Şu Anda İncelediğiniz Konu

«

»

Eyl 18 2013

TÜRKLERİN KÖKENİ

TURK_Bayraklar.jpg

TURK

Milattan sonra VI. yüzyıl ortalarından başlayarak, önceleri siyasi ve daha sonraları etnik bir mana olan Türk adının ilk defa ne zaman ve nerede kullanılmağa başlandığı kat’iyetle tespit edilemiyor. Kaynakların kıtlığı, ve mevcut kayıtların da karışık olması – bu meselenin hallinde en mühim engeli teşkil ediyor. Türkler kendileri en eski tarihlerine dair yazılı kaynaklar bırakmadıkları için Türk tarihinin eski devirlerini ancak Türklerin komşuları ve çok eski yazılı kaynaklara sahib olan Çinliler vasıtasiyle öğrenmek mecburiyetinde kalıyoruz.

M.Ö. XVIII. yüzyıla kadar çıkan Çin kayıtlarında Çin’in kuzeyine düşen Tik1 adıyla bir kavim zikrediliyor. Buradaki “Tik” ile “Türk” arasında bir münasebet  istiyenler olmuşsa da – bunun ciddi telakki edilmesi imkansız gibi görülüyor. İran efsanelerindeki “turan” ile “Türk”ü aynı köke bağlamanın da ne dereceye kadar doğru olduğu kat’iyetle tespit edilemiyor; maamafih “tur” kökünün “Türk” ile herhangi bir şekilde ilgili olması muhtemeldir. Avesta’nın Sanskritçe tercümesinde “Tura” ve “Truşkah” olarak gösterilen kavim adının Türklere ait olduğu zannediliyor. Avesta’nın bir kısmını teşkil eden Bahman Yaşt’ta birçok kavmin adı zikredilirken, “Xuon Turk” adı da geçiyor; şayet bu söz doğru okunmuşsa Hindistan’a geçen Hunlara “Türk” adı verilmiş olduğu anlaşılıyor; fakat Avesta’nın tercümesi daha sonraki zbir zamana ait olduğundan, buradaki etnik kayıt ve izahların daha evvelki devirler için fazla kıymetli olmadığı aşikardır. Herodot’un eserindeki “Jurkae” ve Pomponius Mella’daki “Turkai” (Mil. sonra I. yüzyılda kaleme alınmıştır) sözlerinde “Türk” adını görmek isteyenler olmuşsa da, bu hususta kat’i bir şey söylemek imkansızdır.

“Türk” adı -telaffuz ettiğimiz şekilde ve anladığımız manada- ilk defa olarak M.S. VI. yüzyıl ortalarında yazılına Çince kaynaklarda görülmektedir. Tungci, Soei-chou (suy-şu), Kieou-T’ang Chou (Hin T’ang şu) T’an şu adlı mahazlerde, Çin’in kuzey ve batısındaki kavimler anlatılırken, Türklerden Çince telaffuzla, Tu-kü-e (Turyu)lerden uzun uzadıya bahsediliyor. Çinlilerden az sonra (30 yıl kadar) Bizans kaynaklarında da ilk defa olmak üzere “Türk” adı zikredilmeğe başlıyor Bizanslılarda “Türk” adı ile İdil nehrinin doğusunda yaşayan kavimler kastediyorlardı.

 
 

“Türk” adı VI. yüzyıl ortalarında doğru tanınmakla beraber, bu isim altında ancak mahdut bir iki zümre veya siyasi birliğin kasdedildiği muhakkak gibi görülüyor. Muhtelif yerlerde ve ayrı “kavimler” halinde yaşayan ve “Türk” ırkından gelen uruğların kendilerine has adları olduğu biliniyor; “Türk” adının umumileşmesi, etnik mana alması ise daha sonraki bir devire aittir; belki de Araplarla, yani İslamiyet’le temasın neticesidir. VIII. yüzyıl başlarında Araplar Mavera-ün-nehr’e gelince Türklerle temas etmişler ve Türkçe konuşan bütün Türk kavimlerine ayrı adlarına bakmaksızın umumi olarak “Türk” adını vermişlerdi. İslamiyeti kabulden Türkler de kendilerini bundan böyle “Türk” diye adlamışlar ve bu suretle “Türk” adı gittikçe geniş bir mana, yani Türk ırkından gelen bütün kavimlerin adını ifade eder olmuştur.

“Türk” adının manasına gelince, bunun izahı yolunda öteden beri tecrübeler yapılmışsa da hâlâ kat’i bir neticeye bağlanmış sayılamaz. Bilindiği veçhile tanınmış kavimlerin adlarını izah meselesi de aynı durumdadır: Grek, Frank, Rus vs. kavimlerin adları gibi -bu kadar incelemelere rağmen- ne mana ifade ettikleri ve etimolojileri kat’iyetle tespit edilemiyor.

Türklerle çok eskidenberi temas halinde bulunan ve bu adı çok erkenden duyan Çinliler bunu izah etmek teşebbüsünde bulunmuşlardı. Bu hususta “Şuy-şu” adlı eserde şu izahat verilyor:6 “Türklerin (T’u-kü-e), eteğinde kamp kurdukları dağ bir miğfer şeklinde olduğu veçhile bu kavmin dilinde “miğfer”e “t’u-kü-e” denildiğinden, onlar kendilerini T’u-kü-e diye adladılar”. “Türk” sözünün en eski izah şekli bu suretle Çinliler tarafından yapılmış ve halk etimolojisine dayandırılmıştır; bu izah, galiba, bir Türk-moğol sözü olan ve “miğfer” manasına gelen “tugulga” ile ilgilidir. Çin müverrihinin bu izahı, tabiatiyle, ilmi herhangi bir kıymetli haiz değildir; bahusus ki Çinlilerin yabancı kavimlerden bazılarının adlarını “dağ ismiyle” izah etmek isteyişleri biliniyor. “Türk” adını Çinlilerin yaptıkları gibi “miğfer”le ilgili görmek isteyen bazı alimler de olmuştur. Farisideki “terg”in de “miğfer” manasına geldiğine işaret edilerek “Türk” ile “terg” arasında bir münasebet olduğuna ihtimal verilmişti. Moğolca “miğfer”e “tgulga” denildiğine, J. Schmidt, daha 1824’te işaret etmiş ve bunun “Türk” sözünü ifade için Çinliler tarafından “T’u-kü-e” şeklinde kaydedildiğini zannetmişti.

İslam müelliflerinden bazıları “Türk” adını, arapçadaki “bırakmak, terketmek” manasına gelen “terk – vK0” ile izah etmek istemişlerdir. Arap coğrafyacılarından İbn al-Fakih al-Hamdani böyle bir izahı ileri sunmuştur. Mu katil bin Süleyman’a göre: Türkler seddin (yani Ye’cuc Me’cuc Seddi) arkasında “terkedildikleri” için “Türk” adını almışlardır. Gerdizinin eserinde (M.S. 1050-1052’lerde yazılmıştır) “Türkistan’ın abadan memleketlerden uzak düştüğü için, Türklere böyle bir ad verildiği” kaydedilmiştir.

Reşidüddin’in Cami’ üt-Tevarihi’nde olduğu gibi, Ebülgazi Bahadur Han’ın Şecere-i Türk’ünde “Türk” adının izahına girişilmiyor. Mahmud Kaşgari’nin Divan-ı Lugat it-Türkü’nde de bu hususta izahatta bulunulmuyor. Türk veya Moğol tarihiyle meşgul olan modern bilginlerin bu mesele üzerindeki görüşlerine gelince: Deguignes, Yafes’in sekiz oğlundan birinin “Türk” olduğu hikayesini tekrarlamakla yetinmiştir. Osmanlı-Türk tarihinde derin vukufu olan ve Türk tarihinin diğer sahalarını da inceleyen Joseph von Hammer ise “…şecerenin ilki olan Türk… her halde Herodot’un eserindeki “Targi-taos” ve Mukaddes Kitab’taki “Toghrama”dır” diyor.11 Franz von Erdmann, Sarsılmaz Temuçin adlı eserinde (1862) “Türk” sözünü, eski kaynaklarda adları geçen “Tür”lar, “Taur”lar, “Trit”ler, “Toret”ler, “Turak”lar ve hatta “Trak”larla ilgili olduğunu ileri sürmüştü. Buna benzer iddialara başka yazılarda ve hatta zamanımızda bile tesadüf edilmektedir; bu adın (yani “Türk”ün), İskit’e olduğu iddia edilen, “turku”nun (deniz yakınındaki adam) ta kendisi olduğu dahi ileri sürülmüştü. Bu ve buna benzer izahların hiç bir ilmi kıymeti yoktur, ne tarihi ve ne de filolojik esaslara dayanmaktadır.

“Türk” adının ilmi olarak izah edilmesi ilk önce macar alimlerinden H. Vambery ile başlar. Mezkur alim bu sözün kökü “töre, törü, türemek”le izah edilebileceğini ileri sürmüştü. Vambery, bu köklerden gelen “Türk” adının “yaradılmış olmak “ manasına gelen bir sözle ilgili olduğunu belirtmişti. Bu izaha göre: “Türk”-”mahluk” yani “adam” demek oluyordu. Vambery’nin bu tefsiri B. Munkacsi12 ve Fuat Köprülü13 tarafından kabul edilmişse de, tanınmış Turkologlardan J. Nemeth bu görüşü şu dört sebepten ötürü doğru bulmuyor:

1. “Türk” adı ancak M.S. VI. yüzyılda bilindiğine göre, bu ad Türklerin ilk isimleri olamazdı; dolayısiyle “adam, mahluk” manasına alınması da mümkün değildir.
2. Türk dillerinde “mahluk”, adam manasına gelen ve “Türk”ü andıran herhangi bir söz mevcut değildir.
3. “Töre-türe” ancak Osmanlı Türkçesinde “ü” iledir, ve eski şekli “ö” olması icabeder.
4. “Türk” adı başka türlü de izah edilebilir.

J. Nemeth, “Türk” sözünü izah için elde mevcut turkoloji malzemesine başvurmuş ve dayanılacak esaslı deliller meydana koymuştur. F. W. K. Müller’in Doğu Türkistan’da, Turfan’da bulup çıkardığı Uygurca metinler arasında “Türk” sözü birkaç yerde tespit edilmiştir (Uigurica II, 97); bunları naklediyoruz: “Azunlarqa ad tavarqa arkla Türkka azlanmaq turur.” (Hayatta, mal ve mülke, iktidar ve kudrete karşı hissi tezahür eder.);” “Ağı, barim ad, tavar, ark Türküngüzler asılmaqı bolsun.” (Define, mal, servet, eşya kudret ve kuvvetiniz çoğalmış olsun); bir misal daha: “…uluğ bayagutlar kntü kntü (är)klarin Türklärin ıdalıp toyın dindar bolup arxant qutun bultular” (… zengin bayagutlar kendi kudret ve kuvvetlerini bırakıp rahip, olup arhat saadetine nail oldular). Görülüyor ki Uygurcada “Türk” sözü “kuvvet, kudret” manasına gelmektedir. Buna istinaden von Le Coq “Türk” adının Uygurcada “kuvvet kudret” anlamındaki bu sözle izah edilmesi lazımgeldiğini ileri sürmüştü.14 Bu defa J. Nemeth, başka misaller de celbetmek suretiyle, bu görüşü teyit etti. Nakledilen misaller arasında, Peçenek adlı bir Türk kavminde “fazilet” manasına gelen bir kabilenin bulunduğuna15 işaretle (Erdem, Ertim kabilesi) yine Peçeneklerin üç kabilesinin “cesur ve kibar” manasına gelen “Kangar” adını taşıdıklarını da hatırlatıyor. Nemeth’in gösterdiği veçhile, Oğuz uruğlarından biri “Bökedür” adını taşımakta idi; “Böke’nin ise -”kuvvet” ifade ettiği biliniyor. (Bayandur’un -”bay” (zengin), Çavuldur -“çav” (şöhret), İğdir -“iğ” (kibar) sözleriyle bağlı olduğu gibi). “Türk” adı da bu suretle bir çeşit uruğ adları arasına girer; yani “kuvvet ve kudret” ifade eden bir sözdür. Nemeth “Türk” adı hakkındaki incelemesini ve elde ettiği neticeleri Mgyar Nylev Mecmuasında neşretmiştir (1927). Bu incelemeye dayanarak (bazı kendi görüşlerini de ilave ile) Hüseyin Namık Orkun Türk sözünün aslı adiyle bir risale çıkardı; (İstanbul, 1940). J. Nemeth’in izahı “ilmin son sözü” olarak telakki edilmekle inandırıcı yeni bir izah ortaya çıkıncaya kadar hükmünü muhafaza edecektir.

“Türk” adı Türk kaynaklarında ilk olarak Orhun Yazıtları’nda zikredilmiştir. Orhun Yazıtları’nı çözen Wilhelm Thomsen kitabelerin en son tercümesinde, “Türk” sözünü “kudret, kuvvet” anlamına alıyor. “Türk” adının önceleri bir şahıs (uruğun başı), sonra bir aile ve nihayet bütün bir uruğ ismi olduğu anlaşılıyor; bu uruğ ehemmiyet kazanıp, diğer uruğları hakimiyeti altına alarak “kağanın” mensup olduğu soya bağlanınca, bu da “devlet kuran, kağana tabi olan” bir zümreyi ifade eden bir mana taşımağa başlamış olmalıdır. Yazıtlarda “Türk” deyince alelade bir kavim, bir grup değil, “kağana itaat eden” bir zümre veya uruğlar birliği kasdediliyor. Bu cihet gözönünde tutulursa, “Türk” sözünün “kudret ve kuvvet” ifade ettiği gibi “törü”sü (yani kanun ve nizamı) olan bir millet manasına geldiğini de ileri sürmek mümkün gibi görülüyor.

Çinlilerin “T’u-küe”lerinin “Türk” sözü ile ilgisine gelince bu hususta son esaslı görüş Fransız sinologu P. Pelliot tarafından ileri sürülmüştür. Ona göre: bu sözü Çinliler Avarlar vasıtasiyle duymuşlardı; bundan ötürü onu Moğolcadaki cemi (çoğunluk) şeklinde yazmışlardır (Pelliot Avarların Moğol olduklarını kabul ediyor); yani “Türk” sözünün Çince telaffuzu “durküt” ve Moğolcası (avarcası) Türküt’dir; “üt, at, it-“Moğolcada çoğunluk ekidir; Türkçe bazı lakaplarda Moğolca çoğunluk şekline rastlandığını Pelliot misallerle gösteriyor; bunlar: Orhun Yazıtları’ndaki “tarkat, şadapit; tegin-tegit, bayagu-bayagut”dır. Bu suretle, Pelliot’un izahına göre, “T’u-gue” şeklinde yazdıkları söz “Türküt” olarak telaffuz edilmiş ve “Türkler” manasında olup, “Türk”ün Moğolca cem’ini ifade etmekedir.

T’u-küelere (Türklere) ait en eski Çin kayıtları: Lyu Sung sülalesi zamanında kaleme alınan Tunğ-ci adlı Çince bir kaynakta verilen malumat T’u-küe (T’u-cüe)lerin en eski çağına aittir. Sonra, T’oba sülalesinin resmi tarih iolan Veğ-şu da T’u-küelere ait eski kayıtlar bulunuyor. Bunlara göre: 450 tarihlerine doğru T’u-küelerin memleketi, Su-lo’lar tarafından işgal edilen sahadan, yani bugünkü Kaşgar mıntakasından 1000 li’den fazla (yani 500 km.) bir mesafede, kuzey-doğuya düşüyordu. Su-loların bu Türklere her zaman haraç göndermek mecburiyetinde oldukları da bildirilmektedir. (Doğu Türkistan’daki) Kuça şehrinin de Türk memleketinden 600 li (300 km.) kadar güneyde olduğu kaydedilmektedir. Bu malumata bakılırsa T’u-küelerin M.S. 450 yıllarına doğru Altay Dağları eteklerinde yaşamış olmaları lazım gelir ki, bu cihet son arkeolojik tetkiklerle de tasdik edilmiştir. Ötükendağı, Hangay sıradağlarının bir kısmını teşkil ettiğine, ve Altayların kuzeybatısına düştüğüne göre, Çin kaynaklarının verdiği malumat esas itibariyle doğrudur.

Bu sırada (M.S. 450’lerde) T’u-küelerin hanı olarak Da-tu adında biri zikrediliyor; bu hanın kazının, Soğd memleketinde K’ang mıntakası hükümdarına verildiği de bildiriliyor. bu kayıtlar T’u-küelere ait en eski malumat kabilinden olup, Türkler hakkında toplu bilgi veren diğer Çin kaynaklarında (Şuy-şu, H’in T’ang-şu, T’ang-şu) bulunmuyor.

Türklerin “kurt”tan türedikleri hakkında efsane ve “Aşena” (Bozkurt-gök börü) sülalesi: İlk önce Deguignes, sonra Stanislas Julien tarafından incelenerek Fransızcaya tercüme ve neşredilen, ansiklopedi mahiyetindeki Pien-i-tieni adlı Çin kaynağında ilk Çin-Türk münasebetine ait şu malumat veriliyor: “İmparator Wen-ti’nin saltanatı zamanında, Ta-tong devrinin onbirinci yılında (M.S. 535) Çin hükûmeti T’u-küelere elçiler göndermeğe başladı.” Bu kaydın hemen arkasından T’u-küeler hakkında şunları okuyoruz:

“T’u-küeler (yani Türkler) H’yung-nulardan Aşena adını taşıyan bir şubeye mensupturlar. Onlar kendi başlarına bir ulus teşkil etmişlerken, komşu hükümdarlardan biri onları yenmiş, on yaşındaki bir erkek çocuk müstesna, bunları bütün aileleriyle birlikte imha etmişti. Askerler bu çocuğun gençliğine kıyamamışlar, ellerini ve ayaklarını keserek, bir bataklığın sazları arasında bırakmışlardı. Bir dişi kurt (o mahale gelerek) bu çocuğu etle besledi. Bu çocuk büyüyünce bu dişi kurtla çiftleşti ve kurt hemen gebe kaldı. Hükümdar ise bu çocuğun yaşamakta olduğunu öğrenince onu öldürtmek için yeniden bir asker gönderdi. Bu asker ise delikanlının yanına varınca bir kurt gördü. Bu kurt tanrı tarafından (ellerle) tutulmuş gibi, delikanlıyı alarak birdenbire (batı) denizinin doğu kısmına sıçradı ve bir dağ üstünde durdu. Bu dağ Kao-çang (Uygur) memleketinin kuzeybatısındadır. Bu dağın eteğinde bir mağara vardı; kurt buraya girdi; mağaranın içinde sıkı otharla örtülü 200 li (100 km) mesafesinde bir ova vardı. Bu kurt orada (o delikanlıdan) on erkek çocuk doğurdu. Bunlar bülug yaşına gelince dışardan karılar aldılar; bu kadınlar çok geçzmeden anne oldular. Bunu müteakıp her biri bir soy adı aldı; “Aşenana”23 da bunlardan biriydi. Birçok nesil geçtikten sonra onlar mağaradan çıktılar ve Ju-julere tabi oldular, Kin-şan dağlarının güneyinde yerleştiler; burada Juan-juanlar için demirden aletler hazırlamakla meşgul oldular. Kin-şan silsilesine mensup bir dağ “miğfer” şeklinde idi; onların diline miğfer’e “t’u-kü-e” denirdi; bundan kendi adlarını çıkardılar.”

Başka bir efsane de şöyle nakledilmiştir:

“Yazarlardan birine bakılırsa, T’u-kü-e kavminin banisi, H’yung-nu memleketinin kuzeyindeki So ilinden neş’et etmiştir. Bu ulusun başı A-ang-pu olup, onyedi biraderi vardı; bunlardan birinin adı İ-çi-ni-sse-tu olup bir kurttan doğmuştu. A-pang-pu ve kardeşleri yaradılıştan gibi olduklarından, memleketleri çabucak yıkıldı. Tabiatüstü kabiliyetlere malik bulunan İ-çi-ni-sse-tu ise rüzgar ve yağmur celbedebilirdi; on iki karısı vardı; bunlara yaz ve kış perileri (ilaheleri) kızları denirdi. Karılarından biri dört oğlan doğurdu; bunlardan biri kuğu kuşu şekline girdi; ikincisi A-pu-şu-i ve Kien-şu-i ırmakları arasında bir devlet kurdu; bu devlete Ki-ko dendi. Üçüncüsü, Çu-çe nehri boyunda bir devlet kurdu; dördüncüsü Tien-sse-çu-şi dağında yerleşti; bu sonuncusu dört biraderin büyüğü idi.

Bu dağda, A-pang-pu ile aynı soydan bir ulus yaşamakta olup, bunlar soğuktan ve çığdan çok muztariptiler. Büyük birader ateşi icad etti, ahaliyi ısıttı, doyurdu; öyle ki bu halk hayatını muhafaza edebilirdi. Bu ulus hemencik bu büyük biradere tabi oldular, kendisini baş olarak seçtiler, ve T’u-kü-e lakabı verdiler; asıl adı ise No-tu-lu-şe idi. Bu büyük biraderin on karısı olup, onlardan doğan oğlanlar annelerinin adını aldılar. Aşena ise kuma’larından birini oğlu idi. No-tu-şu-le’nin ölümünden sonra karılarının oğulları aralarından birini başbuğ seçmek istediler; bu maksatla hepsi birden büyük bir ağacın dibinde toplandılar ve “Ağaç’a en yüksek sıçrayan başbuğumuz olsun” kararını verdiler. Aşena’nın küçük yaştaki oğlu hepsinden yüksek sıçradığından, hepsi tarafından başbuğ olarak seçildi; kendisine A-hien-şe lakabı verdiler. Bu çocuk ta kurt’tan türemiştir.”

Her iki menkıbeden: Aşena’nın “kurt” ile ilgisi olduğu görülüyor. Aşena’nın, T’u-kü-elerin hükümdarı olduğu bildirildikten sonra, “kurttan türediğini unutmadığını belli etmek maksadiyle çadırının kapısı önünde ucunda bir kurt kafası olan bir bayrak diktirdiği”de kaydedilmiştir.

Türklerin “kurt”tan türeme efsanesinin diğer izleri: Kurttan türeme veya kurt ile ilgili menkıbeler Türk tarihinin muhtelif safhasında görülmektedir. Müsbet tarih kayıtlarında (Çinlilerde) olduğu gibi, destanlarda da (Oğuz Han Destanı, Ergene-kun Destanı) “kurt”-Türklerin hayatında mühim bir rol oynamaktadır. Vaktiyle Türklerin “totem”i olduğu muhakkak sayılan “kurt”, yalnız T’u-kü-elerde değil, diğer Türk uruğları ve uluslarında da kutsi bir varlık mahiyetini taşımaktadır.

Oğuz Destanı’nda görüldüğü veçhile, Oğuz Kağan “Urum memleketine sefer açmak üzere iken, bir bozkurt kağanın ordusuna önderlik yapmaktadır.” Ergene-kun Destanı’ndan kurt’un rolü bir rehber olarak tebarüz ettirilmiştir.28 Ergene-kun ovasından çıkan Türklerin başında hükümdar olarak Borte Çino, yani Bozkurt bulunuyordu.

Kurttan türeme efsanesinin Göktürklerden yukarıya doğru ta H’yung-nu’lara kadar takibetmek mümkün gibi görünüyor. Tabğaçlar kurt efsanesinin bariz izleri biliniyor: T’ang eyaletinde bir “kurt dağı-mabedi” bulunuyordu. Gau Yen mıntıkasında da böyle bir mabed mevcuttu, Lung-şeng şehri yanında bir “kurt deresi” vardı. T’obalardan Mu Ş’ung, kendisini tutsak eden asilerin elinden kaçmağa muvaffak olunca, beyaz bir kurt gelmiş ve havlamıştı; bu zat bunu tanrı tarafından gönderilen bir işaret addetmiş, kurdun arkasından giderek, kendisini takibedenlerin eline düşmekten kurtulmuştu. Çin imparatoru, bu Mu Şung’a, bu kurt namına bir mabed yaptırmağa müsaade etmişti; Mu Şung ailesi buraya kurbanlarını getirirlerdi.” Çinlilerin, kötü yürekli insanları tarif yollu kullandıkları “fena yürekli kurt oğlu” tabiri, Türk kurt efsanesiyle ilgili olsa gerekir.

Sır Tarduş (Türklerinde) de kurt efsanesinin mevcudiyeti biliniyor: Sır Tarduş uruğundan bir adama kurt başlı bir adam görünmüş, ve “uruğunun yakında imha edileceğini” bildirmişti.
Kurt sözünün aslı “böri” (böri) idi; iptidai kavimlerde müşahede edildiği veçhile, totem sayılan hayvanın adı zikredilmezdi, ancak onun “tabu” su anılırdı; bundan ötürüdür ki, hem “böri”ye hürmet ifade etmek, hem de şerrinden kaçınmak maksadiyle, “tabu”su olan küçücük bir hayvanın-kurd’un (böceğin) adı çağırılırdı; öyle ki bu “tabu” git gide asıl isim yerine kaim olmuştur. Böri sözünün Çinliler tarafından da kullanıldığı görülüyor; Göktürklerin yaşayış tarzlarından bahsedilirken, Göktürk kağanının hassa kıtası “fu-li” tesmiye edildiği, ve bunun Çince “lang”, yani “kurt” manasına geldiği ayrıca kaydedilmiştir. “Fu-li”li (yani “böri”li) birçok yer ve şahıs adlarını Çin kaynaklarında buluyoruz; bunlardan bazıları şunlardır: Fu-li-cüan-Toba devrinde H’yung-nu başbuğlarından birinin adı; Fu-li-H’yung-nu sahasında bir yer adı; Fu-li-Usunların hanlarından birinin adı; Fu-lü-şimal kavimlerinden bir soyun adı. Çok daha sonraki devirlere geçersek, Cengiz Han’ın ilk ceddi olarak Borte Çino yani Bozkurt, gösterilmesi de, bu Türk “kurt efsanesi”nin XIII. yüzyılda dahi mevcut olduğunu belli eder.

Hun (H’yung-nu)lardan beri mevcut olduğu anlaşılan “kurt’tan türeme” efsanesinin, Türklerin “Türk” adıyle tarih sahnesine çıktıkları bir devirde gayet canlı olarak yaşadığı müşahede ediliyor. Türklerin “ongun”u, yani totemleri olan “kurt” Göktürk kağanlarının ceddi sanılmış, bu sülalenin ilahi menşeli olduğu kabul edilmiş, ve “ilahi menşeli kağanın” üzerinde hükmettiği Türk halkı da tanrının yüksek himayesine mazhar olan veya kutsi analmına gelen “gök” tabiriyle vasıflandırılmıştı: Göktürk adı bundan neşet etmiş olmalıdır.

ÂYETLERDE, HADİSLERDE, VE TARİHTE TÜRKLER

TÜRKLERİN SOY AĞACI

HZ. NUH

HAM YÂFES SAM

TÜRK

BÜTÜN DİLLERİN KAYNAĞI VE TÜRKÇE

Tarihi bu kadar eski olan Türklerin konuşmuş olduğu dil de doğal

olarak çok eskidir. Hatta Türkçenin bütün dillerin anası olduğuna ve

ilk Türkçe konuşan insanın Hz. Âdem olduğuna dair iddialar da vardır.

Ruhul Beyan Tefsirinin Müfessiri İsmail Hakkı BURSAVİ (doğumu miladi

1652) Hazretleri, İstanbul Kütüphanesi’nde kayıtlı “HADİS-İ ERBAİN”

adlı eserde Bakara Suresi 31. ayetin tefsirini yaparken şöyle diyor:

Âdem’in cennetten çıkma vakti gelince Cenab_ı Allah bunu haber vermesi

için CEBRAİL’İ gönderir. Cebrail durumu Adem’e bildirir. “Âdem

tınmadı” yani emri duymazlıktan geldi. Cebrail durumu Allah’a

bildirince ALLAH (C.C.) Cebrail’e: “Git ÂDEM’E LİSAN-İ TÜRKİ ile SÖYLE

” der. Cebrail gelir ve Türkçe olarak cennetten çıkma emrini tebliğ

eder. ” Âdem cennetten lisan-i Türki ile ‘ kalk ‘ dimekle kıyam idip

çıkmıştır. Zira ahir zamanda tasarruf Türk’ündür.”(İstanbul Küt. 1317,

s.26 )

Cenab-ı Allah, Bakara Suresi 31,32 ve 33. ayetlerden öğrendiğimize

göre: “Âdem’e İlim vermiş, bütün isimleri ve eşyanın adını

öğretmiştir.” Yani Âdeme kendi zürriyetinden gelen bütün milletlerin

ve bu milletleri oluşturan bütün insanların adları ve dilleri

öğretilmişti.

Büyük Tefsir Âlimlerinden Elmalılı Hamdi YAZIR da bu ayetin tefsirini

yaparken:

” Lisan hususunda bütün Âdemoğullarının zamanımıza kadar vaki olan

tenevvü (dillerin çeşitlenmesi) ve (bilimsel) ilerlemelerin hepsi,

esas itibariyle, HZ. Âdem’in yaratılış bakımından şereflendirildiği bu

isimleri öğretme özelliğine borçludur.” (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak

Dini Kur’an Dili, cilt 1, sayfa 267) der.

Tevrat’ta da ‘ yaratılış ‘ bölümünde “Bütün dünyanın dili birdi”

denilmektedir. (Tevrat, Yaratılış, 11, 1) İşte bu dil Hz. Âdemin

konuştuğu dil “Türkçe” idi ve zaman içerisinde bu dilden yani

Türkçeden bütün diller çoğaldı.

Yine tefsir âlimlerimizden Eski Afyon Müftüsü Celal Yıldırım, İlmin

Işığında Asrın Kur’an Tefsiri’nin 1. cildinin 159. sayfasında dil

konusunda şu bilgileri veriyor:

 

  1. Dil, ilk insan Adem ile başlamıştır.

 

  1. İlk dil ve ona dayalı konuşmayı Allah bir lutuf olarak ilk insan

Âdem’e öğretmiş, eşyanın ismini belletmiştir.

 

  1. Yeryüzünde konuşulan diller tek kökten gelmedir. Çünkü Allah,

Âdem’e mevcut eşyanın isimlerini öğretmiştir.

 

Büyük müfessir Fahrettin Razi’ye göre, Allah kâinatta var kıldığı her

cins eşyanın isim ve sıfatlarını Âdem’e çeşitli lügat üzerine

öğretmişti. Âdem’in (A.S.) çocukları da o lügatleri bilir ve

konuşurlardı. Âdem (A.S.) ölünce çocukları yeryüzüne yayılıp her biri

ayrı bir lügate göre konuşmaya başlamıştır. ( sayfa 159 ) Celal

Yıldırım Hoca, İbraniceyi insanların ilk dili olduğunu iddia edenlere

hitaben :” İbranice Musa Peygamber zamanında mevcut idiyse Mısır dili

( Sümerce ) nereden çıkmıştır?” diye sormaktadır. Ardından ” Kur’an

onların bu iddiaların çürütmektedir” deyip, yukarıdaki üç madde

halinde verilen bilgileri aktarmaktadır. ( C.Yıldırım,159 )

 

“Erken Türk Tarihi konusunda 36 adet kitabı bulunan Kazım MİRŞAN

Hoca’ya göre de bütün alfabelerin temeli Türk Alfabesidir. ” Turgay

Tüfekçioğlu, ” Türkçenin 16 Bin Yılı ve Kazım Mirşan Hoca ” adlı

makalesi, 20 Aralık 1999 Kurultay Gazetesi )

Âdem, insanın ilk “ata” sı demektir. Türkçedeki : ” at, atmak, ata,

atam, adam ” sözcükleri ve bu sözcüklerin taşıdığı anlamlarla ” Âdem “

sözcüğü arasındaki benzerlik diklete alınırsa ” Âdem ” sözcüğünün de

Türkçe olduğunu söyleyebiliriz.

Cenâb-ı Allah, yarattığı ve Âdem’e öğrettiği dillerden İsmail Hakkı

Bursavi Hazretlerinin dediği gibi Türkçeyi, Hz.Adem de kendisine

öğretilen diller arasından Türkçeyi tercih etmiş

ve kendisine Türkçe hitap edilmesini istemiştir. Böylece ilk Türkçe

konuşmayı murad eden Yüce Allah ve ilk Türkçe konuşan insan da Âdem

aleyhisselam olmuştur.

Gök Türk kitabelerinde de ilk yaratılan insan Türk olarak gösterilir.

Yine bu gün bilim dünyası tarafından kesin olarak Türk oldukları ifade

edilen Sümerlere göre de yaratılan ilk insan nesli Sümer yani

Türk’tür.

“Yaratılış Efsanesine ait bir Sümer ilahisinde yer ve gök

yaratıldıktan sonra, ikisinin arasında üçüncü bir unsur olarak insan

cinsinin yaratıldığından bahsedilir ve bu insan cinsi Sümerlilerden

( dolasıyla Tüklerden ) ibaret olarak gösterilir. ( İ.Hami DANİŞMEND,

Türklük Meseleleri, 20, İst.1966 )

Âdem’e bütün isimleri ve eşyanın adını öğreten ve O’nu ilimle donatan

Allah, bu durumu ve Âdemin yüceliğini meleklere göstermek için:

“Allah: ‘ Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver ‘ buyurdu.

Âdem onlara isimleriyle haber verince (Allah) : ‘ Ben size semavat ve

arzın gaybını bilirim demedim mi? Neyi gizlediğinizi, neyi

açıkladığınızı da bilirim’ dedi. ” (Bakara, ayet 33)

Ayetin birinci mesajı: Âdemin isimleriyle haber verdikleri nelerdir?

Bu konuda çeşitli rivayetler vardır:

1. Evrene ait fiziki malumat

2. Meleklerin ismi ve görevleri

3. İnsanların tam listesi. O anda bedeni yok, ruh ve nefis kişilikleri

vardır. Âdem öğrendiği ilahi bilgiler dahilinde gaybe ait bilgileri

çözüp; dünyaya gelmediğimiz halde bizleri tanıyıp meleklere anlattı.

Hz. Âdem ilk insan, ilk peygamber ve insanlığın ilk atası olmak

özelliklerinden dolayı, kendi soyundan gelecek ve ileride çeşitli

milletleri oluşturacak insanları ve onların dillerini, kültürlerini,

tarihlerini de biliyordu. Bildiği bu diller arasında Cennetten

çıkarken kendisine yapılan tebliği Türkçe olarak seçip kabul etmesi

dikkate değerdir. Bu seçim, Hz. Âdem’in Türklere verdiği önemi ve

duyduğu sevgiyi açıkça göstermektedir

Allah (CC)ın Cebrail’le, Cebrail Aleyhisselamın Hz. Âdem’le Türkçe

konuştuğunu ve Türkçenin cennette Âdem’e öğretilen ilk dil olduğunu

KAYGUSUZABDAL’DA savunur:

” Hak buyurdu Cebrail’e var didi

Âdem’i cennet içinden sür didi

Geldi Cebrail Âdem’e söyledi

Hak buyurdıgın ayan eyledi

Cebrail didi çıkgıl Uçmak’tan Âdem

Tanrınun buyrugı budur işbu dem

Niçe ki söyledi hergiz gitmedi

Cebrail ün sözini işitmedi

Türk dilin Tanrı buyurdı Cebrail

Türk dilince söylegil dur git digil

Türki dilince Cebrail ” hey dur ” didi

” Durugel, uçmağın terkin ur ” didi.

( Gülistan, Ank. Ktp. Nu: 645, s. 49 ) “KAYGUSUZ ABDAL” Prof. Dr.

Abdurrahman GÜZEL, S.272, Akçağ yyn.)

 

Bütün Alfabelerin Kaynağı Türkçedir

 

Kazım Mirşan, yaptığı çalışmalar sonucunda tarihe dönük bilimsel

iddialarda bulundu. Mirşan, Türklerin Çinlilerden çok daha önce kâğıt

üzerine fırçayla yazı yazdıklarını ve bunun örneğine çok

rastlanmadığını ifade etti. İşte, Mirşan’ın tarihçileri şaşırtacak

iddialarından bazıları:

* Türk Tarihi, M.Ö 16.000′li yıllara dayanıyor.

* Yazı M.Ö 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildi.

* Tüm dünya alfabelerinin kökeni Türk alfabesidir.

* Kürtçenin Ön-Türkçeden sözcükler barındırdığı gibi bu sözcükleri

Arapça ve Farsçaya da taşımıştır.

* Anadolu’da da Ön-Türkçe yazıtlar bulunmaktadır.

* Latin, Yunan, Fenike ve Kril alfabeleri, Ön-Türkçeden oluşmuştur.

* Roma’nın küllerinden kurulduğu medeniyet olan Etrüskler Türk’tür.

(Etrüsk’çe yazıtlar ilk defa 2004 senesinde Kazım Mirşan tarafından

çözümlenmiştir.)

* Etrüsk’çe Türkçedir

* Skandinavya ve Avrupa’da 5000′den fazla Türkçe yazıt bulunmaktadır.

* Türklerle Almanlar (Cermenler) akrabadır.

* Mısır’daki eşteşlerinden 2000 yıl daha eski ve iki kat daha büyük

olan ve şu anda yasaklanmış bölgede bulunan piramitler, Türkler

tarafından yapılmıştır. Bu bölgede biri 300 metre olmak üzere 100 adet

piramit bulunmaktadır.

Kazım Mirşan ve Haluk Tarcan tarafından ortaya çıkarılan yeni bir teze

göre Türk Tarihi M.Ö. 16000′li yıllara dayanmaktadır.

Bu tarih tezine göre:

Yazı, M.ö. 16000 yılında Türkler tarafından icat edildi.

Kürtçe, Türkçeden sözcükler barındırdığı gibi bu sözcükleri Arapça ve

Farsçaya da taşımıştır.

Anadolu’da da Ön Türkçe yazıtlar bulunmaktadır.

İskandinavya dâhil, tüm Avrupa’da 5000′den fazla Türkçe yazıt

bulunmaktadır.

Tüm dünya alfabelerinin kökeni Türk alfabesidir.

Roma’nın küllerinden kurulduğu bilinen medeniyet olan Etrüskler

Türk’tür. Etrüsk’çe yazıtlar ilk defa 2004 yılında Kazım Mirşan

tarafından çözümlenmiştir.

Romalılardan önce İtalya Yarımadası’nda yaşayan Etrüsklerin konuştuğu

dil olan Etrüsk’çe, Türkçe kökenlidir.

Kazım Mirşan’ın bu tezinin doğruluğunu kanıtlayan başka belgeler de

mevcuttur. Roma’yı kuran Etrüsklerin sembolü kurttur ve Roma

ordusundaki onlu, yüzlü, binli sistem dahi Türklerden gelme olup,

Etrüsklerin Türklüğünün bir başka delilidir.

Ferrara Üniversitesinden Prof. Dr. Guido BABUJANİ yaptığı genetik

araştırmalar sonucu, geçmişte İtalya’da yaşamış olan ETRÜSKLER’in

Türkler olduğunu iddia etti. ve şu tespiti yaptı: ” Etrüsklerdeki ve

çağdaş İtalyan nüfusundaki karışım oranlarının değerleri iki açıdan,

hem Kuzey Afrikalılara hem de Türklere diğer herhangi bir çağdaş

nüfustan çok daha yakın ilişki içinde gözükmektedirler. Özellikle

genetik havuzlarındaki, Türklerin payı diğer toplumlardan üç kat daha

fazladır. ( Muharrem Kılıç, Gizlenen Türk Tarihi Hz. Muhammed, s. 16,

Prof. Guido Barbujani, Ferrara Ünv. , Töre Türkçe Düşünenlerin

Dergisi, sayı: 2005/ 3-4, sayfa. 36′ dan nakil )

Büyük Etrüskologlardan Camperoelli de ” Etrüsklerin Türk olduğunu

kabul etmiştir. ( Hulki Cevizoğlu Tarih Türklerde Başlar, 59 )

 

Bilinen ilk Türk devleti

Kazım Mirşan ve Haluk Tarcan tarafından ortaya çıkarılan yeni bir tez,

Türk tarih dünyasını karıştıracak cinsten. Mirşan ile Tarcan, bilinen

ilk Türk devleti olan Hun İmparatorluğu’nun ilk Türk devleti olmadığı,

ilk Türk devletinin Bir Oy Bil olduğu görüşünde. Ardından At Oy Bil,

Türükbil (karşılığı: Göktürk) gelir. Türk tarihinin çok eskilere

dayanması gerektiğini gösteren en büyük delil ise; Orhun

kitabeleridir. Çünkü Orhun kitabelerinde kullanılan dil ve noktalama

işaretleri bu dilin en gelişmiş hali olduğu sonucuna götürmektedir.

Böyle bir dilin oluşabilmesi için en az 3000 yıl geriye gidilmesi

gerekir. Bugün Çin sınırları içerisinde 300 metre boyunda piramitler

bulunduğu ve bu piramitlerin Mısır’dan çok önce inşa edildiği tespit

edilmiştir.

Mısır’ın dip kültüründe de Türkler olduğu iddia edilmektedir.

Hazırladığı çalışmalarda İngiltere’nin Başkenti Londra’da bulunan

kütüphanedeki belgelerden yararlandığını da belirten Mirşan, “Macar

Türkolog Aurel Stein, yaptığı araştırmalar sonucunda Türk tarihine ait

orijinal belgeler bu kütüphanede yer bulmuş. Şimdi biz de bu belgeleri

derleyerek Türk tarihine ait bilinmeyen dönemlere ışık tutuyoruz”

dedi.

İlk Türk devletinin Bir Oy Bil olduğunu savunan Mirşan, ardından At Oy

Bil, Türükbil ‘in (karşılığı: Göktürk) geldiğini kaydediyor. Mirşan’a

göre, Türk tarihinin çok eskilere dayanması gerektiğini gösteren en

büyük delil ise Orhun kitabeleri çünkü bu kitabelerde kullanılan dil

son derece yüksek bir edebiyat dili, bu dilin bu safhaya gelmesi için

en az üçbin yıllık bir maziye sahip olması gerekir.

Kazım Mirşan’a göre:

İlk Türk devletinin Hun İmparatorluğu olmadığı, ilk Türk devletinin

BİR OY BİL devleti olduğu görüşündedirler. Ardından AT OY BİL,

TÜRÜKBİL (karşılığı: Göktürk) gelir.

Türk tarihinin çok eskilere dayanması gerektiğini gösteren en büyük

delil ise Orhun Yazıtları’dır. Çünkü Orhun Yazıtları’nda kullanılan

dil ve noktalama işaretleri bu dilin en gelişmiş hali olduğu sonucuna

götürmektedir. Böyle bir dilin oluşabilmesi için en az 3000 yıl geriye

gidilmesi gerekir. Bu görüşlerinde de Mirşan Hoca haklıdır çünkü Orhun

yazıtlarındaki Türk devlet felsefesi, millet anlayışı, milliyetçilik,

halkçılık ve toplumculuk şuuru açısından da aynı şeyleri söylemek

mümkündür. Çünkü bu duygu ve düşünceler zamanına göre çok ileri bir

derecededir. Bu duygu ve düşüncelere 8. Yüzyılda başka bir millette

rastlamak mümkün değildir. Batı bu duygu ve düşüncelere 10 asır sonra

ancak ulaşabilmiştir.

Bugün Çin sınırları içerisinde birisi 300 metre yüksekliğinde olduğu

bilinen piramitler bulunduğu ve bu piramitlerin Mısır’dan çok önce

inşa edildiği tespit edilmiştir. Mısır’ın dip kültüründe de Türkler

vardır. ( Bakınız Çin Piramitleri, Çin tarafından Yasak Bölge olarak

ilan edilen bu bölgede Türkler tarafından yapılmış olan birisi 300

metre yüksekliğinde 100 adet piramit mevcuttur.)

Norveç, İsveç, Portekiz ve Fransa’daki yazıların Türk damgaları

(harfleri ) ile okunduğunda anlamlaştığı ileri sürülmektedir.

İskitler ve Sakalar Türk kökenlidir. Sayın Mirşan’ın bu görüşü zaten

bilim dünyasınca kabul edilmektedir. Sakaların-İskitlerin Türk

oldukları ve Firdevs’inin Şehnamesi’nde İran-Turan mücadelesine konu

olan Alp Er Tunga-Afrasyab’ın Saka Türklerinin hakanı olduğu

bilinmektedir. Etrüskler, Truvalılar, Sümerler, Hititler ve Firiglerin

dip kültüründe Türk uygarlığı vardır.

Japon ve Çin medeniyetinin de dip kültüründe M.Ö. 4000 yıllarında Orta

Asya’dan Çin’e ve Japonya’ya göçen Türkler vardır.

Türkler Anadolu’ya 1071′de değil, M.Ö. 7000′li yıllarda gelmişlerdir.

Çevresi denizlerle çevrili Anadolu’yu sürekli besleyen Türk göçleri

buraya sıkışmışlar ve Türk varlığını tesis etmişlerdir. Oğuzlar

Anadolu’ya geldiklerinde karşılarında aynı dili konuşan pek çok Türk

grubu ile karşılaşmışlardır. Mirşan Hoca bu görüşlerinde de haklıdır.

Bunların Uzlar, Peçenekler, Kumanlar, Kıpçaklar olduğu bilinmektedir.

Nitekim Bizans ordusunda yer alan bu Türk boylarına ait askerler

Malazgirt savaşında Türk ordusuna iltihak etmişlerdir.

Mirşan Hoca’nın tarih tezinde:

M.Ö. 10 000 yıllarında ılıman iklim ve büyük göllerin olduğu anlaşılan

Orta Asya’nın kuruması ve çölleşmesiyle Türk gruplarının çevre

ülkelere yayıldığı ve diğer kültürlere etki yaptıkları ileri

sürülmektedir. Berring Boğazı’ndan geçerek Amerika kıtasına yerleşen

Kızılderililer ve Güney Amerika kültürlerinin diplerinde de Türk

etkileşimi olduğu ileri sürülmektedir. Nitekim Kızılderililer de

kendilerini Türk olarak saymaktadırlar ve Türk Kurultaylarına

katılmaktadırlar.

Yunanistan’ın Ön-Türkçe adının İç-Üy-Ök olduğu ileri sürülmektedir.

Aynı zamanda Yunan kitabelerinde de Anadolu’dan gelen ve demiri çok

iyi işleyen bir topluluk olduğu yazılmaktadır. Ancak bu toplumun

mevsimlik geldiği bilinmektedir. Bu toplumun Ön Türkler olabileceği

ileri sürülmüştür.

Kazım Mirşan Mısır-Sina’da piramitlerdeki yazıtlarda Ön-Türkçe

kartuşlar bulmuştur.

Kazım Mirşan Bizans’ın ilk kurulduğu dönemlerde Ön-Türkçe konuştuğunu

ileri sürmektedir. Kanıtı ise; Trabzon’daki Rum Kilisesi’nde sadece

Ön-

Türkçe okunabilen yazılardır. Kazım Mirşan daha sonraları başka

kültürlerden etkilenerek Bizansın Ön Türk dilini kullanmamaya

başladığını ileri sürmektedir

 

 

 

Bir önceki yazımız olan Yunus Emre Karamanlı mı?Yoksa Eskişehirli mi(Sarıköy)? başlıklı makalemizde eskişehir, karaman ve sarıköy hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kişisel web sitesi Kişisel web sitesi
daha