Hoşgeldiniz...Sitemizde Toplam 53 Ana Başlık altında, 3281 yazı ve 2590 yorum bulunmaktadır.

«

»

Tem 17 2013

ŞEYH SEYYİD ABDULLAH DİHLEVİ HZ. KİMDİR….?


Abdullah-ı Dihlevî hazretleri dünyaya gelmeden önceydi. Babası Şah Abdüllatif hazretleri gördüğü bir rüya üzerine oğluna Ali adını verdi. Bu ismi, Muhammedî neslin bütün yeryüzüne kendisiyle dağıldığı yüce sahâbî Hz. Ali Efendimiz (r.a) lâyık görmüştü.

Daha sonra babası, “Oğlum, Hz. Ali Efendimiz’in hizmetçisi ve biricik gözdesi olsun” diye Gulâm adını da İslâmî âdâba uygun gördü. Böylece ona “Gulâmu Ali” (Ali’nin biricik gözdesi, hizmetçisi) denilmeye başlandı.

Kalplerdeki bu edep, âlemlerin efendisi Muhammed Mustafa (s.a.v) tarafından da tasdik edildi. Gönüller Sultanı Efendimiz (s.a.v) Şah Abdüllatif hazretlerine rüyasında,

“Oğlunun adı Abdullah olsun” buyurdu.

Abdullah ise “Allah’ın kulu” demekti.

Gulâmu Ali Abdullah Hindistan’ın Pencap eyaletinde 1158 (1745) yılında doğmuştu. Ancak insanlar onu Delhi’de tanıdı. Bu yüzden Delhî-Dihlevî (Delhili) denildi. Ama onu tanıtan, insanlar tarafından sevdiren temel özelliklerin en başında geleni ise ilmî konulardaki üstünlüğüydü.

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’i bir ay içinde ezberledi. Abdülaziz-i Dihlevî (ö. 1239/1824) gibi devrin büyük hadis âlimlerinden dersler aldı. Tefsir, hadis ve fıkıh gibi İslâmî ilimlerde icâzetler aldı. İlmi ile âlimler arasında şöhret buldu. Fikirlerine itibar edildi.

O zaman Abdülaziz-i Dihlevî gibi Sünnî bütün İslâm âlimleri Hint müslümanları arasında saygındı. Devrin Sünnî âlimleri Hindistan’da ve İslâm âleminde görülen kötülüklerin başlıca sebebinin, müslümanların Kur’an ve Sünnet’ten uzaklaşmaları olduğunu söylüyor, müminleri zâhirî ve bâtınî ilimlere yönlendiriyorlardı. Bu yüzden pek çok insan, tekke ve medrese eğitimini tamamlıyor, mürşid-i kâmiller ve âlimler ile tek vücut oluyordu.

Babası Şah Abdüllatif hazretleri de Kâdirî tarikatında kıdemli bir sûfiydi, zâhiddi, dervişti, âlimdi. Peygamberimiz’in torunu Hz. Hasan efendimizin (r.a) torunlarındandı. Günlerce riyâzet yapar, Hızır aleyhisselâm ile sohbet ederdi. Bir defasında kırk gün uyumadan ve yiyip içmeden nefsine karşı koymuştu. Şeyhi Mevlânâ Nâsıruddin Kâdirî hazretleri kendisine,

“Oğlun Abdullah’ı da dergâha davet et, onun tasavvufa yetenekli olduğunu düşünüyorum” demişti.

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri, babasının da isteği üzerine ertesi gün dergâha geldi. Ancak Mevlânâ Nâsıruddin Kâdirî hazretleri âhirete irtihal etmişti. Bunun üzerine babası,

“Evlâdım! Mevlânâ Nâsıruddin Kâdirî hazretlerine mürid olmak sana nasip değilmiş. Şimdi sen kendine başka bir mürşid-i kâmil bulmalısın” diye tavsiye etmişti.

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri âriflerin, âlimlerin gözdesiydi. Dinî ilimlerinin menbaıydı. Huyu ve zekâsı ile dehaydı. İlmin âşığı, zâhir ilmin semalarında parlayan süreyyasıydı. Aldığı bütün zâhirî ilimler, onu mârifet deryasına yönlendirdi. Etrafına bakıp sonsuzluk ufkuna yöneldiği zaman, dolunay gibi parlayan zâhirî ilimlerin asıl kaynağının güneş olduğunu gördü. Çünkü asıl gaye dini bilmek, bilmekten gaye öğrenmek, öğrenmek ise dini yaşamak içindi.

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri gönül dünyasında bir mânevî güneş aradı, huzur bulacağı bir mürşide bağlanmak istedi. Bunun için, Hindistan’daki âlim ve mürşidlerin “Şemseddin” (dinin güneşi) diye andıkları zatı aradı buldu. Onun üzerindeki zâhirî ilmin yansımalarını muhabbet olarak gördü. Hem ona “Habîbullah” (Allah sevgilisi) deniliyordu. O zatın adı Mirza Mazhar Cân-ı Cânân hazretleriydi.

Delhi ise İngilizler’in himayesinde zorlu günler yaşıyordu. Pek çok Nakşibendî, Kâdirî, Kübrevî, Çiştî mürşid-i kâmiller, müslümanları bir arada tutmaya gayret ediyor, insanlar bir nebze de olsa onlarla huzur bulabiliyorlardı.

O gün her mürşid-i kâmil, insanlar için büyük rahmetti.
Abdullah-ı Dihlevî hazretleri mânevî mertebelerde yükseldi, yüceldi. Yakîn derecesinde kâmil bir velî, irşad makamının kutbu, takvâ sahiplerinin imamı oldu. Âriflere şeyh, mürşid-i kâmillere rehber, dinî ilimlere sahip allâme, Allah’a giden yolların menbaı oldu.

Muhammedî yol onunla yeniden hayat buldu. Kur’an ve Sünnet sevgisi, insanların gönüllerinde dalgalanan bayrak oldu. Hak ve hakikat ortaya çıktı. Kâdirî, Çiştî, Kübrevî, Sühreverdî ve Nakşibendî tarikatının mürşidleri can buldu, kuvvetlendi, büyüdü, gelişti ve çoğaldı.

Onun sancağı altında nice velîler, sâlihler, müminler gölgelenmeye, serinlemeye, fazilet çağrısına,

“Lebbeyk efendim!” diyerek yürekleriyle katılmaya geldiler.

“Kapına geldik, derman bulduk” dediler.

Abdullah-ı Dihlevî (k.s) Allah tarafından seçilmiş bir veliydi. Üzerinde görülen bütün güzellikler Allah vergisiydi. İrşad rütbesi onun, güzellik onun, devir onundu. Zira pek çok tarikatın mürşidlik icâzetini almış, ama Nakşibendîlik yolunu tutmuştu. Artık mürşidi Mirza Mazhar Cân-ı Cânân hazretleri de şehadet şerbetini içmeden önce kendisinden,

“Benden sonra mürşid sen olacaksın” diyerek söz almıştı.

Böylece Abdullah-ı Dihlevî (k.s), sâdât-ı kirâm ve bütün velîler tarafından desteklenmişti. İşin doğrusu onu Allah Teâlâ ve âlemlerin sultanı Muhammed Mustafa (s.a.v) desteklemişti. Çünkü olaylar bunu gösteriyordu.

Hemen her yerden insanlar akın ederek dergâhına gelmeye başladılar. Uzak yakın demiyordu gelenler. Meşakkatlere aldırmıyorlardı. Anadolu’dan, Şam’dan, Irak’tan, Mekke ve Medine’den, Horasan ve Yemen’den, Kuzey Afrika ve Endülüs’ten nice insanlar tekkesine geliyordu.

Bu gelenler arasında sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa Efendimiz’in (s.a.v) emriyle gelen Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Şeyh Ahmed Kürdî, Seyyid İsmail Medenî gibi zatlar; Şeyh Muhammed Can gibi sâdât-ı kirâmın işaretiyle gelenler ve rüyada onu görüp elini tutanlar vardı. Çünkü o farklıydı. O, gönüller sultanıydı.
Abdullah-ı Dihlevî (k.s) ömrü boyunca Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) oturduğu gibi oturdu. Asla sünnete aykırı şekilde oturmazdı. Sadakayı gizlice verir, gösteriş yapmadan yardım ederdi.
Kaba kumaştan yapılmış elbise giyerdi. Kendisine nadide bir kumaştan yapılan elbise hediye edilirse, onu satar, parası ile daha çok elbise alır, onları da fakirlere dağıtır, “Bize bir kat elbise yeter” derdi.
Müslümanlara karşı çok şefkatliydi. Onlara özellikle gece yarısı çok dua ederdi.
Sevgili Peygamberimiz’e çok bağlıydı. Sünnet olan bir işi yaparken çok istekli olurdu. Bütün yaptıkları sünnete uygun olurdu. Hatta vefat ettiği zaman meşhur hadis kitabı Sünen-i Tirmizî göğsündeydi.167
Abdullah-ı Dihlevî (k.s), zengin gönüllü bir veliydi. Devrin valileri, emîrleri, sultanları defalarca kendisine maddî imkânlar sundu. O, hiç birini kabul etmedi. Tekkesini, dergâhını dünyevî arzu ve isteklere yenik düşürmedi. Hep şöyle dedi:

“Biz, kanaat dileklerimizi her yere sermeyiz. Bizi, Allah’ın vaadi kuşatır. Hak Teâlâ şöyle buyurur: ‘Rızkınız da size vaad edilen şeyler de semadadır. Göğün ve yerin rabbine yemin olsun ki bu vaad, sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.’166 Biz şuna inanırız; dünya ve âhiret için bize takdir edilen ne ise o gerçekleşir.”

Abdullah-ı Dihlevî (k.s) Kur’an ve Sünnet’in ölçülerinden asla taviz vermedi. Onun hayatı sünnetin ölçülerine uygundu. Teheccüde kalkmadığı zaman olmazdı. Tefekkür, rabıta ve murakabe onun her ânıydı. Her gün on cüz Kur’an okurdu. Sabah namazında, cemaat halinde ip gibi Allah’ın huzurunda saf tutan, “İşte huzuruna geldik, buyur yâ rabbi” diyen nice samimi müridleri vardı. Bu müridleri dergâha sığmazdı. Öylesine çoktu ki, günde bir defa yapılan toplu zikir hatme iki grup halinde yapılırdı. Müridler Kur’an, tefsir, hadis okurdu. Konulara güncel yorumlar getirirlerdi. Çünkü her biri ilim sahibiydi.

Abdullah-ı Dihlevî (k.s) devrinde ilim ve zikir bir aradaydı. O, hem zâkir hem âlimdi. Öğle ile ikindi namazı arasında tefsir dersleri yapardı. İkindi namazının ardından hadis ve tasavvuf dersleri olurdu. Bu derslerde müridlerine İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ından, İmam Sühreverdî hazretlerinin Avârifü’l-Maârif’inden, İmam Kuşeyrî’nin Risâle’sinden yorumlar yapardı. Sonra hatme yaptırır, akşam vaktine kadar teveccühte bulunurdu. Akşam namazından sonra seçkin müridleri ile görüşür, yatsı namazından gece yarısına kadar ibadet ve zikir ile meşgul olurdu. Onun hiçbir zaman ayaklarını uzatarak rahat bir şekilde uyuduğu görülmemiştir.

Abdullah-ı Dihlevî (k.s) çok cömert idi. Dergâhına gelen misafirlere -günde en az 200 kişi- yemek ikram ederdi. Bu sayı her zaman çoğalır ama eksilmezdi. Bütün misafirlere yetecek kadar yiyeceği her zaman olurdu. Çevredeki hayvanlara bile özenle yiyecek gönderirdi. Çoğu kez şöyle dediği bilinirdi:

“Ey Allahım! Ben kimim ki, sevdiklerinle aranda vasıta olayım. Yarattığın canlılar hatırına, beni affeyle. Bana gelenler, dergâhıma uğrayanlar, sen bana merhamet ettiğin için geliyorlar, beni kendine yaklaştırdığın için elimi tutuyorlar, beni seviyorlar.”

Abdullah-ı Dihlevî (k.s) dergâhı, tekkesi, sûfîleri ve dervişleri ile insanların gönüllerini fethediyordu. Onun meclisinde yüksek sesle konuşulmazdı. Haram olan bir davranış ve hareket görülmezdi. Dünyalık heves ve arzulara yer verilmezdi. Siyaset, politika olmazdı. Kumandanlar, yöneticiler, emirler, sultanlar övülmezdi. Zengin ile fakir farklı yerlere oturtulmazdı.

Abdullah-ı Dihlevî (k.s) sevgili Peygamberimiz’e (s.a.v) âşıktı. Onun adını duyunca tir tir titrer, kendinden geçerdi. Bir gün hizmetçisi ona su getirdi ve,

“Sultanım! Sizler, Peygamber Efendimiz’in gözdesisiniz” dedi.

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri, bu sözü işitince irkildi. Hemen ayağa kalktı. Hizmetçisini öptü ve şöyle dedi:

“Ben kimim ki, âlemlerin sultanı Muhammed Mustafa Efendimiz’in (s.a.v) gözdesi olayım.”

Daha sonra hizmetçisine ikramlarda bulundu.

Abdullah-ı Dihlevî (k.s) Kur’an’ı çok okurdu. Özellikle İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından olan halifesi Ebû Saîd Ma‘sûmî Fârûkî’nin Kur’an okuyuşunu çok severdi. Dinledikçe dinler, ta gönlünün derinliklerine kadar uzanır, en sonunda şöyle derdi:

“Artık daha fazlasına dayanamıyorum, sonra devam et.”

Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sini de çok sever, onu da vecd hali içinde okur ve dinlerdi. Meşhur şairlerin şiirlerini dinlemekten çok hoşlanırdı.
NAKŞİBENDİ OLMAK

 

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri etrafında tanıdığı ve gördüğü pek çok Allah dostunu ziyaret etmişti. Şimdi onlardan birini mürşid-i kâmil olarak kabul etmek istiyordu. O vakit henüz yirmi iki yaşındaydı. Babasının sözlerini hatırladı. Delhi’de Mirza Mazhar Cân-ı Cânân hazretlerinin dergâhına geldi ve,

“Efendim! Ben Nakşibendî olmak istiyorum” dedi.

Mirza Mazhar Cân-ı Cânân hazretleri,

“Buradaki istek ve şevk zâhirî ilimlerdekinden farklıdır. Burada sabırlı olmak gerekir. Nefsin hilelerine karşı koymak gerekir” dedi.

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri,

“Efendim! Ben de sabırlı olmak ve bu ilmi öğrenmek istiyorum” dedi.

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri sütten kesilmiş, şefkate muhtaç bir çocuk gibi tertemiz kalple Mirza Mazhar Cân-ı Cânân hazretlerine yöneldi. Onun dergâhına giderken kabul nesimini koklayarak varmıştı. Merhamet bucağındaki vuslat haremini görerek ona teslim oldu. Çünkü o, dervişler, sûfîler, mürşidler arasında bulunmanın ne demek olduğunu bilen bir gönüle sahipti. Zaten bu yüzden çok şevkliydi, arzuluydu ve istekliydi. Beklentileri boşa çıkmadı. İstekleri kaybolmadı. Mirza Mazhar Cân-ı Cânân hazretleri ötelerin ötesine bakarak, rahmet nazarları arasında tebessüm etti, gönlünde ona da yer verdi ve şöyle dedi:

“Peki, Allah mübarek eylesin!”

Abdullah-ı Dihlevî (k.s) Hz. Mazhar’ın elini tutunca, gerçekte Allah’ın kendisine nasip edeceği ilâhî mertebelere yükselecek merhamet basamaklarına tutunmuştu. Mürşidi onu yakîn mertebesine uzanan merdivenin basamaklarından çıkartmaya başladı. Ama tam on beş yıl Abdullah-ı Dihlevî hazretleri, mürşidine hizmet basamaklarında bulundu. Zikir halkasında, sohbet meclisinde, murakabe esnasında ve çeşitli hizmetlerinde hep içindeki yetenekleri keşfedildi, denendi, tecrübe edildi.

İşte o basamaklarda bulunduğu günlerden birindeydi.

Belki de en zor olanıydı.

Zâhirî ilimlerini çoktan tamamlamıştı. Tasavvufî konularda ise bir mürşid-i kâmil gözetiminde terbiye görüyordu. Ama yine de gönül işi çok başkaydı. Öteden beri babasının da bağlı olduğu Kâdiriyye tarikatının mürşidi Seyyid Abdülkadir-i Geylânî hazretlerini çok seviyordu. Bu yüzden Kâdirî zikrinden çok huzur bulmuştu. Acaba bu, Seyyid Abdülkadir-i Geylânî hazretlerinin mânevî bir tasarrufatı mıydı? Bu yola tam girecekken de Kâdirî Şeyhi Mevlânâ Nâsıruddin hazretlerine biat edecekti, ama olmamıştı. Bu yüzden biraz da olsa mahzundu. Acaba girdiği bu tarikattan Seyyid Abdülkadir-i Geylânî hazretleri memnun muydu, değil miydi? Nakşibendî olunca onu üzmüş müydü? Bu yüzden içi çok daralıyor, geçen günler kalbinin derinliklerinde çok izler bırakıyordu.

Bir gün Allah Teâlâ ona bir kapı araladı. Kendisinde mânevî bir hal oldu. Zikirden sonraydı. Tam karşısında Seyyid Abdülkadir-i Geylânî hazretleri ile Şah-ı Nakşibend hazretlerini bir arada gördü. Hem bu rüya değildi, gerçekti. Ama olağan üstü bir durumdu, kerametti. Seyyid Abdülkadir-i Geylânî hazretleri kendisine şöyle diyordu:

“Evlâdım! Maksat Allah’a kavuşmaktır. Hiç gönlün daralmasın. Rahat olasın. Bulunduğun yoldan biz memnunuz. O zatın dediğini yap.”

BAZI KERAMETLERİ

 

Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin müridlerinden Ahmed Yar adında biri vardı. Bu kişi ticaretle uğraşırdı, şunları anlattı:

“Bir gün ticarî işlerimi bitirmiş, kervanla memleketime dönüyordum. Yolda gelirken bir ara mürşidim Şeyh Abdullah-ı Dihlevî hazretleri gözlerimin önünde canlanıverdi. Bana,

‘Acele etmelisin, yolda harâmiler var, ticaret kervanını soyacaklar’ dedi.

Ardından da kayboldu. Arkadaşlara söyledim, ama kimse bana inanmadı. Ben de kervandan ayrıldım. Sonradan öğrendim ki harâmiler kervana saldırmış, kafiledeki malları yağmalamıştı.”

Ahmed Yar’ın bir amcası vardı. Haksız yere hapse girmişti. Ahmed Yar, mürşidi Abdullah-ı Dihlevî hazretlerine geldi. Durumu anlattı. Abdullah-ı Dihlevî hazretleri,

“Hapishaneye birini gönder, amcanı alıp gelsin” dedi. Ahmed Yar,

“Efendim! Nöbetçiler kapıda, içeriye girmek mümkün değil” dedi.

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri,

“Sen dediğimi yap”buyurdu.

Bunun üzerine Ahmed Yar denileni yaptı. O gün olanları şöyle anlattı:

“Yanıma birini alarak hapishaneye gittim. Elimizi kolumuzu sallayarak içeriye girdim. Görevlilere amcamı almaya geldiğimi söyledim. Bana yardımcı oldular. Onu içerden çıkardık. Kimse de bize karışmadı.”

Buhara’dan yola çıkan bir derviş Hindistan’a doğru gidiyordu. Nehri geçerken bütün malları suya düştü. Bunun üzerine derviş,

“Allah Teâlâ eğer devemi ve mallarımı bana tekrar kavuşturursa, Hindistan’a varıp Şeyh Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin dergâhına ulaşınca bir kurban keseceğim” diye adak adadı.

Dergâha varınca Şeyh Abdullah-ı Dihlevî hazretleri de kendisine şöyle sordu:

“Adağını yerine getirdin mi?”

Derviş evet dedi.

Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin Kerâmetullah adında bir müridi vardı. Bu zat şunları anlattı:

“Şeyh Abdullah-ı Dihlevî hazretlerine uzun yıllar hizmet ettim. Onda çok şeyler gördüm. Bir defasında sabah namazımı kılmış, namaz sonunda yapılan duayı beklememiştim. O gün biraz acelem vardı. Hemen kitabımı getireyim, bir an evvel dersimi üstadıma vereyim dedim. Kitabımı da alarak geldim. Mürşidim bana,

‘Bugün zikir zamanı’ dedi.

O gün sabah namazından hemen sonra zikir yapıldığını unutmuştum. Ama bu, nefsime çok zor geldi. İçimden, ‘Ben bu yola zorluk çıkarılmaz diye girdim. Ne olacak ki hemen dersimi vermiş olsaydım!’ diye geçirdim. Abdullah-ı Dihlevî hazretleri,

‘Acele etme! Şah-ı Nakşibend hazretlerinin hatırına söylüyorum, sabret, sana bu yol hiç zor gelmeyecek’ dedi.

O anda Abdullah-ı Dihlevî hazretleri bana bütün şefkat nazarlarını yöneltti, kendimden geçmişim. Bir an öldüğümü düşündüm, kalbim mi yarılmıştı ne! Kendime gelince etrafıma şöyle bir baktım; o günkü sabah zikri bitmiş, sûfîler dağılmış, kimsecikler etrafta kalmamıştı. O esnada başımı kaldırdım, biri bana bakıyordu; İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından mürşidimin halifesi Ebû Saîd Ma‘sûmî Fârûkî hazretleri…

Utandım, sıkıldım. Bana,

‘Ne oldu sana böyle?’ dedi.

‘Uyuyakalmışım’ dedim.

Tebessüm etti.”
Halifeleri

 

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri geride pek çok velî, mürşid-i kâmil zat, derviş, mürid ve sevenlerini bıraktı. İşte her biri mürşid-i kâmil olan halifeleri…

Mevlânâ Şeyh Ebû Saîd Ma‘sûmî Fârûkî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Muhammed Şerif hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Molla Hüdâ Türkistânî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Molla Alâeddin Peşâverî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Sa‘dullah Haydarabâdî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Abdülkerim Türkistânî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Molla Gulâm Muhammed hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Mirza Abdülgafûr Cercevî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Raûf Ahmed hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Beşâretullah Mevlevî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Keremullah Muhaddis Mevlevî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Abdurrahman Şah Cavpûrî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Abdülgaffar Mevlevî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Seyyid İsmail Medenî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Mirza Rahîmullah hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Şîr Muhammed hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Muhammed Cân hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Seyyid Ahmed Kürdî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Seyyid Abdullah Mağribî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Molla Pîr Muhammed hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Molla Muhammed Gaznevî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Muhammed Cân Herevî Mevlevî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Muhammed Azîm hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Nur Muhammed Mevlevî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Mirza Murad Bey hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Muhammed Münevver hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Kamerüddin Kâdirî hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Halîlürrahman hazretleri.

Mevlânâ Şeyh Hâlid-i Bağdâdî hazretleri.

Nakşibendî yolunun bize kadar uzanan kolu, Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin halifelerinden Mevlânâ Şeyh Hâlid-i Bağdâdî hazretleri ile devam etti.

Şimdi sıra onda…

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.
AHİRET YOLCULUĞU

 

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri son günlerinde sık sık şu sözleri tekrar ederdi:

“Ben de Allah yolunda şehid olmayı çok arzu ediyorum. Mürşidim Mirza Mazhar Cân-ı Cânân hazretlerini düşünüyorum; onun şehid edilmesiyle bu ümmetin başına neler geldi neler! İnsanlar çok sıkıntı çektiler, belâ ve musibetlere uğradılar. Hatta üç yıl kıtlık oldu, pek çok kişi hayatını kaybetti. Savaş çıktı. Yine aynı olaylar halkımızın başına gelsin istemiyorum. Bu yüzden şehid olmayı çok istememe rağmen arzu edemiyorum.” 168

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri çok rahatsızdı. Buna rağmen bir gün, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından çok sevdiği halifesi Şeyh Ebû Saîd Ma‘sûmî Fârûkî hazretlerine bir mektup yazdı. En kısa zamanda yanına gelmesini istedi.

Şeyh Ebû Saîd hazretleri gelince ona şöyle dedi:

“Sizi her ne zaman görsem, İmâm-ı Rabbânî hazretlerini hatırlar, çokça hasret göz yaşlarımı akıtırım. Bu kez de öyle olsun istedim ve sizi yanıma çağırdım. Ancak bugün anladım ki, bu isteğimi gerçekleştirmem çok zor, ağlamak kolay değil. Artık âhirete gitmem yakındır.”

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri ne zaman rahatsızlansa, çevresindekilere sohbet etmeye başlardı. Bu onun âdetiydi. Bu sohbetlerinde Allah Teâlâ’yı çokça zikretmekten, güzel geçimli olmaktan, başa gelen musibetten ötürü, “Bu neden beni buldu, niçin oldu?” gibi Allah’a itaatsizlik içeren sözler söylemenin yanlış olduğundan, Allah’ın rızâsına teslim ve tevekkül etmekten bahsederdi.

Bu defa da öyle yaptı. Şeyh Ebû Saîd Ma‘sûmî Fârûkî hazretleri ile yanındakilere sohbet etti. Sonunda şöyle dedi:

“Vefat ettiğim zaman beni nübüvvet izleri bulunan bir yere götürün. Dehli Camii’nde nübüvvet izleri vardır. Orada, nübüvvet sahibinden bana şefaat etmesini isteyin. Unutmayın, Şah-ı Nakşibend hazretleri vefatına yakın, cenazemin önünde bir Fâtiha okuyup geçmekten ziyade şu sözleri söyleyin demişti:

 

‘Huzuruna müflis olarak geldik

Güzel yüzünüzden, Allah için bir şey istedik

Ben sana zengin değil, fakir olarak geldim

Hep senin iyilik edeceğini bildim.’

 

Sizler de benim cenazemin önünde şöyle söyleyin:

 

Azıksız geldim, sen kerem sahibi zâta

Var mı bak, içimde temiz kalple hasenata

Azık taşımak mı, en çirkini gözümüzde

Yolcular gelince yönelir, ikramı bol Allah’a…”

 

O günün sabah vaktiydi. Güneş yükselmeye başlamıştı. Şeyh Ebû Saîd Ma‘sûmî Fârûkî hazretleri Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin yanından bir ara ayrılmıştı, onun tekrar yanına çağrılmasını arzu etti. O yanına gelince başını onun göğsüne dayadı. Bu sırada diz üstü oturmuştu. Tıpkı sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v) oturduğu gibiydi. O vaziyette âhiret yurduna, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna yürüdü. 12 Safer 1240 (6 Ekim 1824) bir Çarşamba günüydü…

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri sâdât-ı kirâmın ardında ve onların izinde geçen seksen iki yıllık ömrünü böylece tamamladı. Pâk cesedi nurlu sularla yıkandı, sırlı kefenler içine sarıldı. Parmak uçlarında taşınan mübarek vücudu vasiyet ettiği şekilde Dehli Camii’ne getirildi. Halk yollara dizilmişti. Caddeler, sokaklar cenazesine katılmak üzere gelen müminlerle dolup taşmıştı. Onun cenaze namazını Şeyh Ebû Saîd Ma‘sûmî Fârûkî hazretleri kıldırdı ve cenazesi mürşidi Mirza Mazhar Cân-ı Cânân hazretlerinin yanı başına defnedildi.169

 

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin büyüklüğünü en güzel, talebesi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri meşhur dîvânında şöyle anlatmıştır:

“Mübârek hocam karanlık ufukları aydınlatıp, mahlûkâtı dalâletten hidâyete kavuşturmaya vesîle oldu.

O, hidâyet yıldızı, karanlık gecelerin dolunayı, takvâ ummânı, feyzler defînesi, yüksek hâller ve kerâmetler hazînesidir.

O, hilmde yer, vekarda dağlar, ziyâ bakımından güneş, yükseklikte semâ gibidir.

O, Dîn-i İslâmı en güzel bilen bir kaynak, irfân mâdeni, mahlûkâtın yardımcısı, iyilik ve ihsân menbaıdır.

O, Allahü teâlâya kavuşturucuların kutbu, evtâdın rehberi, mahlûkların gavsi (yardımcısı), ebdâl isimli Hak âşıklarının maksadı, hedefidir.

O, mahlûkların şeyhülislâmı, müslümanların baştâcı, büyüklerin reisi, müşkillerde mürâcaat yeridir.

Gizli bir rehberlikle en iyiye götürücü, en iyi yol göstericidir. Bütün gücü ile insanları Allahü teâlâya dâvet edici, çağırıcıdır.

O, âlemlerin Rabbinin sevdiği bir kuldur. Kim onun gösterdiği doğru yoldan giderse, sen o kimseye; “Ey emsâllerine rehber olan zât!” diye hitâb et.

Nefs hevâsının bukağısıyla bağlanmış nice câhilleri, o, bir nazarla, teveccühle nefsinin elinden kurtarmıştır.

Nice kâmil velîler, ondan yüz çevirdiği gibi yüksek hâllerden ve mârifetlerden mahrûm kalmıştır.

Onun yüksekliğini inkâr eden nice kimseler helâk olmuş, Allahü teâlânın şiddetli azâbına yakalanmıştır.

O, noksan olanların kemâle gelmesine vesîle olan, bütün kemâl ehlinin de noksanını tamamlayandır.

Şânı yüceAllahü teâlâ, onu, azamet ve heybet kubbesi altında gizlemiştir.”

Bir önceki yazımız olan MUSTAFA KEMAL ATATÜRK KİMDİR....? başlıklı makalemizde Alirıza, Atatürk ve Makbule hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

%d blogcu bunu beğendi:
Kişisel web sitesi Kişisel web sitesi
daha