Etiket arşivi: Osmanlı

Keçecizade Mehmet Fuat Paşa Kimdir…?

Keçecizade Mehmet Fuat Paşa (1814 İstanbul – 1868 Nice), Osmanlı devlet adamı. Tanzimat döneminin önde gelen üç siyasi liderinden biridir. Abdülaziz saltanatında 22 Kasım 1861 – 6 Ocak 1863 ve 3 Haziran 1863 – 5 Haziran 1866 dönemlerinde iki kez sadrazam ve toplam on yıla yakın Hariciye Nazırlığı (dışişleri bakanlığı) yapmıştır. Siyasi başarılarının yanı sıra keskin zekâsı ve nükteleriyle ün kazanmıştır.Tanınmış şair ve alim Keçecizade İzzet Molla’nın (1785 İstanbul-1829 Sivas) oğlu, Rumeli Kazaskeri Mehmed Salih Efendi’nin torunudur. Annesi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın torunlarındandır.

Baba ve atalarını izleyerek ilmiye mesleğine girdi; müderris (medrese hocası) diploması aldı. yanı sıra yeni kurulan ve Fransızca eğitim verilen Tıbbiye Mektebi’nde okudu.

Keçecizade Mehmet Fuat Paşa Kimdir…? yazısına devam et

Osmanlı Sultanlarının Ehl-i Beyt sevgisi

osmanli-610x250Osmanlı Sultanlarının Ehl-i Beyt sevgisi

Sultan İkinci Abdülhamid Han, Peygamber efendimize olan tazim ve muhabbetini, Onun kutsal beldesine hizmetler götürerek ve İslam Birliği gayesini gerçekleştirmeye çalışarak göstermiştir. Hicaz bölgesiyle münasebetleri kuvvetlendirmek ve mukaddes topraklarla aradaki mesafeyi kaldırmak niyetiyle yaptırdığı Hicaz ve Bağdat Demiryolu, bunun en güzel örneği olmuştur. Demiryolu yapımının Medine’ye ulaştığı esnada, Sultanın verdiği şu çok özel talimat; onun, Ehl-i Beyt’in şahsında Peygamber efendimize olan sevgi, saygı ve bağlılıktaki hassasiyetini göstermesi açısından, eşine az rastlanır müthiş bir misaldir:
“Mümkün olan aletlerin üzerine keçeler sarınız ki, fazla gürültü olmasın ve Ehl-i Beyt’in ve burada yatanların mübarek ruhları rahatsız olmasın!..”

Osmanlı Sultanlarının Ehl-i Beyt sevgisi yazısına devam et

Mahmut Bin Mustafa Kanunname-i Kebir’i

XIR69788 Sultan Mahmud I of Turkey (1696-1754) (oil on canvas); by Turkish School, (18th century); Topkapi Palace Museum, Istanbul, Turkey; Turkish, out of copyright

Osmanlı Padişahları’ndan I. Mahmut tarafından Konya’nın Bozkır İlçesi’ne bağlı Karacaardıç Köyü’nde oturan Şeyh Bedrettin evlatlarına verilen mülk edinme belgesinin üzerindeki tuğrada Mahmut bin Mustafa yazılıdır. Bu belgenin okunuşunun aynısı aşağıda yazılmıştır.
Osmanlıca Orijinali

Mahmut Bin Mustafa Kanunname-i Kebir’i

Badr-ı mükerrem müsşir-i müfahham nizam-ü-l âlem Elcumhur bil fikr-issakip mütemmimi mebham-ül-enam bil rey s-saip mümehhidi bünyan-üd-devle velikbal mesnedüerkân-üs-saade veliclâl el mahfufu bi-sunufu avatıf ülmelik elâla Karaman valisi vezirim (Belgenin aslında vezirin adı yazılmamıştır) Paşa edam-allahü teâlaiclâlüh-u ve kıdvet-ün nuvvap-elmüteşerriin Bozkır kazasında nâib-üşşer olan mevlâna zide ilmehu tevkii refii humayun vasıl olıcak malûm ola ki sen ki mevlânayı mumaileyh İbrahim zide ilmehusin süddei saadetime mektup gönderüp Beyşehri Sancağında Bozkır Nahiyesinde Karyei Karacaardıç Cemaatından şurefai meşayıha yirmi bir nefer meskurdan merhum Seyyid Bedrettin evlâdından olan merhum Şeyh Ali Semerkandi kuddese celâlehu seyyidi ve sadattan olduklarına binaen selâtını maziyeden ve Hüdavendigârdan ellerinde cemi rüsumattan ve tekâlif-i urfiyeden emin olmalarına ahkâm-ı şerifeleri olmağın ellerinde olan kadimi beratta, bağlarından ve kovanlarından öşür ve asiyablarından resim alınmamak üzere defteri cedide muaf kayıt olundu. Reayay-ı karye-i mezbure kırk nefer ve adet zemin ve hasılât-ı öşr-ü gallat kendüm ve şair ve resi çift ve bennâk ve cebe yekün maağayrü-ha 2 bin 400 akça yazu ile defteri mufassalda muharir kalemi ile tahrir olunduğu defteri Hakanide mukayyet ve hın-i tahrirde Seyyid Bedrettin evlâdından olanlar yedinde bulunan beradda bağlardan öşürü ve asiyablardan resim mutalebe olunmayup müdahale olunmak icab etmez iken ahardan Seyyid Halil nam kimesne zuhur ve şırrete sülûk ve ben mütevelli oldum yedimde ilâm vardır ol yerlerden öşür ve asiyablarından resim alırım deyü hılâf-ı defter-i hakan-ı ve muğayır-ı kanun füzul-i müdahale ve teaddiden hali olmağla müteveffa-i evlâdından olanlara mezburun zahir olan müdahalesi men ve def olunmak babında vakı hali emri şerifim verilmek ricasına inayet ve defter hane-i aliyemde mahfuz defter’i mufassa muracıat olundukta vech-i meşruh ve mukayyed ve kanunu sual olundukta Bozkır nahiyesine tabi Karacaardıç Karyesinin tahtında cemaat-ı şurefa-i meşayıha yirmi yer merhum Seyyid Bedrettin evladından olup kadimi beratta bağlarından ve kovanlarından öşür ve asiyablarından resim alınmaya deyu muharrir kalemiyle tahrir olunmağla bu suretle evlâttan olanların kadimi beratta bağlarından ve kovanlarından ve asiyablarından resim mutalebesi hılâf-ı defter-i hakan-ı ve mugayır-ı kanun olduğu divan-ı humayunum kaleminden derkâr olunmağla defter-i hakan-ı mucibince Kanun üzere amel olunmak emrim olmuştur. Buyurdu ki hükmü şerifim vusul buldukta bu babta sadır olan emrim üzere amel dahi hususu mezbure tamam mukayyid olup göresiz Bunlar Seyyid Bedrettin evlâdından ve tasarruflarından olan yerlerinde bağlar ve asiyablar hın-ı tahrirde Seyyid Bedrettin evlâdından olanlar yedinde bulunan yerlerinde bağlardan ve asiyablardan ise ol yerlerinde bağlardan öşür ve asiyablardan resim mutalebesi ile teadni ve rencide ve remide ettirmeyüp men ve def eyleyesiz Minbad defter-i Hakaniy-e ve emr-i humayunuma muğayir kimesneye işittirmeyüp hususi mezbur için bir dahi emrim varmalu eylemeyesiz şöyle bilesiz ve âlamet-i şerife itimad kılasız tahriren fi evahir-i

Mahmut Bin Mustafa Kanunname-i Kebir’i yazısına devam et

OSMANLIDA ŞEHBENDERLİK VE ARMASI

14712153_202737106802673_7310396802967011328_nOSMANLIDA ŞEHBENDERLİK VE ARMASI
Osmanlı Devleti zamanında yurt dışı temsilciliklerimizin kapısında bunun gibi hilalin ucu yukarıya açık ve yıldızı kucaklayan bir arma bulunurdu. Devlet-i Aliyye-i Osmaniye Şehbenderliği (konsolosluğu) yazılı olan bu levhanın hattatı Halid, camaltı tekniği ustası ise Kristiyan, Karsban gibi okunabilecek bir imzaya sahip. Osmanlı Arşivi Daimi Sergisi’nde orijinalini görebilirsiniz.
Ticaret Nezareti’nin kurulmasından önce ticaret işlerine bakmak ve tüccarlar arasındaki ihtilafları halletmek üzere görevlendirilen memurdur. II. Mahmud devrinde mahalli ticaretin yabancıların eline geçmekte olduğunun görülmesi üzerine ticaret iki kısma ayrılarak Müslüman tüccarlara “ Hayriyye Tüccarı” , gayri müslim tüccarlara “Avrupa Tüccarı” denildi. “ Hayriyye Tüccarı”’ na bir takım imtiyazlar da verilerek aralarından birisi “ şehbender” olarak seçildi. Şehbenderler, baş şehbender, şehbender, şehbender vekili, şehbender memuru olmak üzere dört sınıftı. Ticaretle ilgili işleri halletmek üzere 1838’de “Meclis-i Ziraat ve Sanayi” kurulmuş birkaç gün sonra bu kuruluşun ismi “Meclis-i Umur-i Nafia” şekline getirilmiştir. 1839’da ise “Ticaret Vezareti” ihdas edilerek bu meclis de oraya bağlanmıştır. “ Şehbender” tabiri daha sonra konsolos karşılığı yabancı devletlerde kendi devletinin menfaatlerini korumakla görevli kimselere unvan olarak da kullanılmıştır. 1908’dan itibaren de bunun yerine konsolos tabiri kullanılmıştır.

OSMANLIDA ŞEHBENDERLİK VE ARMASI yazısına devam et

Osmanlı’da Berber Olmak

eskiden-aile-hekimi-yoktu-berber-vardi-h1454338605-cf8d3dOsmanlı’da Berber Olmak
Avrupa’ya karşlııksız ilan- aşk etmeden önce berberin adı “hallak” idi; yani “traş eden” demek. Sonra İtalyancanın “barbiere”sini alıp “berber” yaptık . Derken batılılaşma merakının zirveye çıktığı 1900’lerin başında “berber” yerine “perukar” demeye başladık; ama kısa zamanda onu da bıraktık ve Fransızcada “saçını düzene koymak” demek olan “coiffer” fiilinden gelme “kuaför’ü ithal edip biraz daha Avrupalılaştık!

Şimdilerde Berberler Odası’ndan alınan bir sertifika ve cafcaflı dekorlarla süslü bir dükkanla bu iş yapılabiliyorsa da Osmanlı’da berberlik yapmak herkesin harcı değildi. Berber deyip de geçmeyin, sakın. O, bulunduğu semtin operatörüdür; çocukları sünnet eder, hacamatın her türlüsünü yapar, kan çıbanlarını yarıp temizler, dişçilik yapar; hatta sülük bile tutardı.

Sultan Mecid zamanında basılmış “Berberlik Adabı” adındaki kitabı ölçü almaya kalkarsak inanın bugün Türkiye’deki bir avuç berber ya kalır ya kalmaz! Bu kitapta yazılı şartlara göre ayan azası olmak bundan daha kolay.

Osmanlı’da Berber Olmak yazısına devam et

ÇALDIRAN MUHÂREBESİ 23 AĞUSTOS 1514

100220140856197213238
Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selîm Han ile İran şahı İsmâil arasında, 23 Ağustos 1514’de, Çaldıran ovasında yapılan târihin en büyük meydan muhârebelerinden biri.

Akkoyunlu Devleti’ni ortadan kaldıran, Azerbaycan, Irak-ı Acem, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun nehrine kadar hududunu genişleten Şâh İsmail, 1510’da doğudaki sünnî Özbekleri de yendikten sonra Anadolu’ya yönelmişti. Gönderdiği dâî ve halîfeleri vasıtasıyla Osmanlı hududları içinde yaşayan şiîleri kendisine bağlamaya, fırsat buldukça da isyânlar çıkarmaya başlamıştı.

Yavuz Sultan Selîm Han ise, Şâh İsmail’in bu tehlikeli teşebbüslerini önlemenin tek çıkar yolunun, Anadolu’da Şiîliğin gelişmesini önlemek, hattâ kökünü kazımak olduğunu biliyor, İslâm’ı bütün dünyâya hâkim kılabilmek için Osmanlı Devleti’nin dünyânın en büyük ve kudretli devleti hâline gelmesi zaruretine inanıyordu. Bunun için İran yaylasında teşekkül eden şiî devletlerin ikide bir Osmanlı Dsvleti’ni tehdîd etmesine ve batıya açılan her seferde Osmanlı’yı arkadan vurmasına son vermek emelinde idi. Çünkü Osmanlı Devleti’nin en büyük asker kaynağı Türk ve müslüman nüfûsun yaşadığı Anadolu idi. Buranın emniyette olmaması, devletin başına her an büyük gaileler açabilirdi. Sultan Selîm, bütün bunları düşünerek Trabzon vâliliğinden beri Şâh İsmail’in Osmanlı ülkesindeki faaliyetlerini yakından tâkib etmiş, İran içlerine seferler düzenleyerek Şiîlerin Anadolu’daki faaliyetlerine mâni olmaya çalışmıştı. Pâdişâh olduktan sonra bu faaliyetlerin önüne bütünüyle geçmek için köklü tedbirler almaya başladı. Topladığı olağanüstü dîvânda, Şâh İsmail’in İslâm’a verdiği zarar ve Ehl-i sünnete yaptığı saldırıları inceden inceye bir bir anlattı. Dîvânda yapılan uzun müzâkerelerden sonra, İran’a sefere karar verildi. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selîm Han; “İnşâallahü teâlâ, kılıcımız İran toprakları üzerinde şerefle dolaşacaktır. Vezirlerim benimle beraber gelecektir. Âlimlerim, Tebriz’de edâ edeceğimiz Cuma namazı için hazır olsunlar. Yalnız Eshâb-ı kirama söverek dil uzatan, cemâatle namaz kılmayı men eden, câmilerdeki minberleri yıktıran, Ehl-i sünnet âlimlerini öldüren, Şeybek Han’ın kafatasında şarab içen Şâh İsmâil ve tarafdarlarının küfrüne ve kanlarının helâl olduğuna dâir ulemâ ne buyurur?” diye sordu.

ÇALDIRAN MUHÂREBESİ 23 AĞUSTOS 1514 yazısına devam et

GAZZENİN TAPUSU

4312218597_76111a6339Murat Bardakçı, Gazze’nin tapusunun Sultan Abdülhamit’de olduğunu tarihi belgelerle ortaya koydu. Bardakçı’nın verdiği bilgilere göre, Gazze Osmanlı’da Hazine-i Hassa’nın üstündeydi sonra Abdülhamit kendi üzerine geçirdi ve şahsi mülkü olarak tapuluydu. 1924 sonrası Abdülhamit’in torunları dava açtılar.
Gazze dedemizin mülküdür diye. İşin ilginci kazandılar ve mahkeme Gazze’nin Sultan Abdülhamit’in torunlarına iadesine karar verdi. Fakat o dönem İngiliz mandası olduğu için dava Londra’ya temyize gönderildi ve bozuldu.

Gazze’nin Yakın Tarihi

Akdeniz’in güneydoğu kıyısındaki Gazze, 45 kilometre uzunluğunda, 10 kilometre genişliğinde, kuzey ve doğusunda İsrail, güneyindeyse Mısır’ın Sina yarımadasına komşu bir toprak parçası.

Gazze’de 1.4 milyon Filistinli yaşıyor ve bunların yarısından çoğu İsrail’le geçmişte yapılan savaşlarda mülteci durumuna düşmüş aileler. Gazze, dünyanın en yüksek nüfus yoğunluğuna sahip yerlerinden biri.

GAZZENİN TAPUSU yazısına devam et

OSMANLI SULTANLARININ AHLAKLARI

osmanliarmasi

Sual: Mısırlı bir yazar, “Osmanlıların savaşlarda kazandığı zaferler, İslam’a şeref vermiştir. Ancak Osmanlı elinde İslam, manasından çok şey kaybetmiş, gelişmesi durdurulmuş, ilme gereken önem verilmemiş, ictihad durdurulup fıkıh ilmi de dondurulmuştur. Nihayet İslam, Osmanlıların bağlayıcı kaydından kurtulup bağımsızlığını kazanmıştır” diyor. Bir cevap verir misiniz?
CEVAP
İslamiyet’e şeref verilemez. Ondan şeref alınır. Hazret-i Ömer, (Biz, zelil, aşağı kimselerdik. Allahü teâlâ, bizleri müslüman yapmakla şereflendirdi) buyuruyor. İslamiyet’in, her çeşit fazilet ve şerefler kaynağı olduğunu bilmeyen, İslamiyet’e şeref verilecek zanneder.

İstanbul’dan Viyana’ya doğru giden İslam ordusu, Belgrad yakınlarında, bir su başında, mola verir. Çeşme, abdest alan, kablarına su koyan askerlerle doludur. Yakındaki kilisenin papazı, bir hile düşünür, güzel kızları süsler, ellerine birer kab verip, çeşmeye gönderir. Papaz gizlice seyreder. Kızlar gelince, askerler hemen çekilirler. Kızlar rahatça doldurup kiliseye dönerler. Papaz, İslam askerlerinin bu güzel ahlakını, edebini ve merhametini görünce, haçlı kumandanlarına, (Bu ordu hiç yenilemez, boş yere kan dökmeyin) diye haber gönderir.

Hadimül-Haremeyn
Yazar, İngiliz Lord Davenport’un kitabını okumuş olsaydı, (İslam ordusu gittiği her yere, adalet, fazilet ve medeniyet götürmüştür. Boynu bükük mağlup düşmanı daima af ile karşılamıştır) bilgisini öğrenir de, biraz edepli davranırdı. Abbasilerden sonra, halifelere zindan hayatı yaşatanlar, hutbelerde kendilerine, Sultanül-haremeyn demekten çekinmiyorlardı.
Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’ı fethedip, hilafeti esaretten kurtarınca, alışkanlıkla kendine de Sultanül-haremeyn diyen hatibe, (Benim için, o mübarek makamların hizmetçisi olmaktan daha büyük şeref olamaz. Bana Hadimül-haremeyn deyin) buyurmuştur. İslam ahlakını, Osmanlılar mı, yoksa Mısırlılar mı dondurmuş, buradan da anlaşılmaktadır.
OSMANLI SULTANLARININ AHLAKLARI yazısına devam et

SULTAN VAHDETTİN HAN’IN VEFATI

vahdeddinBuyurun, tarih 3 Mart 1924. Yer Türkiye Büyük Millet Meclisi…

Rize Milletvekili Ekrem Bey kürsüde: Hilafetin kaldırılmasının gerekliliği konusunda bağıra bağıra şunları söylüyor:

“Efendiler, Millete hizmet etmiş, tarihimizde birçok sadrazamlar gösterebilirsiniz. Fakat padişah göstermek için müşkülat çekersiniz. Bunların tahta bağlı olmalarının sebebi yalnız menfaat, ihtiras; bundan ibarettir… Türk milletinin bu kadar geri kalmasına sebep padişahlardır… Bu padişahlar bidayet-i saltanatlarında hiçbir şey yapmamışlardır… Bu tarihi (yani Osmanlı tarihini) yukarıdan aşağı tetkik ederseniz, hep cinayet ve şahsi ihtiras görürsünüz…
Sultan Fatih’ten mi bahsedeceksiniz? Benim gözümün önüne, onun, sırf bir arzusu için, en kıymetli sadrazamımız olan Mahmud Paşa’yı katlettirmesi geliyor… Devri baştan aşağı cinayettir… Mazisi cinayetlerle dolu ve Türk milletine hizmet etmemiş bulunan bu aile…” (İkinci Meclis Zabit Ceridesi, cilt 7, s. 31’den özet olarak)


SULTAN VAHDETTİN HAN’IN VEFATI yazısına devam et

AHMED CEVDET PAŞA KİMDİR….?

Panel - Ahmet Cevdet Paşa sakarya.jpgAHMED CEVDET PAŞA

Osmanlı Devleti’nde on dokuzuncu asırda yetişen en büyük ilim ve devlet adamı. Asıl adı Ahmed olup, babası İsmâil Ağa, annesi Topuzoğullarından Ayşe Sünbül Hanım’dır. 27 Mart 1822 târihinde Lofça’da doğdu. İtibarlı bir aileden olan Cevdet Paşa, ilk tahsiline Lofça’da başladı ve müftî Hâfız Ömer Efendi’den sarf, nahiv, belagat, fıkıh ilimlerini öğrendi. Halebî ve Mültekâ’yı okudu. Ayrıca Hâfız Mehmed Efendi’den, mantık ve beyân ilimlerini tahsil etti. Yaradılıştan zekî ve kabiliyetli olduğu gibi, pek çalışkandı. Dedesinin yardımı ile 1839 senesinde İstanbul’a geldi. Önce Fâtih Câmii’ndeki derslere devam etti. Devrin büyük âlimlerinden İmâmzâde Es’âd, Antakyalı Saîd, Şâkir ve Kara Halil efendilere talebe oldu. Din ilimlerinin yanı sıra müsbet ilimleri öğrenmek için Mühendishâne-i berrî-i hümâyûnda muallim olan miralay Nuri Bey’den matematik, astronomi, târih ve coğrafya dersleri aldı. Karşılığında Nuri Bey’e din ilimlerini öğretti. O devirde çok meşhur olan Murâd Molla tekkesine giderek Fârisî öğrendi ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sini bitirerek icazet alıp mesnevîhan oldu. Dîvânçe’sinde bulunan şiirlerin çoğunu bu tekkeye devam ettiği sırada yazdı.

1844’de yirmi iki yaşında iken canat payesi ile Rumeli kaleminde kâdı oldu. Bir sene sonra İstanbul rüûsunu aldı ve müderris olarak İstanbul câmilerinde ders verme hakkını elde etti. Zamanın şeyhülislâmı Ârif Hikmet Bey tarafından sadrâzam Mustafa Reşîd Paşa ile tanıştırıldı. Reşîd Paşa’nın çocuklarına ders vermeye başlayan Cevdet Paşa, bu arada Emin Efendi isimli bir zâttan Fransızca öğrendi. 1848 senesinde Eflak ve Boğdan’da çıkan karışıklık üzerine Bükreş’e giden Fuâd Paşa’ya sadrâzamın şifahî talimatını götürmeye me’mur edildi ve bir ay sonra İstanbul’a döndü. 13 Ağustos târihinde Meclis-i maârif âzâlığı ile Dârül-muallimîn müdürlüğüne tâyin edildi. Yeni kurulan bu okulu ıslâh etti. Talebenin tahsisatını arttırdı. Mektebe alınma ve kabul edilme şartlarını ve imtihan usûllerini nizâmnâmelerle tesbit ettirdi. Bu vazifeye başlamadan önce Fuâd Paşa ile Bursa’ya gitti. Orada Kavâid-i Osmâniyye kitabı ile Şirket-i hayriyye nizâmnâme’sinin esaslarını hazırladı. Kavâid-i Osmâniyye, 1851 senesinde Encümen-i dâniş’in açılış merasiminde sultan birinci Abdülmecîd Han’a takdîm edildi ve basılması için Pâdişâh tarafından emir çıkarıldı. Aynı sene Encümen-i dâniş’e asîl üye seçildi ve kendisine târihle ilgili bir eser yazması ile Mukaddime-i İbn-i Haldun’un tercüme ve neşri görevi verildi.

AHMED CEVDET PAŞA KİMDİR….? yazısına devam et

Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyesi

PiriReisCanakkaleHaritasi2Kitab-ı Bahriye, Osmanlı Kaptan-ı Deryası (amirali) Piri Reis’in hazırladığı Akdeniz kıyılarına ait ayrıntılı bir harita-kılavuzdur. Kitap, denizcilere Akdeniz kıyıları, adaları, geçitleri, boğazları, körfezleri, fırtına halinde nereye sığınılacağı, limanlara nasıl yaklaşılacağı hakkında bilgiler, ayrıca limanlar arasında gitmek için kesin rotalar verir.

Kitab-ı Bahriye’nin iki sürümü vardır. Birincisi 1521 tarihlidir ve denizcilerin kullanımı için yapılmıştır. İkincisi 1526’da Kanuni Sultan Süleyman’a sunulmak üzere hazırlanmış daha ayrıntılı ve süslü bir eserdir.
Tarihçe

Büyük bir denizci olduğu kadar büyük bir haritacı da olan Piri Reis, gezip gördüğü yerler hakkında bilgileri kaydetmiş ve onların haritalarını çizmiştir. 1511-13 yılları arasında birinci dünya haritasını çizerken seyir notlarını da bir kitap olarak düzenlemeye başlamıştır. Sonunda, yabancı kaynaklardan da yararlanarak bu yerlerin tarihî ve coğrafî özelliklerini 1521 tarihinde tamamladığı Kitab-ı Bahriye’de toplamıştır.

1524 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı ve sadrazamı Pargalı İbrahim Paşa, Mısır’a sefer yaparken, Piri Reis’i de yanına kılavuz kaptan olarak alır. Piri Reis’in sefer sırasında kendi hazırladığı kılavuzdan yararlandığını fark eden Sadrazam, Piri Reis’ten eserin temize çekilerek Kanuni Sultan Süleyman’a sunulmasını ister. Piri Reis, usta hattatlar ve çizimcilere yaptırılan yeni Kitab-ı Bahriye’sini 1526’da Kanuni’ye armağan eder.
Ancak 15 Kasım 2005 tarihinde hattat Fuat Başar tarafından haritanın orijinali üzerinde yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda, Piri Reis Haritası üzerinde oynama yapıldığı sonucuna varılmıştır. Gerek haritadaki yazılar gerekse Kitab-ı Bahriye adlı eserin tüm ciltlerinde inceleme yapılmış, kitabın tüm ciltlerindeki yazıların aynı kalemden çıktığı ve yazıların talik kırması tarzında yazıldığı ortaya konmuştur. Yine Piri Reis’in 1513 tarihli Dünya Haritası üzerindeki Osmanlıca yazılar da aynı tarzda, yani talik kırması ve aynı kalemden çıkmadır. Ancak ilginç olan nokta ise sol tarafta, Güney Amerika hattı üzerindeki yazılar nesih kırmasıdır ve farklı bir kişi tarafından yazılmıştır. Usta bir hattat bu farkı görebilir. Ayrıca bu yazılar alelade kâtip yazılarıdır. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman’a hediye edilmesi gereken Kitab-ı Bahriye’nin hattat yazısı ile özel işlenmeli olması gerekliyken, bu özelliğe rastlanmaması da dikkat çekicidir.

Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyesi yazısına devam et