Etiket arşivi: şah

Şahı Nakşbendi ve Hızır(a.s)

ŞAHI NAKŞİBEND VE HIZIR a.s
Bahaeddin bir gün mürşidi olan Seyyid Emir Külal hazretlerinin yanına dergaha gidiyordu.
Yolda birine rastladı. Yolunu değiştirdi.
Biraz sonra aynı kişi yine karşısına çıktı yine yolunu değiştirdi.
Aynı kişi yine karşısına çıktı. Yine yolunu değiştirecekken
karşısına çıkan kişi ona:
“Bir dakika. Sen beni tanıyor musun?”
diye sordu. Bahattin:
”Evet seni tanıyorum. Sen Hızır a.s’sın” dedi.
Hızır a.s:
“Madem beni tanıyorsun O zaman neden
Herkes beni görmek için kurbanlar,
sadakalar ve mevlidler kavlederken
ben üç kezdir karşına çıkmama
ve sen beni tanımana rağmen
bile bile yolunu değiştiriyorsun?

Şahı Nakşbendi ve Hızır(a.s) yazısına devam et

12 defa görüntülendi

II. Selim’in Alaattin Şah’a fermanı

Açe Sultanı Alaattin Şah’a bildiririm ki;

Veziriniz Hüseyin vasıtasıyla göndermiş olduğunuz mektubunuz sultanların sığınağı olan yüce makamımıza ulaşmıştır. Mektubunuzda gece gündüz o taraflardaki inançsızlara karşı savaştığınızı, düşmanlara karşı yalnız kaldığınızı ve her taraftan saldırıya uğradığınızı belirterek savaşmak için malzeme ve tecrübeli asker istemektesiniz. O bölgede yirmi dört bin ada olup inançsızların bu adaları ele geçirdiklerini, buralarda yaşayan Müslüman halkın ve sultanlarının senin ülkene sığındıklarını ve bu adaların dördünden Mekke’ye hac ve ticaret için hareket eden gemileri inançsızların yağmaladıklarını, ülkeniz yakınlarında bulunan Seylan ve Kalküta hakimlerinin de daima sizinle savaşmakta olduklarını, daha önce gönderilen elçimiz Lütfi’ye yüce makamımıza bağlılık yemini ettiğinizi, Osmanlı Donanması gelecek olursa Allah’ın yardımıyla düşmanların hezimete uğratılarak adaların tekrar ele geçirileceğini belirtmişsiniz.

II. Selim’in Alaattin Şah’a fermanı yazısına devam et

Osmanlı Elçisinin Şaha Tokat Gibi Cevabı

Biz Türkler bir defa üzerine oturduğumuz şeyi, sırtımıza almayız.

Vakti zamanında Acem şahı, Osmanlı devletinin büyüklüğünü ve şaşaasını kıskanmaktadır. Ve bunu her davranışıyla ortaya koymaktadır.

Şah Osmanlı”ya bir şey yapamadığından, hıncını oraya tayin edilen elçilerden almaktadır. Oraya tayin edilen elçilere sade kötü muamele yapmakla kalmayıp, işkence dahi etmektedir.
Yavuz Sultan Selim, şaha bir mektup göndermek istemektedir. Amma onu götürecek kimse, hem onun kötü muamelesine dayanacak kadar cesur hem de Osmanlının itibarını koruyacak kadar da vakur olmalıdır.

Böyle bir kimse aranırken, Yavuz Selim”e, Üsküdar”da bu vasıfta bir kimsenin bulunduğu söylenir. Yavuz bu kimseyi huzura kabul ettikten sonra, ondan ne istediğini anlatır ve hazine yetkilisine emir vererek, elçi olacak bu kimsenin, atını, elbiselerini ve sair ihtiyaçlarını karşılamasını ister.

Osmanlı Elçisinin Şaha Tokat Gibi Cevabı yazısına devam et

SÜLEYMAN ŞAH TÜRBESİNİN BİLİNMEYEN HİKAYESİ..

141105_süleyman-sah-türbesi_1SÜLEYMAN ŞAH TÜRBESİNİN BİLİNMEYEN HİKAYESİ..

Suriye sınırları içinde olduğu halde Türkiye’ye ait olan Süleyman Şah türbesi dünyanın gündemine oturan bir operasyonla tarihinde üçüncü kez yeni bir yere nakledildi. ‘Şah Fırat Operasyonu’yla naaşı güvenli bölgeye alınan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin dedesi olan Süleyman Şah, Filistin’e geçmek isterken Fırat Nehri’nde boğulmuştu…

“Türk Mezarı” olarak bilinen ve ülkemiz sınırları dışındaki tek vatan toprağımız olan Süleyman Şah Türbesi, Şah Fırat Operasyonu’yla yeniden gündeme oturmuştu.. Suriye sınırları içindeki türbe bir süredir IŞİD tehdidiyle anılıyordu..

SÜLEYMAN ŞAH TÜRBESİNİN BİLİNMEYEN HİKAYESİ.. yazısına devam et

ÇALDIRAN MUHÂREBESİ 23 AĞUSTOS 1514

100220140856197213238
Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selîm Han ile İran şahı İsmâil arasında, 23 Ağustos 1514’de, Çaldıran ovasında yapılan târihin en büyük meydan muhârebelerinden biri.

Akkoyunlu Devleti’ni ortadan kaldıran, Azerbaycan, Irak-ı Acem, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun nehrine kadar hududunu genişleten Şâh İsmail, 1510’da doğudaki sünnî Özbekleri de yendikten sonra Anadolu’ya yönelmişti. Gönderdiği dâî ve halîfeleri vasıtasıyla Osmanlı hududları içinde yaşayan şiîleri kendisine bağlamaya, fırsat buldukça da isyânlar çıkarmaya başlamıştı.

Yavuz Sultan Selîm Han ise, Şâh İsmail’in bu tehlikeli teşebbüslerini önlemenin tek çıkar yolunun, Anadolu’da Şiîliğin gelişmesini önlemek, hattâ kökünü kazımak olduğunu biliyor, İslâm’ı bütün dünyâya hâkim kılabilmek için Osmanlı Devleti’nin dünyânın en büyük ve kudretli devleti hâline gelmesi zaruretine inanıyordu. Bunun için İran yaylasında teşekkül eden şiî devletlerin ikide bir Osmanlı Dsvleti’ni tehdîd etmesine ve batıya açılan her seferde Osmanlı’yı arkadan vurmasına son vermek emelinde idi. Çünkü Osmanlı Devleti’nin en büyük asker kaynağı Türk ve müslüman nüfûsun yaşadığı Anadolu idi. Buranın emniyette olmaması, devletin başına her an büyük gaileler açabilirdi. Sultan Selîm, bütün bunları düşünerek Trabzon vâliliğinden beri Şâh İsmail’in Osmanlı ülkesindeki faaliyetlerini yakından tâkib etmiş, İran içlerine seferler düzenleyerek Şiîlerin Anadolu’daki faaliyetlerine mâni olmaya çalışmıştı. Pâdişâh olduktan sonra bu faaliyetlerin önüne bütünüyle geçmek için köklü tedbirler almaya başladı. Topladığı olağanüstü dîvânda, Şâh İsmail’in İslâm’a verdiği zarar ve Ehl-i sünnete yaptığı saldırıları inceden inceye bir bir anlattı. Dîvânda yapılan uzun müzâkerelerden sonra, İran’a sefere karar verildi. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selîm Han; “İnşâallahü teâlâ, kılıcımız İran toprakları üzerinde şerefle dolaşacaktır. Vezirlerim benimle beraber gelecektir. Âlimlerim, Tebriz’de edâ edeceğimiz Cuma namazı için hazır olsunlar. Yalnız Eshâb-ı kirama söverek dil uzatan, cemâatle namaz kılmayı men eden, câmilerdeki minberleri yıktıran, Ehl-i sünnet âlimlerini öldüren, Şeybek Han’ın kafatasında şarab içen Şâh İsmâil ve tarafdarlarının küfrüne ve kanlarının helâl olduğuna dâir ulemâ ne buyurur?” diye sordu.

ÇALDIRAN MUHÂREBESİ 23 AĞUSTOS 1514 yazısına devam et

ÇALDIRAN MUHÂREBESİ

yavuz-sultan-selim-hanÇALDIRAN MUHÂREBESİ 23 AĞUSTOS 1514
Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selîm Han ile İran şahı İsmâil arasında, 23 Ağustos 1514’de, Çaldıran ovasında yapılan târihin en büyük meydan muhârebelerinden biri.

Akkoyunlu Devleti’ni ortadan kaldıran, Azerbaycan, Irak-ı Acem, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun nehrine kadar hududunu genişleten Şâh İsmail, 1510’da doğudaki sünnî Özbekleri de yendikten sonra Anadolu’ya yönelmişti. Gönderdiği dâî ve halîfeleri vasıtasıyla Osmanlı hududları içinde yaşayan şiîleri kendisine bağlamaya, fırsat buldukça da isyânlar çıkarmaya başlamıştı.

Yavuz Sultan Selîm Han ise, Şâh İsmail’in bu tehlikeli teşebbüslerini önlemenin tek çıkar yolunun, Anadolu’da Şiîliğin gelişmesini önlemek, hattâ kökünü kazımak olduğunu biliyor, İslâm’ı bütün dünyâya hâkim kılabilmek için Osmanlı Devleti’nin dünyânın en büyük ve kudretli devleti hâline gelmesi zaruretine inanıyordu. Bunun için İran yaylasında teşekkül eden şiî devletlerin ikide bir Osmanlı Dsvleti’ni tehdîd etmesine ve batıya açılan her seferde Osmanlı’yı arkadan vurmasına son vermek emelinde idi. Çünkü Osmanlı Devleti’nin en büyük asker kaynağı Türk ve müslüman nüfûsun yaşadığı Anadolu idi. Buranın emniyette olmaması, devletin başına her an büyük gaileler açabilirdi. Sultan Selîm, bütün bunları düşünerek Trabzon vâliliğinden beri Şâh İsmail’in Osmanlı ülkesindeki faaliyetlerini yakından tâkib etmiş, İran içlerine seferler düzenleyerek Şiîlerin Anadolu’daki faaliyetlerine mâni olmaya çalışmıştı. Pâdişâh olduktan sonra bu faaliyetlerin önüne bütünüyle geçmek için köklü tedbirler almaya başladı. Topladığı olağanüstü dîvânda, Şâh İsmail’in İslâm’a verdiği zarar ve Ehl-i sünnete yaptığı saldırıları inceden inceye bir bir anlattı. Dîvânda yapılan uzun müzâkerelerden sonra, İran’a sefere karar verildi. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selîm Han; “İnşâallahü teâlâ, kılıcımız İran toprakları üzerinde şerefle dolaşacaktır. Vezirlerim benimle beraber gelecektir. Âlimlerim, Tebriz’de edâ edeceğimiz Cuma namazı için hazır olsunlar. Yalnız Eshâb-ı kirama söverek dil uzatan, cemâatle namaz kılmayı men eden, câmilerdeki minberleri yıktıran, Ehl-i sünnet âlimlerini öldüren, Şeybek Han’ın kafatasında şarab içen Şâh İsmâil ve tarafdarlarının küfrüne ve kanlarının helâl olduğuna dâir ulemâ ne buyurur?” diye sordu.

 

Osmanlı tarihçilerinden Hoca Sâdeddîn Efendi’nin yazdığına göre; dîvânın bu karârı üzerine görüşleri alınan o devrin âlimlerinden; Molla Arab lakabıyla meşhur Muhammed bin Ömer, Sarı Gürz lakabıyla meşhur Nûreddîn Hamza, Zenbilli Ali Cemâli Efendi, Ahmed ibni Kemâl Paşa ve daha pek çok âlim böyle bir cihâdın farz olduğuna, Şâh İsmail’e haddinin bildirilmesi lâzım geldiğine dâir fetva verdiler. Ayrıca verilen bu fetvalarda, Şâh İsmâil ile askerlerine karşı açılacak savaşların, diğer din düşmanları ile yapılacak savaşlar gibi cihâd sayılacağı belirtiliyor, umumiyetle bu gibilerin öldürülmelerinin caiz olup, mallarının helâl, nikâhlarının ise bâtıl olduğu açıklanıyordu.
ÇALDIRAN MUHÂREBESİ yazısına devam et

II.SELİMİN AÇE SULTANINA MEKTUBU

Açe Sultanı Alaattin Şah’a bildiririm ki;

Veziriniz Hüseyin vasıtasıyla göndermiş olduğunuz mektubunuz sultanların sığınağı olan yüce makamımıza ulaşmıştır. Mektubunuzda gece gündüz o taraflardaki inançsızlara karşı savaştığınızı, düşmanlara karşı yalnız kaldığınızı ve her taraftan saldırıya uğradığınızı belirterek savaşmak için malzeme ve tecrübeli asker istemektesiniz. O bölgede yirmi dört bin ada olup inançsızların bu adaları ele geçirdiklerini, buralarda yaşayan Müslüman halkın ve sultanlarının senin ülkene sığındıklarını ve bu adaların dördünden Mekke’ye hac ve ticaret için hareket eden gemileri inançsızların yağmaladıklarını, ülkeniz yakınlarında bulunan Seylan ve Kalküta hakimlerinin de daima sizinle savaşmakta olduklarını, daha önce gönderilen elçimiz Lütfi’ye yüce makamımıza bağlılık yemini ettiğinizi, Osmanlı Donanması gelecek olursa Allah’ın yardımıyla düşmanların hezimete uğratılarak adaların tekrar ele geçirileceğini belirtmişsiniz. Ayrıca çeşitli top ve gemi talebinde bulanarak Açe elçisinin at, silah ve bakır aldıktan sonra ülkesine dönüşünde zorluk çıkarılmaması için Mısır ve Yemen Beylerbeyleri ile Cidde ve Aden Beylerine emir verilmesini reca ederek, kale inşası ve kadırga yapımı için mimar istemişsiniz. Mektubunuz makamımıza arz edildiğinde bizim gibi yüce bir padişahın şanına yakışan hareket sizin isteklerinizi kabul etmektir. Ayrıca Müslümanları ve İslam kanunlarını korumak en önemli görevlerdendir. Bundan dolayı Süveyş İskelesi’nden on beş kadırga, iki savaş gemisi ile İstanbul’dan Top Dökücübaşı ile yedi Topçu’nun yanı sıra yeterli sayıda Mısır Askeri görevlendirilerek kaleler için yeteri kadar top, tüfek vesair savaş araç gereci verilmesi emredilmiş ve bu askerlerin başına İskenderiye eski Kaptanı Kurdoğlu Hızır komutan tayin edilmiştir. Komutan ulaştığında gerek ele geçirilmesi gereken kaleler gerekse haklarından gelinmesi gereken inançsızlara karşı gayret göstererek hem kendisi hem de diğer askerler size asla muhalefet etmesinler. Komutana sizin uygun gördüğünüz şekilde hareket etmesi emredilmiştir. Muhalefet eden asker olursa adı geçen komutan vasıtasıyla haklarından gelebilirsiniz. Gönderilen askerlerin bir yıllık ücretleri de ödenmiştir. Sizin yapmanız gereken ise şudur: Siz de dinimiz ve devletimizi ilgilendiren konularda elinizden geleni yapıp inançsızların kalelerini ele geçirmek ve Müslümanlar üzerindeki baskılarını kaldırmak için çabalayarak Allah’ın yardımıyla o bölgeyi inançsızlığın kötülüklerinden kurtarmalısınız. Böylelikle o bölge Müslümanları bizim hükümranlık dönemimizde rahat ve huzur içinde yaşasınlar. İnşallah beklenildiği gibi kaleler ele geçirilip ülkeniz kurtarıldığında gönderilen topçuların dönmelerine izin veriniz. Diğer hususları ise memurumuz Mustafa Çavuş ile bildiriniz. Oradaki Osmanlı Askerleri hakkında ise daha sonra vereceğim emir doğrultusunda hareket edersiniz. Sizin mektubunuz ulaştığı sıralarda rahmetli babamız Sultan Süleyman, Zigetvar Seferi için gitmişti. Allah’ın yardımıyla o kaleyi ve daha pek çok yeri ele geçirdikten sonra vefat edince Osmanlı tahtına ben geçtim. Benim de niyetim inançsızlara karşı savaşmaya devam etmektir. Zira ülkeniz taraflarındaki inançsızların durumları mektubunuzda açıkladığınız gibiymiş. Her durumda kardeşliğin ve yardımseverliğin gerekleri yerine getirilecektir. İnşallah o tarafları ele geçiren din düşmanlarının kötülüklerini ortadan kaldırmak için askerimiz her zaman gönderilecektir. Bölge hakkında devamlı ayrıntılı bilgiler göndereceğiniz umulmaktadır. Gelen elçiniz de elçilik görevini hakkıyla yerine getirip iznimizi alarak geriye gönderilmiştir.

YAVUZ SULTAN SELİM’İN ŞAH İSMAİLE MEKTUBU

yavuz-sultan-selim-hanBilesin ve âgah olasin ki, ilahî hükümlerden yüz çevirenlerin, dini ve seriati yikmaya çalisanlarin bu hareketlerine, bütün Müslümanlarin ve bu arada adalet sever hükümdarlarin, kudretleri nisbetinde mani olmalari farzdir. Bunu söylemekten maksadimiz sudur: Tekke kösesinden hâkimiyete yükselen sen, bu yolda yürüdün, Müslümanlarin memleketlerine saldirdin, sefkat ve utanmayi bir tarafa atarak zulüm kapilarini açtin, günahsiz Müslümanlari incittin, fitne ve fesadi kendin için temel prensip olarak kabul ettin, “umur-i padisahî ve ahkâm-i sehinsâhiyi muktezay-i heva-yi nefs ve ragbet-i tabiiyeye uydurup kuyud-i seriati hakk”ettin. Ibâhe-i muharreme ve irakat-i dima-i mükerreme, ve mescidleri yikma, türbe ve mezarlari yakma, ulemâ ile Peygamber neslinden gelmis olan seyyidlere ihânet “ve ilka-i mesâhif-i kerime der kazurat ve sebb-i Seyheyn-i Kerimeyn” gibi isler, senin kötü hallerinden bir kaçidir. Dillerde dolasmakta olan bunlar ve bunlara benzer hareketlerinden dolayi ulemâ kesin delillere dayanarak senin küfür ve irtidadina, senin ve sana tabi olanlarin öldürülmelerinin vâcib olduguna; mal ve riziklarinizin yagma, kadin ve çocuklarinizin esir edilmesinin mübah olduguna ittifakla karar vermislerdir.

YAVUZ SULTAN SELİM’İN ŞAH İSMAİLE MEKTUBU yazısına devam et

FATİHİN MISIR AZİZİ ESBAL ŞAHA GÖNDERDİĞİ FETİHNAME

FATİHFATİHİN MISIR AZİZİ ESBAL ŞAHA GÖNDERDİĞİ FETİHNAME
Bismillahirrahmanirrahim

Allah’a (c.c) hamd olsun, seçtiği kullarına selâm olsun. Resulullah Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve tealaya salat olsun. (Allahümme salli ala seyyidina Muhammed) Osmanlı Padişahı İstanbul Fatihi Sultan Mehmed Han bin Murad Han’ım. Allah yolunda cihad yapmak “Ayıplayanların ayıplamasından korkmamak (Maide Suresi 54. ayet) şanlı ecdadımızın güzel adetlerinden idi. Biz de o adet üzere yürüyor ve o gayelerle Allah (c.c.)ın “Allah’a iman etmeyenlerle harp ediniz” (Tevbe Suresi 29. ayet) sözüne sarılarak, Peygamber (s.a.v.)’in “Kimin ayağı Allah yolunda tozlanırsa Allah o kişiyi cehenneme haram kılar”(Buhari) hadisine tutunarak devam ediyoruz. Bizim bu yıl ki arzumuz: Allah (c.c.)ın ipi olan Kur’ana sarılarak, her şeyi bilen Melik’in fazlü keremine tutunarak “Sizin yakınınızda olan kafirlerle harp edin”(Tevbe 23. ayet) emri üzerinde toplanarak İslam’da farz olan gaza (İslam için savaş) görevini yerine getirmektir. Allah bu yılın tamamında bereket ve nimetlerini bol eylesin. İslam memleketlerinin ortasında kalan, kafirliğiyle öğünen, içi küfür ve fitne fücurla dolu olan şehri fethetmek için karadan ve denizden mücahidlerle gazi askerlerimizi donattık.

FATİHİN MISIR AZİZİ ESBAL ŞAHA GÖNDERDİĞİ FETİHNAME yazısına devam et

”BADŞAH HAN”HANLARIN ŞAHI ABDULGAFFAR HAN

Abdulgaffar Han (unvanıyla birlikte Han Abdulgaffar Han), veya ona takılan ismiyle Badşah Han (“Hanların Şahı”), (1890-1988) ünlü Peştun politik lider. Hudutların Gandhi’si olarak da anılmıştır.Han Abdulgaffar Han, 1890 yılında güçlü bir Peştun aşiretinde doğdu. Kan davası ve iç çatışmalarla adını duyuran hudut bölgesinde ve “vahşi” olarak nitelenen Peştunların eğitilmesi için daha genç yaşlarında çeşitli çalışmalara koyuldu. En büyük hayali halkının yaşam şartlarını geliştirmek ve onlara modern bir eğitim imkânı sağlayabilmekti. Bunun dışında İngiliz yönetiminden hoşnut değildi ve tüm etnik halkların ve farklı din mensuplarının bir arada yaşayacağı bağımsız bir Hindistan taraftarıydı. 1920’lerde Khudai Khidmatgar (“Allah’ın hizmetçileri”) isimli grubu kurdu. Giydikleri üniforma benzeri kırmızı gömlekler nedeniyle, çevre halkı ve İngiliz yönetimi tarafından “Kırmızı Gömlekliler” (Red Shirts) olarak anılmışlardır.

”BADŞAH HAN”HANLARIN ŞAHI ABDULGAFFAR HAN yazısına devam et

SÜLEYMAN ŞAH KİMDİR….?

141105_süleyman-sah-türbesi_1Osmanlı Türkleri, Oğuzların Bozok kolundan Kayı boyuna mensupturlar. Kayıhan, Günhan’ın oğludur. Kayı kelimesi ise dağdan inen sel, tipi, çığ manasına gelmektedir.Oğuzlar, Oğuz Han’ın neslinden gelen en temiz bir soydur. Bunlar Müslümanlığı kabul edince, Türkmen adıyla adlandırılırlar. Türkler, Avrupalı kavimler gibi beyaz ırka mensupturlar. Moğollarla katiyen bir alakaları yoktur. Oğuz Türkleri beyaz tenli, kumral saçlı, ela gözlü, kuvvetli vücutlu yüksek ahlaka sahip insanlardır. Hürriyet ve istiklallerine aşık bir millet olduklarından, tarihin hiçbir devrinde, esaret boyunduruğuna girmemişlerdir.Oğuzların cihan tarihinde devletleri 3000 yıldan beri devam etmektedir. Oğuz Türkleri, Hun Türkleri, Göktürk İmparatorluğu, Selçuklu İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere devamlı olarak dört büyük imparatorluk kurmuşlardır. İlk üç imparatorluğu Çinliler ve Moğollar, daimi akınlarıyla yıkınca bu defa Oğuz Türkleri Osmanlı İmparatorluğunu kurdular.

  SÜLEYMAN ŞAH KİMDİR….? yazısına devam et

Şah Tahmasb (1514 – 1576)kimdir…?

Şah Tahmasb (1514 – 1576)

Şah Tahmasb, 22 Şubat 1514’te İsfahan’da doğdu. Şah Birinci İsmail’in oğlu olan Şah Tahmasb, Çaldıran Savaşı’ndan sonra Horasan’a gönderildi. Bir süre Sebzvar ve Herat’ta kaldı. Şiilerin ve Safevilerin tanınmış bilgin ve şeyhlerinden özel öğrenim gördü.

1521’de Sultaniye’deki babasının yanına dönen Şah Tahmasb, Şah İsmail’in ölümü üzerine 1524’te tahta çıktı. Osmanlı Devleti’nin 1533 Irakeyn seferini açmasını neden olacak sınır olayları onun zamanında yoğunlaştı. Ulama Paşa’nın Osmanlılara sığınması, Bitlis Bey’i Şeref Han’ın Safevilere yaklaşması bu savaşın başlıca nedeniydi. Şah Tahmasb, 1528’de Özbeklere karşı yaptığı ilk savaşını kazandıktan sonra Bağdat’a yürüdü. Burayı Osmanlılara teslim etmeyi düşünen Musullu Zülfikar Bey’i yenerek, Bağdat’a girdi.

Özbeklere, Horasan’a yeni akınlar düzenliyorlardı. Bu nedenle 1529’da Horasan’a dönmek zorunda kalan Şah Tahmasb burada iki yıl kaldı. Osmanlı tehlikesi artınca da tekrar batıya yöneldi. 1533’te Osmanlı Veziri Azamı İbrahim Paşa Doğu Anadolu’ya geldi ve bölgeyi denetimi altına aldı. 1533-34 yılları boyunca Bitlis, Adilcevas, Erçiş ve Van’dan sonra Azerbaycan’ın başkenti Tebriz’de, Osmanlı kuvvetlerince ele geçirildi. Irak’a yönelen Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman, Bağdat’ı aldı. Şah Tahmasb’da Tebriz’i kurtararak Van’a yürüdü. Bu nedenle Kanuni Sultan Süleyman ikinci kez İran’a geldi.

Bu süre içerisinde kesin bir barış imzalanamamıştı. Sınır olayları eksik olmadı. Buna rağmen Osmanlı tehlikesini atlatmış görünen Şah Tahmasb, Horasan seferine çıktı. Özbekleri zayıflatarak bir tehlike olmaktan çıkardı. 1540-48 yılları arasında Gürcistan seferine çıktı. Kanuni Sultan Süleyman, 1548’de düzenlediği seferle Doğu Anadolu’da Şah Tahmasb’ın aldığı yerleri yeniden Osmanlı topraklarına kattı. Tebriz, direnmeden Osmanlılara teslim oldu. Osmanlı padişahı seferden dönerken Van’ı da aldı. Bu mağlubiyetlerden sonra Şah Tahmasb yağma ve saldırılar düzenleyerek kasaba ve köyleri yakıp yıktı. Erzincan’a kadar ilerleyen Şah Tahmasb, Osmanlı kuvvetlerinden çekindiği için Karabağ’a gitti.

Gürcistan’a seferler yapmaya devam eden Şah Tahmasb, 1552’de Osmanlı sınırları içinde kalan topraklara akınlar düzenledi. Bu gelişmeler Kanuni Sultan Süleyman’ı üçüncü kez İran üzerine yürümeye zorladı. 1553’te Halep’e giden Kanuni Sultan Süleyman, 1554 baharında Kars üzerinden İran topraklarına girdi. 1555’de iki ülke arasında Amasya antlaşması imzalandı. Şah Tahmasb ölümüne dek barışa bağlı kalarak dostluk ilişkisinin zedelenmemesine özen gösterdi. Sultan İkinci Selim’le de dost kalmaya çalışan Şah Tahmasb, hükümdarlığının son iki yılını ağır bir hastalıkla geçirdi.

1576 yılında Kazbin’de ölen Şah Tahmasb’ın yerine oğlu Haydar Mirza tahta çıktı. Bir gün sonra öldürülen Haydar Mirza’nın yerine, ikinci oğlu Şah İkinci İsmail tahta çıktı.