlu devletinin padişahı olarak harekete geçirmiştir. Kanunî Süleyman’ın bu sebepten dolayı, 1563 yılında Ruslara karşı yoğun bir savaş hazırlığı içerisine girdiğini görüyoruz. Hatta, Don-Volga Kanalı projesinin Kanunî Süleyman zamanında planlandığını, ancak ortaya çıkan Avusturya-Macaristan topraklarındaki hadiseler yüzünden, padişahın Rusya çarlığı üzerine sefer yapmaktan vazgeçmek zorunda kaldığını biliyoruz.

II. Selim, babası Kanunî Süleyman’ın sağlığında kardeşi şehzâde Bâyezid ile taht mücadelesine girişmiş, işin sonunda Osmanlı devleti tahtına yegâne namzet olarak kalmayı başarmıştı. II. Selim, Kanunî’nin Zigetvar önlerinde vefât ettiği haberini Sokullu Mehmed Paşa’dan aldığı zaman Kütahya’da sancak beyliğinde bulunuyordu. Kütahya’dan gelerek 24 Eylül 1566’da Osmanlı devleti tahtına oturmuştu.

II. Selim, padişah olduktan sonra Osmanlı hükümetinin idaresini Sokullu Mehmed Paşa’ya havale ederek, sekiz yıl süren iktidarı boyunca endişesiz ve başarılı bir dönem geçirmiştir. II. Selim, Zigetvar’dan babası Kanunî Süleyman’ın nâşının getirilip, İstanbul’da Süleymaniye Camii’nin avlusundaki türbeye defin edilmesinden sonra, Osmanlı tahtında bir çok mesele ile yüz yüze gelmiştir.

XVI. yüzyılın ikinci yarısında, dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Osmanlı devleti; Orta Avrupa’dan Basra Körfezi’ne, Karadeniz’in kuzeyindeki Kırım’dan İran’a, Türkistan’a, Mısır’dan Arabistan yarımadasına, Yemen’e, Hint Okyanusu’na kadar uzanan geniş coğrafyalarda hâkimiyetini ve etkinliğini sürdürmekteydi.

II. Selim, Kanunî Süleyman devrinin sonlarında, Karadeniz’in kuzeyinde bulunan Rusya çarlığının, Türk yurtlarından Kazan (1552) ve Astarhan’ı (1556) acımasız bir şekilde nasıl işgal ettiğini, Kırım Hanlığı’nın gelecekte aynı tehlikeye maruz kalabileceğini, Rusların artık Karadeniz ve Kafkaslar sahasını baskı altına almaya çalışacaklarını biliyordu. Akıllı bir devlet adamı olan Sokullu Mehmed Paşa’yı bu gibi sebeplerden, vezir-i âzam olarak görevlendirmişti.

Kanunî Süleyman, vefâtından önce yalnız Rusların, Karadeniz ve Kafkaslar üzerinde teşkil ettiği siyasî tehlikeyi önlemek için değil, Kuzey’de ve Türkistan’daki Müslümanlar nazarında “Halife-i rûy-i zemin” sıfatıyla haiz olduğu dinî nüfuzu korumak için de harekete geçmek istiyordu. O’nu İslâmiyet’in hâmisi yapan en mühim sıfatı, Mekke ve Medine’nin hâdimi, Hac yollarının koruyucusu olması idi. Aynı durum II. Selim için de geçerliydi. Çünkü O, her yönüyle Osmanlı devletinin padişahıydı.

II. Selim devrinin başlarında, Türkistan Müslümanlarına, hac veya ticaret için Osmanlı ülkelerine geçmek, hemen hemen imkansız hale gelmişti. Bunun için Şeybânîler’den (Özbekler) Harzem Hanı Hacı Mehmed (1560-1603), yeni Osmanlı padişahı II. Selim’e Haydar Bahadır adındaki elçisi ile bir mektup göndermişti. Mektubunda; Acem Şahı’nın Türkistan’dan giden hacıları kendi memleketine girer girmez tutuklattığını ve Astarhan’ı alan Moskofların da, hacılara ve tüccarlara yol vermeyip güçlük çıkardığını bildiriyordu. Astarhan’ın Osmanlılar tarafından fethedilip, bu yolun açılmasını istiyordu. Şüphesiz O, Halife-Sultan’a Kazan ve Astarhan gibi, Müslüman memleketlerinin “kafir” Moskoflar eline düşmesinden de şikayet ediyordu. Bir taraftan Rusya çarlığını öte yandan Safevî şahlığını Osmanlı devletine şikayet etmekteydi.

II. Selim, Harzem Hanı Hacı Mehmed’e gönderdiği cevabında; İran Şahı’nın tutuklattığı adamların kurtarılmasına çalışacağını ve hacılarla tüccarların, emniyetle gidip gelebilmeleri için, Astarhan yolunun açılmasına niyet ettiğini bildiriyordu. Osmanlı devletine, Moskoflara karşı şikayetler, sadece Kırım’dan ve Nogaylar’dan değil, Türkistan Müslümanlarından da geliyordu. Türkistan ve Karadeniz’in kuzeyindeki Türk illerindeki Müslümanların müracaatlarını yerine getirmek için Ruslara karşı harekete geçmek, Osmanlı Sultanı için bir kere daha bir zaruret olarak kendini gösteriyordu. Bu mektuplarda belirtildiğine göre, hacılar kadar tüccarların menfaati de önemli idi. İdil havzası yüzyıllardan bu tarafa Harzem’e (Hive) yalnız siyasi değil, kültür ve ticaret bakımından da sıkı sıkıya bağlı idi. Çünkü, İdil nehri havzasında yaşayan Bulgar hanlarına ve halkına, onuncu yüzyılda Müslümanlığı Harzemli tüccarlar benimsetmiş ve öğretmişlerdi.

II. Selim devrinde, Türkistan’dan Osmanlı devletine gelen mektupların çoğu, hacıların durumları, geliş ve gidişleri ile ilgilidir. Oralardan gelen elçiler İstanbul’a gelirler, gerekli görevlerini yaparlar, sonra Mekke’ye Hacca giderler ve tekrar İstanbul’a dönerlerdi. Türkistanlı hacıların ve elçilerin içinde, aylarca İstanbul’da kalanlar da olurdu. Bu elçilerin güven içinde Hacca gidip gelmeleri Osmanlı devletinin en çok önem verdiği işlerden biri idi. Hacılar topluluğu, yolda her hangi bir saldırıya uğradığı an, hemen durum Osmanlı padişahına bildirilir ve gereken yapılırdı. XVI. yüzyılda, Osmanlı devleti, adetâ bütün Türklerin hâmisi olarak görülmekteydi.

Rusların 1556 yılında Astarhan’ı işgal etmeleri, Türkistan Müslümanlarının Hazar Denizi’nin kuzeyinden İstanbul ve Mekke’yi ziyaretlerini imkansız hale getirmişti. Güney’de de Şiî-Safevîler, Türkistan hacılarının topraklarından geçmesine izin vermiyorlardı. Bu arada Rusların İdil nehri vâdisine yerleşmeleri ile Türkistan istikâmetinde yayılmaya başlamalarından endişeye kapılan Türk-Müslüman ahâli, İstanbul’a gönderdikleri mektuplar ve elçiler ile Osmanlı padişahından acil yardım istiyorlardı. Çünkü, Türkistan’da saltanat süren Türk hanlarının kuvvet ve kudretleri, Kazan ve Astarhan’ı işgal eden Moskoflara karşı, etkili bir darbe vuracak durumda değildi.

Bütün Türk ve İslam âleminin hâmisi, bütün Türkistan ve Avrupa’nın en güçlü asker milleti, Osmanlı Türkleri idi. Bu yüzden de Astarhan’ın kurtarılmasını, Osmanlı devletinden ricâ ediyorlardı. Osmanlı padişahı II. Selim, “Müslümanların Halifesi” olması hasebiyle, diğer ülkelerdeki Müslümanların, özellikle Sünnîlerin başı sayılıyordu. Hac yolunun güven altında bulundurulması da, Osmanlı padişahlarının önemli görevlerinden biri sayılmaktaydı.

Astarhan, Hazar Denizi’nin kuzeyinde bir liman şehri, aynı zamanda bir ticaret merkezi idi. Rusya’nın, Müslümanların ticaret yollarını ve pazarlarını ele geçirmeleri, kendilerine tâbî hale getirmeleri, Müslümanları kızgınlığa ve endişeye sevk ediyordu. Bundan en çok etkilenen ise Harzem/Hive olmuştu. Çünkü, İdil/Volga havzası, öteden beri Harzemli tüccarların ticaret bakımından önemli bir pazarları idi. Bu yüzden Harzem Hanı, ister-istemez çeşitli hediyelerle, Harzemli tüccarlara imtiyaz istemek için Moskova’ya Rus Çarı IV. İvan’a elçiler göndermişti.

Harzem Hanı Hacı Mehmed, Rus Çarı IV. İvan’dan olumlu cevap alamayınca, Haydar Bahadır adlı elçi ile II. Selim’e bir mektup göndererek Astarhan’ın nasıl Moskof eline geçtiğini, Rusların yaptığı zulüm ve baskıyı anlattıktan sonra, Türkistanlı hacıların İran üzerinden Hacca gidemediklerini, Şah Tahmasb’ın Türkistan hacılarını durdurup hapsettiğini, bu durumda gerek hacıların gerekse tüccarların, Rus işgali altındaki sahadan geçebilmeleri için Astarhan yolunun açılması hususunda Osmanlı padişahından yardım istemekteydi.

Osmanlı devleti ile XVI. yüzyılda önemli münasebetleri olan Türk hanlıklarından biri de Nogay Hanlığı (1502-1557)’dır. Nogay Hanlığı, Altınordu devletinin (1223-1502) çöküşünden sonra, Volga’dan İrtiş nehrine ve Hazar Denizi’nden Aral Gölü’ne kadar uzanan sahaları içine almaktaydı. Merkezi, Yayık nehrinin çıkışındaki Saraycık şehri idi. Ahâlisinin esas unsurunu Kazan, Kırım, Astarhan ve Sibir hanlıklarında olduğu gibi, Kıbçak zümresine ait Türk boyları teşkil etmekteydi. Bunlar da Osmanlı devletini Ruslara karşı bir sığınak olarak görüyorlardı.

XVI. yüzyıl, Nogay Hanları için tam bir dağılma dönemi olmuştu. 1557-1558’deki kuraklık sebebi ile çok fakir bir duruma düşmüşlerdi. Kıbçak Çölü’nün o zamanki durumunu: “Yoğıdı anda vuhu targa gıda, Su bulamazdı kurbağa buçga”beyiti açıklamaktadır. Kırım Hanlığı’na bağlı Küçük Nogayların reisi Yusuf Mirza ile Rusya’ya bağlı Ulu Nogayların reisi İsmail Mirza arasındaki mücadeleler sonucu, Türk nüfusu bu bölgelerde iyice azalmış ve

Ruslar da boş kalan yerlere kolayca yerleşmişti. Nogayların Kazan ile ticari ilişkileri vardı. At, davar, deri satıp, hububât, mâmül eşya ve zînet eşyaları alıyorlardı. Rusların Kazan’ı işgali ile Nogaylar, oldukça sıkıntıya düşmüşlerdi.

Kazan ve Astarhan Hanlıkları’nın 1552-1557 yıllarında Rusya’ya tâbî olmasından sonra, Nogay Hanlığı da, IV. İvan’ın hâkimiyetini 1555-1557 yıllarında tanımak zorunda kalmışlardı. Türkiye’ye ilticâ etmiş olan eski Astarhan Hanı Yağmurçı Han ve sonraki Astarhan Hanı Derviş Ali Han ve oğlu, Astarhan şehrinin Kırım Hanı’na verilmesini istemiyorlardı. Onlar Astarhan’ın Nogaylar’ın elinde, ancak Osmanlı idaresinde kalmasını istiyorlardı. Bu yüzden de Osmanlı Sultanı’nı bizzat harekete geçirmek için teşvik ediyorlardı.

Astarhan yolunun açılması için Osmanlılar’dan İdil boyuna bir sefer yapmalarını isteyen, sadece İdil nehrinin Batı kısmında yaşayan Nogay mirzaları değil, Buharalı ve Hiveli tüccarlar da bunu istiyorlardı. Çünkü bunlarında Mekke ve İstanbul ile doğrudan münasebetleri kesilmişti. Bu sırada Nogay mirzalarının başında “Küçük Nogay Ordası”nın reisi Kadı Mirza bulunuyordu. İstanbul’a adamlar ve mektuplar göndererek Astarhan’a karşı bir an evvel sefer açılmasını istiyordu. Bu konudaki müracâtın diğer Nogay mirzaları tarafından da yapıldığı, hatta İdil nehrinin doğusundaki “Büyük Nogay” mirzalarının bu yoldaki isteklerini İstanbul’a daha önceden yollamış olmaları mümkündür.

Astarhan şehri, Osmanlı devleti için de çok önemli idi. Kuzey ve doğu ticaret mallarını İstanbul’a daha kolay getirmek düşüncesi ile Türkistan-Astarhan-Kırım yolunu kendi hesabına canlandırmayı düşünüyordu. Kazan ve Astarhan’ın Ruslar tarafından alınmış olması, Karadeniz’in doğrudan dğruya tehlikeye düşmesi demekti. Moskova’nın derhal Hazar, Kafkas, Karadeniz arasındaki yollara hakim yerlerde kaleler yapmaya girişmesi ve Rusların Terek ırmağı boyunda bir kale yapmakta oldukları haberinin gelmesi, Rusların Kuzey Kafkasya’ya da el atacakları anlamında idi ve olayın önemini daha da artırmıştı.

Bütün bu nedenlerden dolayı, Osmanlı devleti için Astarhan-Kazan seferine çıkmak, Karadeniz ve Hazar Denizi arasını kontrol altına almak bir zaruret haline gelmişti. Nihayet, II. Selim bu düşüncesini 1568 yılında gönderdiği bir mektupla, Harzem Hanı Hacı Mehmed’e bildirerek, Hac yolunun açılması için gerekenin yapılacağını ifade ediyordu. “… inşâllâhı’l-izze’l-ekrem mahall-i mezbûrdan yol açılub vâridin ve sâridin emniyyeti hâl ve refâhiyyet-i bâl ile murûr ve ubûr itmeleri içün vakt-i ve zemâni ile hüsn-i tedârik olmağa niyyet olunmuşdur. Bi inâyeti’llâh-i Teâla hayırlar ile müyesser ve mukadder olmuş olalar”. Mektupta, ayrıca İran Şahı’nın hapsettirdiği Türkistan’lı hacıların durumlarının İstanbul’a gelmekte olan İran elçisinden sorulacağı ve kurtulmaları için gayret gösterileceği bildiriliyordu.

II. Selim, yine 1568 yılında Kırım Hanı’na gönderdiği başka bir mektupta; Semerkant’tan, Buhara’dan ve Harzem’den Hacı Mehmed Han’dan aldığı mektuplar üzerine, Türkistanlı hacıların ve tüccarların yol emniyetini sağlamak için Astarhan’ı zaptetmeye karar verdiğini bildirip, bu hususta başarılı olmak için ne gibi tedbirler alınması gerektiğinin bildirilmesini istiyordu.

Kırım-Tatar Hanı’na yazılan mektupta; “Kazan ve Ejderhan (Astarhan) vilayetleri eskiden Nogayların elinde idi. Şimdi niçin kafirlerin (Moskoflar) eline geçmiştir. İçinde ve etrafında kalan Tatar mirzalarından kimler vardır? Ve ne zaman ve ne sebeple bu kale elden gitmiştir? Bütün bu hususlar hakkında mufassal ve açık malûmât isterim. Bu vilayetin fetholunması en mühim işlerden olduğundan buna kati olarak karar verdim”, diyordu. Ayrıca, II. Selim tarafından, Kefe sancak beyine bir mektup gönderilerek, o havalide ki, Nogay ve Çerkez beylerine mektuplar gönderilip, Osmanlı devletine itaatkâr olup olmadıklarının öğrenilmesi isteniyordu. Osmanlı devleti artık Rusya çarlığı üzerine bir sefer yapmak düşüncesini taşıyordu.

OSMANLI DEVLETİ’NİN DON-VOLGA KANALI (1569) MESELESİ:
Rusların büyük ticaret yollarını ve pazarlarını ele geçirerek, Türkistan Müslümanlarının ticaretini kendisine tâbî hale getirmesi, Hint Okyanusu’nda Hac ve ticaret yolları için Portekizliler ile savaşan Osmanlı devletini Karadeniz’in kuzeyinde kıtalar arası büyük ticaret yollarından biri olduğunu bildiğimiz, Türkistan-Astarhan-Kırım yolunu kendi hesabına canlandırmaya sevk etmişti. Osmanlı devleti, nihayet meseleyi ciddiyetle ele almaya karar vermişti. II. Selim’in tahta çıkışı ile baş gösteren kargaşalıklar yatışmış, vezir-i azâm Sokullu Mehmed Paşa, işleri her zamankinden daha kuvvetli bir otorite ile bizzat kendi ellerine almıştı.

Osmanlı devletinin batı taraflarında henüz bir ihtilafı yoktu. Avusturya İmparatoru Maximilien ile sekiz yıllık bir barış antlaşması imzalanmıştı. Ayrıca, Safevîler ile de, İstanbul’a gelen elçileri vasıtasıyla; evvelki esaslar üzerinde, yeni bir barış ahitnâmesi imzalandı. Her tarafta barış ve emniyet sağlanmıştı. 1568 yılı başlarında “Astarhan Seferi” meselesi “Divân-ı Hümâyûn”da önemle görüşüldü. Kuzeye bir sefer düşüncesi Osmanlı devletini çoktandır meşgul ediyordu. Daha Sokullu’dan önce, Semiz Ali Paşa’nın vezir-i azâmlığı esnâsında, 1563 yılında Kanunî Süleyman zamanında, Don-Volga arasında bir kanal açılması ve bu nehirler üzerinde kaleler yapılması düşünülmüş, fakat sonra vazgeçilmişti.

Astarhan seferi baştan beri, Don-Volga kanalı projesi ile birlikte düşünülmüştü. Kefe sancak beyi Kasım bey tarafından İstanbul’a gönderilen bir arz, seferin planı hakkında bize bilgi vermektedir. “ Ol tarafda Azak denizine dökülen Ten suyu ile Harzem (Hazar) denizine mülâki olan İtil (Volga) suyunun arası çok mesâfe olmayub eğer bu iki nehir birbirine îsâl oluna Sefâin-i İslâmiyye Karadenizden Azak denizine andan Ten suyuna dâhil olub ol tarafı teshîr eyledikden sonra İtil nehri Harzem denizine ve sol edrafında olan Harzem ve Gîylân ve Şirvân ve Cürcân vilâyetlerini a’sân vechile teshir mümkün olur deyû şerh ve beyân olunmağla Vezir-i âzamın tervici ile bu husus Kâsım beğe tefvîz berren ve bahren çok mühimmât ve asâkir irsâl ve Kırım hanı Devlet Giray’a dahi bu hizmetde bulunmak üzere Fermân-ı Hümâyûn isdâr buyuruldu”.

Sokullu Mehmed Paşa, kanal projesine çok önem veriyordu. Çünkü bu Osmanlıların “Cihan hâkimiyeti” bakımından çok mühimdi. Hazar Denizi’nin Karadeniz ile birleştirilmesi, İran ve Türkistan ile ulaşımı temin edecekti. Türkistan’a ulaşmak için kara yoluna bir de deniz yolu eklenerek aradaki İran engeli aşılmış olacaktı. İran seferlerinde Don ve Volga nehirleri vasıtasıyla erzâk ve cephâne nakli kolay olacaktı. Etrafta bulunan Şirvân, Karabağ ve Gürcistan’nın tamamı kolaylıkla kontrol altına alınabilecek, buralara Rusların yayılması önlenebilecekti.

Astarhan Hanlığı topraklarının, Ruslardan kurtarılması ile Moskof çarlığı, Hazar Denizi’nden yukarı atılacak ve Rusların kontrolünü arzu ettiği Karadeniz yolu kesilecekti. Astarhan topraklarının elde bulundurulması sûreti ile Türkistan hacılarının rahatlıkla geçebileceği bir yol temin edilmiş olacaktı. Ayrıca Kırım Hanlığı’nı kuzeyden ve doğudan tehdit eden tehlikeli vaziyete son verilip, istikbâli kurtarılmış olunabilecekti. Büyük menfaatler sağlayacak olan böyle bir projeye, Kazan Türklerinin, Osmanlı devletini ısrarla teşvik ettiği unutulmamalıdır. Bu projenin kendilerine neler kazandıracağı anlatılarak, Osmanlı devlet adamlarını iknâ etmişlerdi.

Don-Volga Kanalı projesini, Hammer ve O’na bağlı bazı batılı müelliflere göre, ilk önce Sokullu Mehmed tasarlamıştır. Bu düşünceye pek çok İslam tarihçisi karşı çıkarak, projenin Sokullu’dan önce 1563’de Semiz Ali Paşa zamanında düşünüldüğü, bazı tarihçiler de, zamanın Türk münevverlerince ihtiyaç karşısında düşünülüp tasarlanmış millî bir fikir olduğunu, Sokullu’nun ise bu haklı mutealayı kabul ettiğini söylemektedirler. Hatta, bu iş düşünülmekle kalmamış, Kanunî Süleyman zamanında Türkistan’a yardım için İran’ın kapadığı Hac yolunu, o taraftan açmak amacı ile “Kanal Projesi” için gerekli hazırlıklar başlamış, ancak Avusturya cephesinde meydana gelen hızlı gelişmeler yüzünden, Kanunî Süleyman, dikkatini tekrar batıya çevirmişti. Kanunî, 1566’da çıktığı Zigetvar seferi sırasında hastalanarak vefât etmiş, böylece Karadeniz ile Hazar Denizi’nin birleştirecek olan “Kanal Projesi” geriye bırakılmıştı.

Bu arada Kırım Hanı Devlet Giray’ın, Kanal Projesi aleyhindeki çalışmalarını da, gözardı etmemek gerekir. Şüphesiz, Devlet Giray, Sultan II. Selim’i bu düşünceden vazgeçirmeye çalışmış, ama başarılı olamamıştı. Fakat Kırım Hanı, II. Selim’in bu planını Moskof Çarı IV. İvan’a bildirmekten geri durmamıştır. Ayrıca, Astarhan şehrinin kavgasız Kırım Hanlığı’na bırakılmasını Ruslardan istemiş, ancak Rus Çarı IV. İvan buna kulak asmamıştı.

“Don-Volga Kanal Projesi”ne karşı çıkan devlet adamları da vardı. Savaş taraftarı ve enerjik bir devlet adamı sayılan Sokullu Mehmed, bu projeyi destekliyordu. Fakat II. Selim’in yeni devlet görevlerine getirdiği danışmanları, Sokullu’nun mutlak otoritesini yıpratmak için, her fırsatta bu seferin bir hayali girişim olduğunu, boş yere devleti nihayetsiz masraf ve zarara sokacağını ileri sürerek engel olmaya çalışıyorlardı. Fakat, Karadeniz’in Kuzeyindeki memleketlerin durumunu yakından bilen kimselerin verdiği bilgilere dayanan Sokullu Mehmed, herkese rağmen sefer için ısrar etti ve II. Selim’e bu hususta kendi fikrini benimsetti. Geniş bir plan halinde tasarlanan bu seferden Osmanlı devleti bir çok faydalar bekliyordu.

Osmanlı devleti için her şeyden önce, Azerbaycan ve İran’a yapılacak seferler için kolay bir yol açılacaktı. Don-Volga nehirlerinin biri birine en çok yaklaştığı yerde bir kanal açılırsa, Karadeniz’den Hazar Denizi’ne gemilerle doğrudan doğruya, erzak ve mühimmat sevk olunabilecekti. Doğu seferleri rahat yapılacak, Şirvân, Karabağ ve bütün Gürcistan’ın itaatı sağlanacak, Osmanlı kuvvetleri İran’ın en iç bölgelerine kadar gidebilecekti. Bunun yanı sıra, Astarhan’ın Moskoflar elinden kurtarılması “Bahr-ı Zulemât”a (Karanlık Deniz) kadar fetihler yapılması, Rus ve Çerkez memleketlerine akınlar yapılması da düşünülüyordu.

O dönem de İstanbul’da bulunan, Fransız elçisinin raporuna göre; Osmanlıların seferinde amaç, “Şirvan’a erzak ve mühimmât sevk etmek, Hazar Denizi’ne inmek için Volga ve Don nehirleri arasında bir kanal açmaktır”. Bunu emniyete almak için Moskofların elinden, evvelce Kırım Hanı’nın olan, Astarhan ve Kazan’ın tekrar alınması düşünülmekte, Ruslar ile bir savaş dahi göze alınmaktadır. Avusturya elçisi ise; “Astarhan’ı zaptetmek, böylece kuzey ve doğu ticaret mallarını, İstanbul’a daha kolay getirmek için, Padişah’ın Don-Volga nehirleri arasında seyr-ü sefere müsait bir kanal açmak istediğini söylüyordu. Keza o, Moskofların ve İranlıların bu işe mani olmak isteyeceklerini düşünen Türklerin, ona göre tedbir aldıklarını da ilâve ediyordu”.

Bu arada Osmanlı Topkapı Sarayı’na, Gürcistan ve Şirvân beylerinden de, Safevîlere karşı himâye istemek üzere, bir biri arkasından elçiler gelmekte idi. Gönderilen emir üzerine Kefe sancak beyi, Kırım Hanı ile müşâvere ederek, Astarhan’ın fethi için neler yapılabileceğini ve nelere ihtiyacı olduğunu bir defter halinde İstanbul’a bildirmişti. Sokullu Mehmed, önce Kefe sancak beyi iken Beylerbeyiliğe; Çerkez olup bu taraflar hakkında etraflı bilgisi olan kâbiliyetli bir adamını, “şıkk-ı sâni defterdârı” Kâsım beyi, 1568’de tayin etmişti. Kâsım Bey, Kefe’de bilenlerden malumât topladığı gibi, özel olarak adamlar gönderip bölgeyi tetkik ettirdi. Kazılacak yeri altı deniz mili olarak, dört fersâh (yirmi-yirmi beş kilometre kadar) tespit ettirmişti.

Sokullu Mehmed, büyük bir gayretle giriştiği “Ejderhan Sefer-i Mühimmi” için hummâlı bir gayret göstererek, erzak ve mühimmâtın hazırlanmasını, nakliyat için İdil nehrinde seyr-ü sefere müsait altları düz küçük gemilerin yapılmasını, Osmanlı memleketlerinin her tarafından toplanacak ordu için her bir yana emirler gönderilmesini sağlıyordu. İlk olarak Kefe sancak beyine bir ferman göndererek, gemi inşaâtının bir an önce başlayıp tamamlanması için Kaptan Mustafa Paşa’yı ve Ahmed Reisi yanına yardımcı tayin etti.

“Kefe sancağı beyine hâliyâ Ejderhan mühimmi için binâ olunmak ferman olunan gemilere hassa-i hümâyunum ratiblerinden kudvetü’l-emsâli ve’l-ikrân Musır Mustafa zeyîd kudre ehli vukûf ve yarar olmağın irsâl olunub geri hassa reislerinden Ahmed kâtib ta’yin olunmasın ricâ itmeğin mean gönderilmişdür. Buyurdum ki vüsûl buldukda binâ olunmak ferman olunan gemileri mezkurun marifetiyle binâ itdürüb itmâmı müsalâhat eylemekde sây-ı ve ikdâm eyleyesin. Fi 18 Muharrem 972”, denilmektedir.

“Sokullu Mehmed, Kırım Hanı’na bu nâmeyi yolladıktan sonra, Ejderhan seferine gönderilecek kuvvet içinde tedârikatta bulundu. Canik beyi Ahmed beyi sefere memur eyledi. Kuvve-i Seferiyye Kefe Beylerbeyisi Kasım Bey’in komutasında bulunacak, Çerkez ümerâsının kâffesi maiyyetine iltihâk edecekti. Tatar (Kırım) askerinin başbuğluğuna Tatar Hanı’nın kethüdâsı nasb edilmek muvafık görülmüştü….”.

Sokullu Mehmed, Kırım Hanı’ndan oranın fethi için hangi malzemelerin gerektiği, nelerin lazım olup nasıl hareket edileceğini sormuş, oda gerekli olan şeyleri yazıp bildirmişti. Sokullu’da, Kırım Hanı’nın istediği gerekli şeyleri hazırlayıp, hemen Kefe’ye, yani Azak Kalesi’ne göndermişti. Daha ne gerekiyorsa gönderileceğini bildirerek Ejderhan’ın fethi için gayret sarf edilmesini istiyordu. Ayrıca, Sokullu Mehmed, hazırlıkta hiç bir kusur olmaması için, Kefe vilayetindeki bütün kalelerin dizdârlarına (komutanlarına) ve Azab ağalarına, “Ejderhan umuru” için ne gerekiyorsa tehir edilmeden verilmesini bildirmiştir.

Daha sonra Kefe Beylerbeyisi tarafından, Ejderhan Seferi için zahire lazım olduğu bildirilmişti. Bunun üzerine isteği derhal yerine getirilerek, balıkçı donbozlarından ve rençber gemilerinden tutulup zahire yüklenilmesi istenilmiştir. Bütün malzemeler; kereste, zahire, iâşe, kazı malzemeleri vs. Azak Kalesi’nde toplanmıştı. Azak Kalesi, hem seferin önemli bir dayanağı, hem de hareketin çıkış noktası olacaktı. Kefe Kadısı’na asker için beş yüz kantar peksimet hazırlanması emrolundu. O yıl Kırım’da büyük bir kıtlık olmasından dolayı, zahire çok azdı. Talimat üzerine, Anadolu’dan Çorum sancak beyi, Kefe’ye sekiz gemi ile zahire göndermişti. Yine, sefer için Kefe’de zengin şahıslardan, orduya etlik hayvan tedârik edecek kimseler (celepkeşler) tayin olunmuştu. Hâsılı bu sefer için hiç bir maddi fedâkarlıktan kaçınılmamıştı. Bu da Osmanlıların bu meselede kararlılığını göstermektedir.

Gerçekten, 1569 yılının İlkbahar’ında Kefe şehrine on yedi bin Türk askeri gelmiştir. Kefe valisi Kasım Paşa, bu orduya başkomutan olacak ve askerini İdil ile Don nehirlerinin bir birine yaklaştığı en yakın yere götürüp, orada bir kanal kazacak, bu iki nehri birleştirecek, sonra gemilerle giderek Astarhan’ı alacak ve o şehrin yakınlarında bir kale kuracaktı. Kırım Hanı Devlet Giray’da elli bin askeri ile bu sefere katılacaktı.

Osmanlı topları yüklenmiş, gemiler Azak Denizi’nden girerek, Don nehri boyunca yukarıya doğru haraket etmiş, İstanbul’dan gelen Osmanlı kuvvetleri ve Kırım-Tatar kuvvetleri Ağustos 1569’da birleşmişlerdi. Don ile Volga nehirlerinin en yakın bölgesinde kanal kazmaya başlamışlardı. Ancak bu kanal kazma işinin imkanı yoktu. Çünkü Kırım Hanı Devlet Giray, bu işin içinden çıkılamayacağını ileri sürerek, boyuna geri dönmeyi tavsiye ediyordu0. Nihayet, Kasım Paşa Astarhan halkının da ricâsı üzerine, kanal kazmaktan vazgeçerek, Astarhan üzerine karadan yürüyüşe karar vermişti.

Eylül 1569’da Astarhan şehrine yaklaşan Osmanlı ve Tatar kuvvetleri, çok iyi tahkim edilmiş olan Astarhan Kalesi’ni kuşattılar. Fakat kuşatma toplarının geride kalması, kanal için müsait mevsimin geçmiş olması, Kışın da yaklaşması karşısında kaleyi almanın imkansız olduğunu anladılar. Diğer taraftan bu kötü şartlar altında sefere başlangıcından beri karşı olan Kırım Hanı’nın asker arasında yaptırdığı olumsuz propaganda, seferi başarısız bir duruma sokmuştu. Bunun üzerine baskın yapmaya cesaret edememişler ve kuşatmayı kaldırıp, orada istihkâm kurup kışlamak istemişlerdi.

Kırım Hanı’nın askeriyle memleketinde kışlamak üzere gitmesi kararına, karşı çıkan asker arasında kargaşa çıkmış, bu karara râzı olmayanlar, Rus askerinin ve Safevî askerinin bölgeye gelmekte olduğu haberini de yaymışlardı. Derken ertesi gün Rus askerinin gelmekte olduğu haberi gerçekleşmiş, bunun üzerine Kasım Paşa, “düşman eline geçmesin” diye, ağaçtan yapılmış olan istihkâmları yaktırarak, 20 Eylül 1569’da Kırım Hanı ile beraber, Kırım’a çekilmişlerdir.

Müneccimbaşı olayı kısaca; “ Hân-ı Tatar askeri ile Kefe de Kâsım beğe mülâki olub cümlesi bi’l-ittifâk Ejderhan seferine vardılar ki ol vakt harâb olub eser-i binâdan gayr-i bir nesne yoğ idi. Ba’dehû işe şürû idüb tahmînen sülüs (üçte bir) mertebe hafrolundukda havada azîm berûdet ve askerde ihtilâf zuhûr idub Serdâr bervechile zâbitlerine kâdir olmadı. Bilâhire a’mâl itdükleri a’lâtı düşmana galmasun deyû zîr hâke pinhân idub avdet itdiler. B’azıları dir ki bu hususda Devlet Giray umerây-ı Tatar ile müşâvere itdükde bu maslahat tamam olduğu sûrette Osmanlû memleketimize külliyet ile istî’lâ ve bizden istiğnâ üzere olurlar hemân münâsib olan bunu def’ itmekdür deyû tedbîr-i re’y itmeleri ile Hân geldükde asker halkını bu vilâyetlerin kışı kemâl-i şiddet üzere olub şöyleki taşlar pâre pâre olub insan ber vechile tahammül itmek mümkün değildür deyû tahvîf idüb a’nın ifadesi ile avdete musır oldular”, diye belirtmektedir.

Rus tarihçi S. Solovyov, “böylelikle Kırım Hanı’nın arzusu yerine gelmişti”, demektedir. Çünkü O, esasen Astarhan seferine karşıydı. Bu uğursuz seferden sonra Osmanlı sultanlarının, İdil boyunda yeniden bir Müslüman-Türk devleti kurmak arzuları sönmüştü. Fakat, Kırım Hanı, Moskof çarı IV. İvan karşısında, müşkil duruma düşmüştü. Çünkü O, eskiden Rus çarını Türk sultanları ile korkutuyordu. Ancak, bu sefer Türk sultanının tehdidi de suya düşmüş bulunuyordu. Bununla beraber Devlet Giray, Moskova’ya elçiler göndererek, Rus Çarı’ndan Kazan ile Astarhan’ı geri istemişti. Ama, Rus Çarı IV. İvan bunu derhal reddetmiştir.

Bu çok önemli, ama Osmanlı devleti açısından olumlu sonuç alınamayan, büyük seferin böyle umulmadık bir şekilde sona erdirilmesi, İstanbul’da bulunan hem II. Selim’i ve Sokullu Mehmed Paşa’yı, hem de bu seferden büyük yararlar bekleyen Türkistan Türklerini üzmüştür. Artık bir daha böylesine ciddî ve zahmetli bir girişimde fiilen bulunulmayacaktı. Bu da, Rusların Türk yurtlarını belki yüzyıllar boyu işgaline sebep olacaktı.

İstanbul’dan Azak Denizi’ne giden donanmanın kaptanı, Kaptan-ı Deryâ Müezzin-zâde Ali Paşa mı ? Yoksa Kaptan Mustafa Paşa mı ? Bu konu da farklı görüşler ortaya atılmıştır. Özellikle, gönderilen asker ve malzemenin bir veya iki sefer de gönderildiği hakkındaki haberler de çok müphem ve çelişkilidir. Askerin miktarı hakkında da çeşitli rivayetler vardır. Bütün bunlardan anlaşıldığına göre, sevkıyat iki parti de yapılmıştır. İlk önce Nisan 1569 tarihinde, Kaptan Mustafa Paşa komutasındaki donanma ile üç bin yeniçeri sevk edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bundan daha mühim olan asıl kuvvetlerle amele ve levâzım sevki, ondan bir müddet sonra Ağustos 1569 tarihinde Kaptan-ı Deryâ Ali Paşa komutasındaki donanma ile gönderilmiştir. Askeri kuvvetler de beş bin yeniçeri, üç bin yahut altı bin amele, çeşitli alaybeylerinin komutasında yirmi bin yahut otuz bin sancak askeriyle, sipâhi ve bir takım mühendislerle mütehassıslardan oluşmaktadır. Bir rivayete göre de; sipâhiler karadan sevk edilmişlerdir. Bu hareketin ay ve gün tarihlerinden hiç bahsetmeyen Osmanlı kaynaklarında yıl olarak 1569 tarihinin gösterilmesi belki de, ilk sevk edilen yirmi üç bin kişilik kuvvetten dolayıdır.

Bu askerlere kırk-elli bin Kırım askeri, yirmi-otuz bin de Nogay askeri katılmıştı. Tarihte ilk defa Osmanlı kuvvetleri, Kırım Hanlığı ve Nogay kuvvetleri ile Kasım Paşa komutasında, yüzyıllardan beri Türk diyarı olan bir sahaya doğru çıkmışlardı. Azak’ta depo edilen erzaktan, kırk günlük erzak alarak “perevolaka” mevkine, yani Don nehri ile İdil nehrinin en yakın olduğu noktaya gelinerek, Ağustos başlarında kazı çalışmalarına girişilmişti.

Bu sıralarda İran Şahı Tahmasb ile Rus Çarı IV. İvan arasında da, karşılıklı olarak elçiler gidip gelmekteydi. İran’daki Safevî devleti, Rusya İmparatorluğu ile anlaşarak, 1568 yılı sonu, veya 1569 yılı başlarında, Rus çarına müracaat ederek ateşli silahlar göndermesini ricâ etmişti. Safevî şahına, Rus çarı tarafından, yüz top ve beş yüz kadar pişçal yollanmıştı. Böylelikle Türk baskısını azaltmış olacaklardı. Ruslar, tek başına Osmanlılara karşı bir meydan savaşı vermeye cesaret edememişlerdi.

Bu arada Ruslar, Baltık sahillerine ulaşmak için, uzun süren ve netice de başarısızlıkla biten, 1558-1582 yılları arasında cereyan eden, “Litvanya savaşları”nda bulunuyorlardı. 1569 yılında Moskova’nın kuvvetlerinin büyük bir bölümü, Batı sınırında meşgul olduğundan dolayı, Çar IV. İvan’ın Astarhan’ı kurtarmak için fazla bir kuvvet göndermesi imkansızdı. Osmanlı devleti açısından en büyük tehlike Rusya ile İran’ın birleşmesi idi. Osmanlılar Ağustos 1569’da İranlılar’ın muhtemel bir teşebbüsüne mani olmak gayesi ile, Van’dan İran hududuna doğru, Anadolu Beylerbeyisi ile birlikte, yirmi dört sancak beyi ve dört bin yeniçeri göndermişti. Öte yandan Türkistan Hanı, kanalın kazılmasına karşılık, İran Şahı’nın her hangi bir hareketine engel olacağını II. Selim’e bildirmişti. Ama ne İran’dan ne de Rusya’dan her hangi bir tecâvüz olmamıştı.

Kazı işlemleri Nogay askerleri himâyesinde yürütülüyordu. Kazılması gereken kanal mesafesinin üç ay süre ile üçte biri kazılmıştı. Tamamının kazılması mümkün olduğu halde, Kırım Hanı’nın yüzünden kazılamamıştır. Çünkü O; “Osmanlı askeri karadan ve denizden Deşt-i Kıbçak ve Şirvân taraflarına varıp gelmeye başlayacak ve Tatara rağbet olmaz. Belki Kırım dahi elimizde kalmaz”, diye düşünüyordu. Bu nedenle asker arasında dedi kodu yayarak buranın kışı üç ay önce gelir, şiddetli olur herkesin eli ayağı işten kesilir vs. diyerek, olumsuz haberler yayıyordu. Asker arasında paniğe sebep olmuştu. Böylece bu önemli proje sonuçsuz kalmış oluyordu.

Nimet Kurat, “Don-Volga Kanalı”na ait bir takım mübalağalı fikirler olduğu kanaatindedir. Çünkü O, Osmanlı kaynaklarındaki, “kazı için üç ay kalındığı ve üçte biri’nin kazıldığı” fikrini kabul etmemektedir. “Perevolaka mevkiinde üç ay değil, ancak on beş gün kalındığı”nı söylemektedir. Ayrıca, “gönderilen kazma ve çapa küreklerinin kale inşaatı için kullanılacağı”nı belirtmektedir. “Gemiler, İdil nehrine nakledildikten sonra, orada bir kale inşâ edilecek, bu kaleye konan toplarla nehir boyunca yukarıdan gelecek Rus gemileri, Rus nakliyatı durdurulacak, Perevolaka’da da, bir kale yapılmak sûretiyle, muhtemel olan Kazak ve Rus hücumları da önlenmiş olacaktı. Şayet şartlar müsait olursa kanal kazılacaktı”, demektedir. Hatta, Kurat; “Kanal meselesi İstanbul’da halk arasında bile yayılmış, İstanbul’daki bilhassa yabancı elçiler tarafından, bu kanal işine inanıldığı ve bunun başarılabileceğinin kabullenildiği halde, kanal kazılmasına resmen izin verildiğine dair elimizde bir vesika yoktur”, demektedir.

Burada belirtmemiz gerekir ki, bu görüşü sadece Kurat savunmaktadır. O’nun; “Kanalın kazılmasına dair elimizde resmi bir belge geçmemiştir”, fikri kanalın kazılmadığı anlamına gelmez. Ayrıca, Halil İnalcık, 1948’de “Osmanlı-Rus Rekabetinin Meşei Don-Volga Kanalı Teşebbüsü” adlı makalesinde, yüzlerce belge tetkik ederek bu konuyu bariz bir şekilde ortaya koymuştur. Bundan önce de, Ahmed Refik, “Bahr-ı Hazar-Karadeniz Kanalı ve Ejderhan Seferi” adlı tetkikiyle Mühimme Defterleri’nden ve bazı belgelerden yararlanarak bu hususta bir çalışma ortaya koymuştur. Bu her iki mühim tetkikte de, Kurat’ın görüşünün aksine belge ve bilgiler vardır.

Kırım Hanı Devlet Giray’ın çevirdiği entrikalar sebebi ile kanal kazılamamıştı. Nogay mirzalarının da teşviki ile kazı işinden vazgeçilip, doğrudan karadan Astarhan’a yürümeye karar vermişlerdi. Nogay mirzalarının bu müracâtlarında seferin kolay olacağı konusunda teminât vermiş olmaları ve pek çok câzip teklif getirmiş olmaları muhtemeldir. Osmanlı-Türk kuvvetlerinin Astarhan’a yaklaşmaları üzerine yalnız İdil nehrinin batı tarafındaki Nogay urugları değil, hatta Rus taraftarı Nogay İsmail Mirzâ’nın oğullarının ve torunlarının dahi Türklere katılacakları teminâtı verildiği zannedilmektedir.

Bu tür taahhütlere bakılırsa, Türklerin İdil boyuna yaklaşmaları üzerine, Kazan ili dahil bütün İdil boyu ahâlisi Ruslara karşı ayaklanacak ve Türklerin oraları zaptetmeleri çok kolay gerçekleşecekti. Ama, Kasım Paşa askerden ziyâde mâliyeci idi. Dolayısıyla Kasım Paşa’nın, askerin zahire, teçhizât ve mühimmât tedâriki hususunda cidden başarılı olduğu bilinmektedir. Fakat, askerî kâbiliyeti hayli şüpheli olduğundan, sefer esnâsında nasıl hareket edeceğini önceden kestirmek çok güçtü. Zaten Kırım Hanı’nın samimiyetsiz tavrı hareketi Kasım Paşa’yı oldukça olumsuz etkilemiştir.

Kasım Paşa, ordusuyla Eylül ortalarında 1569’da Astarhan şehrine yaklaştığı sıralarda, Ruslar eski Astarhan’ın güneyinde yeni bir kale yapmışlardı. Kasım Paşa, iyi silahlı muhafız askerleri ile takviye olunmuş bir müstahkem kaleye, kışın da yaklaşması sebebi ile taarruza cesaret edememişti. Eski Astarhan’da bir istihkâm kurup kışlamaya, Kırım Hanı’nı da geri göndermeye karar vermişti. Ancak bu karara asker râzı olmamış, erzak da azaldığından karışıklık meydana gelmişti. Kasım Paşa, Astarhan’dan altmış kilometre kadar uzaklaşmıştı ki, İstanbul’dan Osmanlı padişahı II. Selim’in bir fermanı geldi. Bu ferman da; Padişah II. Selim, Osmanlı kuvvetlerinin Astarhan önünde kışlamasını emrediyordu. Ayrıca, İlkbahar’da kendisine yardım olarak, kuvvetli bir ordu gönderileceğini ve Moskofları meşgul etmek için Kırım Hanı ile damadının (Piyâle Paşa) Ruslar üzerine yürüyeceğini bildiriyordu. Ama bozguna uğramış olan ordu dönmeye devam etmişti. Çok zahmetli olan bu dönüşte askerin yarısı telef olmuştu. Şüphesiz baharda yeni bir sefer düşünülüyordu, ama ordu döner dönmez, Azak depolarında büyük bir yangın çıkması ümitleri büsbütün suya düşürmüştür.

Don-Volga Kanalı meselesi ve Astarhan seferinin başarısızlığa uğramasında tek sebep, elbette Kırım Hanı Devlet Giray’ın çevirdiği entrikalar değildi. Her şeyden önce sefere Ağustos ayı içinde ki, o bölge için geç bir vakitte başlanmıştı. Bölgede arazi ölçümleri iyi yapılamamıştı. Bu iş büyük bir proje idi. Sokullu Mehmed, belki de bunu yeterince kavrayamadığı için işin büyüklüğüne uygun, büyük bir ordu gönderilmemiş, kendisi işin başına bizzat geçmemiş veya kuvvetli bir şahsiyeti “Serdâr” olarak göndermemişti.

Teknik cephesi kadar askerî cephesi de büyük bir ehemmiyete haiz olan, bu muazzam girişimin, defterdârlıktan yetişme Kasım Paşa’ya verilmesi hatalı bir tercihtir. Sokullu Mehmed Paşa değil, bizzat II. Selim’in askerin başında gitmesi gerekirdi. Kâtip Çelebi, Tuhfetu’l-Kibâr adlı eserinde bu konuya değinerek; “Kıssadan hisse budur ki küçük adamla büyük iş mübâşeret itmek caiz degildür. Maslahatın münâsib ser-kârı gerek zikrolunan hususa bir padişah varula zamaniyle mübaşeret itse ancak uhdesinden gelebilür. Bu ma’kûle işler Sahib-i himmet pâdişâh işidir. Vüzerâ ve serdârlar kârı degildür”, demektedir.

Böylece, çok büyük gayret ve masraflarla girişilen bu Don-Volga Kanalı projesi ve Astarhan seferi sonuçsuz kalmıştır. Bu duruma çok üzülen II. Selim, vezir-iâzam Sokullu Mehmed Paşa’yı azarlayarak; “Bütün masraflar ve zâyiat hesap edilip, sana ödetilmek lâzımdır”, demiştir.

Başarılı bir siyasetçi ve akıllı bir devlet adamı olan Rus Çarı IV. İvan, Kazan ve Astarhan’da on binlerce Türkü katlettirdiği ve Türk illerini birer birer işgal ettiği halde, Osmanlı kuvvetlerinin başarısız Astarhan seferinden sonra, gayet pişkin bir şekilde, hiç bir şey olmamış gibi, Osmanlılar’ın Karadeniz’in kuzeyine yeni bir sefer yapmasını önlemek için, İstanbul’a elli kişilik bir elçilik heyeti göndermiştir. Bu arada Kırım Hanı’na karşı da mülâyim bir tavır takınmıştır.

İstanbul’a gelen Rus elçilik heyeti gayet soğuk karşılanmış ve kendilerine büyük elçilere yapılan mu’tad merasim dahi yapılmamıştır. Yalnız Padişah, Rus Çarı’nın istediği barışın ancak, şu şartlarla mümkün olduğunu bildirmiştir: “Astarhan yolunun açılması, Kabartay içinde Ruslar tarafından yapılmış olan kalenin yıkılması, Osmanlı ülkesine geçen Hac yolcularının emniyetle gidip gelmesi, Kırım Hanı’nın elçisinin dönmesine müsaade edilmesidir”. 14 Mart 1571 tarihli bu barış şartnâmesine uygun olarak, Ruslar Kabartaylar’daki müstahkem mevkilerden çekilmişlerdir.

Bu şartların tamamı Osmanlı devletinin, Türkistan Türkleri ve Karadeniz’in kuzeyindeki Türk İlleri için otaya koyduğu hususlardır. Her şeye rağmen, Osmanlı devleti büyük olmanın ve müttefik olduğu Türkistan hanlıklarının Ruslar karşısında hukukunu ve haklarını koruma mücadelesindeki kararlılığını gösteriyordu. Hac yolunun güvenliği, Astarhan yolunun açılması, Rus yayılmacılığının önlenmesini amaçlayan çok mühim hadiselerdi. Karadeniz ve havalisi, Kafkaslar bölgesi son derece önemli sahalardı.

OSMANLI-TÜRKİSTAN HAC YOLU MESELESİ:
Türkistan’dan Müslüman Türklerin hacca gitmesini Şiî- Safevîler engellediği için buradaki Türkler Astarhan-Kırım- Karadeniz ve İstanbul yolu ile hacca gidip geliyorlardı. Osmanlı devletinin İdil boyunda yeni bir “Müslüman-Türk Devleti” kurma arzuları boşa çıkmıştı. Fakat Kırım Han’ı, Moskof Çar’ı IV. İvan karşısında müşkil duruma düşmüştü. Bununla birlikte Kırım Hanı Devlet Giray (1551-1577), Kazan ve Astarhan’ı kendisi için istemeye devam etmiştir. Ayrıca, Moskova’dan gönderilmeyen elçisi Yamboldu ile Kırım’daki Rus elçisi Nogay’ın değiştirilmesini istemişti. Moskof Çarı IV. İvan ise, Osmanlı devletinin İlkbahar’da Astarhan seferini yenileyeceğini düşünüyordu.

Bu durumda ise, Moskova üzerine yürüyecek olan Osmanlı ordusunun ufak bir başarısı, zaten Ruslardan hoşnut olmayan Kazanlıların ayaklanmasına sebep olacaktı. Oysa Rusya, Baltıklarda Litvanya savaşları nedeni ile güneyde Türklere karşı yeterince asker barındıramıyordu. Bütün bu nedenlerden dolayı Kırım Hanı’nın kendisine faydalı olacağını düşünerek, elçisini hemen göndermiş olan Rus Çarı IV. İvan, Kazan ve Astarhan konusundaki isteklerini kibarca reddetmekle beraber, Mehmed Giray devrindeki Kırım Hanlığı’na verilen vergilerin verilmesi konusunda müzakerelerin açılmasını kabul ediyordu.

Devlet Giray’ın, Rus Çarı’ndan Astarhan ve Kazan konusundaki isteklerinin, sadece Sahib Giray (1532-1551) devrindeki vergileri almak için olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Çar IV. İvan, hediyeleri Kırım Hanı’na gönderince, Devlet Giray bu davasından vazgeçiyordu. Bir müddet sonra yine aynı davayı ortaya atıyordu, tâki Çar IV. İvan kendisine yeniden armağan göndermeye mecbur olsun. Bu böylece bir müddet devam edip gitmiştir.

“İdil Havzası”, eğer Osmanlı devletinin eline geçmiş olsaydı, IV. İvan’ın genç Rusya İmparatorluğu, çok çabuk çökmüş olacaktı. Bu sıralarda Osmanlılar ise, kudretinin en yüksek noktasında bulunuyordu. Osmanlı devletinin hâlâ amacından dönmediğini bilen Rus Çarı IV. İvan, seferden sonra II. Selim’in iktidarının dördüncü yılında, cülusûnu tebrik bahanesi ile 1570 yılında, Novaseltsev adlı bir elçi göndermiştir. Bu elçi Kazan hakkında şu sözleri söylemiştir: “Çar’ımıza sadakâtle hizmet eden Kazanlılar O’nun atıfeti sayesinde kendi yerlerinde yaşıyorlar. Çar’ımız onların dinlerine dokunmuyor, ibadethanelerini yıkmıyor, Çar’ımız şu günlerde Sayınbolat Sultanı, Kâsım Hanlığı tahtına çıkardı ve orada İslam Dini gereğince Câmiiler, kâşâneler kurmayı emretti. Çar’ımız hiç bir hususta O’nun hürriyetini selb etmiş değildir. Eğer bizim Çar’ımız İslam dinine karşı takibatta bulunsa idi, Sayınbolat Sultan’ın memleketimizin ortasında Müslümanca yerleşmesine müsade edermiydi”, demekteydi.

Böylece, Rus Çarı IV. İvan’ın elçisi Novaseltsev, Astarhan seferine başlıca sebepmiş gibi görünen nokta üzerinde durup, Çar’ın hiç bir zaman Müslümanlara baskı yapmadığını bildirmeye çalışıyordu. Rus elçisi İstanbul’da soğuk bir şekilde karşılanmış ve elçinin ağırlanmasında gerekli şeyler bile yapılmamıştı.

Osmanlı Sultanı II. Selim, Rus elçisine; “… Ceddim Sultan Mehmed Han’dan beri Kefe vilayeti fetholunduğundan, Kırım hanları ve Çerkez beyleri bize itaat itmiş iken memleketimize dâhil olan o yerde kal’a yaptırılmış olub bundan ma’âda Hacı Turhan (Ejderhan) câniblerinde Deşt-i Kıbçak ve Maverâünnehir Müslümanları gelüb geçüb bu cânibe murur ve güzerân itdikleri yolları adamlarınız sed itdikleri ol câniblerin umerâ ve selâtini umûmen dergâh-ı alem penâhımıza i’lâm ve inhâ kılub istid’ây-ı avn ve inayet ve iltimâs-ı himâyet ve inayet ile olmuşlardur”. Kırım Hanı’nın o tarafa hareket etmek istediği halde izin verilmediği, iyi niyet göstergesi olarak kendi (Rus) elçilerinin geri gönderildiğini belirterek; “Hacı Turhan yolunu açub mevâlat-ı kâdimeyi ihlâle bu iş mabeynde Kabartay içinde hâdis kal’ayı ref’ileyub ol diyârdan murur ve ubûr iden rehrevâna ahsen ve asân vecihle emin ve sâlim kûzerân idub memâlik-i mahrusemize geçüb ve müşarünileyh Kırım Hanı damet-i mu’âliyenin zikrolunan ilçisine icâzet virulub giru memleketlerine avdet ittirulub…” diyerek, Rus Çarı’na iletilmek üzere bu hususları bildiriyordu.

Osmanlı Padişahı II. Selim’de artık savaş istemiyordu. Sokullu Mehmed Paşa bile, 1569 tecrübesini tekrarlamaya cesaret edemezdi. Karadeniz’in kuzeyinde yapılacak her hangi bir sefere artık devleti zarara sokacak neticesiz bir teşebbüs gözü ile bakıyorlardı. 1570 yılı Yaz mevsiminde, Kıbrıs Seferi açılarak Venedikler’e karşı büyük bir savaşa girişilmişti. Bu nedenle Osmanlı devleti, on sekiz sene sonra, Türkistan Hanı’nın tahrikiyle bir daha harekete geçmeye teşebbüs edinceye kadar Kuzey’de Türk illerinde işleri tamamen Kırım Hanlığı’na bırakıyordu.

Mart 1571’de Rus Çarı IV. İvan, ikinci bir elçi Andrey Kuzminskiy vasıtasıyla, Terek Kalesi’nin yıkılacağını ve Hac yolunun açılacağını bildirerek, tekrar dostluk ve ittifak talep etti. Fakat II. Selim, Kıbrıs Adası’nın fethini de bildirerek, bunu reddettiği gibi, Kazan ve Astarhan’ın iadesini istedi. Hatta, Rus Çarı’nın kendisine boyun eğmesini (tâbî dahi olmasını) istemiştir. Bu durum o zamanda Osmanlı devletinin ne kadar güçlü ve Karadeniz siyasetinin ne denli önemli olduğunu göstermektedir.

“…. Bundan akdem vilayet-i Kabartay beği ve ona tâbii olanlar iltimâsıyla binâ olunan kal’anın inhidâmı hususunda gönderilen nâme-i humâyûnumuz mûcibince amel olunub Semerkand ve Buhara câniblerinden bu tarafa teveccüh eyleyen enbâ-i sebîle ehl-i fesâd şena’atten mazarrat iriştirilmemek hususî muhkem ısmarlandığı âsitâne-i gerdûn iktidarımıza enva-i sadakât ve istikâmetle ubudiyyet ve dostluk üzere olmanuzu i’lâm ve i’şâr eylemişsiz ve dahi her neki i’lâm olunmuş ise mufassalan pâye-i serir saadet measirimize arz ve tahrir olunub ilm-i şerif alem şumûl husrevâneme muhid ve şâmil olmuşdur”.

II. Selim, mektubunda Osmanlı ordusunu ve serdârlarını övdükten sonra; “Husûsen şimdiki halde Venediğe muteallik olan Cezâyir-i azîmeden Kıbrıs nâm envâ-i sa’i ve ihtimâm zuhura getürmüşlerken müyesser olmamışdı…bi inâyetillâhi Teâlâ kuvvet-i kahire-i husravânemizle murâd-ı şerifimiz üzere feth ve teshiri müyesser olub sair memâlik-i mahrûsemizden biri olmuşdur. Bundan gayr-ı nice fütuhât-ı azimînin müyesser olması masmûmdur”, diyordu.

II. Selim Kıbrıs’ın fethi ile Rus Çarı’na gözdağı vermek istemiş olmalıdır. “Kal’a-i Ejderhan ve Kazan kâdimi’l-eyyamdan emâkin-i ehl-i islâm ola gelmişken giru uslûbu sâbık üzere dahi taife-i müslimîn cânibine ve kal’a-i Kazan âsitan-ı saadet bünyânımızla kemâl-i ihlâs ve tart-ı ihtisâs ile dostluk üzere olan cenâb-ı imaret meâb eyalet-nisâb Devlet Giray Han damet-i mu’allaya teslim olunması hususî vecih ve münâsib görülmüşdür. Şöyle ki siz dahi atebe-i devlet penâhımıza kemâl-i ihlâsla ubûdiyyet üzere olmağı murad idersenüz zikrolununan kal’aların vech-i meşrûh üzere teslimi umurunda ihmâl ve tekâsülü revâ görmeyesiz şimdiye kadar dergâh-ı saadet dest-gâhımıza istikâmetle tarik-i ubûdiyyetin sâbit kadem olanlar envâ-i ri’âyet ve inâyetimizle hoşhâl ve sâye-i saadetimizde merfûu’l-bâl olub vilâyet ve memleketleri ahâlisi her vechile dest-i ta’da-i ed’adan ma’sun ve mahfuz olagelmiş nice memleket sahibleri ol bâb da enva-i sa’i ve ikdâm ve hüsnü ihtimâmların zuhura getirub taht-ı tasriflerinde olan memleket ve vilayetlerden südde-i saadetimiz dostluğu arzusuyla nice kal’a ve bekâdan feragat idub daima itaat ve inkiyâddan tecâvüz itmezler gerek dirki nâme-i hümâyûnemiz vusul bulduk da onun gibi âsitân gerdûn iktidarımıza itaat ve inkiyâd üzere olmak aksay-ı maksûdunuz ile zikrolunan kal’aları bu, cânibe teslimden tereddüd etmeyub ol bâb da envâ-i mesâyi-i cemile zuhura getüresiniz ki istihkâm-ı bina-î dostî halel-i pezir olmayub bir ferde dostluğa muğayir iş ittirilmek ihtimâli olmaya ona göre sizun tarafınızdan dahi dostluk şerâyit-i ri’âyet olunub ilâm ve i’şârı lâzım olan hususları südde-i saadetemize ilâm itmekden hâlî olmayasız”.

II. Selim’in bu sert ifadelerinde, Kırım Hanı Devlet Giray’ın Moskova üzerine yürüyüp ilerlemesinin de etkisi vardı. Çünkü 1571 baharında Kazan ve Astarhan’ı almak için Devlet Giray’a, Osmanlı padişahı tarafından izin verilmişti. Yalnız bu izin Astarhan’ın Kırım Hanlığı’na değil de, Osmanlı devletine bırakılması şartı ile olmuştu. Bunda da şüphesiz Nogay mirzalarından, Hive (Harzem) ve Semerkant’tan gelen mektupların tesiri olmuştur, diyebiliriz.

Kırım Hanı Devlet Giray, 1571’de Moskova üzerine yürüyerek Kazan ve Astarhan’ı istemekte ısrar etti. Rus Çarı IV. İvan, Moskova’yı terketmiş, Kırım Hanı büyük bir Tatar ordusu ile Moskova’yı basmış, Kazan ve Astarhan işgalinin intikâmını almak istemişti. Moskova’da bulamadığı Rus Çarı’na ağır tehditler dolu mektubunda; “Tanrı’ya güvenerek bütün dünya servetini yer ile bir edeceğim, ben senin üzerine geldim, başkentini yaktım, tâcını ve başını da alacaktım. Sen karşıma çıkmadın… Bizimle candan dost olmak istiyorsan Kazan ile Astarhan’ı geri ver. Bizim hedefimiz Kazan ve Astarhan’dır. Akçe ve hazine ile yakayı kurtaramazsın. Dünya servetini versen dahi kabul etmem. Devleti’nin yollarını ise ben gördüm bildim”, diyordu.

II. ASTARHAN SEFERİ HAZIRLIKLARI VE BAHR-I HAZAR KAPTANLIĞI’NIN KURULMASI:
Osmanlı devleti, Sultan II. Selim devrinde, 1569 yılında Karadeniz’in kuzeyindeki Türk illerini, Rus işgâlinden kurtarmak ve Don-Volga nehirleri arasına bir kanal açarak buralarda kalıcı hâkimiyet tesis etmek, böylece de; Türkistan ile ekonomik ve ticâri münasebetleri sürdürmek, ayrıca Türkistan’dan İstanbul’a gelen ve oradan Hacca giden Müslümanların güvenliğini sağlamak istiyordu. Osmanlıların bu amaçla yaptığı I. Astarhan seferi sonrasın da, Rus Çarı, II. Selim’in pek çok şartını kabul eder gibi görünmüş, ama diğer taraftan da, doğuya Türkistan’a doğru genişleyip kuvvetlenmeye devam etmişti. Osmanlı devleti ise, Karadeniz ve Kafkaslar sahasında Türk hakimiyetinin Türk hanlıkları ile sağlanacak kalıcı dostluklar ile ancak gerçekleşebileceğini düşünüyordu.

Osmanlı devletinin kuzeydeki Karadeniz’in kuzeyindeki Türkler ile birleşerek, bir taarruz yapmasından endişelenen Rus Çarı, diplomasi yolu ve boş vaatler ile II. Selim’i oyalamaya çalışıyordu.

Bu arada II. Selim’in vefâtı üzerine, Sokullu Mehmed Paşa tarafından, cülûs için tahta davet edilince, III. Murad, vali olarak bulunduğu Manisa’dan İstanbul’a gelerek 22 Aralık 1574’de Osmanlı devletinin tahtına oturmuştu. III. Murad (1574-1595), Osmanlı padişahı olduktan sonra, yabancı devletler ile daha önce yapılmış olan çoğu antlaşmalar tekrar yenilenmiştir. III. Murad devrinde Osmanlı devletinin Karadeniz siyasetinin değişmediğini, Türkistan hanlıkları ile olan ilişkilerin Rusya çarlığına ve Safevî devletine karşı daha da kuvvetlendirildiğini görmekteyiz. Bilhassa, Özbek II. Abdullah ile III. Murad çok sıkı bir dostluk ve dayanışma içerisine girmiştir.

Osmanlı padişahı III. Murad’a Mart 1584 tarihinde Rusya’dan Blogov adlı bir Rus elçisi gelmişti. Rus elçisi, Rusya Çarı IV. İvan’ın öldüğünü ve Feodor’un Rusya tahtına Çar olarak çıktığını bildirip, Müslümanlara iyi davranıldığını, İran şahının Osmanlılar aleyhine talep ettiği yardımı vermekten imtinâ edildiğini bildiriyordu. Oysa Ruslar, öte taraftan da Moskova’ya sığınmış olan, Kırım hanzâdesi Murad Giray’ın Osmanlı aleyhine yaptığı faaliyetleri engellemiyordu. Kazaklar ve silahlı tüccarlar, Moskova’nın nüfuzunu Kafkaslar’a ve Türkistan’ın içlerine doğru her gün bir parça daha ilerletiyorlardı.

Türkistan Türkleri ve Deşt-i Kıbçak Nogayları, Rus istilâsı karşısında, Osmanlı padişahına elçiler göndererek yardım istiyorlardı. Ateşli silahlarla donanmış bir Rus askerî müfrezesi, Şeybânîler neslinden Küçüm Han’ı 1581 yılında mağlup ederek, Sibir Hanlığı’nı yıkmış ve Batı Sibirya’yı ele geçirmişti. Rusların Özbeklere ait yurtları işgâl etmesi, Özbek Hanı II. Abdullah’ı ürkütmüştü. II. Abdullah, bu nedenle gerek Küçüm Han’a ve gerekse “Ulu Nogay Reisi” Urus Mirza’ya yardım da bulundu.

Ağustos 1587 tarihinde II. Abdullah’ın ve Urus Bey’in elçileri İstanbul’a gelmişlerdi. Urus Mirza, Nogay hanlarından Rus taraftarı İsmail Mirza’nın oğlu idi. Fakat O’nun kendisi, Rusların yaptıkları karşısında, Rus düşmanı kesilmiş ve Astarhan’da yerleşen göçebe Rusların, Müslümanlara büyük zararları olduğundan, Astarhan’ın muhakkak sûrette fetholunmasını, Osmanlı padişahı Sultan III. Murad’dan ricâ ediyordu.

Özbek Sultanı II. Abdullah, Küçük Nogay Tatarları’ndan bir yetkili temsilci ile beraber Osmanlılara bir elçi göndererek Ruslara karşı harekete geçmenin zaruretini bildiriyordu: “Behemahâl bu cânibde asker-i İslâma bir âli serdâr gerekdür ve Kırım Hanı İslam Giray Han meân koşulub asker-i Tatar ile Memleket-i Ejderhan’ın kal’a ve bekâ’i feth ve teshîr olunub aralıkdan senin râh kalkub düşman-ı din u devlete geçecek yer kalmayub sedd-i râh olmak gerekdür ve illâ el-iyâzbillâh düşman fırsat ile yol bulursa intikâmla infâkları emr-i mukayyeddür”. Artık Nogaylar’da memleketlerini istilâ eden Ruslara karşı ittifâk için, İstanbul’da Osmanlı padişahı III. Murad’a ve Semerkant’ta Özbek II. Abdullah’a, elçiler gönderip görüşmeler yapmaya çalışıyorlardı. Bir taraftan da, Volga üzerinde Rusları taarruzları ile rahat bırakmıyorlardı.

Bu arada Özbek II. Abdullah ise, Ruslara karşı Osmanlı devletine ittifâk önermekteydi. Osmanlı kuvvetlerinin Astarhan’a Batıdan taarruz etmesi halinde, kendisi de Doğudan Ulus ve Mangıt Nogaylar ile birlikte taarruza geçeceğini bildiriyordu. Hazar Denizi sahillerinden Terek nehri ağzına kadar olan yerlerin Türklerin eline geçmiş olması, Nogaylar’ın ve II. Abdullah’ın ümitlerini büsbütün artırmış olmalıdır. Osmanlı-İran savaşında (1578-1590), Şirvân, Azerbaycan ve Gürcistan memleketleri, Türklerin eline geçmişti.

Dağıstan Beyliği, Şemhal ve Tümen beyleri, Osmanlı himayesini kabul etmişti. Böylece Tebriz’den Bakü’ye ve Hazar Denizi boyunca Demirkapı’ya kadar olan yerler Dağıstan dahil, Osmanlıların ülkesine katılmıştı.

Bu arada, Rus Çarı’nın Kırım’daki iç mücadelelere karışması ve burada da Osmanlıların bir râkibi olarak ortaya çıkması, Osmanlıları çok kuşkulandırmıştı. Kırım hanı Devlet Giray gibi, Osmanlıların kuzeyde yerleşmesini istemeyen Kırım hanı II. Mehmed Giray’ın (1577-1584) isyânı ve öldürülmesinden sonra, O’nun oğulları İstanbul’a ve Osmanlı padişahının gönderdiği yeni Kırım Hanı’na cephe aldılar. Öldürülmüş olan Mehmed Giray’ın oğulları; Saadet Giray ile Safa Giray hanlar, step Nogayları’nın yanına çekilerek, İslam Giray’a karşı mücadeleye başladılar. İdil Kazakları’da onlara yardım ediyordu.

Kırım Hanı II. Mehmed Han’ın diğer oğlu Murad Giray, Moskof Çarı Feodor’un yanına ilticâ etmişti. Rus Çarı Feodor, O’na kuvvetli bir ordu vererek Astarhan Kalesi muhafazasına tayin etti. Rus Çarı’nın amacı, Nogayları da emri altına alarak, Kırım’a saldırtmak ve böylece bütün step Nogayları’nı ve Kırım Hanlığı’nı himayesi altına almaktı.

Bütün bu gelişmeler karşısında, Osmanlı Padişahı III. Murad, Türkistan’dan gelen mektuplar ve Rus Çarı’nın faaliyetlerinin sonucunu değerlendirmek üzere, Divân-ı Hümâyûn’u 1587’de toplamış, Osmanlı askeri ile birlikte Kırım Hanı’nın Astarhan’ı fethetmek için, 1588 yılı İlkbaharında hareket etmesine karar verilmişti. Osmanlı ordusuna da Piyâle Paşa “Serdar” tayin olunmuştu. 1587 tarihli bir hükümle, Piyâle Paşa’ya Serdar olduğu bildirilerek Kırım Hanı İslam Giray ile iş birliği yaparak, sefer için bütün hazırlıkları tamamlaması ve gerekirse Nogay beyleri ile müşavere edip, adamlar göndermesi isteniyordu. Aynı hususu belirten bir hüküm de Kırım Hanı İslam Giray’a gönderilmişti.

Ayrıca, Nogay mirzalarından Urus Bey’e bir mektup yazılarak; “Bu sefer-i nusret eser de sizin dahi bile olmanız her vecihle lâzım ve mühim olmağın” diyerek, sefere iştirak etmesi ve bu amaçla İslam Giray ve Piyâle Paşa ile irtibata geçmesi istenmişti.

Tatar umerâsının başı kabul edilen Şirin Ali beyden de, Kırım Hanı İslam Giray’ın yanında olması ve zafer için neler yapılması gerektiğini “ehl-i vukuf” kimselerle görüşüp bildirmesi istenmişti. Yine aynı mektupta, Devlet Giray’ın muhalefeti ile daha önce Astarhan’ın Ruslardan alınamadığı, şimdi ise İslam Giray’ın kendisine tamamen tâbi olduğu, Özbek II. Abdullah’ın yardım edeceği, daha önce Kırım Han’ın muhalefeti yüzünden, Demirkapı ve Şirvân alınamadığı halde şimdi oraların Osmanlı kuvvetleri tarafından fethedildiği bildirilmekteydi. Buralar Özdemiroğlu Osman Paşa tarafından, III. Murad’ın 1578’den sonra başlattığı Kafkas fütuhatı ile alınmıştı.

Çünkü Osmanlılar, Özdemiroğlu Osman Paşa komutasında, III. Murad zamanında, 1578-1590 yılları arasında, on iki yıl kadar süren Osmanlı-İran savaşlarının sonunda, imzalanan “İstanbul Barış Antlaşması” ile 1590’da Kafkaslar’ın büyük bir kısmını ele geçirmiş bulunuyordu. Azerbaycan, Gürcistan, Şirvân ülkelerinin hayli bir kısmına hükmediyordu. İstanbul Barış Antlaşması diyebiliriz ki, Osmanlı devletinin istediği şartlar da kabul edilmişti. Böylece, bu sahalarda II. Selim devrinden daha iyi bir fırsat yakalanmıştı.

Divân-ı Hümâyûn’da, II. Astarhan seferine çıkılmasına karar verildiği zaman meseleler, 1569’daki II. Selim devrindeki, I. Astarhan seferinden daha belirgin ve daha keskin bir hale gelmişti. Osmanlı devleti ile Safevî devleti arasında, 1578’den beri sürüp giden savaşta Osmanlılar; Gürcistan ve Hazar Denizi bölgesini, Dağıstan ve Şirvân’ı ele geçirmişler ve buralara kuvvet yerleştirmişlerdi. Doğu Anadolu’daki merkezlerden çok uzakta kalan bu memleketler de tutunabilmek için Osmanlı devleti, Sokullu Mehmed zamanında düşünülen, Kuzey yolunu kullanmak istedi. Fakat Don-Volga Kanalı projesi artık bir tarafa bırakılıyordu. Orduların Kırım’dan Kuzey Kafkasya stepleri üzerinden Demirkapı’ya sevk edilmesi ve Hazar Denizi kıyılarında gemiler yapılarak bu deniz de hâkimiyet kurulması düşünülüyordu.

1579 yılında Safevîlere karşı Kırım hanı II. Mehmet Giray’ın on bin Tatar süvari ile öncü olarak gönderdiği, Azak Sancak beyi Mehmed Bey, bu yolu kullanmıştı. Dağıstan’da İran orduları tarafından sıkıştırılan Özdemiroğlu Osman Paşa’nın yardımına gelmiş ve Safevîleri geri püskürtmüşlerdi. Ayrıca, 1582 yılı sonbaharında Dağıstan’a gitmek için bir Osmanlı ordusu, Kefe Beylerbeyisi Cafer Paşa komutasında Kefe’de toplanmıştı. Kuzey Kafkasya steplerini geçtikten sonra, Kuban ve Terek ırmaklarını aşarak Dağıstan’da, Osmanlı kuvvetleri komutanı Özdemiroğlu Osman Paşa ile birleşmişlerdi. Bu kuvvetler ile Özdemiroğlu Şiî-Safevîlere karşı kesin bir savaş kazanmıştı.

Özdemiroğlu Osman Paşa, Kafkasya’dan kuzey steplerine açılan bu tarihi Derbent/Demirkapı’dan gemiler yaptırarak, Hazar Denizi üzerinde ve bu denize akan nehirler kenarında fetihler yapmak emelinde idi. Sokullu Mehmed Paşa’ya yazdığı bir tezkire de, Demirkapı’nın mükemmel bir deniz üssü olabileceğinden bahsederek “yirmi kıt’a miktarı kadırgalar yapılub levâzım ve mühimmât bu cânibden irsâl olunsa Bahr-ı Kulzum ve ona dahil olan enhâr kenarlarında nice vilayetler fetholunub kabza-i teshire gelirdü”, demekteydi.

Sokullu Mehmed Paşa, 30 Haziran 1579 tarihli Şirvân muhafazasındaki Özdemiroğlu Osman Paşa’ya verdiği cevapta, teklifi tamamen tasvip ettiğini ve kendisine tam bir yetki verdiğini ve Kırım hanına da, bizzat Demirkapı’ya kadar gidip kendisi ile iş birliği etmesi hakkında emir verdiğini bildirmişti. Hatta Sokullu Mehmed Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşa’dan, o bölge de büyük ağaçlar ve demir madeni olup olmadığını araştırmasını istemişti.

Sokullu Mehmed Paşa, Kefe Beylerbeyi’ne ayrıca bir mektup göndererek, ondan; “Bahr-ı Kulzum (Hazar Denizi) deryâsında binâ olunacak gemilere lâzım olan âlât ve esbâb ne ise cümlesin Kulzum Kapudânı Ali Zîd Kudre mâriftiyle alub gitmek emr idûb zirkolunan gemiye lâzım olan kereste ve âlât ve esbâb-ı gayrîden her ne var ise bir nesne alı kumayûb cümlesin alub gidesin istimâlet viresin ki murâd üzere maslahât görülüb tamam oluna”, demişti. Kefe Beylerbeyisi Cafer Paşa’ya malzemelerle gitmesi için emir verilmiş ve Özdemiroğlu Osman Paşa’ya durum bildirilerek, Cafer Paşa geldiğinde “Sen dahi geregi gibi mûfîd olub zirkolunan esbâbı Demirkapuya alub gitmekte kemâl mertebe de ikdâm ve ihtimâm eyleyesin”, denilmişti. Yine Osman Paşa’ya gönderilen bir tezkire de; “Deryâ ilminden haberdâr yirmi nefer kadırga reisi tevâbi-î ile ve kadırgaların binâsı içûn neccârlar ve üstâd topçular ve arabacılar ve arz eyledüğünden ziyâde müstevfâ hazine ve sayir levâzım ve mühimmât Kefe cânibine gönderilub ve cümleye Kefe sancakbeyi Mehmed Bey serdar olub Demirkapuya gitmek emrolunub” denildiğine göre, Osman Paşa’nın yukarıda belirtilen değerlendirmesi gereğince, Hazar Denizi’nde ilk Osmanlı Donanması’nın yirmi gemi’den mürekkep olması tekarrür etmişti.

Bunların kaptanlarıyla topçuları, tayfaları ve her türlü malzeme Kefe’ye gönderilmişti. Azak yahut Kefe Sancak beyi, olan Mehmed Bey’de, bu ilk Hazar Denizi (Bahr-ı Kulzum) Donanması’na amirâl tayin edilmişti. Bu yeni amiralliğin ünvanı ise resmi vesikalarda, “Bahr-ı Kulzum Kapudanlığı” olarak geçmektedir. Bazı tarih kitaplarında ise; “Bahr-ı Şirvân Kapudanlığı”, “Demirkapu Kapudanlığı” gibi isimler yer almaktadır.

1580 yılında Özdemiroğlu Osman Paşa’nın kurduğu “Bahr-ı Kulzum Kapudanlığı” ile Bakü limanı şenlenmiş, buradan kalkan Osmanlı gemileri, Hazar Denizi doğusundaki, Osmanlı müttefikleri olan Türkmen ve Özbek beylerine, İran’a karşı kullanılmak üzere top ve yeniçeri, mühimmât vs. gibi, yardımlar götürmüşlerdi. Osmanlı devleti, Türkistan hanları ile olan ticaret ve Hac yolunu böylece güvenli bir şekilde, Hazar Denizi ortasından Osmanlı ülkesine kadar bağlayabilmişti.

SONUÇ:

Bu kadar gayretli çalışmalardan sonra ne yazık ki, II. Astarhan seferi de harekete geçilmeden suya düşmüştü. Çünkü, Kırım Hanı ve beyleri, Astarhan seferine gittikleri takdir de, Kırım’a kuzeyden bir Rus saldırısı olabilir diye düşünüyorlardı. O halde Kırım’ı bir Rus taarruzuna açık bırakmamak için, doğrudan doğruya Moskova üzerine yürümeyi tercih ediyorlardı. Osmanlı devleti ise, Kırım’ın muhafazası için bir donanma göndermeyi taahhüt etmiş ise de, Kırım Hanı buna güvenmiyordu.

1588 yılı İlkbaharında Ruslar üzerine sefere çıkan Kırım Hanı İslam Giray’ın yolda ölmesi üzerine hareket akîm kalmıştır. Daha sonra başlayan Osmanlı-Avusturya savaşı, Ruslar ile ciddî bir mücadeleye girişilmesine imkan bırakmamıştı. On üç yıl kadar süren Osmanlı-Avusturya savaşı Osmanlı devletini bir hayli yıpratmıştı. Kırım Hanlığı dahi neredeyse bütün gücünü bu savaşlar da sarf etmişti diyebiliriz. Ayrıca 1578 yılından itibaren devam eden Osmanlı-İran savaşları da Osmanlı devletini oldukça zorlamıştı.

Böylece, Ruslara karşı yapılacak olan, II. Astarhan seferinden vazgeçilmiş oluyordu. 1592 yılında İstanbul’a III. Murad’a bir Rus elçisi gönderilmişti. Rus elçisine II. Selim devrinde istenilen barış şartları, yani aynı istekler bildirilmişti. Ruslar da yine bir takım yerine getirilmeyen vaatler de bulundular. Ruslar; zayıflığını, silahlarının güçsüzlüğünü ve birlikten yoksun olduklarını, çok iyi bildikleri Karadeniz’in kuzeyindeki Türk hanlıklarını, önceleri Rusya’ya bağlı olan Kazaklar vasıtasıyla, daha sonra da, bizzat harekete geçerek istilâ etmişlerdir. Osmanlı devleti ise, önce Doğuda İran ile daha sonra Batıda Avusturya ile uzun süren savaşlardan dolayı hayli yıpranmıştı. Artık, Osmanlılar Kanunî Süleyman devrindeki gücünde değillerdi. Türkistan’a sistemli olarak yönelmiş olan Ruslara her zaman müdahale edemiyorlardı.

1571’de Moskova seferinde Rus Çarı IV. İvan, Kırım Hanı Devlet Giray’ın karşısına çıkamamış, hem Astarhan’ı verir gibi yapmış, hem de hediyelerle O’nu oyalamak istemişti. Devlet Giray, 1572’de tekrar Moskova’ya yürümüş ise de, Rus ordusu tarafından Oka ırmağı kıyısında bozguna uğrayıp geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu yenilgiden sonra Devlet Giray, Rus Çarı’na elçiler göndererek; “Bizim Hanımız Kazan’ı da Astarhan’ı da istemiyor, yalnız Rus Çarı, Han’ımızın istediği hediyeleri göndersin…”, diye söylemelerini emretmişti. Bundan sonra artık İstanbul ile Bahçe-Saray ilişkileri gevşemişti.

Ancak, III. Murad zamanında 1587’de Hac yolu meselesi tekrar gündeme geldiğinde, hemen hemen 1569’daki aynı sebeplerden dolayı, Astarhan seferinin yenilenmesi gündeme gelmişti. O’da Kırım han ve beylerinin Ruslar Kırım’a saldırırlar kaygıları sebebiyle yapılamamıştır. Üstelik, Osmanlı devleti Kafkaslar ve Azerbaycan seferleri ile oldukça iyi başarılar sağladığı halde II. Astarhan seferi gerçekleşememiştir.

II. Selim devrinde Osmanlı devleti, Rusya’nın Türk illerine yayılması karşısında, daima Rusların karşısında olmuştu. Bütün Türklerin hâmisi gibi davranmaktan asla geri durmamıştı. Hatta, Kazan ve Astarhan hanlıklarının Ruslar tarafından işgal edilmelerine derhal karşı çıkarak, özellikle Kırım Hanlığı’nı kendi kontrollerinde, Türk yurtlarının korunması için takviye ederek, zaman zaman da askeri kuvvetle destek vererek Rus kuvvetlerine karşı savaşmışlardı.

III. Murad devrinde, Osmanlı devleti açısından önemli hadiselerden biri de 1578-1590 yılları arasında cereyan eden Osmanlı-İran savaşlarıydı. Bu süreçte, III. Murad, özellikle Türkistan’da hüküm süren Şeybânî Han neslinden, Özbek Hanı II. Abdullah ile İran’da bulunan Şiî-Safevî devletine karşı birlikte karar ve tavır alma siyasetini yürütmüştür. Aynı surette Rusya çarlığına karşı da son derece kuvvetli bir dayanışma içerisinde olmuşlardır.

Ancak, Kırım Hanlığı’nın Karadeniz’de Osmanlı hâkimiyeti artarsa, bizim hâkimiyetimiz tehlikeye girer düşüncesi ile Kazan ve Astarhan’a Kırım’ın hükmetmesi arzuları, Kırım Hanı’nın Rus Çarı ile iyi ilişkiler içine girmesi, birde Türk hanlıklarının taht mücadeleleri, Osmanlı devletinin destek ve girişimlerini sonuçsuz bırakmıştı. Burada Rus çarlarının Türk hanlıkları ve Osmanlı devletine karşı, çok dikkatli ve ince bir siyaset takip ettiğini de unutmamak gerekir.

III. Murad, Kanunî Süleyman zamanındaki, büyüklüğü, gelişmişliği, kudreti ve yaptırım gücü olan Osmanlı devletinin başında gerek Batıda gerekse Doğuda, bir çok hanedanlık ile barış yapmış, çoğu zaman bu barış şartları, Osmanlıların koyduğu ilkeler doğrultusunda kabul edilmişti. II. Selim Han’ın sekiz yıl kadar süren iktidarı sırasında, Kıbrıs adası fethedilmişti. Karadeniz’in kuzeyinde Rusya çarlığının yayılmacı politikasına karşı, Don-Volga Kanalı Projesi gerçekleştirilememiş, ancak diplomatik ataklar sürdürülmüştü. Türkistan hanları ile olan muhaberât devam etmiş, Türkistanlı Hacılar ve tüccarlar için ticaret ve ulaşım güvenliği iş birliği gerçekleştirilmişti. Osmanlı devleti III. Murad devrinde, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman devirlerinin güçlü mirası üzerinde oturmaktaydı.

Osmanlı devleti XVI. yüzyılın ikinci yarısında yine de, Türkistan tarafından gelen Hacıların yol güvenliğini, Osmanlı devleti ile Karadeniz’in kuzeyindeki ve Kafkaslardaki Müslüman ahalinin huzur ve münasebetlerinin devamını sağlamak arzusunu sürdürmüşlerdir. II. Selim ve III. Murad dönemleri boyunca, Osmanlı devleti tarafından, Türkistan memleketlerinden gelen hanların mektuplarına, hep olumlu cevaplar verilmiştir. Osmanlı devleti, XVI. yüzyılın ikinci yarsında Karadeniz’de hakimiyet elde etmenin, Karadeniz ile Hazar Denizi’ni birleştirmek suretiyle buralarda kalıcı hakimiyet kurmanın önemini beş yüzyıl önce idrak etmiş ve uygulamaya koymuştur. Bu mesele, bugünde son derece önemli bir husus olarak karşımızda durmaktadır.

K A Y N A K Ç A:

* Ahmed Feridun Bey; Münşeatü’s-Selâtin, C. I-II. İstanbul, 1274-1275 h.
* Ahmed Refik; “Bahr-ı Hazar-Karadeniz Kanalı ve Ejderhan Seferi”, T.O.E.M., Nr. 43, İstanbul, 1333 h, C. VIII, (ss. 1-14).
* AKMAZ, Ahmet; Rus Yayılmacılığı Karşısında Kafkasya Müridizm Hareketi (Doğuşu),Bizim Gençlik Yayınları, Kayseri, 1994.
* Âli, Gelibolulu Mustafa; Künhu’l Ahbâr, C. I-IV, Amire Matbaası, İstanbul, 1277 h.
* Başbakanlık Osmanlı Arşivi; Mühimme Defterleri; VII, X, XVI, XXIV, LXII, İstanbul.
* DANİŞMEND, İsmail Hami; İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. I-IV, Türkiye Yayınevi,İstanbul, 1948-1961.
* Diyanet İslam Ansiklopedisi, “Karadeniz”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, C. I-XXX, İstanbul, 1990-2006, C. XXIV, (ss. 385-390).
* HAMMER, J. Pustgall; Devlet-i Osmaniye Tarihi, (Terc. Mehmed Atâ, C. I-X,Selânik Matbaası, İstanbul, 13302-1332 h.,
* HİLMİ, M.; Kanunî Sultan Süleyman’ın 1533-1535 Bağdad Seferi, Askeri Basımevi,İstanbul, 1932.
* KARAÇELEBİ-ZÂDE, Abdülâziz; Ravzatu’l-Ebrâr, Bulak Matbaası, Mısır, 1238 h.
* Kâtip Çelebi; Tuhfetü’l Kibâr fî Esfarî’l-Bihâr, Matbaa-i Bahriyye, İstanbul, 1329 h.
* KILIÇ, Remzi; Kanunî Devri Osmanlı-İran Münasebetleri (1520-1566), IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2006.
* __________; “Osmanlı Padişahı III. Murad ve Özbek Hükümdarı II. Abdullah Han Dönemi
* Osmanlı- Türkistan Dayanışması”, Bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, S. 10,Yaz ’99, Ankara, 1999 (ss. 49-59).
* Astarhan’ı İşgal Etmeleri”, Türk Kültürü, S. 454, Ankara, Şubat 2001, (ss. 90-96).
* KIRZIOĞLU, M. Fahrettin; Osmanlılar’ın Kafkas-Ellerini Fethi (1451-1590), T.T.K. Basımevi, Ankara, 1993.
* KURAT, Akdes Nimet; Türkiye ve İdil Boyu, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1966.
* Mustafa Nuri Paşa; Netâyicu’l-Vukuât, C. I-II. (Sadeleştiren: Neşet Çağatay), T.T.K.Basımevi,(3.baskı), Ankara, 1992.
* MÜNECCİMBAŞI, Ahmed; Sahâifu’l-Ahbâr, (Müneccimbaşı Tarihi), (Terc. Nedim Ahmed), C. III, Hacı Mahmud Kitaplığı, Nr. 4741, Süleymaniye Ktb., İstanbul, 1285 h.
* PEÇEVÎ, İbrahim; Peçevî Tarihi, C. I-II, İstanbul, 1281-1283 h.
* Saffet Bey;”Bahr-ı Hazar’da Osmanlı Sancağı”, T.O.E.M., S. 14, İstanbul, 1330 h.,C. III, (ss. 857-861).
* SARAY, Mehmet; Türk-İran Münasebetlerinde Şiiliğin Rolü, T.K.A.E. Yayınları, Ankara, 1990.
*
* ___________ ; Rusya’nın Türk İllerinde Yayılması, İstanbul, 1975.
* Selânikî, Mustafa Efendi; Selânikî Tarihi, İstanbul, 1281 h.Seydi Ali Reis; A’sar-ı Eslaftan Mirâtu’l-Memâlik, İzmirli İsmail Hakkı Kitaplığı,
Nr. 3678/7, Süleymaniye Ktb., İstanbul, 1313 h.
* İNALCIK, Halil; “Osmanlı-Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanal Teşebbüsü(1569)”, Belleten, S. 46, Ankara, 1948, C. XIII, (ss.349-402).
* İLGÜREL, Mücteba; “II. Selim”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Çağ Yayınları,İstanbul, 1989, C. X, (ss. 383-391).
* __________ ; “III. Murad”, D.G.B.İ.T., Çağ Yayınları, İstanbul, 1989, C, X, (ss. 393-401).
* TAYMAS, Abdullah Battal; Kazan Türkleri, T. K. A. E. Yayınları, Ankara, 1966.
* TEMİR, Ahmet; “Nogay Hanlığı”, Türk Dünyası El Kitabı, T.K.A.E. Yayınları,Ankara, 1992, C. I, (ss. 435-436).
* TOGAN, Zeki Velidî; Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, Enderun Kitabevi,İstanbul, 1981.
* UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı; Osmanlı Tarihi, C. III/I, T.T.K. Basımevi, Anakara, 1988.

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir