Hoşgeldiniz...Sitemizde Toplam 43 Ana Başlık altında, 2861 yazı ve 2488 yorum bulunmaktadır.

«

»

Tem 21 2012

Kıbrıs Barış Harekatı

                                                    ÖZET

Kıbrıs adası 1571 yılında Osmanlı hâkimiyetine geçmiştir. 1878 yılına kadar 361 yıl Osmanlı

idaresi altında yönetilen Kıbrıs, bu tarihten itibaren geçici olarak İngiltere’nin idaresine

verilmiştir. İngiltere 1960 yılına kadar Kıbrıs’ta hâkimiyetini sürdürmüştür. 1960 yılında,

Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu

Cumhuriyet uzun ömürlü ve kalıcı olmamış, 1967 yılında geçici Türk yönetimi kurulmuştur.

Rumların Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlama girişimleri aralıksız devam etmiş, Rum

soykırımlarından Türk soydaşlarımızı kurtarma girişimleri 1963 ve 1967 yıllarında neticesiz

kalmıştır. 20 Temmuz 1974’te icra edilen Barış Harekâtı, 1959 yılında imzalanan ittifak ve

garanti anlaşmalarının vermiş olduğu yetkiye dayanılarak yapılmıştır. Birinci Harekât 5 gün

sürmüş, Türk Kuvvetleri Lefkoşa-Girne bölgesine hâkim olmuşlardır, İkinci Harekât doğubatı

istikametinde adanın kuzeyine genişleme imkânı bahşetmiş, nihayet Türk kuvvetleri

Lefke-Lefkoşa-Magosa hattına hâkim olmuşlardır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin

ateşkes çağrısına uyulmuş; bu suretle Rumlar Lefkoşa’nın kendilerine ait ¾’lük büyük

kısmını elde bulundurma imkânına sahip olmuşlardır.

Kıbrıs Barış Harekâtı; iki tümen, iki hava indirme tugayı, bir amfibi alayının katılımı ile

gerçekleştirilmiş ve Hava Kuvvetleri ile de desteklenmiş müşterek bir harekâttır. Planlanması

ve ircası en zor askeri harekâtlardan biridir. Türk Kuvvetleri bu harekâtta 27 subay, 48

astsubay, 1 deniz sivil işçi ve 422 erbaş ve er olmak üzere toplam 498 kişi şehit vermiştir.

Ancak, atalarına yaraşır askeri başarıyı tarihe kaydetmişlerdir.

GİRİŞ

Kıbrıs adasının hâkimiyeti, 1571 yılında II. Selim zamanında bir ay boyunca süren

mücadeleden sonra Venedikli korsanlardan Osmanlı İmparatorluğu’na geçmiş ve aralıksız

1878 yılına kadar 361 yıl devam etmiştir. Bu süre zarfında, Osmanlı’nın kendisine bağlı her

tebaasının dinine kültürüne saygı çerçevesinde, Ada’da mevcut Rum ve Türk toplumu barış

içinde bir arada yaşaya gelmiştir.

Uzakdoğu’daki sömürgelerine giden yolu kontrol altında tutmak isteyen İngiltere,

Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında güç durumlara düşmesini fırsat bilip onu destekleme

vaadi karşılığı olarak, Kıbrıs’ın yönetimini, 1878 yılında yapılan sözleşme ve ek protokollerle

üzerine almıştır. Tehdit bertaraf olmasına rağmen, İngiltere, Osmanlı Devleti’nin zayıf

düşmesinden istifade ederek Kıbrıs’ı boşaltmamış ve nihayet 1. Dünya Harbi’nde Osmanlı

Devleti’nin yenik düşmesi karşısında Kıbrıs’ı ilhak ettiğini açıklamıştır. Kıbrıs, 1914-1960

yılları arasında İngiltere hâkimiyeti altında kalmıştır. Her iki toplumun giderek şiddetlenen

baskısı sonucu İngiltere, 1960 yılında Kıbrıs’ta bağımsız bir cumhuriyetin kurulmasına razı

olmuştur. Zürih ve Londra’da yapılan Garanti ve İttifak anlaşmaları ile 15 Ağustos 1960’da

fiilen kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü, bir başka devlete

iltihak edememe garantisini her üç devlet Türkiye, İngiltere, Yunanistan taahhüt etmişlerdir.

Ancak, beklenen barış ortamı sağlanamamış, hakların eşitliğine dayanan iki toplumlu

Cumhuriyeti, Rum idaresi içine sindirememiştir. Makarios, 22 Aralık 1963’te Garanti

anlaşmasını iptal ettiklerini ilan etmiştir. Özellikle 1963 yılı aralık ayı ağırlıklı olmak üzere

1963’ten 1974 yılına kadar Kıbrıs’ta 100’den fazla Türk köyü yakılmış; 27.000 Türk göç

etmek, evlerini terk etmek mecburiyetinde bırakılmış, yüzlerce Türk öldürülmüş, binlercesi

yaralanmıştır. Yaşlı, genç, çocuk demeden yüzlerce masum Türk insanı katledilmiştir. Gelişen

bu durum karşısında Türkiye 13 Şubat 1964’te Güvenlik Konseyi’ne başvurur. BM, Ada’ya

Barış Gücü göndermeyi kararlaştırır.

21 Aralık 1963’te başlayan Rum saldırılarının BM Barış Gücü’nün varlığına rağmen

durmaması üzerine, Kıbrıs’a ilk olarak 7 Haziran 1964 günü müdahale kararı alınır. Ancak, bu

müdahaleden iki gün önce, ABD Başkanı Johnson’un meşhur mektubu gelir. Bu mektupta

Johnson, ABD menşeli silahların Kıbrıs’a yapılacak müdahalede kullanılamayacağını,

Kıbrıs’a yapılacak müdahalenin Yunanistan’ın yanı sıra gerekirse kendileri tarafından da

önlenebileceğini ima eder. Bunun üzerine Türk hükümeti geri adım atmak mecburiyetinde

kalmıştır. Kıbrıs meselesinin çözümü için 1965 yılı mayıs ayından itibaren Türkiye ile

Yunanistan arasında başlayan ikili görüşmeler, 15 Kasım 1967’de Rumların Boğaziçi ve

Geçitkale köylerine saldırmalarına kadar devam etmiştir. Grivas liderliğindeki bu Rum-Yunan

saldırısı sonucu 28 soydaşımız hayatını kaybetmiştir. Türkiye, saldırının derhal

durdurulmasını, işgal edilen köylerin derhal boşaltılmasını istemiştir.

Öte yandan, TBMM’nce 17 Kasım 1967’de gerekirse Yunanistan ile savaşa gidileceği

kararı alınmıştır. ABD yine devreye girerek, müdahaleyi önlemek ister. NATO’yu devreye

sokar. Türkiye müdahaleden vazgeçerek bazı isteklerini kabul ettirir. Türklerin yoğunluklu

olarak bulundukları bölgelerde “Geçici Türk Yönetimi” kurulur. Sayıları 20 bini bulan Yunan

askerlerinin bir bölümü adayı terk eder. Rum-Yunan kuşatma ve barikatları kaldırılır. 1967

yılında Türkiye’nin baskısı sonucu adayı terk eden Yunan EOKA Tedhiş örgütü Başkanı

Grivas, 1971 Ekiminde tekrar adaya döner. Amaç, Enosis’i (Kıbrıs’ın Yunanistan’a İltihakı)

gerçekleştirmektir. Ancak, Makarios buna karşıdır. O, Kıbrıs Rumlarının seçimle başa

geçirdikleri bir cumhurbaşkanıdır. Enosis sonrası Yunanistan’daki bir valisi durumuna düşmek

istememektedir. Bunun üzerine Yunan yönetimi, Makarios’un öldürülmesi pahasına da olsa

bir darbe yapılmasını ve Yunanistan yanlısı bir idarenin iş başına getirilmesini kararlaştırır. 15

Temmuz 1974 sabahı RMMO (Rum Milli Muhafız Ordusu)’na ait üç tank başkanlık sarayına

saldırır, kritik yerler işgal edilir, darbe başarıya ulaşır. Ancak, Makarios Ada’dan kaçmaya

muvaffak olmuştur.

Gelişen bu durum karşısında Türk lideri Rauf Denktaş Türkiye’nin bir oldubittiye

müdahale etmesini talep eder. Türkiye uluslar arası anlaşmaların kendisine verdiği hakka

dayanarak, 20 Temmuz 1974 tarihinde Kara, Deniz ve Hava kuvvetleriyle Kıbrıs’a müşterek

bir harekât başlatır. 5 gün süren muharebelerin sonucunda birliklerimiz tabanı Girne kıyısı,

tepesi Girne olan bir üçgen içinde sıkışır. Yapılan Cenevre görüşmeleri sonuçsuz kalınca

ikinci bir harekât başlatılır. 14 Ağustos 1974 sabahı başlatılan bu harekâtla birliklerimiz,

üçgenin sınırladığı alanın dışına çıkarak, Kıbrıs’ın kuzey kesiminde, her iki istikamette

bulundukları sahayı genişletmeye başlarlar. Ulaşılması planlanan son hedefler doğuda

Magosa, batıda Lefke’dir. Üç gün süren ve üçüncü günün sonunda ateşkes kararıyla

durdurulan birliklerimiz Magosa-Lefkoşa-Lefke hattına ulaşmışlardır.

Günümüze kadar Kıbrıs ve Kıbrıs Barış Harekâtı ile ilgili birçok eser yayınlanmıştır.

Özellikle Dr. Vehbi Zeki Sertel ve H. Fikret Alasya’nın eserleri Kıbrıs’ın tarihine ışık tutacak

niteliktedir. Kök Yayınları Araştırma serisinde yayınlanan Rüstem Haliloğlu’nun “Atina ile

Lefkoşa Arasındaki Savaşın İçyüzü” adlı derlemesi ile K.K.T.C. Üniversitesi ile Van Yüzüncü

Yıl Üniversitesi’nin 1991 yılında ortaklaşa düzenlediği Kıbrıs Sempozyumu’nda sunulan

bildiriler, Barış Harekâtı öncesi Kıbrıs’ın tarihine önemli ölçüde ışık tutacak niteliktedir.

Ayrıca Prof.Dr. Abdülhalik Çay’ın Kanlı Noel-1963 adlı eseri ile Kıbrıslı gazeteci yazarlardan

Sabahattin İsmail ve Sabahattin Egeli’nin Kıbrıs konusundaki eserleri kayda değer

niteliktedir.

Bu çalışmamda, Kıbrıs’ın tarihsel gelişimine genel olarak göz atmayı müteakip,

özellikle Birinci ve İkinci Kıbrıs Barış Harekâtı’nın icrasını gün ışığına çıkarmaya gayret

ettim. Harekâtın askeri gelişmelerini kronolojik sıra ile anlatırken bu esnada oluşan siyasi

olayları da yerinde tespit etmeye özen gösterdim. Bu konuda harekâta katılan birliklerin

arşivleri, gazete kupürleri, harekâta bizzat iştirak etmiş komutanların anıları, başvuru

kaynaklarımın esasını oluşturdu.

Kıbrıs Barış Harekâtı kaçınılmaz bir harekâttır. Bu harekât yalnızca Türkiye’nin milli

menfaatleri, stratejik avantajları için değil, kendisinden yıllardır kurtarıcı olarak yardım

bekleyen soydaşları için bir el uzatma, Türkiye’nin kendine olan özgüveninin kazanılması ya

da kanıtlanmasına en güzel örnek olarak da tanımlanabilir.

BİRİNCİ BÖLÜM

KIBRIS’IN TARİHİ GELİŞİMİ, TÜRK VE İNGİLİZLERİN EGEMEN OLDUĞU

DÖNEMLER, KIBRIS CUMHURİYETİ DENEYİMİ VE BARIŞ HAREKÂTI ÖNCESİ

GELİŞMELER

A. KIBRIS ADASININ COĞRAFİ KONUMU

Doğu Akdeniz’de 34o33’ – 35o4’ kuzey paralelleri ile 32o17’ – 34o35’ doğu

meridyenleri arasında yer alan Kıbrıs, Sicilya (25.710 km2), Sardunya (24.090 km2)

adalarından sonra Akdeniz’in üçüncü büyük adasıdır. Ada’nın yüzölçümü 9.251 km2’dir.

Kıbrıs adası, toprak yapısı, iklimi, bitki örtüsü ve hayvan türleri bakımından tamamen

Anadolu’nun bir parçasıdır. Coğrafyacılar, yapı ve yeryüzü şekilleri itibarı ile Kıbrıs’ı

Anadolu’nun güneyini oluşturan Toroslar içinde mütalaa etmektedirler. Ada tektonik ve

jeolojik bakımlardan Anadolu’dan deniz transgresyonu ile ayrılmış olup, Antakya

bölgesindeki yeryüzü şekilleri Kıbrıs’ta aynı özelliklerle devam etmektedir. Diğer yandan

Kıbrıs Adası, 100-200 m. kadar derinlikte bir denizaltı platformu ile Anadolu’ya bağlıdır.

Hâlbuki Ada’nın batı ve güney kıyıları, kıyıdan itibaren 2000 metreye ulaşan denizaltı

çukurları ile çevrilidir.

Kıbrıs Adası’nın yeryüzü şekilleri incelendiğinde Anadolu’daki Toroslar’da olduğu

gibi üçüncü zaman genç kıvrımlarına ait olduğu görülür. Bundan daha önemlisi dördüncü

zaman başlarında Ada, İskenderun Körfezi yönünde Toros sistemi ile bağlantılı idi.1

B. OSMANLI FETHİ ÖNCESİ KIBRIS

Akdeniz’in doğusunda yer alan Kıbrıs’ın tarih boyunca tarihi ve siyasi önemi devam

etmiştir. Anadolu, Suriye, Mısır ve Doğu Akdeniz ticaret yolları yer alan ada önemini tarih

boyunca korumuştur. Bu özelliği dolayısı ile Kıbrıs tarihi, Ege, Mezopotamya, Suriye,

Anadolu ve Mısır tarihleri ile iç içedir.

Bilinen Kıbrıs tarihini kronolojik sıra ile incelediğimizde M.Ö. 4000 yıllarından

itibaren Ada’da insan unsuruna rastlandığını görüyoruz. Ancak Kıbrıs’ın otokton halkının

nereden ve nasıl geldiği hakkında hiçbir bilgi yoktur. Medeniyetin ilk safhası kabul edilen

1 Cevat R. Gürsoy, “Kıbrıs’ın Coğrafi Durumu”, Kıbrıs ve Türkler, Ankara, 1964, s. 7.

bakır işleme tekniği Anadolu tarzındadır. M.Ö. 3000 yıllarında görülen bakır dönemi, 2000’li

yıllarda yerini tunç dönemine bırakır. Aynı yıllarda (M.Ö. 2000) Girit medeniyeti (Minos) ile

Aka medeniyeti (Miken) Kıbrıs’ta yerleşmeye başlamıştı.2 Ada daha sonra sırası ile Mısır

(M.Ö. 1000-1450 arası), yarım asır kadar Hitit (M.Ö. 1000-709) egemenliğine girmiştir.

M.Ö. 1200 yıllarında başlayan Dor istilası Yunanistan’dan Adalar Denizi, Anadolu ve

Doğu Akdeniz yönüne birtakım göçlerin olmasına sebep oldu. Bu göçler sonunda daha önce

Ada’ya yerleşmiş olan Fenikeliler ile birlikte Yunanistan’dan gelen kolonizatörler birbirleri ile

Yunanistan’la herhangi bir ilişkisi olmayan siteler kurdular. Bu siteler dokuz krallık meydana

getirdi. Ancak, bu krallıklar Fenike egemenliği altında idiler.3

M.Ö. 709 yılından itibaren M.Ö. 612 yılına kadar Kıbrıs Asur egemenliğinde kaldı.

M.Ö. 569 yılında ise Mısırlılar adaya hâkim olmuşlardır. Adada M.Ö. 525 yılında kurulan

Pers hâkimiyetine ise, M.Ö. 323 yılında Büyük İskender son vermiştir. Kıbrıs, M.Ö. 56

yılında Roma İmparatorluğu’na bağlandı. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla birlikte

de Ada’da Bizans hâkimiyeti başlamış oldu.

Bizans dönemi Kıbrıs’ta önemli değişikliklerin olduğu bir dönemdir. Hristiyanlığın

doğuşu sırasında, Kıbrıs Adası bu yeni dini kabul etmiş; Katolik-Ortodoks mücadelesi

Ada’nın Türkler tarafından fethine kadar devam etmiştir. Bizans döneminin diğer önemli bir

sonucu Yunanlıkla bir ilgisi olmayan Kıbrıs Hristiyan halkının, Rumcanın Bizans’ın resmi dili

olmasından sonra bu yeni dili benimseyerek Rumlaşmış olmalarıdır. 649 yılında Muaviye

tarafından Rodos’la birlikte fethedilen Kıbrıs, İslam devletine vergi vermeye başlamıştı. Bu

tarihten sonra Kıbrıs, 964 yılına kadar önce Emeviler, daha sonra Abbasiler olmak üzere bir

İslam eyaleti olarak kalmıştır. M.S. 964 yılında Bizans imparatoru Nikephoros Phokas

Kıbrıs’ta Bizans egemenliğini tekrar kurdu. Ada 12. yüzyıla kadar el değiştirmeden Bizans

egemenliğinde kaldı.

11. yüzyılın başlarında Anadolu’ya yurt tutmak için gelen Oğuz-Türkmen grupları

karşısında Bizans, din kavgasını bir kenara bırakarak Avrupa’nın Hristiyan devletlerini “Haçlı

Seferleri”ne çağırdı. Bizans’ın Türk tehlikesini ortadan kaldırmak için istediği Haçlı yardımı,

başta Bizans olmak üzere Ortadoğu’nun Müslüman ve Hristiyan toplulukları için tam bir

düşman saldırısı halinde gerçekleşti.4

I. Haçlı Seferleri (1096-1097, 1101) ve II. Haçlı Seferi (1147) sırasında Kıbrıs’ın

statüsü değişmedi. Ancak 1187 Hıttin zaferini kazanan Eyyubi Türk hanedanı sultanı

2 Halil Fikret Alasya, Tarihte Kıbrıs, Ankara, 1988, s. 1.

3 A.g.e., s. 1.

4 Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, C. 3, 3. Kısım Eki, Kıbrıs Seferi (1570-1571), Ankara, 1971, s. 32.

Selahaddin, Kudüs’ü de ele geçirmiş, böylece Ortadoğu’da aktif bir rol oynamaya başlamıştı.

Bu olayın sebep olduğu III. Haçlı Seferi (1189) Kıbrıs’ın tarihinde yeni bir dönemin de

başlamasına sebep oldu. Sefer dolayısı ile Rodos önlerine gelen İngiltere Kralı Richard’ın

komutasındaki donanma fırtınaya tutularak dağılmıştı. Richard’ın nişanlısı ve kız kardeşinin

de bulunduğu bazı İngiliz gemilerinin o sıralarda kendisini Kıbrıs İmparatoru ilan etmiş olan

Isaac Komnenos tarafından ele geçirilmesi ve mürettabına karşı gösterilen saygısızlık İngiliz

kralını öncelikle Kıbrıs üzerine sefer yapmaya mecbur bırakmıştı. Richard 1191 yılında

Kıbrıs’ı ele geçirerek Bizans yönetimine son verdi ve Kıbrıs Krallığı’na Guy de Lusignan’ı

getirdi.

1372 yılında Kıbrıs Kralı Pierre II’nin taç giyme töreninde çıkan anlaşmazlık

sonucunda birkaç Cenevizli öldürüldü. Cenevizliler bu fırsattan faydalanarak Kıbrıs’a bir

donanma göndererek Lefkoşa ve Magosa’yı zaptetti. Daha sonra Magosa bir Ceneviz

sömürgesi haline geldi. Kıbrıs Kralı Janus Magosa’yı Cenevizlilerin elinden kurtarmak için

bir donanma ve ordu hazırladı (1402). Cenevizliler de Magosa’yı savunmak için bir donanma

gönderdi. Fakat çarpışma Hospitalier Şövalyesinin arabuluculuğu sayesinde son buldu. Barış

anlaşmasından sonra iki kuvvet de İslam devletinin üzerine gönderildi. Cenevizliler Suriye

kıyılarını, Kral Janus da Mısır kıyılarını yağma etti. Bu olayların sonucunda Memlük sultanı

Larnaka ve Limasol’u aldı ve daha sonra Lefkoşa’ya yürüdü. Kıbrıs ordusu bozguna uğratıldı.

1474 senesinde Jacques III’ün ölümünden sonra Venedikliler, Kıbrıs’taki kaleleri işgal ettiler

ve kendilerine aleyhtar olanları Ada’dan sürdüler. Bu durum, Osmanlılarca takip edilen

Akdeniz politikasının gerçekleşmesine uygun bir ortam hazırladı.5

C. KIBRIS ADASININ FETHİ

XVI. yüzyılın ikinci yarısında ve özellikle Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünden

sonra Kıbrıs ve Girit Adası’nın Venediklilerin elinde bulunması Osmanlıların Akdeniz’deki

egemenliğini her zaman için tehdit eden bir durum meydana getiriyordu. Öyle ki Osmanlı

ticaret gemileri, İmparatorluk karasularında tam bir güvenle dolaşmaktan mahrumdu. Bu ise

ekonomik çıkarları zora sokmaktaydı. Osmanlı Türk hâkimiyetinin, Anadolu-Suriye ve

Mısır’ın bulunduğu Doğu Akdeniz’de tam olarak teessüsü Kıbrıs’a kesin ve son darbeyi

vurmakla mümkündü.

5 Halil Fikret Alasya, a.g.e., s. 20.

Genellikle Anadolu, Suriye, Lübnan, Ürdün, Arabistan Yarımadası, Irak ve Mısır’ı

ihtiva eden Ortadoğu, dünyanın en kritik jeopolitik bölgelerinden birisidir. Ada’nın fethi Türk

imparatorluğu için adeta bir zaruret halini almıştı. Çünkü Ada’nın fethiyle ancak Akdeniz’in

doğusundaki Osmanlı egemenliğinin tamamlanması ve bütünleşmesi mümkün olabilecekti.6

Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı zapt etmesi (1517), Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs’la

doğrudan münasebete girmesine sebep oldu. Başlıca gelirini korsanlıktan sağlayan Kıbrıs’taki

Venedik yönetimi Türk müdahalesini adeta zaruri kılmaktaydı. 1569 yılında Mısır

Defterdarı’nın bulunduğu geminin yağmalanması, beklenen Türk müdahalesinin sebebini

teşkil etti. Genellikle Türk Ordusu’nun karaya ayak basış tarihi 2 Temmuz 1570 olarak

gösterilmektedir. Bölge ise Limasol idi. Türk donanması buradan hareketle 3 Temmuz’da da

Tuzla’yı ele geçirdi. 27 Temmuz’da başlayan Lefkoşa kuşatması bir ay kadar sürdü. Serdar-ı

Ekrem Lala Mustafa Paşa’nın 8 Eylül günü Lefkoşa önlerine gelmesinden bir gün sonra

başlayan nihai Türk taarruzu sonunda Lefkoşa düştü (9 Eylül 1570).

Lefkoşa’nın fethinden sonra Lala Mustafa Paşa komutasındaki Türk Ordusu Magosa

Üzerine yürüdü. Venedikliler bir yandan Papalık ile temas kurarak Hristiyan devletlerin

katılacağı bir haçlı seferi planlarken bir yandan da Osmanlı Devleti’ne barış için müracaat

etmişti. Sokollu Mehmet Paşa, Venediklilerin müracaatının “Magosa’nın fethinden sonra”

görüşmek üzere reddetti. 20 Temmuz 1570 tarihinde ise Venedik-Papalık ve İspanya üçlü bir

ittifak kurmayı başarmışlardı. Ancak Lefkoşa’nın Türkler tarafından fethi bu ittifakın bir

müddet daha harekete geçmesini engellemiştir.7

Türk Ordusu 17 Nisan 1571 tarihinde harekete geçti. Üç aylık bir kuşatma sonucunda

1 Ağustos 1571 tarihinde Magosa kalesi de alınarak Kıbrıs’ın fethi tamamlandı. Magosa

taarruzunun başladığı sırada Papalık, İspanya ve Venedik nihayet anlaşmışlar ve Türkler’e

karşı harekete geçmişlerdi. Müttefik donanma tecrübesiz Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali

Paşa komutasındaki Türk donanmasını İnebahtı önlerinde yenilgiye uğrattı. Ancak Uluç Ali

Reis kurtarabildiği gemilerle İstanbul’a döndü.

İnebahtı yenilgisi Avrupa’da büyük akisler yapmış, Hristiyan dünyası İstanbul için bile

ümitlenmeye başlamıştı. Veziriazam Sokollu Mehmet Paşa ilk iş olarak kaptan-ı deryalığa

gerçek bir Türk denizcisi olan Uluç Ali Reis’i getirmiş ve bir yıllık faaliyet sonucunda 245

parçalık bir donanmayı denize indirmişti. Mucizevi denilebilecek bu başarı başta Venedik

6 Abdulhaluk Çay, “Kanlı Noel”, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınlan: 93, Seri 1, S.A 13, Ankara,

1989, 5.9.

7 Halil Fikret Alasya, Kıbrıs’ta Türk İdaresi Altındaki Nüfus, Ankara, 1964, s. 28-29.

olmak üzere diğer Avrupa devletlerini tekrar sindirmişti. Nihayet Venedikliler 7 Mart 1573

tarihinde İstanbul antlaşmasına imza koyarak sulh yapmak zorunda kaldılar.

D. OSMANLI İDARESİNDE KIBRIS’TAKİ DURUM

Kıbrıs Adası 1 Temmuz 1570 – I Ağustos 1571 tarihleri arasında yapılan savaşlar

sonucunda Türk hâkimiyetine girmişti. Fetihten sonra Lefkoşa merkez olmak üzere Kıbrıs

idari yönden bir “Beylerbeylik” haline getirildi. Doğrudan merkeze bağlanan Kıbrıs

Beylerbeyliği’ne Muzaffer Paşa tayin olmuştu. Kıbrıs Beylerbeyliği Doğu Akdeniz’e

tamamen hâkim bir mevkide bulunmakta idi. Bu öneminden dolayı Ada’nın askeri bakımdan

kuvvetlendirilmesi yanında nüfus olarak da Türk iskânına ihtiyaç duyuluyordu. Bunu

sağlamak için Karaman, Darende, Niğde, Kayseri, İçel, Rozok, Alaiye, Manavgat, Zülkadriye

ve Teke bölgelerinden çeşitli Türkmen toplulukları zorunlu iskâna tabi tutularak Kıbrıs’a

yerleştirildiler.8 Kıbrıs Beylerbeyliği iki sancak beyliği ihtiva ettiği halde statüsünü 1571’den

1640 tarihine kadar bu haliyle devam ettirdi.

Girit Savaşı yıllarında (1645-1669) Ada’da sosyal ve ekonomik güçlükler nedeni ile

nüfusun gittikçe azaldığı görülmektedir. Nüfusun azalması, ticari hayatın bozulması Kıbrıs

Beylerbeyliği gelirlerinde düşüşe neden oldu. Bu sebeple 1670 tarihinden itibaren Kıbrıs

Beylerbeyliği kaldırılarak Ada, Kaptan Paşalığa bağlandı. 1687’de Kıbrıs, Kaptan Paşalık’tan

alınarak Veziri Azam’a “has” olarak verildi. Bu yeni idari yapı 1785 tarihine kadar devam

edecektir. 1785 yılında Kıbrıs Vezir-i Azam hassı olmaktan çıkarılarak “Divan-ı Hümayun’a

bağlı bir mulhasıllık” haline getirildi. Kıbrıs’ın Divan-ı Hümayun mulhasıllı olması durumu

Tanzimat’ın ilanına kadar devam edecektir (3 Kasım 1839).

Tanzimat sonrasında yapılan idari değişiklikler Kıbrıs’ta da görülmeye başlandı. Kıbrıs

Cezaeyir-i Bahr-i Sefid’e bağlı bir sancak haline getirilerek idaresine de “kaymakam” unvanı

ile bir mutasarrıf tayin olundu. Tanzimat Fermanı’nın gayrimüslimlere sağladığı yeni haklar

sonucu olarak Kıbrıs’ta da Divan’da gayrimüslim temsilciler yer almaya başladı. Tanzimatın

ilk yıllarında 8 kişi olan Divan üyelerinin 4’ü Türk, diğer 4’ü ise gayrimüslimler idi.

Gayrimüslimleri ise Başpiskopos, Ortodoks başpapazı ile Maronit ve Ermenilerden birer üye

temsil etmekteydi. Daha sonra Divan’ın üye sayısı 13’e kadar çıkacaktır. 1861 tarihinde

Cezayir-i Bahr-i Sefid eyaletinden ayrılan Kıbrıs, İstanbul’a bağlı müstakil bir mutasarrıflık

8 Abdulhaluk Çay, a.g.e., s. 7.

haline getirildi. Bu idari yapı 1878 tarihine kadar devam eden Osmanlı Devleti’nin yaptığı son

idari değişiklik oldu.

E. KIBRIS’IN İNGİLTERE’YE KİRALANMASI

XIX. yüzyılın sonlarında dönemin iki sömürge imparatorluğu olan İngiltere ve Çarlık

Rusyası, Ortadoğu’daki menfaatleri bakımından birbirleri ile büyük çatışma içine girmişlerdi.

Çarlık Rusya’sı nihai hedefi olan İstanbul’a girmek ve Boğazları kontrolü altına almak gibi

belli bir stratejisinin yanında Kafkasya üzerinden İskenderun ve Basra Körfezi’ne inmeyi de

hesap etmekte idi. Çarlık Rusya’sının bu politikası, Osmanlı İmparatorluğu’nun güney

topraklarını hayati bölge olarak değerlendiren İngiltere’nin menfaatine uygun düşmemekte

idi. Rusya’nın güneye sarkması İngiltere’nin başta Hindistan olmak üzere Asya’daki

sömürgelerindeki İngiliz varlığını tehlikeye atacaktı.9

İngiltere bu politika doğrultusunda 1875 tarihinde başlayan Hersek İsyanının bir an

önce sonuçlandırılması için çaba sarf etti. Ancak olay süratle büyüdü ve Çarlık Rusya’sı 24

Nisan 1877 tarihinde Osmanlı devletine savaş ilan etti. 3 Mart 1878 tarihinde Osmanlı

devletinin büyük toprak kaybı ile sonuçlanan Ayastefanos Anlaşması imzalandı. Bunun

üzerine İngiltere kendi çıkarlarını korumak için harekete geçti.

İngiliz Hükümeti Rusya’nın bu atağı karşısında daha önceden planlanan iki

senaryodan birini uygulamaya koymak zorunda kaldı. Bunlardan ilki Çanakkale’nin işgali,

diğeri ise Kıbrıs’ın işgali idi. İngilizler ikincisini tercih ettiler. İngilizler tarafından Rusya’ya

verilen nota ile (3 Mayıs 1878) Ayastefanos Antlaşmasının şartlarına itiraz edilmekte,

Bulgaristan Prensliği’nin küçültülmesi, Rusya’nın Doğu Anadolu’dan çekilmesi talep

edilmekteydi. 22 Mayıs 1878 tarihinde Rusya İngiliz notasına cevap verdi. Rusya, Doğu

Anadolu dışında İngiltere’nin tekliflerini kabul etmekte idi. İngiltere bunun üzerine harekete

geçti.

4 Haziran 1878 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ve İngiltere iki maddelik Niyet

Antlaşmasını imzaladılar. Antlaşma ile Kıbrıs’ın idaresi İngiltere’ye bırakılmakla beraber

Osmanlı Devleti’nin Ada üzerindeki mülkiyet hakkı ortadan kalkmıyordu.10 Ayrıca bu hakkı

kuvvetlendirmek üzere 1 Temmuz 1878 tarihinde yapılan önceki anılaşmaya ek bir antlaşma

9 Şükrü S. Gürel, Kıbrıs Tarihi (1878-1960), C. 1, Ankara, 1984, s. 20.

10 Enver Ziya Karai, Osmanlı Tarihi, C. 7, Ankara 1983, s. 73; Stanford Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı

İmparatorluğu ve Modern Türkiye, C. II, İstanbul, 1983, s. 238.

daha yapıldı. Ek antlaşmanın altıncı maddesinde Rusya’nın Kars ve Doğu Anadolu’yu terk

etmesi halinde İngiltere’nin de Kıbrıs’ın tahliye edeceği hususu yer almakta idi. Sultan II.

Abdülhamid bu maddeyi yeterli görmeyerek antlaşmayı “hukuk-ı şahaneme asla halel

gelmemek şartıyla” tasdik ettiği yazılı olarak belirtmişti. Ayrıca İngiliz Elçisi Layard’dan aynı

anlamda yazılı bir belge talep etmiş ve elçi tarafından istediği belge kendisine takdim

edilmişti (15 Temmuz 1878). 12 Temmuz günü Kıbrıs’ın idaresinin İngiltere’ye bırakıldığını

bildiren ferman İngiliz amiralinin huzurunda okundu. Böylece 308 yıllık Osmanlı idaresi

fiilen sona ermiş oldu.

12 Temmuz 1878 tarihinde Türk bayrağı indirilerek yerine İngiliz Bayrağı çekildi ve

Ada’nın idaresi Lord John Hay’e devredildi.11 Kıbrıs’ta Türklerin 308 senelik idaresi sırasında

Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakına aralıksız çalışan kilise, Sir Gamet Wolseley’in Larnaka’ya

ayak bastığı gün başpiskopos Sofronios tarafından verilen nutukta “Biz adanın idaresinin

değişmesini kabul ediyoruz. Çünkü İyon-Yunan Adalarının olduğu gibi, Kıbrıs’ın milli

bakımdan bağlı bulunduğu Yunanistan’a ilhakına İngiliz Hükümetinin yardım edeceğine

inanıyoruz.” demekle gayesini belirtti.

F. İNGİLİZLERİN İDARESİNDE 1950’Lİ YILLARA KADAR KIBRIS

1. İNGİLTERE YÖNETİMİNİN KIBRIS’TAKİ İLK YILLARI

Osmanlı İmparatorluğu’nun Kıbrıs’ı İngiltere’ye kiralamasından sonra Kıbrıs Türk ve

Rum halklarının ilişkilerini belirleyen en önemli etken Kıbrıs Rumlarının Enosis mücadelesi

olmuştur. Adanın İngilizlere kiralanmasının, Enosis yolunda önemli bir aşama olduğunu

düşünen Rumlar, Yunanistan’ın da yoğun tahrikleri ile ilhak faaliyetlerini tırmandırmaya

başlamışlardı. Bu çerçevede Türk halkına yönelik yoğun tahriklerde bulunmakta, saldırılar

düzenlemekte ve onur kırıcı tavırlar sergilemekteydiler.

Türk halkı 26 Mart 1882’de Sömürgeler Bakanı Kimberley’e gönderdiği muhtırada

“Enosis’e karşı bir güvence olarak, Danışma Meclisinde Eşit Temsiliyet” talep etmekte ve

müftü Esseyid Ahmet Asım başkanlığındaki bir Türk heyeti, eşitsiz bir meclise

katılmayacaklarını açıklamaktaydı.

11 Halil Fikret Alasya, “İngilizler İdaresinde Kıbrıs’ta Tatbik Edilen Politika”, Kıbrıs ve Türkler, Ankara, 1964,

s. 68.

Yunanistan ise aynı tutuma devam ediyordu. Örneğin Yunan Konsolosu Filemon 1895

yılında yapılan Başpiskoposluk seçimlerinde azılı Enosisçilerin seçilmesi için yoğun faaliyete

girerken, Enosis’i destekleyen konuşmalar yapıyor, 1897 Türk-Yunan Savaşı’nda Türklere

karşı savaşmak üzere Rumlar arasında gönüllüler topluyordu.

Halk arasında Enosis yüzünden başlayan ilk gerginlik 1894 yılında Baf’ta meydana

gelen büyük kavga ile yeni bir boyuta ulaşmıştı. Kıbrıs gazetesinin konu ile ilgili haberine

göre 400-500 civarındaki Rum’un Baf Camii önünde yaptıkları tahrikler sonucu başlayan

kavga, polisin müdahalesi sonucunda güçlükle önlenmişti.

Rumların süren Enosis girişimleri karşısında Kavanin Meclisi üyesi ve Vatan gazetesi

sahibi Bodamyalızade Mehmet Şevket Bey öncülüğünde 3 büyük miting yapıldı. 21 Eylül

1911’de Lefkoşa’da, 24 Eylül’de Peristereno’da ve 25 Eylül de Lefke’de binlerce Türk’ün

katıldığı mitinglerde Enosis tahrikleri protesto edilerek, halkın oylarıyla, ilhak girişimlerine

karşı çıkan 3 karar alındı. Bu kararlarda ayrıca “adanın statüsünün değiştirilmesi halinde asıl

sahibi olan Osmanlı Devleti’ne geri verilmesi” isteniyordu. Bu mitingler Kıbrıs Türklerinin

Enosis’e karşı yaptıkları ilk yaygın kitle eylemleriydi.

2. İNGİLTERE’NİN KIBRIS’A YERLEŞMESİNDEN SONRA LOZAN BARIŞ

ANLAŞMASI’NA KADAR KIBRIS İLE İLGİLİ SİYASAL GELİŞMELER

Karlofça Anlaşması’ndan (1699) sonra sürekli olarak toprak kaybeden Osmanlı

İmparatorluğu, devamlı olarak gelişen ve büyüyen Rusya ve çoğu Avrupa devletleri

karşısında, kendi gücü ile kendi sınırlarını koruyamaz duruma düşmüştür. Başta Rusya olmak

üzere çeşitli tehlikeler karşısında Osmanlı İmparatorluğu kaybettiği toprakları geri almak ve

sınırlarını korumak için büyük bir devlete dayanmak zorunda kalmıştır.

“İngiltere’ye dayanma esasına bağlı bir denge politikası olarak belirtebileceğimiz bu

politika, Osmanlı İmparatorluğu’na çok pahalıya mal olacak ve dayanışma içerisine girdiği

İngiltere tarafından 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra terk edilecekti.”12 Nitekim bu

savaştan sonra İngiltere, güçsüz bir Osmanlı İmparatorluğu’nu korumak yerine Osmanlı

toprakları üzerinde, kendine bağlı devletler kurdurmak ve stratejik yerlerde doğrudan

egemenlik kurmak gibi yayılmacı ve emperyalist bir politika izlemeye başlamıştır.

12 Güner Aktuğ, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Hazırlayan Siyasal Nedenler, Kıbrıs, 1990, s. 21.

4 Haziran 1878’de, Osmanlı İmparatorluğu’nun, İngiltere’nin hazırlayıp sunduğu

Savunma Paktı’nı imzalayarak Kıbrıs adasının yönetimini İngiltere’ye devretmesi ile İngiltere

amacına ulaştı. Yapılan anlaşmada “Büyük Britanya Birleşik Krallığı ve İrlanda Majeste

Kraliçesi ve Hindistan İmparatoriçesi ile Şahane Majeste Sultan, karşılıklı olarak, iki

imparatorluk arasındaki mevcut dostluk münasebetlerini geliştirmek ve genişletmek samimi

arzusuyla ve Majeste Sultan’ın Asya’daki topraklarının geleceğini emniyet altına almak amacı

ile bir savunma anlaşması imzalamaya karar verdiler.”13 denilmekte ve bu anlaşmada;

1- Rusya devleti Batum, Ardahan, Kars ve zikredilen yerlerden birini elinde tutup da

ileride her ne vakit olursa olsun kati bir sulh muahedesi ile tayin olunan Asya memalik-i

şahanesinden bir kısmını daha zapt ve istilaya girişecek olursa, o halde İngiltere devleti

zikredilen memleketleri silah ile muhafaza ve müdafaa etmek üzere, Yüce Saltanat ile

birleşmeyi taahhüt eder. Ve buna mukabil Zat-i Padişahı dahi Anadolu kıtasında bulunan

Hrıstiyan ve sair tebaanın iyi idare ve korunmaları hakkında ileride devletler arasında

sonradan kararlaştırılacak olan lüzumlu ıslahatı yapacağını İngiltere devletine vadeder ve adı

geçen devleti (İngiltere’yi) kendi taahhütlerini yerine getirebilmesinde lüzumlu vasıtaları

temin edebilecek bir hale koymak için Kıbrıs adasını tahsis ve asker ikamesiyle idare

etmesine muvafakat eyler.

2- İşbu mukavelename tasdik olunacak ve tasdiknameleri dahi bir ay zarfında,

mümkün olduğu takdirde daha önce teati edilecektir. Tasdikanlil makal taraflar işbu

mukaveleyi imza ve temhir etmişlerdir.”14 kurallarına yer veriliyordu.

Bu anlaşmaya ve daha sonra (1 Temmuz 1878’de) imzalanan “Ek protokol”e göre;

yukarıdaki amaçların gerçekleşmesini sağlamak için, Kıbrıs Adası’nın sadece yönetimi ve

yukarıdaki amaçlar doğrultusunda İngiltere’ye vekâleten ve geçici olarak devredilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu hükümranlık hakkından vazgeçmemiş, konu anlaşma ile Kıbrıs

adasının İngilizler tarafından yönetiminin devamı şu şarta bağlanmıştır:

“Eğer, Rusya Kars ve son muharebede Ermenistan’da zaptetmiş olduğu sair yerleri

Osmanlı devletine iade edecek olursa Kıbrıs adası İngiltere tarafından boşaltılacak ve 1878

senesi Haziran ayının dördü tarihli muahedenin dahi hükmü olmayacaktır”.15 Fakat daha

sonraları şartta konu yerler Osmanlı İmparatorluğu’na geri verilmesine karşın, İngiltere

Kıbrıs’ın yönetiminden vazgeçmemiş, yönetimini Osmanlı İmparatorluğu’na devretmemiştir.

13 Ahmet C. Gazioğlu, İngiliz İdaresinde Kıbrıs, 1960, s. 13.

14 Ahmet C. Gazioğlu, a.g.e, s. 13-14.

15 Şükrü Torun, Kıbrıs’ın Politik Durumu, s. 30.

1914 yılında, bir tarafta sömürgeciliğin öteden beri çatışan liderleri durumunda olan

İngiltere, Fransa ve Rusya, öte yandan ise Dünya’nın yeniden paylaşılmasını ve emperyalist

devletler arasında yeniden bölüşülmesini savunan Almanya-Avusturya-Macaristan karşılıklı

iki savaş bloğu oluşturmuş bulunuyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun bu savaş bloklarından birine taraf olma tavrını etkileyen

önceki olaylar zinciri önemlidir. İngiltere 1878’den sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkma

politikasını benimsemiş ve uygulamış, Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki bölgesel isyanları

kışkırtıcı bir hal almıştır. ‘İtalya’nın Trablusgarp’a saldırması, Avusturya’nın Balkan politikası

ve Bosna-Hersek’i topraklarına katmış olması, Osmanlı İmparatorluğu’nda Üçlü bağlaşmaya

karşı bir antipati yaratmıştır.16

1890 yılından sonra Almanya’nın yaptığı ekonomik yardımlar, Almanya’nın

1914’lerde Avrupa’nın askeri açıdan en güçlü bir ülkesi oluşu, muhtemel bir dünya

savaşından Almanya’nın galip çıkacağı varsayımları ve kaybedilen toprakları geri alma

umutları, Osmanlı İmparatorluğu’nu, I. Dünya Savaşında Almanya’nın oluşturduğu ve

liderliğini yaptığı savaş bloğunda yer almaya sürükledi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun 29 Ekim 1914’te, İtilaf devletlerinin yanında savaşa

katılması İngiltere için stratejik bir konuma sahip Kıbrıs’ı ilhak için emperyalist niyetlerini

kamuflede önemli bir fırsat yarattı. İngiltere 5 Kasım 1914 yılında, 1878 anlaşmasını ve diğer

ilgili anlaşmaları feshettiğini ve Kıbrıs’ın İngiliz İmparatorluğu’na katıldığını ilan etti.

İmparatorluk, İngiltere ile de savaş içindeydi ve birçok cephede ölüm-kalım savaşı

veriliyordu.

Lozan Barış Konferansı’nda İngiltere’nin bu tek yanlı kararını Türkiye’nin tanımasına

kadar İngilizler fiili işgali sürdürmüş oldular. Dünya’nın sayılı güçlü devletlerine karşı

kurtuluş savaşı veren ve başarıya ulaşan Türkiye, kazanılan zaferin uluslararası alanda da

tescili ve “Misak-ı Milli”ye bağlı olarak, Türkiye Devleti’nin tam bağımsızlığının kabul

ettirilmesi için büyük uğraş vermek zorunda kalmıştır.

Lozan Barış Konferansı’nda Türkiye, Kıbrıs’ın İngiltere tarafından ilhak kararını

neden tanımıştır? Bu soruya gerçekçi bir cevap vermek için, Lozan Barış masasında

Türkiye’nin Lozan’dan ne beklediğini, içinde bulunduğu ekonomik koşulları ve evirilmekte

olan savaşımın ana hatlarını bilmek gereklidir. Lozan Barış Konferansı’nda uluslararası

alanda, ulusal kimliğini, bağımsızlığını tescil ettirme ve dünya uluslarına kabul ettirme

savaşımı veren Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu gibi kendisine anlaşmaya veya gerçek

16 Murat Sarıca, Siyasal Tarih, 1983, s. 244.

anlamda ceza bildirilmeye mahkûm edilmiş bir enkazın hesaplarını tartışmak hatta vermek

zorunda kalmıştı.

Lozan barış görüşmeleri ile ilgili olarak “Müzakereler hararetli, münakaşalı cereyan

ediyordu. Türk hukukunu tasdik eder müspet bir netayiş görülmüyordu. Ben, bunu pek tabii

buluyordum. Çünkü Lozan sulh masasında mevzubahis edilen mesail üç dört senelik yeni bir

devreye ait ve münhasır kalmıyordu. Asırlık hesaplar niyet olunuyordu. Bu kadar eski, bu

kadar karışık, bu kadar mülevves (pis, iğrenç) hesapların içinden çıkmak, elbette o kadar basit

ve kolay olmayacaktı.”17 diyen Atatürk Lozan’da batının, anlaşmaları dikte etmeye çalıştığı

bir Osmanlının hesaplarının da Türkiye Devletine ödetilmek istendiğine işaret etmektedir.

Türkiye’yi işgal ve paylaşım planlarının yapıldığı 21 Haziran 1920 günü İngiltere

Başbakanı B. Lloyd George Fransa, İtalya, Belçika ve Japonya temsilcilerinin katıldığı

toplantıda, “Türkler yakında kendilerine verilecek barış koşullarını konuşmak üzere Paris’e

geleceklerdir. Mustafa Kemal başarıya ulaşır da, Çanakkale Boğazı’nı kapatacak olursa,

Müttefiklerin bu koşulları görüşmesinin bir anlamı kalmayacaktır. Buna karşılık, Mustafa’ya,

kendisi ve milliyetçi kuvvetleri ile başa çıkacak güçte olduğumuzu gösterecek olursak, barış

koşullarının görüşülmesi için bir neden kalmaz.”18 hesabını yapıyordu. Lloyd George barış

masasında Türklere savunma hakkını bile tanımak istemiyor; “Toplantıya çağrılacak Türk

delegelerine, derhal yanıtlarını vermeleri gerektiği ve konunun açık seçik ortada olduğu

söylenmelidir. Bu konuda hiçbir uzmana danışmaya gerek yoktur. Türk delegeleri her ne ileri

süreceklerse sürsünler istedikleri, savlarını savunmak için önceden uydurmuş olacakları

açıktır.” peşin hükmü ile hareket ediyordu. İngiltere Başbakanı’nın Sevres Barış

Anlaşması’nın müttefiklerce hazırlandığı günlerde söylediği bu sözler, Lozan’a yansıyan ve

barış adı altında Türk Ulusu’nu köleleştirmek isteyen müttefiklerin eylem ve davranış ağını

oluşturacaktı.

Atatürk “Kudret ve kabiliyetten yoksun olanlara iltifat olunmaz. İnsanlık, adalet,

mürvet icabatını, bütün bu evsafı haiz olduğunu gösterenler talep edebilir.” diyerek başlattığı

kurtuluş ve bağımsızlık savaşı ile Lozan’da Türk Ulusu’nun gerçek temsilcilerini taraf olarak

kabul ettirmiştir. Ulusun gerçek temsilcileri Lozan’da, Türkiye’nin, egemen ve bağımsız bir

devlet olarak kabul edilmesi, eşit hak ve yetkilere sahip olması gerekliği görüşleri ile

görüşmelere başlamış; Misak-ı Milli hedeflerine ulaşılmaya çalışılmıştır.

İngiliz Baş Delegesi Lord Curzon, “Lozan Barış Anlaşması 1920 Ağustos’undaki

Sevres Anlaşmasına benzemez. Harb-i Umumi’den sonraki anlaşmaların hepsi böyle

17 Kemal Atatürk, Nutuk, C. 11, s. 701.

18 Güner Aktuğ, a.g.e, s. 28.

yapılmıştır. Muzaffer devletler, kararlarını kendi aralarında mağlubun gıyabında vermişler ve

mağlubu sadece cezanın bildirilmesi için davet etmişlerdir. Sevres anlaşması böyle

yapılmıştır, hâlbuki Lozan görüşmelerinde bu usulden çok uzaklaşıldı. Türkler masa başına

öteki devletlerle eşit koşullarda oturdular. Muahedenin her maddesi birer birer münakaşa

edildi.” demektedir; ama her nedense konferans boyunca Türkiye konferansa katılan diğer

devletlerin her söylediğine evet diyecek bir ülke olarak görülmek isteniyordu. Aynı Lord

Curzon, sınırlar sorunu görüşülürken batının emperyalist tavrını, “Tarihte belki ilk defa bu

kadar karışık bir mesele üzerinde büyük devletlerin ve Balkan devletlerinin fikirlerinde birlik

görülmektedir. Bir şey daha var. Bu birliğin kıymet ve ehemmiyetini anlamayanların hali

yaman olacaktır. Bu birliği hor görenlerin, buna karşı koyanların asla muvaffakiyet ihtimali

yoktur.”19 tehdidinde bulunarak açıklıyordu.

Atatürk, bağımsız ve egemen olma savaşımını “Varisi olduğumuz Osmanlı Devleti’nin

Dünya nazarında hiçbir kıymeti kalmamıştı, hukuku beynelmilelden hariç tanınmış, adeta

sahabet ve vesayet altına alınmış bir mahiyette farz olunuyordu. Maziye ait müsamahaların,

hataların faili biz olmadığımız halde, esasen asırların müterakim hesabat-ı bizden sorulmamak

lazım gelirken bu hususta da dünya ile karşı karşıya gelmek bize teveccüh etmişti. Millet ve

memleketi hakiki istiklal ve hâkimiyetine sahip kılmak için bu müşkülat ve fedakârlığı da

iktiham etmek bizim üzerimize tahmil olunmuştur.”20 sözleriyle açıklıyordu.

İsmet İnönü de Türkiye’nin Lozan’da vermek zorunda olduğu bu sınavı TBMM’deki

konuşmasında şöyle anlatır. “Arkadaşlar! Lozan Konferansı milletimizin Avrupa ortasında

davet olunduğu büyük bir imtihandır. Acaba gördüğümüz manzara Anadolu dağlarında şu

veya bu tesadüfün münhasımlar tarafından irtikâp olunan şu veya bu hatanın tesadüfi neticesi

midir? Yoksa müsbet ve muayyen bir hedefe doğru bir milletin bütün kuvvet ve manabii ile

vakfı nefis ederek, behemehâl istihsali gaye için giriştiği bir mücadele midir? Bunun imtihanı

idi”. Türkiye kendisini bir türlü egemen ve bağımsız olarak kabullenemeyen konferans

devletlerine karşı bu sınavı başarı ile yürütmüştür. Barışın sağlanması için fedakarlık

yapmıştır; ama fedakarlık isteklerinin egemenliğe tecavüze yönelmesine razı olmamıştır.

Lozan Türkiye’nin dünya yaşamına yeniden katılan bağımsız bir devlet olarak,

onaylanmasının uluslararası belgesidir. Bu uluslararası belge ile “Mütecanis, yeknesak bir

vatan, bunun dâhilinde harice karşı, gayrı tabii kuyuttan ve hükümet içinde hükümet ifade

eden dâhili imtiyazdan müberra bir vaziyet ve gayrı tabii mükellefiyeti maliyeden azade bir

19 a.g.e, s. 28.

20 Kemal Atatürk, Nutuk, C 11, s. 702-703.

hal, hakkı müdafaatı mutlak, menbaii mebzul ve serbest bir vatan. Bu vatanın adı

Türkiye’dir.” diyen İsmet İnönü’nün ifade ettiği gibi Türkiye Cumhuriyeti uluslararası

ilişkilerde tanınmış egemen ve bağımsız bir ülke oluyordu.

Lozan’da kendini Misak-ı Milli doğrultusunda kabul ettirme, geçmişin tek yanlı

sömürü ilişkilerinden arındırmaya çalışan Türkiye, barış görüşmelerine İngiltere baş

delegesinin tahrik dolu söz ve girişimlerine karşın, Kıbrıs konusunda İngiltere’yi karşısına

almak istememiştir. Türkiye, Adalar konusunda daha çok Ege ve Akdeniz kıyılarına çok yakın

tartışılabilir bölgeler üzerinde ısrarla durmuş, mücadele etmiştir.

İsmet Paşa, İngiliz Baş delegesi Lord Curzon ile Kıbrıs konusunda uzun bir tartışma

neden yapmadığı şeklindeki bir soruya, “Asıl önemli olan ekonomik ve adli

kapitülasyonlardan kurtulmak ve diğer hayati konuları kazanmak için İngiltere ile öteki

müttefiklerden ayrı ve önceden özel olarak anlaşmak istedik, zaten 1878’de Kıbrıs

İngiltere’ye verilmiş, 1914’te İngiltere burayı ilhak etmiştir. Kıbrıs’ı gidip İngiltere’den geri

almamız o tarihte söz konusu olamazdı.”21 demiştir.

Türkiye yukarıdaki açıklanan görüşe rağmen barış görüşmelerinde Adalar

konusundaki kesin tavrını ve tezini şu iki temele dayamıştır:

1. Küçük ve yakın adalarla, İmroz, Bozcaada ve Semendirek Türkiye’ye verilmeli.

2. Diğer adalar askerlerden arındırılmalı, tarafsız ya da bağımsız hale konulmalı.22

Türkiye Barış Konferansı’nda da İngiltere ile Kıbrıs konusunda fazla uğraşmak

istememiş, onunla önceden istişare ederek diğer konularda Türkiye’ye karşı sert ve kesin tavır

almasını önlemeyi amaçlamıştır. Türkiye, İngiltere’nin Kıbrıs’ı ilhak kararını Lozan Barış

Anlaşması’nın 20. maddesi ile tanımıştır. 20. madde şöyledir: “Türkiye, İngiltere hükümetince

5 Kasım 1914 tarihinde ilan edilen Kıbrıs’ın (İngiltere’ye) katılışını tanıdığını bildirir.”

İlhakın tanınması ile Türkiye, Kıbrıs üzerindeki tüm egemenlik haklarından

vazgeçiyor, Kıbrıs’ın bir İngiliz ülkesi olduğunu (1914’ten itibaren) kabul ediyordu. Kıbrıs’ta

yaşayan Türklerin uyrukluğu sorunu Lozan’da gündeme gelmiş ve sorun Lozan Barış

Anlaşması’nın 21. maddesinde çözümlenmiştir. Maddeye göre; “5 Kasım 1914’te Kıbrıs’ta

yerleşmiş bulunan Türk uyrukları yerel yasanın saptadığı şartlara tabi olarak İngiliz

uyrukluğunu edinecekler, ancak, Türk uyrukluğunu yitirmiş olacaklardır.

Anlaşmanın yürürlüğe girmesinden başlayarak iki yıl içerisinde bu kişiler arzu

ederlerse, seçme hakkını (option) kullanarak, Türk uyrukluğunu seçebilecekler; ancak bu

21 Nihat Erim, Bildiğim Gördüğüm Ölçüler İçinde Kıbrıs, s. 2.

22 Güner Aktuğ, a.g.e, s. 31.

hakkın kullanılış tarihinden başlayarak bir yıl içinde Kıbrıs’ı terk etmek zorunda

kalacaklardır.”23

Bu anlaşmadan kısa bir süre sonra İngiliz vatandaşlığını kabul etmeyen sekiz bin

civarında Türk adayı terk ederek Türkiye’ye göç etmiştir. 27/28 Nisan 1931 gecesi Kıbrıs’ta

yapılan altıncı nüfus sayımının sonuçları belli olmuştur. Toplam nüfusun 374 bin 959 olduğu

saptanmıştır. Son 10 yılda 37 bin 244 kişilik artış olmuştur.

Kıbrıs’ın İngiltere’ye katılışını 20. madde ile tanımış olan Türkiye, kabul edilen 16.

madde kuralları ile Kıbrıs’ın geleceği yeniden söz konusu olması halinde ilgili taraf olma

hakkını saklı tutmuştur.

Anlaşmanın 16. maddesi, 20. madde ile birlikte dikkate alınarak sağlıklı bir

değerlendirmeye varılabilir. 16. maddenin anlaşma belgesinde son şeklini alıncaya kadar

konunun görüşüldüğü komisyona sunulan öneriler ve bunlara karşı sunulan Türk değişiklik

önerisi 16. maddenin 20. madde ile ilişkili olduğunu gösterir ve birlikte değerlendirilmeye

tabi tutulmasını gerektirir.

16. madde tasarıda ilk şekli ile şöyle idi: “Türkiye işbu anlaşmada açıkça belirtilen

sınırlar dışında bulunan ve işbu anlaşma ile üzerinde egemenliği tanınmış adalardan başka

bütün öteki adalar üzerinde veyahut her ne şekilde olursa olsun bunlarla ilgili bütün hukuk ve

iddialardan vazgeçtiğini (feragat ettiğini) beyan eder. Bu arazi ve adalar üzerinde ilhak,

istiklal veya herhangi bir diğer idare şekli hakkında ittihaz edilen ve edilecek olan bütün

kararları kabul ve tasdik eder.”

8 Mart 1923 tarihinde 16. madde ile ilgili olarak Türkiye Dış İşleri Bakanı ve Türkiye

temsilcisi İsmet İnönü Çağıran Devletler Dışişleri bakanlarına gönderdiği mektupta madde ile

ilgili Türk karşı önerisini sunmuştur. Türkiye karşı önerisi ile maddenin son cümlesinin

çıkarılmasını istiyordu. Karşı öneride maddenin ikinci paragrafının neden çıkarıldığını soran

Sir Horace Rumbold’a İnönü “İkinci paragrafın Türkiye’yi, Osmanlı İmparatorluğu’ndan

ayrılmış olup da Türkiye’yi ilgilendirmeyen topraklara ilişkin olan ve Türkiye’nin bilmediği

hükümleri onaylama ve kabul etme zorunda bıraktığını, Türkiye’den, ileride kararlaştırılacak

hükümleri de kabul etmesinin istendiğini, Türkiye’nin niteliğini ve kapsamını bilmediği

hükümleri kabul etmeyi yüklenemeyeceğini”24 söyledi.

İsmet Paşa’nın bu sözlerine karşı ilk tepki gösteren Yunan temsilcisi M. Caclamonos

oldu. Yunan temsilcisi “Müttefik Devletlerin bu toprakların ve adaların kaderine ilişkin olarak

23 Güner Aktuğ, a.g.e, s. 33.

24 a.g.e, s. 34.

ileride konulabilecek olan hükümlere Türkiye’nin açık ve kesin bir yüküm kabul etmesini

istediklerini”25 söyledi.

Uzun tartışmalardan sonra 16. madde “Türkiye, işbu anlaşmada belirtilen sınırlar

dışında bulunan topraklar üzerindeki ya da topraklarla ilişkin olarak, her türlü haklarıyla

sıfatlarından ve egemenliği işbu anlaşmada tanınmış adalardan başka bütün, öteki adalar

üzerindeki her türlü haklarından ve sıfatlarından vazgeçmiş olduğunu bildirir. Bu toprakların

ve adaların geleceği (kaderi) ilgililerce düzenlenmiştir ya da düzenlenecektir.” şeklinde kabul

olundu.

Maddenin Türkiye’nin isteğine uygun olarak bu şekliyle kabulü, Kıbrıs’ın

Yunanistan’a ilhak girişimlerinin başlaması ile birlikte, Türkiye’nin Kıbrıs sorununda ilgili

taraf olma hakkının hukuki kaynağını da oluşturmuştur.

Kıbrıs 10 Mart 1925 tarihinde bir Crown Colony olarak ilan edildi ve Kıbrıs’ın başına

Vali getirildi. Bundan sonra Teşrii Meclisin üye sayısında değişiklik yapıldı. Meclis’in üye

sayısı 18’den 24’e yükseltildi. Fakat bundan sadece Rumlar ve İngilizler faydalandılar.

Meclisteki Rum üye sayısı 9’dan 12’ye ve hükümet tarafından tayin edilen üyelerin sayısı

6’dan 9’a çıkarıldı. Türklerin Meclisteki üye adedinde ise hiçbir değişiklik olmamış ve eskisi

gibi 3 kişi olarak bırakılmıştır. Fakat Rumlar bununla da kalmıyorlardı. Onlar, Türklerin

nüfusça azınlıkta olduklarını ileri sürerek, Mecliste Türk üyelerin sayısının azaltılmasını, bu

yapılmadığı takdirde Rum üyelerin sayısının çoğaltılmasını teklif ediyorlardı.26

İngiliz Sömürge idaresi devrinde Kıbrıs Türklerinin ilk önemli siyasi faaliyeti 1 Mayıs

1931’de Kıbrıs Türk Milli Kongresi’nin toplanmasıdır. Bu Kongre’de Kıbrıs Türklerinin karşı

karşıya bulunduğu sorunlar müzakere edilmiş ve şu kararlar alınmıştı:

a. Kıbrıs Türk Cemaati, eğitim konusunda diğer cemaatlerin haiz bulundukları hukuk

ve imtiyazlara aynen mazhar olmak hususundaki haklarını tamamen müdrik olarak bunu

hararetle talep eder. Bu hususta mevcut nizam ve mevzuata uygun olarak Hükümet nezdinde

gerekli teşebbüsler yapılacaktır.

b. Ada Türkleri, Müftülüğün lüzumuna olan derin inancını ifade etmekte ve 1928

yılında halkın arzusu hilafına lağvedilen bir makamın yeniden ihdası ile Müftülüğe her türlü

nüfuzdan uzak olarak ve seçimle işbaşına gelecek ehil bir kimsenin getirilmesini zaruri telakki

etmektedir.

25 A.g.e, s. 34.

26 Vehbi Zeki Serter, Kıbrıs Türk Mücadele Tarihi, s. 47.

c. Aile hukukunun korunması bakımından devrin icaplarına asla uymayan şer’i

hukukun değiştirilmesi ile buna ait davaların Türk Mahkemelerine devir ve Türk hâkimler

tarafından görülmesi gerektiği konusunda ısrar ederler.

d. Kongre, Cemaat malı olan Evkafın tamamen Türk Cemaati tarafından idare edilmesi

gerektiği hususunda ittifak halindedir. Evkaf, dini görevlerden ayrılarak, dini görevlerin

Müftüye devrinden sonra bir banka haline getirilerek Milli Kongre’nin seçeceği 6 aza ile

yürürlükteki kanunlara uygun olarak, Hükümetçe tayin edilecek bir İngiliz azadan kurulu bir

Konsey tarafından idare edilmelidir.

e. Kongre, bu yönden Hükümet nezdinde gerekli teşebbüsleri yapmak üzere aşağıda

isimleri yazılı zevatı tam yetkili murahhas aza tayin etmiştir.

f. Kongre, Kıbrıs Türk Cemaatinin Ruhani Reisi olmak üzere Baf Kasabasından

Ahmet Sait Efendi’yi Müftü intihap ve ilan ile Hükümetin bu intihabı resmen tanımasını

temenni eyler.”27

Fakat bütün bu teşebbüsler İngiliz idareciler tarafından dikkate alınmamış ve böylece

netice vermemiştir. Rumlar bir vergi meselesini bahane ederek, emellerini gerçekleştirmek

amacı ile 1931’de isyan ettiler. İsyan hareketi, 21 Ekim 1931 akşamı, Lefkoşa’da patlak verdi.

İsyan gittikçe büyüyerek Ada’nın her tarafına yayıldı. Lefkoşa’da Vali Konağına hücum eden

Rumlar, konağı yaktılar. İngilizler, isyan karşısında kayıtsız kalmadılar, süratle harekete

geçerek isyanı bastırdılar.

İngilizler bundan sonra Ada’da sert tedbirler aldılar. Bu arada Kıbrıs Valisi Sir R.

Storss’a 12 Kasım 1931’de olağanüstü yetkiler verildi, Kıbrıs’ta bundan sonra bir terör devri

başladı.

İsyan, Enosis amacı ile ve Rumlar tarafından çıkarılmıştı. Bu isyanda Türklerin hiçbir

rolü olmamış ve isyan hareketine katılmamışlardı. Durum böyle iken yukarıda saydığımız

tedbirler, haksız bir kararla Rumlarla birlikte Türklere de uygulandı. Hükümete itaat eden ve

hiçbir işte zorluk çıkarmayan Türk Cemaati, bu tedbirlerden maddi ve manevi çok büyük

kayıplara uğradı.

Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı için Yunanistan Kıbrıs Rumları kışkırtmaya devam etti.

1945 yılında İngiltere’yi ziyaret eden Yunan Kralı Naibi Damaskinos gazetecilere verdiği

demeçte, 12 Ada ile birlikte Kıbrıs’ın da Yunanistan’a verilmesi hususundaki iddiası

Yunanistan’ın Kıbrıs üzerindeki düşüncelerini açıkça ortaya koymakta idi.

27 Vehbi Zeki Serter, a.g.e, s. 48.

1947 Nisan ayında İngiltere, Kıbrıs’a muhtariyet verilmesini temin edecek olan bir

anayasa hazırlamak maksadı ile Rum ve Türklerin çeşitli meslek kuruluşlarından gelecek olan

temsilcilerinden oluşacak bir danışma meclisi kurmak istedi28 ise de Rumların valinin

yetkilerini azaltmak için yaptıkları itirazlar sonucu bir netice alınamadı.

Rumların bütün olumsuz tavırlarına rağmen İngiltere 1948 yılı Mayıs ayında Kıbrıs’a

verilecek olan Muhtariyet’in anayasasını ilan etti. Bu Anayasa’ya göre 22 kişilik yasama

meclisinde, üyelerin 4’ü Türk olacaktı. Dört kişiden oluşacak yürütme kurulunda da bir Türk

üye bulunacaktı. Ancak kilise ve Akel’in yönlendirdiği Rumlar bu teklifi reddettiler. Daha

sonra Kıbrıs Rum Kilisesi meseleyi daha da karıştıracak bir davranış içine girdi. 15 Ocak

1950 tarihinde kilisenin kontrolünde, Rumlar “Yunanistan’la birleşmeyi talep ederim.”,

“Yunanistan’la birleşmeye karşıyım.” şeklinde oylamayı ihtiva eden bir plebisit yapmaya

kalktılar.29 Kilisenin yapmaya kalktığı plebisit Komünist Akel Partisi tarafından da

desteklenmekteydi. Çünkü onlar için önemli olan Ada’dan güçlü bir idarenin kalkması idi.

Ancak İngiliz hükümetinin tepkisi üzerine geri adım atmak zorunda kalmışlardır.

1951 yılına kadar Yunanistan Kıbrıs meselesini resmen benimsemiş olmakla birlikte,

fiilen hiçbir teşebbüste bulunmamıştır. Ancak 1951 yılında Birleşmiş Milletlerin Paris’te

yapılan toplantısında Loizos, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını isteyecektir. Daha sonra Sofokles

Venizelos 1 Şubat 1951 tarihinde verdiği demeçte, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesi

gerektiğini resmen ileri sürmüştü. Böylece bu tarihten itibaren Yunanistan, Kıbrıs meselesini

devlet politikası haline getirmiştir.

Genellikle sanılır ki, Türkler 1571’de Kıbrıs’ı fethetmekle, onu Yunanlılardan

çalmışlardır… Bazen de, Kıbrıs Türklerinin, sonradan geldikleri için ada ile bağlantılarının

kısa süreli olması sebebiyle, adayı bir vatan saymak için geçerli iddiaya sahip olmadıkları ileri

sürülür. Keza, bugünkü Kıbrıs Türklerinin ataları, ilk İngiliz göçmenlerinin Kuzey

Amerika’ya gelmelerinden çok önce, 1570’lerde yeni vatanlarına gelmişler ve dört yüzyıldan

fazla bir süre adada yaşamışlardır.

Kıbrıs, 1571’den, İngiltere’nin I. Dünya Savaşı başında, 1914’te, adayı resmen ilhak

etmesine kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olarak kalmıştır. İlk Kıbrıs Türkleri,

nüfusu az olan adayı refaha kavuşturmak için, Osmanlı Devleti’nin gönderdiği çiftçiler ve

zanaatkarlardır.30

28 Fahir H. Armaoğlu, Kıbrıs Meselesi, Ankara, 1963, s. 7.

29 Halil Fikret Alasya, Kıbrıs Tarihi, s. 117-119.

30 Pierre Oberling, Kıbrıs Faciası, Çev. Fahir Armaoğlu, T.T.K. Yay. XXV. Dizi, S: 10, Ankara, 1990, s. 3.

Başpiskopos Makarios (1913-1977) 15.1.1952’de plebisitin II. yıldönümünü, mahalli

hükümetin toplantı yasağına rağmen, Paneromeni Kilisesi’nde törenle kutladı ve Rum

gençliğini harekete geçmeye davet etti. Bunu müteakip Ada’nın çeşitli ilçelerinde cimnastik

öğrencileri ilhak lehinde gösteriler tertiplediler ve polislerle yapılan çatışmalarda yaralananlar

bile oldu. Kıbrıs’ta bu olaylar cereyan ederken, Yunan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri

Bakanı Sofokles Venizelos, Ankara’da bulunuyordu. (29 Ocak-4 Şubat 1952). Ankara’daki bu

Yunanlı yetkili Yunanistan’da son günlerde yapılan mitingin İngiltere aleyhine olduğunu,

Türkiye’ye yönelik olmadığını söyleyebilecek kadar pişkinlik gösterebiliyordu. Daha sonra

aynı Yunanlı devlet adamı Sofokles Venizelos NATO Devletlerinin Lizbon’da yaptığı

toplantıda, 22 Şubat 1952’de, Kıbrıs meselesinin yalnız Yunanistan ile İngiltere’yi alakadar

ettiğini söyleyecektir. 1952’de AKEL Partisi’nin Moskova’nın emri ile “Kıbrıs’ın silahtan

tecrit edilmesini” talep etmesi gösterdi ki Kıbrıs meselesi, Sofokles Venizelos’un zannettiği

gibi ne sadece Kıbrıs ile İngiltere’yi ne de Yunanistan’ı ilgilendiren bir mesele olmayıp

Türkiye’yi hatta dünya sulhu ve güvenliğini yakından ilgilendirmektedir.

8-16 Haziran 1952 tarihinde Türkiye’ye yaptığı ziyaretten sonra Atina’ya dönen Yunan

Kralı Paul merkezi Kıbrıs’ta bulunan “Kıbrıs’ı Yunanistan’a İlhak Cemiyeti”nin şeref

başkanlığını kabulden çekinmemiş ve Atina’da bulunan şubenin başkanlığına da Atina

Başpiskoposu geçmiştir.31

Daha sonra Birleşmiş Milletler’in 24 Kasım 1952 tarihinde yaptığı oturumda Yunan

delegesi Dimitrios Lambros “Halkların kendi mukadderatlarını kendilerinin tayini (yani selfdeterminasyon)

hakkının, Kıbrıs’a da tatbik edilmesini” ileri sürdü. Buna derhal karşılık veren

Türk delegesi Adil Derinsu, Kıbrıs’ın yalnız Rumlarla meskûn bulunmadığı, yüzyıllardan beri

Türklerle de meskûn bulunduğunu ve aynı hakkın Türkler’e de verilmesini istedi. Yunanistan

Birleşmiş Milletler’in 21 Eylül 1953 tarihindeki oturumunda, başdelegesi Alexis Kyrou

vasıtasıyla aynı iddialarını tekrarladı ise de gene bir sonuç alamadı.

1953 yılında Türkiye Milli Talebe Federasyonu 21 Nisan gününü Kıbrıs günü ilan

etmiş ve 1954 yılı 21 Nisan’da İstanbul ve Ankara’da büyük mitingler yapılmıştı. 1954

yılında İngilizler’in Süveyş’ten çekilerek Kıbrıs’a yerleşmeleri Enosis taraftarı Rumları telaşa

düşürdü. Ancak Yunan Hükümeti gerek Kıbrıslı Rumlar gerekse de Kıbrıs’ın Yunanistan’a

ilhakı konusunda geri adım atmadılar.

31 Abdulhaluk Çay, a.g.e., s. 37.

16 Ağustos 1954’te Yunan Hükümeti’nin Başbakan Papagos’un imzası ile Birleşmiş

Milletler Genel Sekreterliği’ne yaptığı müracaatta Kıbrıs halkına self-determinasyon hakkı

verilmesi teklifinin gündeme alınmasını talep etmekte idi.

Yunanistan-Rum ikilisinin self-determinasyon talebine İngiltere karşı çıkmış ve

Yunanistan-Rum ikilisinin maksadının self-determinasyon yoluyla, Ada’nın Yunanistan’a

ilhakının gerçekleştirilmek istendiğini açıklamıştır.

İngiltere Ada’daki Türk nüfusunu da ileri sürerek Türkiye’nin de Kıbrıs meselesi ile

ilgili taraf olduğunu vurgulamayı da politikası bakımından geciktirmedi. Ayrıca Türk

toplumunun Enosis’e kesinlikle karşı olduğunu belirten İngiltere, Ada’da self-determinasyon

uygulaması kabul edilecek olursa, Türk toplumunun da kendi geleceğini tayin etmek hakkının

tanınması gerekeceğini kabul ve ilan etti.32

Olayların bu şekilde gelişmesi üzerine 20 ve 21 Ağustos’ta Yunanistan’ın her tarafında

mitingler yapıldı ve 20 Ağustos 1954 günü Atina radyosu her iki dakikada bir “Kıbrıs

mücadelesi başladı, kurtuluş saati yaklaşıyor” diye anons yaptı. 24 Eylül 1954’te yapılan uzun

tartışmalardan sonra konunun ele alınmasına karar verildi. Ancak komisyonda yapılan uzun

tartışmalar sonunda 17 Aralık 1954’te Kıbrıs meselesinin “şimdilik” Birleşmiş Milletler Genel

Kurulu’nda görüşülmesi uygun görüldü.

Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar meseleyi bir taraftan Birleşmiş Milletler’e götürürken

diğer taraftan da Kıbrıs’ta tedhiş eylemlerini başlatmak sureti ile meseleyi Enosis emelleri

doğrultusunda sonuçlandırmaya karar vermişlerdi. 1951 yılı içinde Albay Grivas Kıbrıs’a

gönderilmiş ve kendisinden Rum Gençlik Teşkilatı PEON ve OXEN’i organize etmesi

istenmişti. Ancak 1953 senesinde İngiliz idaresi bu cemiyetlerin faaliyetine son verdi. Bu

teşkilatlar daha sonra EOKA (Ethniki Organisos Kyprakion Agoniston) adı altında

Makarios’un emrinde gizli bir tedhiş teşkilatına dönüşecektir.

Yunan Hükümetinin her türlü maddi ve manevi desteğiyle ve Grivas’ın komutasında

çalışan EOKA Kıbrıs’ın her tarafında geniş ölçüde teşkilatlandı. Nihayet 1 Nisan 1955’te

Lefkoşa’da genel valilik, Müsteşarlık dairesi ve Ortadoğu İngiliz Kara Kuvvetleri genel

karargâhında bombalar patladı, radyoevi yıkıldı. EOKA İngilizlere karşı tedhiş harekâtına

giriştiği gün yayınladığı beyannamede: “Karşımızda iki düşman vardır. Birincisi İngilizler,

ikincisi Türkler’dir. Evvela, İngilizler ile mücadele edeceğiz ve onları Ada’dan çıkaracağız.

32 Abdulhaluk Çay, a.g.e., s. 38.

Bundan sonra Türkler’i imha edeceğiz. Hedefimiz ilhaktır. Her ne pahasına olursa olsun, bu

gayeye ulaşmak vazifemizdir” demekte idi.33

İngilizlere karşı mücadelede başarı kazanan EOKA, Türkler’e karşı harekâta girişmek

için bahane aramaya başlamış ve Türk polislerinin İngilizler’e yardım etmemelerini yani

normal emniyet görevlerini yapmamalarını talep etmişti. EOKA Temmuz 1957 tarihinde

Türklere karşı harekete geçti. Türk polislerini arkadan vurmak suretiyle öldürmeye ve

sonradan da Türk halkına tecavüzlerde bulunmaya başladılar.

Türkler Rumların bu saldırıları üzerine Volkan adıyla 1956 yılı başlarında ilk direniş

örgütünü kurdular. Bu teşkilat daha sonra TMT adı ile Türk Mukavemet Teşkilatı’na

dönüşecektir (1 Ağustos 1958). Kıbrıs tarihinde bundan böyle yeni bir mücadele dönemi

başlamış ve Kıbrıs Türkleri birçok eksikliklere rağmen canını, malını, ırzını ve her şeyden

önce vatanını korumaya başlamıştır.

G. 1950-1960 YILLARI ARASINDA KIBRIS KONUSUNDAKİ GELİŞMELER

1. TÜRKİYE’NİN KIBRIS POLİTİKASI

Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik statükocu politikasını Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü

Şubat-Nisan 1951’de şöyle açıklamıştır:

“… Ülkemize nisbetle coğrafi ehemmiyeti, oradaki soydaşlarımızın mühim bir kitle

teşkil eylemesi ve tarihi bağlarımız dolayısı ile Kıbrıs’ın durumunun bizi çok yakından

alakadar etmesi gayet tabiidir. Adanın bugünkü vaziyetinin değişmesi için bir sebep

görmemekteyiz.”

Türkiye’nin bu pasif tavrı, Yunanistan’ın daha şiddetli bir ilhak politikası savunmasına

adeta yardımcı olmuştur. Kıbrıs sorununun uluslararası bir sorun olarak Birleşmiş Milletler

gündemine Yunanistan tarafından getirildiği 1954 yılında da Türkiye, aynı “statükocu”

politikayı savunmaya devam etmiştir. Türkiye 1954’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda

görüşülen Kıbrıs sorununa taraf olmaktan bile çekinmiş, sadece İngiltere’nin tezlerine

katılmıştır. Buna karşın Yunanistan’ın Birleşmiş Milletler nezdindeki delegesi Palamas

vasıtası ile “Halkların eşit hakları ve self-determinasyon” prensibinin Birleşmiş Milletler

himayesi altında Kıbrıs halkına uygulanması doğrultusunda bir taleple ilk kez Birleşmiş

Milletler’e başvurmuş, Kıbrıs’ta çoğunluğun Rum nüfustan oluştuğunu, Kıbrıs’ın geleceği

doğrultusundaki kararı Rumların vermesi gerektiğini ileri sürmüştür. Yunanistan Kıbrıs’ta

33 Halil Fikret Alasya, “Yunanistan ve Kıbrıs Meselesi”, Kıbrıs ve Türkler, s. 111-112.

yaşayan Türklere ancak azınlık hakları verilebileceğini ve tanınacak azınlık hakları ile ilgili

kendisinin her türlü garantiyi verebileceğini de belirtmiştir.34

Denilebilir ki 1955 yılına kadar Kıbrıs Rumları ve Yunanistan’ın “Kıbrıs’ın

Yunanistan’a ilhak” girişimlerine karşı ulusal tavrın şekillenmesinde ve uyanışta Türk

basınının, derneklerin ve Kıbrıs Türkünün kararlı tavrı büyük etken olmuştur. Türkiye’nin

1955 yılından sonra Kıbrıs ile daha duyarlı ilgilenmeye başladığı ulusal çizgileri ile

belirlenmiş bir politika saptadığı görülür.35

1 Nisan 1955 yılında EOKA yeraltı tedhiş örgütünün eyleme geçmesinden üç ay sonra,

İngiltere Hükümeti’nin Kıbrıs sorunu dâhil Doğu Akdeniz Bölgesi ile ilgili siyasal ve askeri

sorunları görüşmek üzere Türk ve Yunan Hükümet temsilcilerini Londra’da yapılacak

konferansa davet etmesi ile Kıbrıs sorunu üçlü bir konferansta ilk defa görüşülmeye

başlanmıştır. Ancak Yunanistan’ın 23 Temmuz 1955 yılında Kıbrıs sorununu Birleşmiş

Milletler’e götürmesi ve bir baskı aracı olarak Kıbrıs’taki EOKA’nın terör eylemlerini

Türklere karşı da yöneltmesi konferansın başarısız kalması neticesini yaratmıştır. Kıbrıs

sorunu ile yakından ilgilenmeye, bu konuda ulusal tavrını ortaya koymaya başlar.

Londra Konferansı’nda Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu Türk tezini “… Bu

adanın mukadderatı ancak Türkiye ile İngiltere arasında tayin edilebilir… Çünkü biri bu ada

üzerinde hâkimiyet hakkını terk eden devlettir, diğeri ise adayı kendi ülkesine ilhak etmiş olan

devlettir… Kıbrıs’ın Türkiye için ehemmiyeti yalnız bu çeşit bir sebebe istinad eden bir vakıf

değildir. Tarihin, coğrafyanın, ekonominin, askeri stratejinin icaplarına ve her devletin en

mukaddes hakkı olan beka ve emniyetini vikaye etmek hakkına hülasa tabiatı eşyaya

uygunluktan doğan bir zarurettir.” diyerek açıklamıştır.

Türkiye bu görüşlerle, Lozan’da Kıbrıs’ın ilhakının tanınması dâhil, Akdeniz’de ulusal

güvenlik açısından bir denge kurulduğunu, self-determinasyon taleplerine evet denilirse

adanın Yunanistan’a ilhakı ile bu dengenin bozulacağını ve soruna doğrudan taraf olduğunu

ve olacağını açıklamıştır.

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 25 Şubat 1956 tarihinde Dışişleri bütçe tartışmaları

esnasındaki konuşmasında da, yukarıdaki Türk tezini ve Türkiye’nin kararlılığını “Kıbrıs

meselesi oradaki ekalliyet meselesi değildir. Kıbrıs meselesi Türkiye’nin meselesidir. Bizim

için hayati ehemmiyeti olan milli bir davadır. Yunanistan mütecavizdir. Yunanistan’la

yüzbeyüz konuşmak istedik. Ona sen bu adadan vazgeç, bu dostluk ile kabili bir teklif değildir

demek en salim yoldur. Bu, İngiltere adadan çıkacaksa ben orayı alacağım, eğer sen adayı

34 Güner Aktuğ, a.g.e, s. 52.

35 A.g.e, s. 53.

istemeye devam ettiğin takdirde önünde beni bulacaksın demektir. İşte siyasetimiz budur.”

sözleri ile ifade etmiştir.36

“İngiltere’nin tek taraflı ilhak kararını tanıyan, egemenlik hakkımızdan vazgeçen biz,

egemenliği kabul olunan İngiltere’dir. İngiltere Kıbrıs’taki egemenlik hakkından vazgeçerse

ada eski sahibi olan bize verilmelidir.” olarak özetlenebilen bir teze dayanan Kıbrıs politikası

uzun süreli savunulmamış; kısa bir süre sonra terk edilerek “taksim” tezi ulusal bir tez olarak

savunulur olmuştur.

Tezi bu şekli ile savunan zamanın DP hükümetine göre “taksim” Kıbrıs sorununun

çözümü için Türkiye’nin yaptığı azami bir fedakârlıktır. Başbakan Menderes 3.5.1957

tarihinde Bursa gezisi esnasında yaptığı konuşmasında “Kıbrıs politikasında taksim tezini

kabul etmekle hükümetimiz azami fedakârlığı yapmıştır… Kıbrıs Türklerinin

mukadderatlarının tayin hakkının ellerinden alınmasına asla ve kati razı olmayız.” sözleri ile

self-determinasyon hakkının Kıbrıs Türklerine de tanınması gerektiğini belirtmiştir. Rum ve

Yunanlılar, sadece Kıbrıs Rumlarına self-determinasyon hakkı tanınmasının İngiltere ve

Türkiye tarafından reddedilmesi üzerine Yunanistan, sorunu tekrar Birleşmiş Milletler’e

götürmüştür. Türkiye, bu toplantılarda da sadece Kıbrıs Rumlarına tanınacak bir selfdeterminasyon

hakkının, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını kabul etmek anlamında olacağını, bu

hak Rumlara tanınacaksa, Türklere de tanınması gerektiği üzerinde durmuş ve Birleşmiş

Milletler Genel Kurulu’nun ‘sorunun taraflar arasında müzakere yolu ile halledilmesi’ kararını

desteklediğini açıklamıştır. İngiltere’nin ‘adadaki iki topluluk ile Rum ve Türk hükümetlerinin

kabul edeceği daimi bir anlaşma temin etmek’ çerçevesinde hazırladığı Mac Millan Planı’nı

Kıbrıs Rum ve Yunan hükümet liderleri self-determinasyon tezlerine aykırı olduğu gerekçesi

ile reddettiler ve “Görüşme yapılacaksa Britanya Hükümeti ile Kıbrıslılar arasında

yapılmalıdır” diye karşı öneride bulundular.37

Yunanistan’ın Birleşmiş Milletler’den beklediği neticeyi elde edememesi, Türkiye’nin

sorunu barışçı yollardan halletme girişimlerinden kaçınmaması tarafları Zürih Konferansı’na

ve Kıbrıs’a bağımsızlık tanınmasını öngören kararların alındığı Londra Konferansı’na

götürmüştür. Türkiye Kıbrıs Türk halkının bir azınlık değil, kurulacak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin

eşit bir kurucu ortağı ve bu haklarının garanti edileceği bir siyasal düzeni savunmuş ve bunda

başarılı olmuştur.

36 A.g.e, s. 55.

37 A.g.e, s. 56.

2. SELF-DETERMİNASYON

22 Temmuz 1952 tarihinde Atina’da yapılan Enosis mitingine, devlet memurlarının da

katılmasını sağlamak için Yunanistan hükümeti resmi daireleri tatil etmişti. Artık Kıbrıs

meselesi, Yunanistan tarafından resmen ele alınmış bir konu oldu.

1954 yılı Martından itibaren Yunanistan, Kıbrıs meselesinin müzakere edilmesi için

İngiltere üzerinde gayrı resmi baskı yapmaya başladı. Fakat İngiltere bunu reddetti. Bunun

üzerine Başbakan Papagos 23 Mart 1954’te Atina’da yayınladığı bir demeçte, Yunan

hükümetinin Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı meselesini Birleşmiş Milletler’in Eylül 1954’te

yapacağı toplantıya götüreceğini ilan etti.

Üçlü Balkan ittifakının imzalanmasından bir hafta sonra 10 Ağustos 1954’te Yunan

hükümeti Kıbrıs meselesini resmen Birleşmiş Milletler’e götürmüştür. Yunan Başbakanı

Mareşal Papagos’un imzası ile Genel Sekreterliğe verilen yazıda Kıbrıs halkına selfdeterminasyon

hakkının verilmesi teklifinin gündeme alınması talep edildi.38

Yunanistan-Rum ikilisi self-determinasyon ilkesinin uygulanması ile Enosis’e ulaşmak

istiyordu. Hâlbuki Kıbrıs’ta, bir Kıbrıs milleti bulunmamakta ve mevcut halk tamamen ayrı

iki etnik gruptan, yani Rum ve Türk’ten oluşmakta idi. Bu sebeple Kıbrıs halkına bir bütün

olarak self-determinasyon ilkesi tatbik edilemezdi. Bunun uygulanması Ada’nın Yunanistan’a

ilhakı demekti ki, Yunan-Rum ikilisinin isteği de buydu.

Yunanistan-Rum ikilisi ise, Kıbrıs’ta self-determinasyon prensibinin, Kıbrıs halkı bir

bütün olarak ele alınmak sureti ile uygulanabileceğini ileri sürmüş ve Ada’daki Türk

toplumunun ayrı bir halk değil, bir azınlık olduğunu iddia etmiştir.39

24 Eylül 1954’te yapılan uzun tartışmalardan sonra meselenin gündeme alınmasına

karar verildi. Komisyonda yapılan uzun tartışmalar sonucunda 17 Aralık 1954’te Kıbrıs

meselesinin ‘şimdilik’ Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda görüşülmemesine karar verildi.

3. EOKA’NIN KURULUŞU VE TEDHİŞ HAREKETLERİ

Yunan hükümeti ve Kıbrıs Ortodoks Kilisesi Birleşmiş Milletler’de Enosis’e gidecek

yolu açacak bir karar alamayınca bir taraftan Birleşmiş Milletler yoluyla işi takip etmeye,

diğer taraftan da Kıbrıs’ta tedhiş yaptırmak suretiyle, Birleşmiş Milletler’i baskı altında

38 Halil Fikret Alasya, Kıbrıs ve Türkler, s. 103-104.

39 Fahir H. Armaoğlu, Kıbrıs Meselesi, s. 73-75.

tutmaya karar verdiler. Başpiskopos Makarios III’ün Atina’ya yaptığı sık ziyaretlerle bu yolu

Yunan hükümetine benimsetmesi sonucunda 1951 yılında Yunan ordusunda albay rütbesinde

bulunan Grivas’ı Kıbrıs’a davet ederek kendisine ilk defa Rum Gençlik Teşkilatı PEON’u

organize etmek görevi verdi. Bu teşkilat, Makarios’un direktifine göre çalıştı. Ancak 1953

senesinde muzır ve tahrik edici hareket ettiklerinden dolayı, hükümet tarafından kapatıldı.

PEON teşkilatı bundan sonra EOKA adı altında gizli tedhiş teşkilatı şeklinde çalışmaya

başladı.

EOKA ilk önce Kıbrıs’ta kendi prensiplerini kabul etmeyen Kıbrıslı Rumları ortadan

kaldırmaya ve bu suretle Rum halkı üzerinde baskı yolu ile hâkimiyet kurmaya ve para

toplamaya çalıştı.

1 Nisan 1955’te Lefkoşa’da umumi valilik, müsteşarlık dairesi ve Ortadoğu İngiliz

Kara Kuvvetleri genel karargâhında bombalar patladı, radyoevi yakıldı. Mağusa, Larnaka ve

Limasol’da da buna benzer tedhiş hareketleri yapıldı. Sokaklarda ihtilal beyannameleri

dağıtıldı. Bu beyannamelerde EOKA, yani Kıbrıs Milli Mücadele cephesi yazılıydı;

İngilizlere karşı kurtuluş savaşının başladığı bildirilmekteydi ve “İngilizlere karşı kurtuluş

savaşımız Tanrı’nın yardımı ve bütün Yunan dünyasının sarsılmaz imanı ile bugünden itibaren

başlamıştır. Atalarımızın dediği gibi kalkanımızı geri getiremezsek üzerinde can vereceğiz.

Yunanlılar nerede olursanız olunuz, Kıbrıs’ın kurtuluşu için elele marş ileri!” denilmekteydi.

Yunan radyosu tedhiş harekâtının başlamasını müteakip EOKA’cıları milli kahraman

olarak bütün dünyaya ilan etti. EOKA İngilizlere karşı tedhiş harekâtına giriştiği gün

yayınladığı beyannamede, “Karşımızda iki düşman vardır. Birincisi İngilizler, ikincisi

Türklerdir. İlk evvela, İngilizler ile mücadele edeceğiz ve onları Ada’dan çıkaracağız. Bundan

sonra Türkleri imha edeceğiz. Hedefimiz ilhaktır. Her ne pahasına olursa olsun, bu gayeye

ulaşmak vazifemizdir.” demekteydi.40

EOKA önce İngilizlere karşı başladığı tedhiş harekâtını Türklere de uygulamak

suretiyle ilhaka ulaşmayı planlıyordu. İngilizlere karşı mücadelede başarı kazanan EOKA,

Türklere karşı harekâta girişmekte ve bahane bulmakta gecikmedi. Türk polislerinin

İngilizlere yardım etmemelerini yani normal görevlerini yapmamalarını talep etti, aksi

takdirde öldürüleceklerini bildirdi. EOKA yayınladığı beyannamede “Enosis’e mani olan

herkes öldürülecektir” diye ilan etti. Bu gelişmeler karşısında İngiltere 1960 yılında Ada’dan

ayrılacağını ifade ediyordu.

40 Halil Fikret Alasya, a.g.e, s. 111-112.

İngiltere 1955 yılında Muhafazar Parti’nin iktidara gelmesinden sonra ‘Doğu Akdeniz

Savunması ve Kıbrıs Meselesi’ni görüşmek maksadı ile 30 Haziran 1955’te Türk ve Yunan

hükümetlerini Londra’da toplantıya çağırdı. Makarios bu toplantıda Kıbrıslıların

bulunmamasını tenkit etti. Yunan hükümeti, Makarios ile Atina’da görüşmeler yaptı ve selfdeterminasyona

gitmeyen bir hal şeklini kabul etmeyeceklerine dair Makarios’a teminat verdi.

Londra Konferansı 29 Ağustos 1955’te toplanacaktı. Rumlar konferanstan olumlu sonuç

almak için, 28 Ağustos 1955 günü Ada’daki Türkleri katliama tabi tutacaklarını ilan

ediyorlardı. 24 Ağustos 1955’te Türkiye Başbakanı İngiltere’nin vazifesini yapacağından Türk

Hükümeti’nin emin olduğunu bir nota ile İngiliz hükümetine bildirdi ve basına açıkladı.

Londra Konferansı 29 Ağustos 1955’te açıldı. Delegasyonlar görüşlerini belirtti.

Yunanistan Enosis, Türkiye statükonun devamını aksi takdirde Kıbrıs’ın Türkiye’ye ilhak

edilmesini, İngiltere ise self-government sistemini teklif etti. Görüşler bağdaşamayacak

mahiyette olduğundan, 7 Eylül 1955’te konferans başarı elde edemeden dağıldı. Bu

konferansın tek olumlu sonucu Türkiye’nin Kıbrıs konusunda söz sahibi ve kuvvetli bir tezi

olan bir memleket olarak dünyaca anlaşılmış olmasıdır.

Yunanistan Ada’nın hukuk yollarından ilhak edilemeyeceğini anlamış olması

neticesinde, Kıbrıs’ta yeraltı teşkilatı kurmuş ve bu teşkilata gizlice silah ve cephane şevkine

başlamıştı. 1955 yılı Ocak ayının son günlerinde Kıbrıs’ta içi silah dolu 100 tonluk bir

motorun (Ayios Yorgios) yakalanması ve bu motorun bir Yunan limanından yüklendiğinin

tespit edilmesi, Türkiye’de yeni bir tepki doğurmuştur. Çete savaşları ile meseleyi halletmenin

Yunanistan’ın aleyhine olacağı belirtildi. Fakat Başbakan Papagos’un teşvik ettiği ve

desteklediği bu tedhiş teşkilatı, Kıbrıs’ı da Girit durumuna çevirmek yoluna müteveccih bir

hareketti.

Rumların 28 Ağustos’ta Kıbrıs’taki Türkleri katliama tabi tutacakları yolunda haberler,

durumu daha da kötüleştirmiştir. Çünkü Türk hükümeti de Yunanistan’a karşı olan davranışını

sertleştirmiştir. Fakat 6/7 Eylül olaylarının meydana getirmiş olduğu hava, Türk hükümetinin

Yunanistan’a karşı olan davranışında ani bir değişikliğe sebep olmuştur. Ancak Yunanistan’ın

durumu istismar ederek şantaja kalkışması, Türk hükümetinin de tutumu sertleştirmesine

sebep olmuştur.41

H. KIBRIS CUMHURİYETİ

41 Fahir Armaoğlu, a.g.e, s. 186-187.

1. ZÜRİH-LONDRA ANLAŞMALARI VE KIBRIS CUMHURİYETİ’NİN

DOĞUŞU

1958 Aralık ayı ortalarında Paris’te yapılan NATO toplantılarına katılan Türk, Yunan

ve İngiliz dışişleri bakanları Kıbrıs konusunda görüşmeler yaptılar. Bu görüşmelerde,

üzerinde en fazla durulan konu, bağımsız bir Kıbrıs Devleti’nin kurulması oldu.

Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Paris’ten Ankara’ya dönerken İngiltere’ye

uğradı. Orada Birleşmiş Milletler toplantılarını izledikten sonra İngiltere’ye gitmiş bulunan

Türk cemaati liderlerinden Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş ile görüştü.42

Zorlu liderlere bağımsız bir Kıbrıs Devleti’nin kurulacağını bildirdi. Küçük ve

Denktaş, dışişleri bakanına, ancak Türkiye’nin garantisi altında bulunması ve Ada’da Türk

cemaatinin varlığı ve güvenliğini korumak üzere bir miktar Türk askerinin bulunması halinde

devletin kurulmasına razı olabileceklerini söylediler.

Şubat ayı başlarında, Türk ve Yunan dışişleri bakanları birkaç defa daha bir araya

gelerek görüşmeler yaptılar. Daha sonra, görüşmeler başbakanlar seviyesine çıkarıldı. Türkiye

Başbakanı Adnan Menderes, 5 Şubat sabahı, Yunan başbakanı Konstantin Karamanlis ile

görüşmek üzere Zürih’e hareket etti.

Aynı gün Zürih’te başlayan görüşmeler, 11 Şubat akşamı tam bir mutabakatla sona

erdi. İki Başbakan bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına, konu ile ilgili

anlaşmanın ise İngiltere ve Kıbrıs’taki iki cemaatin temsilcilerinin de katkılarıyla Londra’da

imzalanmasına karar verildi.

Kıbrıs’ta Türkiye, İngiltere ve Yunanistan tarafından garanti edilecek bağımsız bir

devletin kurulması esasına dayanan anlaşmalar, 19 Şubat 1959’da Londra’da imzalandı.

Londra’da anlaşmaların imzalanmasından sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasasını

hazırlamak üzere karma bir komite kuruldu. Bu komite, Türk ve Yunan hükümetleri ile Kıbrıs

Türk ve Rum cemaatlerini temsil eden delegasyonlarla, İsviçreli tarafsız bir gözlemci

tarafından kuruldu. Anayasa Komitesi de bir yıllık bir çalışma sonucunda Kıbrıs

Cumhuriyeti’nin Anayasasını tamamladı. 199 maddeden oluşan Anayasa, 6 Nisan 1960’da

imzalandı.

İngiliz Parlamentosu, 21 Temmuz 1960’da, Kıbrıs’ın bağımsız bir cumhuriyet olması

konusunda hazırlanan bir yasa tasarısını kabul etti. 15-16 Ağustos gecesi, Kıbrıs

42 Sabahattin İsmail, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Doğuşu-Çöküşü ve Unutulan Yıllar, K.K.T.C. Milli Eğitim ve

Kültür Bakanlığı, 1964-1974, s. 16.

Cumhuriyeti’nin resmi kuruluş törenleri yapıldı. 21 pare top atıldı ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin

kuruluşu ile ilgili evrak, İngiltere, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Türk ve Rum Cemaati

temsilcileri tarafından imzalandı. Böylece Kıbrıs Türk halkının yeni bağımsız devletin eşit

haklara sahip kurucu ortağı olduğu tescil edildi.

16 Ağustos sabahı, Kıbrıs’ın son İngiliz valisi Sir Hugh Foot Ada’dan ayrıldı. Biraz

sonra da, anlaşmalar gereğince Kıbrıs’a gönderilen 950 Yunan ve 650 Türk askeri Magusa

limanında karaya çıktılar. Kıbrıs Türkleri, Türk askerlerini büyük törenlerle ve sevgi

gösterileri ile karşılayıp kurbanlar kestiler. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasasının temel yapısı

İttifak ve Garanti Anlaşması’ndan meydana gelmektedir.

Cumhuriyetin cumhurbaşkanı Rum, muavini de Türk olacaktı. Bakanlar Kurulu yedi

Rum, üç Türk’ten, Meclis ise 35 Rum ve 15 Türk’ten oluşacaktı, cumhurbaşkanı ile

yardımcısının Bakanlar Kurulu kararı ile Meclis’ten geçen yasaları veto etme yetkileri vardı.

Her toplumun ayrı bir Cemaat Meclisi olacaktı. Bu meclisin kendi ihtiyaçlarını karşılamak

için vergi koyma yetkileri olacaktı. Ayrıca bu meclisler bütün dini, eğitim, kültürel ve öğretim

işlerinden de sorumlu olacaktı. İdare yüzde otuz Türk ve yüzde yetmiş Rum’un katılımı ile

oluşacaktı. Jandarma ve polis komutanlarından biri Türk olacaktı. Kıbrıs’ın yüzde altmışı

Rum ve yüzde kırkı Türk’ten oluşacak bir ordusu bulunacaktı. Emniyet kuvvetleri de yüzde

yetmiş Rum, yüzde otuz Türk’ten meydana gelecekti. Ceza davalarında mahkeme, suçlunun

toplumuna mensup hâkimlerden oluşacaktı.

Kıbrıs Cumhuriyeti ile İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında imzalanan Garanti

Anlaşması’nın 1. maddesine göre “Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devlet ile tamamen veya

kısmen herhangi bir siyasi veya iktisadi birliğe katılmamayı taahhüt eder.” deniliyordu.

İkinci maddede ise “Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık Kıbrıs Cumhuriyeti’nin

bu anlaşmanın birinci maddesinde gösterilen yükümlülükleri göz önüne alarak, Kıbrıs

Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini ve aynı zamanda

Anayasa’nın temel maddeleriyle kurulan düzeni tanırlar ve garanti ederler.” deniyordu.

Dört maddelik anlaşmanın üçüncü maddesinde ise şöyle denmektedir:

“Bu anlaşmanın maddelerine uyulmaması halinde Yunanistan, Türkiye ve Birleşik

Krallık bu hükümlere uyulmasını sağlamak için gereken girişimler ve tedbirler hakkında

birbirleri ile dayanışma taahhüt ederler. Ortak veya anlaşarak hareket olası olmadığı takdirde

garanti veren üç devletten her biri bu anlaşma ile kurulan düzeni tekrar kurmak amacı ile

harekete geçmek hakkını saklı tutarlar.”

İttifak anlaşmasında ise şu hususlar yer alıyordu:

Madde 1: Taraflar ortak savunmaları için işbirliği yapacaklar. Savunma dolayısıyla

ortaya çıkan sorunlarda birbirleri ile danışacaklar.

Madde 2: Taraflar Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına veya toprak bütünlüğüne

karşı doğrudan veya dolaylı yöneltilen herhangi bir hücum ve saldırganlığa ortak karşı

koyacaklar.

Madde 3: Bu ittifakın amaçları bakımından ve yukarıda gösterilen amaca erişmek için

Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarında bir “Üçlü Karargâh” kurulur.

Üçlü karargâha katılacak olan Yunan ve Türk birlikleri sırayla 950 Yunan subay,

astsubay ve erden ve 650 Türk subay, astsubay ve erden kurulacaktı.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Türklerin kurucu ortaklık haklarını, eşitliğini, cumhuriyetin

iki toplumlu karakterini ve Kıbrıs Anayasası’nda Türklere tanınan hakları içeren Anayasa

maddeleri şöyle özetlenebilir:

Madde 1: Kıbrıs Devleti, bu anayasa gereğince, cumhurbaşkanı Kıbrıs Elen cemaati

tarafından seçilen bir Elen ve cumhurbaşkanı muavini Kıbrıs Türk Cemaati tarafından seçilen

bir Türk olan, başkanlık rejimine sahip bağımsız ve egemen bir cumhuriyettir.

Madde 2: Bu anayasa maksatları bakımından

1- Elen Cemaati, Elen aslından ve ana dili Elence olan veya Yunan kültür ananelerini

paylaşan veya Elen-Ortodoks Kilisesi’ne mensup bulunan bütün cumhuriyet vatandaşlarını

içine alır.

2- Türk Cemaati, Türk aslından ve ana dili Türkçe olan veya Türk Kültür ananelerini

paylaşan veya Müslüman olan bütün cumhuriyet vatandaşlarını içine alır.

Madde 3: Cumhuriyetin resmi dilleri Elence ve Türkçedir. Teşrii, icrai ve idari

muamele ve vesikalar her iki resmi dilde yazılır ve Anayasa’nın açıkça gerekli kıldığı hallerde

Cumhuriyet Resmi Gazetesi’nde her iki resmi dilde yayınlanmak sureti ile ilan edilir. Bir

Elen’e veya bir Türk’e hitap eden idari veya diğer resmi vesikalar muhatabına göre Elence

veya Türkçe yazılır. Cumhuriyet Resmi Gazetesi’nde, her metin her iki resmi dilde ve aynı

sayıda yayınlanır.

Madde 62: Temsilcilerin sayısı ellidir.

Bu sayı, Temsilciler Meclisi’nin, Elen Cemaati’nin seçtiği temsilcilerin üçte ikisini ve

Türk Cemaati’nin seçtiği temsilcilerin üçte ikisini ihtiva eden bir ekseriyetle alacağı bir karar

ile değiştirilebilir.

Bu maddenin l’nci fıkrasında gösterilen temsilci sayısının yüzde yetmişi Elen Cemaati

ve yüzde otuzu Türk cemaati tarafından kendi üyeleri arasından ve temsilcilik sayısından

fazla aday olduğu takdirde, aynı günde genel, tek dereceli ve gizli olarak ayrı ayrı yapılacak

seçimle seçilir.

Bu fıkrada konulan temsilciler nisbeti herhangi bir istatistik sayısına tabi değildir.

Madde 123: Amme hizmeti, yüzde yetmiş Elenlerden ve yüzde otuzu Türklerden

oluşmaktadır.

Madde 129: Cumhuriyetin yüzde altmışı Elen, yüzde kırkı Türk olan ikibin kişilik bir

ordusu olur.

Madde 130: Cumhuriyetin emniyet kuvvetleri polis ve jandarmadan oluşmaktadır ve

cumhurbaşkanının ve cumhurbaşkanı muavininin müşterek mutabakatı ile azaltılıp

çoğaltılabilecek olan ikibin kişilik bir kadrosu olacaktır.

Cumhuriyetin emniyet kuvvetleri yüzde yetmiş Elenlerden ve yüzde otuz Türklerden

teşekkül eder.

Madde 133: Bir Elen hâkim, bir Türk hâkim ve bir tarafsız hâkimden oluşan bir

Cumhuriyet Yüksek Anayasa mahkemesi kurulmuştur. Tarafsız hâkim mahkemenin reisidir.43

Madde 171: Ses ve rüyet yayınlarında Elen ve Türk Cemaatlerinin her ikisi için

programlar yer alır.

Ses yayınlarında Türk cemaati için olan programlara ayrılan zaman, yedi günlük bir

haftada yetmiş beş saatten az olmaz ve normal yayın devreleri halinde böyle bir haftanın

bütün günlerine tevzi edilir.

Madde 173: Cumhuriyetin beş büyük şehrinde, yani Lefkoşa, Leymosun, Mağusa,

Larnaka ve Baf’ta Türk halkı tarafından ayrı belediyeler kurulur.

Yukarıdaki şehirlerde, Elen belediye meclisleri şehrin Elen seçmenleri tarafından ve

Türk belediye meclisleri Türk seçmenleri tarafından seçilirler.

Madde 182: Bu Anayasa’nın, 11 Şubat 1959 tarihli Zürih Anlaşması’nda ithal edilmiş

bulunan ve Ek 111’inde gösterilen maddeleri veya maddelerin kısımları, bu Anayasa’nın

temel maddeleri olup hiçbir suretle gerek değiştirme, gerek ilave veya gerekse kaldırma sureti

ile tadil edilemezler.

İ. 1962-1964 DÖNEMİ SİYASAL OLAYLARI VE KIBRIS CUMHURİYETİ’NİN

ÇÖKÜŞÜ

43 Sabahattin İsmail, a.g.e, s. 32.

Cumhuriyetin 1960 Ağustosunda ilan edilmesinden sonra ilk bir yıllık dönem, her iki

toplumun da birbirlerini sınama, samimiyetini ölçme ve devlet organlarının oluşturulması

dönemi idi. Ancak yine de Lefkoşe’deki başkanlık sarayında Yunan bayrağı dalgalanıyordu ve

Makarios’un makam arabası da Yunan bayrağı taşımaktaydı. Bütün resmi törenlerde Yunan

milli marşı çalınıyordu.44

Ne var ki, bu kısa dönem içinde bile Rum liderliğinin açıklamaları ile Rum basını ve

örgütlerinin sorumsuz tavırları Rum halkının cumhuriyete alışamadığının, Enosis’ten

vazgeçemediğinin ve Türklere karşı davranışlarında samimi olmadıklarının kanıtıydı.

Makarios doğduğu köy olan Panayia’da 4 Eylül 1962’de yaptığı daha tehditkâr konuşmasında

ise, “Elenizmin korkunç bir düşmanı olan Türk ırkının bir parçasını teşkil eden küçük Türk

toplumu kovulmadıkça, EOKA kahramanlarının görevi hiçbir zaman bitmiş olmayacaktır.”

demekten geri kalmamıştır. Kendi hükümetinin üyeleri de aynı şekilde konuşmalar

yapmışlardır. İçişleri Bakanı Polykarpos Yorgadjis, 1962’de “Rum olmayana, Rum gibi

düşünmeyene ve kendisini devamlı bir Rum gibi hissetmeyene Kıbrıs’ta yer yoktur.”

demiştir.45

1962 yılına gelindiğinde her iki toplum arasındaki ilişkilerin giderek bozulduğunu

görmekteyiz. Her geçen gün Rumlar arasında bir cinayet işlenmekte, Türklere saldırılmakta,

Türk satıcılar Rum bölgelerinden kovulmaktadır. Rum liderleri ise her gün Enosis’i hedef

gösteren mesajlar yayınlamaktadırlar.46

Örneğin, 10 Şubat 1962 tarihinde Limasol’da eski EOKA’cılar cemiyeti lokalinde

açılış töreninde konuşan Cumhuriyetin İçişleri Bakanı Yorgacis, “Türkler, en kötü bir şekilde

katliama sebep olan işgal kuvvetlerinin torunları, milli vatandaşlık unvanından mahrum

edilmesi gereken muhacirlerin varisleri ve Rumların zararına olarak kendilerine verilen

hakları kötüye kullanan kimselerdir.” diyordu.

Huzuru ve güveni sağlamaktan sorumlu olan İçişleri Bakanının bu konuşması üzerine

ortak bir toplantı yapan Türk bakanlar, Temsilciler Meclisi üyeleri ve Türk Cemaat Meclisi

İcra Heyeti Başkan ve üyeleri Yorgacis’e “Yalnız Elen Cemaatinin değil, Türk Cemaatinin de

güvenliğini sağlamakla mükellef olduğunu” hatırlatıyordu.47

25 Mart 1962’de Bayraktar Camii bombalanarak tahrip ediliyordu. EOKA’nın kuruluş

günü olan 1 Nisanda da Enosis lehine taşkınlıklar yapılırken, Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı

44 Pierre Oberling, Kıbrıs Faciası, Çev. Fahir Armaoğlu, T.T.K. Yay. XXV. Dizi, S. 10, Ankara, 1990, s. 5.

45 Pierre Oberling, a.g.e, s. 5.

46 Sabahattin İsmail, a.g.e, s. 86.

47 A.g.e, s. 88.

Makarios EOKA Müzesi’ni açıyor ve şöyle diyordu: “Mücadelenin EOKA kampanyasının

ihtişamı Kıbrıs Rumluğu’nun milli yolunu aydınlatacaktır. Geleceğe mücahitlerimizin gözü

ile bakalım.”

Faneromeni Kilisesi’nde yapılan törende ise yapılan konuşmalarda mücadelenin

bitmediğinden söz edilerek şöyle deniyordu: “Tarihin akışı durdurulamaz. Esaretten hürriyete

giden yol çok çetindir. Fakat yine onu aştık. Hürriyetten Enosis’e giden yol ise çok kolaydır.”

deniyordu.

Çalışma bakanı EOKA’cı Tasas Papodoppulos da Lefkoşa EOKA’cılar Lokali’nin

açılış konuşmasında “Yabancı siyasi menfaatler tarafından dikte edilen ve Zürih’te yazılan bu

anlaşmalar bir durak teşkil edebilir. Fakat ne tarihi, ne mantıki ne de fiili bakımlardan bütün

Elen dünyasının malı olan Kıbrıs için bir ölçü olamazlar. Eğer müsait şartlar meydana gelir ve

vatan yine bizi mücadeleye çağırırsa aynı pazular yeni bir mücadeleyi desteklemek için hazır

bulunacak ve Makarios’un şerefli cübbesi yeni hamlelerin sancağı olacaktır. Halen kırmış

olduğumuz zincirleri alıp yeni silahlar yapacak ve bu silahlarla Kıbrıs’ı Yunanistan’dan ayıran

uçurumun üstüne bir köprü kuracağız.”

19 Temmuz 1967 tarihli Akın Gazetesi’nde yer alan bir başka haber de Rumların

cumhuriyet dönemindeki zihniyetlerini göstermesi açısından önemlidir.

Kıbrıs’ta bir teknik üniversite kurulması konusunun gündeme gelmesi ve Türklerle

Türkiye’nin bunu desteklediklerini açıklaması üzerine Sinağermos Gazetesi’ne bir demeç

veren Rum Maarif Müdürü Kleantis Georgiades, “Biz o kanaatteyiz ki Kıbrıs Rumları

Yunanistan üniversitelerine gitmekten vazgeçtikleri takdirde, Yunanistan’la olan bağlarımız

zayıflayacaktır. Hâlbuki biz bu bağları bir an bile zayıflatmayı düşünmemeliyiz.” diyor ve

üniversite kurulmasına karşı çıkıyordu.

Bu arada Amme Hizmeti Komisyonu’nun Rum başkan ve üyelerinin haksız bazı

atamalarının iptali için Dr. Küçük, Fazıl Plümer, Kamu Hizmeti Komisyonu Türk üyeleri ve

20 Türk tarafından Anayasa Mahkemesi’ne dava açılıyordu. Davada Türk üyelerin gıyabında

alınan ve 70/30 oranını bozacak olan kararların iptali isteniyordu.48

Makarios’un Kıbrıs Cumhuriyeti’ne hiçbir zaman inanmadığı Cumhuriyetin 2.

Kuruluş yıldönümünün arifesinde 15 Ağustos 1962 tarihinde Trodos’taki Cikko Manastırı’nda

Meryem Ana Yortusu nedeni ile yaptığı konuşmada bir kez daha açığa çıkmıştır.

“Mücadelemiz henüz bitmedi, mücadelenin sadece bir safhası tamamlanmış olup,

mücadele yeni bir şekilde devam etmektedir ve Kıbrıs’ın geleceğine inananlar tarafından

48 Sabahattin İsmail, a.g.e, s. 90.

devam ettirilecektir. Birinci safhada varılan neticenin nihai hedef olmadığına, fakat bir durak

ve yeni zaferler için bir başlangıç noktası teşkil ettiğine inananlar tarafından mücadele

devam ettirilecektir.”

Başpiskopos olduğu zaman ise şöyle demişti: “Kutsal yemini eder ve derim ki, milli

özgürlüğümüzün doğuşuna dek çalışacağım ve Kıbrıs’ı anamız Yunanistan’a bağlamak olan

siyasetimizden asla vazgeçmeyeceğim.”49

Hâlbuki Kıbrıs liderleri Başpiskopos Makarios ve Georges Grivas (Kıbrıs doğumlu

olup Yunan ordusunda subaydı) Kıbrıs milliyetçileri olmayıp Yunan milliyetçileri idiler ve

amaçları da, iki toplumlu bağımsız bir devlet kurmak değil, Kıbrıs Türklerine hiç yer

vermeyen Enosis (veya Yunanistan ile birleşme) ve adanın Elenleştirilmesi idi.50

Diğer yandan iki EOKA’cının ölüm yıldönümü nedeni ile bir bildiri yayınlayan ölmüş

EOKA’cıların babaları, Enosis için mücadele verilmesini isterken EOKA’cılar Cemiyeti Genel

Sekreteri de bir açıklama yaparak, “Zürih bağlarını koparmak için bir Milli Kurtuluş

Cephesi’nin kurulmasını ve Kıbrıs gemisinin Enosis limanına ulaştırılmasını” istiyordu.

Bu kışkırtıcı açıklamalar ve yoğun Enosis propagandaları sürerken 17 Eylül 1962

gecesi Türk Cemaat Meclisi Başkanı Denktaş’ın Avukat Yazıhanesi bombalanıyor ve Türk

Cemaat Meclisi üyesi Mehmetali Tremeşeli Eğlence Köyü’nde Rum polisler tarafından

yoldan çevrilerek dövülüyordu.

Cumhurbaşkanı Dr. Küçük ise her şeye rağmen cumhuriyetin yaşaması için iyi niyetini

koruyarak, Çınarlı Köyü’nde yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Esasen kalkınmak için Türk

ve Rum köylülerinin işbirliği şarttır.”51

Ne ki Rumlar bu iyi niyete hep şiddetle yanıt veriyorlardı. Nitekim 9 Ekim tarihinde

Kıbrıs Ordusu Eğitim Merkezi’nde Rum asker ve subaylarının tahriki üzerine büyük bir kavga

çıkıyordu.

Enosis tahrikleri, 10 Ekim 1962 tarihinde Ada’ya gelen Yunan Prensesi İrini’nin gelişi

vesile edilerek büyük boyutlara ulaştırılıyordu. Rum liderliği, Prenses İrini için her yandan

düzenlediği Enosis’li karşılama törenleri ile kalmıyordu. Rum Cemaat Meclisi Başkanı Dr.

Spirdakis, beraberinde Meclis Asbaşkanı Zinon Pleridis olduğu halde İrini’ye yaptığı ziyarette

“Kıbrıs’ı nazarlarını daima Anavatan’a çeviren bir Yunan Adası” olarak vasıflandırıyor ve

şöyle diyordu:

49 Cemal Özkan, Güncel Konular, Genel Kurmay Basımevi, Ankara, 1986, s. 81.

50 Pierre Oberling, a.g.e, s. 4.

51 Pierre Oberling, a.g.e, s. 92.

“Kıbrıs, büyük Yunan vatanının milli ve manevi bir parçası olmaktan gurur

duymaktadır ve onun öz kızı olarak nazarlarını daima ona çevirmekten asla vazgeçmeyecektir.

Kıbrıs, yıllar süren mücadeleleri ve bilhassa son dört yıllık kahraman mücadelesi sayesinde

yabancı boyunduruğundan kurtulmuşsa da hala milli gayesinin tahakkukuna intizar

etmektedir.”52

Kıbrıs’ta 1962 yılı içinde siyasi durum böylesine karışıkken 23 Kasım 1962’de

Türkiye’yi resmen ziyaret eden Başpiskopos Makarios anlaşmaların değiştirilmesi için zemin

yoklayarak Türkiye’yi Anayasa değişikliği için iknaya çalışıyordu.

Ne var ki Türkiye tavrını açık ve net bir şekilde ortaya koyarak anlaşmaların harfiyen

tatbikinden yana olduğunu vurguluyordu.

Köy gezilerini sürdüren Dr. Fazıl Küçük, Türkiye ile aynı doğrultuda “Anayasa’nın

tatbik edilmesinin zorunlu olduğunu” söylüyordu.53 Bu gelişmeler karşısında Kıbrıs

Cumhuriyeti Anayasası’nın yürürlükte olduğundan söz etmek biraz iyimserlik olacaktı.

J. AKRİTAS – TÜRKLERİ İMHA PLANI VE 1963 YILI KANLI NOELİ

Kıbrıs Rumları, “Kıbrıs Anayasası’nı tadil” için yaptıkları müracaatın Türkiye

tarafından reddi üzerine ‘meseleyi silahla halletmek’ ve ‘Ada’daki Türk meselesini bitirmek’

için harekete geçtiler.

Muazzam çapta gizli bir operasyon başlatıldı. Geceleri silahlar ve askeri birlikler

Kıbrıs’a sevk edilirken, ‘gönüllüler’ adı altında sivil elbise giymiş askerler Kıbrıs’a gelip,

tayin edildikleri Kıbrıs Birliklerine katıldılar. Tam teçhizatlı, en az 20 bin subay ve asker

Kıbrıs’a gönderilmiştir.54

Çok önceden hazırlanmış Rum imha planı da Rum liderlerin elinde olup, onların emri

ile tatbikat mevkiine konulacaktı. Kıbrıs Türklerini imha için hazırlanan plan adını IX.

yy’larda geçen bir Bizans destanından almıştı: Akritas. Planın tatbikata konulmasında ise

EOKA liderlerinden Polikarpos Yorgacis en büyük rolü oynamıştır. Akritas adını kullanan P.

Yorgacis 1963 katliamlarının en büyük sorumlusudur.

52 a.g.e, s. 94.

53 a.g.e, s. 95.

54 a.g.e, s. 8-9.

Başpiskopos Makarios’un verdiği son demeçler Milli davanın yakın bir gelecekte

alacağı yönü gösterdi:

“Geçmişte de belirttiğimiz gibi Milli davalar bir günde halledilemez. Milli davaların

çeşitli gelişim merhalelerinin tamamlanması için belli bir zaman tahditleri koymak da

mümkün değildir. Davamız şimdiye kadar yer almış olan gelişmelerin, bu süre içinde belirmiş

şartların ve alınmış tedbirlerin ışığında, bu tedbirlerin ayarlanması ve tatbiki de göz önüne

alınarak incelenmeli ve alınacak tedbirler iç ve dıştaki politik duruma uygun olmalıdır. Bütün

bu işlem gerçekten güçtür ve birçok safhada geçilmesi şarttır; çünkü sonucu etkileyecek olan

çok ve çeşitli sebepler vardır. Herkesin, alınan tedbirlerin esaslı bir inceleme sonucu alındığını

ve gelecekte alınacak tedbirlerin temelini teşkil ettiğini bilmesi kâfidir. Ayrıca, şimdi

düşünülen bu tedbirlerin ve hakkımızın kayıtsız şartsız ve tam olarak tatbiki olan değişmez

gayemizin teşkil ettiğini de bilmek kifayet eder.

Esas gaye değişmeyip aynı kaldığına göre, incelenmesi gereken husus bu gayenin

gerçekleştirilmesi için izlenecek yol ve usuldür. Bunlar da zaruri olarak, iç ve dış taktikler

diye ikiye ayrılmalıdır, çünkü davamızın içte ve dıştaki takdimi ve yönetilmesi ayrıdır.”

Kanlı Noel olarak adlandırılan olaylar 20/21 Aralık 1963 gecesi Lefkoşa’da Kıbrıslı

Rum Polislerin içinde Türklerin bulunduğu bir otomobildeki yolcuları haksız ve sebepsiz yere

aramaya tabi tutması ve Türklerin buna rıza göstermemesi üzerine çıkan çatışmada Rum

Polislerin ateş açması üzerine biri kadın iki Türk’ün ölmesi ve dört Türk’ün yaralanmasıyla

başlamıştır.

Ertesi gün bir evvelki gecenin olaylarını protesto etmek için mektepleri önünde

toplanan Lefkoşa Türk Erkek Lisesi öğrencileri üzerine Rum Polisleri bir kez daha ateş açmış

ve iki Türk öğrencinin yaralanmalarına sebep olmuşlardır. Bu suretle Lefkoşa ve civar

köylerde meydana gelen bu ve benzer çatışmalarda 24 Aralık 1963 gününe kadar toplam 24

Kıbrıslı Türk hayatını kaybetmiş, 15’i ağır 55 kişi yaralanmıştır. Müteakip iki aylık süre

içerisinde sekiz yüzden fazla ölü ve yaralı verilmiştir. Yüz üç köy yakılıp yıkılmış yirmi bin

kişinin evi kullanılmaz duruma sokulmuştur. Bu durum 4 Mart 1964 günü Kıbrısla ilgili B.M.

Güvenlik Konseyi’nin yaptığı toplantıya ve adaya Barış Gücü askerlerinin katılışına kadar

devam etmiştir.

20 Aralık gecesi Lefkoşe’nin Tahtakale semtinde evlerine gitmekte olan bir grup

Türk’ün otomobillerine açılan ateş sonucunda Zeki Halil ve Cemaliye Emirali adlı iki Türk

şehit düştü, bir grup Türk de açılan ateş sonucunda yaralandı. 21 Aralık günü bu saldırıyı

kınamak için Lefkoşe Türk Lisesi bahçesinde toplanan Türk öğrenciler EOKA çetesi

mensupları tarafından kurşunlandı. Aynı gün Lefkoşa’daki Atatürk büstüne de saldırıldı.55 Bir

gün sonra Türkiye Büyükelçilik binası ile Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın

ikametgâhına ateş açıldı. Akritas planı artık fiilen tatbikata konulmuştu.

1963 yılı Kanlı Noel saldırılarının hedefi Lefkoşa idi. Rumlar, merkeze hâkim olmakla

bütün Kıbrıs’a hâkim olacaklarını sanıyorlardı. Bunun için de kendilerine en büyük engel

Lefkoşa’ya bağlı Küçükkaymaklı kasabası idi. 1960 nüfus sayımına göre kasabada 5.126

Türk, 1.133 Rum yaşamakta idi. Kasaba önemli bir Türk yerleşme merkezi durumundaydı.

Kasaba çevresinde 19 Aralık’tan itibaren Rum faaliyetleri gözleniyordu. Rum saldırısından

şüphelenen Türk Mücahit Teşkilatı’na mensup gençler halkı genç-ihtiyar bir saldırıya karşı

hazırlamaya çalıştılar. Rum saldırısı 22 Aralık günü başladı. Küçükkaymaklı’nın dış dünya ile

irtibatı tamamen kesilmişti.

23 Aralık’tan itibaren yeni takviye kuvvetleri alan Rum saldırganların başına EOKA’cı

katil Nikos Sampson geçmişti. Diğer yandan Ada’daki Yunan alayı da saldırganlarla birleşmiş

ve Rumlar bütün güçlerini bölgeye teksif etmişlerdi.

22 Aralık günü Makarios, Garanti anlaşmalarını tanımadığını ilan etmiş, bu Rum

saldırganlara daha da cesaret vermişti. Türk mücahitleri, 5.000 Türk’ün sorumluluğunu

üzerlerine almaları hasebiyle bölgeyi terke karar verdiler ve bunu 24 Aralık gününden itibaren

uygulamaya başladılar. 3.000 Türk Hamitköy’e gönderilirken 2.000 civarında Türk de

Lefkoşa’nın emin bölgelerine sevk edildiler.

Bu arada Rum çeteciler kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden Türklere karşı en vahşice

saldırıyı yaparken, Türkler, Küçükkaymaklı’da bulunan Rum aileleri de kendi korumaları

altında Büyükkaymaklı’ya göndermişlerdi. Geride kalan 550 kadar yaşlı, kadın ve çocuk Türk

topluluğu Rum çetecilerce tutsak muamelesine tabi tutuldular. Bu arada seksenlik imam

Hüseyin iğneci ve yatalak 18 yaşındaki oğlu Rumlar tarafından vahşice şehit edildiler.

Bu gelişmeler üzerine Türkiye 23 Aralık 1963’te İngiltere ve Yunanistan hükümetleri

nezrinde harekete geçti. Rum saldırılarının önlenmesi için birlikte harekete geçilmesini istedi.

Türkiye’nin bu teşebbüsü üzerine, 24 Aralık 1963’te Lefkoşa’da Türkiye, Yunanistan ve

İngiltere adına bir ortak bildiri yayınlandı.

“Türkiye, İngiltere ve Yunanistan hükümetleri Garanti anlaşmasını imza eden devletler

sıfatı ile Kıbrıs hükümeti ile Türk ve Rum cemaatlerini hâlihazır karışıklıklara son vermeye

müştereken çağırırlar. Üç hükümet, bu gece ateş kesilmesi için uygun bir saatin tespitine ve

55 Aydın Olgun, Kıbrıs’ın Anatomisi, Dört Devir, Dört Lider, Ankara, 1975, s. 23; Halil Fikret Alasya, Tarihte

Kıbrıs, s. 221.

her iki cemaatten buna riayetini istemeye Kıbrıs hükümetini davet ederler. Üç hükümet ayrıca

hukuk nizamının korunması lüzumunu göz önünde tutarak bugünkü durumu doğuran

güçlüklerin halline yardım maksadıyla müştereken tavassutta bulunmayı teklif ederler.”56

Bu çağrıya rağmen çatışmalar durmadı. Rum çeteleri 24 Aralık günü Lefkoşa ve diğer

Türk bölgelerine saldırıya devam ettiler. 24 Aralık günü Kumsal bölgesine saldıran Rumlar,

Kıbrıs’taki Türk Alayı’nda doktor olarak görev yapmakta olan Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ile

üç çocuğunu vahşice katlettiler.

Makarios’un görüşmelere yanaşmaması ve saldırıların devam etmesi üzerine Türkiye,

garantörlük hakkını tek başına kullanmaya karar verdi. 25 Aralık 1963 tarihinde Türk Alayı,

garnizonundan ayrılarak gerekli mevzilere yerleşti. Bu sırada Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı

savaş uçakları da Lefkoşa üzerinde ihtar uçuşlarına başladılar.

Diğer yandan, Türk toplumuna karşı acımasız bir şekilde saldırıya geçen Rum

Radyosuna cevap vermek ve Türk toplumunun moralini yükseltmek gayesi ile “Bayrak

Radyosu” faaliyete geçti.

Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanarak tek başına harekete geçmesi üzerine

Makarios, Cumhurbaşkanı muavini Dr. Küçük ile Rauf Denktaş’ı telefonla arayarak İngiliz

Yüksek Komiserliği’nde bir toplantı yapılmasını talep etti. Bu toplantıda “Yeşil Hat”

anlaşması imzalanarak, Kıbrıs’ın taksimi fiilen gerçekleşme yoluna girmiştir. Türkiye’nin tek

başına müdahale etme kararı karşısında görüşme masasına oturan Rumlar diğer taraftan

savunmasız Ayvasıl Türklerini topluca katlederek çukurlara doldurmaktan geri

durmamışlardır.57

Türkiye’nin Kıbrıs’taki duruma tek başına müdahale etmesi üzerine, 26 Aralık 1963

gecesi Lefkoşa’da İngiliz Yüksek Komiseri, Türkiye ve Yunanistan Büyükelçileri Kıbrıs

hükümetine, 26 Aralık 1963 gece yarısı, Ada’da asayişi temin için müdahaleye hazır

olduklarını açıkladılar. Ertesi gün, İngiliz General Peter Young komutasında oluşturulan üçlü

kuvvet devriye görevine fiilen başladı.

K. KIBRIS SORUNUNUN BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GÜVENLİK

KONSEYİ’NDE GÖRÜŞÜLMESİ VE KARAR SONRASI GELİŞMELER

1. B.M. GÜVENLİK KONSEYİ’NİN 4 MART 1964 TARİHLİ KARARI

56 Abdulhaluk Çay, a.g.e., s. 74-75.

57 Halil Fikret Alasya, “Kıbrıs’ta Kayıplar Meselesi”, Türk Kültürü, s. 309.

Akritas imha planının fiilen uygulamaya konulması ve olaylar karşısında Türkiye’nin

garantör devlet sıfatı ile müdahale haklarını kullanabileceğini ve böyle bir halde Türkiye ve

Yunanistan arasında başlayabilecek bir savaşın NATO’yu sarsacağı, ABD’nin en büyük

endişesi olmuştur.

NATO, ittifakın iki üyesi Türkiye ve Yunanistan’ın savaşmaları halinde böyle bir

karar neticesi ittifakın alabileceği yaraları, Sovyetlerin Akdeniz’de askersel veya siyasal

statüsünün güçlenebileceğini düşünmüştür. NATO bu düşünce ile sorunun kendi ölçülerince

çözümüne doğrudan yönelmek istemiştir. Bu amaçla Avrupa, NATO Müttefik Kuvvetler

Başkomutanı General Lyman L. Lemintzer, Ankara ve Atina’da temaslara girişmiştir.

“General Lemnitzer’in bu görevi mevki icabı değil, başkan Johnson’un özel temsilcisi

olarak yapmıştır, özel görevin de amacı Türk ve Yunan hükümetlerinin Kıbrıs yüzünden iyice

düşünmeden tamiri imkânsız bir çıkışta bulunmamalarını ihtar etmekti.Washington’daki kanı,

Atlantik Paktı’nın Kıbrıs meselesi nedeniyle oldukça güç durumda olduğu yolundadır…”

NATO planına göre, Amerika Kıbrıs’a 10.000 kişilik bir NATO ordusu, bunun 1.200

kişilik taburunu hemen gönderecek, ayrıca ihtiyaç halinde takviye yapabilecek, ilgili taraflar

bu kuvvetin Kıbrıs’ta üç ay kalmasını ve siyasi bir çözüm için tarafsız bir arabulucunun

seçilmesini kabul etmişlerdir.

Makarios ABD’nin bu planını derhal ve incelemeden reddetmiştir. “Cumhurbaşkanı

Makarios adaya gönderilecek herhangi bir uluslararası kuvvetin B.M. himayesi altında

olmasında her zaman direnmiştir. Makarios Birleşmiş Milletler’in varlığı sayesinde Kıbrıslı

Rumların Afrika-Asya ve Komünist blok desteğini sağlayacakları inancında idi.”58

Makarios 27.10.1964’te Yunan Savunma Bakanı şerefine verilen öğle yemeğinde şöyle

demiştir:

“Yunanistan Kıbrıs, Kıbrıs da Yunanistan olmuştur. Kıbrıs’ın baba toprakları

Yunanistan’a ilhakı için verilen Pan Helenik mücadele ve onun başarısı Yunan ihtişamı ve

zaferleri için yeni bir çağın başlangıcı olacağına inanıyoruz.”

19.08.1970 tarihinde Atina gazeteleri Elefteros Kosmos ve Simerini’ye verdiği

demeçte ise “Ben asla yeminimi bozmayacağım ve hiçbir zaman hedefimden şaşmayacağım.”

demiştir.59

58 Güner Aktuğ, a.g.e, s. 87.

59 Salahi Kamadan Sonyel, Türk Yunan Anlaşmazlığı, Kıbrıs Türk Kültür Derneği Yayınları, Ankara, 1985, s.

50-51.

Soruna taraf olan Türkiye ve Yunanistan’ın NATO üyesi olmalarına karşın Kıbrıs’ın

B.M üyesi olarak NATO’ya üye olmayışı Üçüncü Dünya ve diğer Varşova Paktı

ülkelerinden Kıbrıs Rumlarına koruyucu bir destek aranabilirdi. Özellikle Sovyetlerden

sağlanabilecek bir destek, Türkiye’nin lehine olabilecek bir çözüm veya statükoyu koruyucu

NATO’nun empoze edebileceği uyuşmacı girişimlere karşı bir set oluşturabilirdi.

Makarios bu düşüncelerle daha 27 Ocak 1964’te yaptığı bir radyo konuşmasında

“Tehdit ve şantajlara asla boyun eğmeyiz, biliyoruz ki yalnız değiliz. Mücadelemize diğer

kuvvetler sempati duymaktadır.” demekte ve bütün devletlerden yardım kabul edeceğini

açıklıyordu. 30 Ocak 1964 tarihinde ise Sovyet resmi haber ajansı Tass, Kıbrıs’ın ciddi bir

saldırı karşısında bulunduğunun Kıbrıs hükümetince Sovyet hükümetine bildirildiği ve

Sovyetlerin, Kıbrıslıları Kıbrıslılardan korumak bahanesiyle Kıbrıs’a sokulacak uluslararası

kuvvetlerin sömürgeci NATO’ya hizmet edeceğini, Batılıların Kıbrıs’ın içişlerine

karışmamalarının ihtar edildiği duyuruluyordu.

Diğer taraftan Türkiye, Adada Türklere karşı yöneltilen soykırımın devam ettiğini,

Anayasal düzenin Rumların silahlı saldırısı ile Rumlar lehine değiştirildiğini ve bu durumda

müdahale hakkını kullanacağını açıklıyordu. Yunanistan ise bir Türk müdahalesi halinde buna

karşı çıkacağını belirtmekteydi.

Sorunun barışçı yollarla çözümünü sağlamak için, İngiltere ABD ile istişareden sonra

Güvenlik Konseyi’ni toplantıya çağırmıştır. Türkiye bu çağrıyı olumlu karşıladığını

açıklamıştır.

Konsey toplantılarında Rumlar Türkiye’nin müdahale hakkı olmadığını ve Zürich-

Londra anlaşmalarının geçerliliğini yitirdiğini iddia etmişlerdir. Türkiye ve İngiltere ise

garanti anlaşması, Zürich ve Londra anlaşmalarının geçerli anlaşmalar olduğu hususunda

ısrarlı olmuşlardır. Toplantı, konseyin almış olduğu 04 Mart 1964 tarihli kararı ile sona

ermiştir. Buna göre:

1. Bütün üye ülkelere, Birleşmiş Milletler Anlaşması gereği olan mükellefiyetleri

uyarınca hükümran Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki durumu kötüleştirecek veya uluslararası barışı

tehdit edecek, herhangi bir hareket veya tehditten kaçınmaları hususunda çağrıda bulunur.

2. Kıbrıs’ta kanun ve düzeni sağlamaktan sorumlu olan Kıbrıs hükümetine, tedhiş ve

kan dökülmesini önlemesi için gereken ek önlemleri alması için çağrıda bulunur.

3. Kıbrıs’taki toplum liderlerinden hareketlerine itidal çağrısında bulunur.

4. Kıbrıs’ta Kıbrıs hükümetinin kabulü ile bir Birleşmiş Milletler Barış Gücü

oluşturulmasını tavsiye eder. Kuvvetin kuruluşu, büyüklüğü Genel Sekreterin Kıbrıs,

Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık Hükümetleri ile yapacağı danışmalardan sonra tespit

edilecek.

Güvenlik Konseyi’nin almış olduğu bu karar daha sonra alınacak bütün kararların atıf

yapıldığı bir karar olacaktır. Güvenlik Konseyi’nin bu toplantısında Rumlar, Kıbrıs

Anlaşmalarının Birleşmiş Milletler Anlaşmalarına aykırı düştüğünü de iddia etmişlerdir.

Ancak bu iddiayı sadece Rusya ve Çekoslavakya destekledi.

Kararın 3. paragrafında Türk müdahalesini engellemek isteyen bir amaç yatar. Kararın

2. maddesi ile Güvenlik Konseyi, Kıbrıs hükümetine kanun ve düzeni sağlamak, tedhiş ve kan

dökülmesini önlemek için ek tedbir alması çağrısında bulunması bugün dahi ısrarla

sürdürülen, gerçekleri görmek istemeyen, haklı ve haksızın çıkar uğruna bir tutulduğu, hatta

haklının haksız ilan edildiği ibret verici bir yaklaşımın örneğidir.60 Kıbrıs hükümeti bir

ortaklık hükümeti idi ve bu ortaklık devletini ‘sadece Enosis söz konusu olduğu takdirde

ortadan kaldırılması’ gerektiğini söyleyen ve bunun için eyleme geçen Makarios’u ‘tedhiş ve

kan dökülmesinin önlenmesi için ek tedbir almaya’ davet etmekle, tedhiş ve kan dökenin

Rumlar olduğunu Konsey ne yazık ki görmezlikten gelmiştir. Konsey bu kararı ile Rum

tedhişçiliğini teşvik etmiştir.

Makarios’u, Kıbrıs hükümetinin meşru ve tek temsilcisi olarak kabul eden bu anlayış,

maalesef 25 yıl geçmesine rağmen değişmemiştir, kısa zamanda değişeceği de

beklenmemelidir.

2. KONSEY’İN 4 MART 1964 TARİHLİ KARARINDAN SONRA KIBRIS’TAKİ

GELİŞMELER VE OLAYLAR

Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964 tarihli kararının alındığı Konsey toplantısı,

İngiltere’nin talebi ve ABD Başkanı ile istişare ile gerçekleşmiştir. İngiltere’nin toplantıyı

davet gerekçesi “Kıbrıs’ta güvenliğin bozulmasından ötürü ortaya çıkan acil durumu

görüşmek, çözüm getirici tedbirleri almak…” olmuştur.

Oysa Konsey güvenliği bozan ve barışı tehlikeye sokan her türlü kanunsuzluğu yapan

taraf olan kurulmuş siyasal düzeni Enosise ulaşmak için yıkan ve fiilen Rumların kontrolüne

giren bir Kıbrıs hükümetine “kanun ve düzeni sağlama, tedhiş ve kan dökülmesini önleme”

60 Güner Aktuğ, a.g.e, s. 88.

çağrısında bulunmuştur. Tedhiş ve zorbalıkla Rumların denetiminde olan bir hükümet

kendisinin bozduğu düzeni nasıl sağlayacaktı?

Güvenlik Konseyi’nin bu kararı denilebilir ki Kıbrıs’ta bütün siyasal düzenin tamamen

yıkılmasında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ayakta kalabilen temellerinin de Enosis adına tahribinde

Rumlara ileri adım atmalarında temel bir dayanak oldu.61

Konsey kararı, Kıbrıs’ta yaşanan gerçeklerle bağdaşmadığı için korunması arzulanan

barış daha da bozuldu.

Karardan üç gün önce Yunanistan Başkanı Yorgo Papandreu’ya gönderdiği 1 Mart

1964 tarihli mektup, Makarios’un “… Sizin gibi ben de Yunan ulusunun bir bütün olduğuna,

Kıbrıs’ın bu bütünün bir parçasını oluşturduğuna ve Atina’ya bir bütün olarak Helenizmin

merkezi olarak baktığına inanıyorum…”62 olarak belirttiği düşüncesi Kıbrıs’ta iki ulusal halkın

ortaklığına ve siyasal eşitliğine dayanan Cumhuriyetten Türklerin niçin dışlandığının ve

Türklere yönelen soykırım hareketinin nedenlerini ve hedefini gösteriyordu.

4 Mart 1964 tarihli B.M. Güvenlik Konseyi kararına rağmen Ada’daki durumun daha

da kötüleşmesi, Rumların tüm Kıbrıs üzerinde saldırılara devam etmesi nedeni ile Türkiye

hükümeti, Makarios’a verdiği 13 Mart 1964 tarihli bir nota ile Türklere yönelen saldırılar

durdurulmadığı takdirde müdahale hakkını kullanacağını bildirir.

Kıbrıs’taki olaylar durmuyor, Türk bölgelerine saldırılar çoğalıyordu. Makarios

İnönü’ye gönderdiği 29 Mart 1964 tarihli mektupla Türk Alayının kampına dönmesini

istiyordu. 4 Nisan 1964’te Erenköy’e ilk Rum hücumu başlatıldı, Makarios General Grivas’ın

Ada’ya getirilmesi için girişimlere devam kararı aldığını açıkladı. Öte yandan Türkiye, Cento

ve NATO nezdindeki girişimleri ile olayların durdurulmasına çalışmış, bu saldırıların

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararının ihlali olduğunu, Makarios’un İttifak

Anlaşması’nın feshini tanımadığını bildirerek bu fesh kararının Kıbrıs’taki durumu daha da

kötüleştireceğini anlatmak istemiştir.

Makarios İttifak Anlaşmasını feshetmekle de yetinmedi ve bir Rum ordusu

kurulduğunu açıkladı. Rumların, Yunan subaylarının komutasında bir Rum ordusu kurmaları

ve bunu Milli Muhafız Ordusu yasası ile de yasallaştırmaları, Anayasa’nın yeni bir ihlali

anlamındaydı.

61 A.g.e, s. 93.

62 Güner Aktuğ, a.g.e, s. 94.

3. TÜRKİYE HÜKÜMETİNİN MÜDAHALE KARARI, “JOHNSON MEKTUBU”

VE TOPLUMLARARASI GÖRÜŞMELER

21 Aralık 1963 Rum saldırıları ile başlayan olaylar, Türkiye’deki iktidar ve muhalefet

partileri tarafından yakından izlendi ve derhal gerekli cevabın verilmesi gerektiği üzerinde

hemfikir olundu. Türk hükümetleri daha saldırıların ilk günlerinden itibaren “Kıbrıs davası

millet için her evi, her insanı her gün meşgul eden, acı olduğu kadar aziz bir davadır.

Haklıyız, bu davayı haklı bir neticeye vardırmak için, kararlıyız, bu uzun sürecektir, milletten

çok fedakârlık isteyecektir, milletimiz bu fedakârlığı yapmak için kararlıdır.”63 görüşlerine

sımsıkı sarılarak mukavemet ve mücadeledeki kararlılığını göstermiştir.

Rum saldırılarının Ada’nın her tarafına yayılması nedeniyle ilk müdahale 25 Aralık

1963 günü Kıbrıs’ta görevli Türk alayının garnizonundan çıkıp Türk mahallelerini savunmak

için mevzilere girmesi ile başladı. Aynı gün beş Türk jeti Lefkoşa üzerinde ihtar uçuşu yaptı,

ihtar uçuşu Rumlar arasında korku ve büyük panik yarattı. Makarios, İnönü’ye gönderdiği 29

Mart 1964 tarihli mektubunda Türk alayının kampına dönmesini istedi.

1964 Ağustos ayında beşbin kişilik Yunan ve Kıbrıs Rum kuvveti Erenköy’e saldırıp

2.000 kadın ve çocukla yaşlı insanları yok etme planını “Küçük Asya’nın intikamı alınacak”

diyerek başlattı. Bu kahpece saldırıyı B.M. Genel Sekreteri de durduramayınca, Türk uçakları

ihtar uçuşları yapmış ve yöreyi bombalayarak saldırganları durdurmuştur.

Öte yandan Makarios, dünyaya seslenmiş ve “Türkiye Kıbrıs’taki Türkleri kurtarmak

için Ada’ya çıkacak olursa veya bu bombardımanı durduramazsa Ada’da kurtarabileceği tek

Türk bulamayacaktır.”64 demiştir.

Makarios’un, ısrarla yürüttüğü soykırım hareketi Yunanistan’da tam bir destek

görmüştür. Yunanistan bu yolda verdiği destekle kalmamış, Ada’ya bir Türk müdahalesi

halinde böyle bir çıkarmayı önlemeye yönelik savunma tedbirlerini de üstlenmiştir.

“1964 Nisanında Kıbrıs’a giderek sahillerin ve limanların zırhlı araç taşıyan gemilerin

yaklaşması ve boşaltılması için uygun olup olmadığını ve muhtemel bir düşman çıkarması

durumunda düşmanın kullanabileceği yerleri tespit etmek için emir aldım. Tespit edilmiştir ki

düşmanın Ada’ya karşı girişebileceği bir çıkarma teşebbüsü, doğacak acil ihtiyaçları

karşılamak amacıyla Yunanistan’dan Ada’ya asker ve malzeme taşıma fikrinden, mesafenin

uzak olması nedeniyle vazgeçilmelidir. Tek çözüm yolu, muhtemel bir düşman çıkarmasını

karşılamaya yetecek kadar bir kuvvetin daha önceden Ada’ya getirilip oraya

63 Nihat Erim, Bildiğim Gördüğüm Ölçüler İçinde Kıbrıs, s. 282.

64 Rauf R. Denktaş, “Küçük Asya Felaketi ve Kıbrıs”, Yeni Kıbrıs Dergisi, Ocak 1986, s. 4.

yerleşmesidir…”65 diye başlayan Petros Arabakis bu raporunda Kıbrıs’a iki devriye botu, uzun

menzilli toplar, Erlikon ve piyade silahları, dört radar ve büyük miktarda cephane

gönderildiğini, gönderilen harp malzemelerinin çoğunun Rusya’dan satın alındığını

belirtmiştir.

“Türkiye Kıbrıs Anlaşmalarının kendisine tanıdığı haklardan ve bu anlaşmaları tatbik

edeceğinden bahsettiği vakit Yunanistan Türkiye’yi mütearruz addedeceğini söylemektedir.

Tatbikat saati geldiğinde, bunun bizim için umursanacak değeri yoktur. Ama NATO vecibeleri

ile birbirimizin yanında omuz omuza müşterek bir davayı savunmak imkânı nasıl kalacaktır?

NATO’nun bunu mütalaa etmesi lazımdır. Kıbrıs meselesi NATO’yu ilgilendirmez sözü,

bugün manasız kalmıştır. NATO taahhütlerine ve hükümlerine göre, iki müttefikin,

münasebetleri işlemez bir hale getirecek tehlikeleri NATO tetkik ve müzakere etmeye

mecburdur.”66 sözleri ile İnönü, NATO’nun Yunanistan’ın Kıbrıs’ta anlaşmaları ihlal eden

saldırgan girişimlerini önlemesinin NATO’nun taahhütlerinin ve hükümlerinin gereği

olduğunu açıklamış, NATO’yu göreve çağırmıştır.

Türkiye’nin bütün iyi niyetli girişim ve beklentilerine rağmen Kıbrıs’taki Rum

saldırılarının Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün varlığına rağmen durdurulmaması,

Makarios’un İttifak Anlaşmasını feshettiğini açıklaması üzerine Türkiye Kıbrıs’a asker

çıkarmak için Haziran 1964 tarihinde ilk ciddi girişimde bulunur, 7 Haziran 1964 tarihi

çıkarma tarihi olarak kararlaştırılır.67 Ancak 5 Haziran 1964 tarihli A.B.D. Başkanı

Johnson’nun onur kırıcı mektubu ile çıkarma kararı ertelenir. Mektup gerek yazılış tarzı

gerekse içeriği itibarıyla hayal kırıcı olduğu kadar, onur kırıcı da olmuştur.

Johnson sadece Türkiye’ye müdahale hakkı tanıyan Garanti Anlaşması’nı yorumlayış

şekli ile değil, asıl önemli olan Türk-Amerikan ve Türk-NATO ilişkilerini ortaya koyan

“Türkiye’nin girişeceği bir hareket neticesinde, ortaya çıkacak bir Sovyet müdahalesine karşı

NATO ülkelerinin Türkiye’yi savunmak mükellefiyetlerinin olup olmadığını müzakere etmek

fırsatı bulmamış oldukları…”, “askeri yardımın veriliş amaçlarından gayri gayelerle

kullanılması için A.B.D.’nin onayı gerektiği…”68 doğrultusundaki ifadeleri ile hayal kırıklığı

yaratmıştır. Truman Doktrini’nin açmış olduğu sağlam dönemi tersine çeviren bir dönüm

noktası69 olduğu kadar, Türkiye’nin artık uyanması gerektiğinin de işareti olmuştur.

65 Kemal Aşık, Rum Gizli Belgeleri, Lefkoşa, 1983, T.A.K. Yayınları I, s. 53.

66 Nihat Erim, a.g.e, s. 278.

67 A.g.e, s. 302.

68 Nihat Erim, a.g.e, s. 306.

69 Fahir H. Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, s. 789.

Batının önderi durumunda olan ve bu niteliğini kendi çıkarları gerektirince daha küçük

müttefiklerinin kulağını çekerek hatırlatan Birleşik Amerika’nın, Kıbrıs konusundaki bu

tutumu verdiği sonuçlar bakımından, kendinin ileri sürdüğü gibi tarafsızlık ya da karışmamak

değil, haksızın haklı karşısında desteklenmesi olmuştur. Bir başka deyişle Birleşik Amerika,

Kıbrıs anlaşmazlığında kendisine daha az bağımlı ve haksız olan müttefiki Yunanistan’ı,

kendisine daha sadık ve haklı olan müttefiki Türkiye’ye tercih etmiştir.70

İşin bir diğer ilginç yanı, NATO’nun geleceği açısından muhtemel bir Sovyet saldırısı

endişesini taşıyan A.B.D., Yunanistan’a benzer yükümlülüklerini hatırlatmaması, uluslararası

kuralların ve anlaşmaların Yunanistan tarafından çiğnenmesine seyirci kalmasıdır.

Dean Rusk 4 Haziran akşamı bu mektubun müsveddesini, Ankara’ya hareket etmekte

olan Dışişleri Bakan Yardımcısı George Ball’a gösterdiğinde, Türk dostu Ball, “Hayatımda

gördüğüm en kaba diplomatik notadır” demiştir.

L. ERENKÖY SAVAŞI

3 Temmuz 1964’te Atina’ya giden Grivas Atina’daki temaslarını tamamladıktan sonra

6 Ağustos 1964 akşamı Lefkoşa’ya dönmüş ve Erenköy Savaşı başlatılmıştır. Bu saldırı

sırasında Erenköy bölgesinde bulunan bir avuç mücahit çok zor durumdaydılar. Mücahitler

arasında, saldırıdan kısa bir süre önce Ada’ya gizlice çıkan Türk Cemaat Meclis Başkanı

Denktaş da bulunmaktaydı. Mücahitlerin durumu telsizle Ankara’ya bildirilerek yardım

istendi. Bir süre sonra Türk savaş uçakları bölge üzerinde ihtar uçuşlarına başladılar. İhtar

uçuşlarına rağmen Rum saldırılarının devam etmesi üzerine Türk uçakları, Rum askeri

birliklerine karşı harekâtı başlatmış ve saldırgan Rum kuvvetleri bozguna uğratılmışlardır.

Makarios alelacele Bakanlar Kurulu’nu toplayarak yenilginin sorumlusunun Grivas

olduğunu ileri sürmüş ve Sovyetler Birliği’nden yardım istenmesini talep etmiştir.

Makarios’un yardım çağrısından sonra Sovyet Başbakanı Kruşçev, Başbakan İsmet İnönü’ye

bir mesaj göndererek, Türkiye’nin “Kıbrıs’a saldırıda bulunarak üzerine sorumluluk aldığını”

öne sürmüştür. 9 Ağustos tarihinde İnönü’ye gelen mesaj 13 Ağustos’ta cevaplandırılmış ve

cevabı mesajda, Kıbrıs Rum tarafının gayri insani ve gayri ahlaki davranışlarına dikkat

çekilerek, Sovyetler Birliği’nin bu tür hareketlerin durdurulmasına yardımcı olması

istenmiştir.”71

70 Mehmet Gönlübol, Olaylarla Türk Dış Politikası, s. 357.

71 Nihat Erim, a.g.e, s. 253.

9 Ağustos günü çarpışmaların tekrar başlaması üzerine Türk uçakları Rum

kuvvetlerine karşı tekrar saldırıya geçtiler. Türk jetlerinin müdahalesi sonucu Rumlar saldırıyı

durdurmak zorunda kaldılar.

Harekâtın tamamlanmasından sonra Erenköy sahillerine yanaşan bir Türk gemisi,

bölgedeki yaralılar ile birlikte, 1 Ağustos 1964’te, Erenköy’e gizlice çıkan Denktaş’ı

Türkiye’ye getirmiştir. Harekât sırasında uçağı düşen pilot Yüzbaşı Cengiz Topel de şehit

olmuştur.

Erenköy Savaşı’nın başlarında, “Türkiye müdahale ederse kurtaracak Türk

bulamayacaktır” diyen Makarios, Türk savaş uçaklarının iki günlük harekâtından sonra

ateşkese razı olmuştur. Erenköy Savaşı sırasında Rumlar 53 ölü, 125 yaralı verirken, Türklerin

kaybı 12 şehit, 4 kayıp ve 32 yaralı idi.

Bütün dünyaca “Kanlı Noel” diye bilinen 21 Aralık 1963 olaylarının başlaması ile

birlikte Kıbrıs Türkleri 103 köyü terk etmek zorunda kalmışlardı. Bu Türkler’in sayısı

18.667’dir. Birleşmiş Milletler aracılığı ile köylerini terk etmek zorunda kalan Türklerle ilgili

araştırmaların sonuçlarına göre, 1964 yılında Lefkoşa kazasında 39, Girne kazasında 7, Baf

kazasında 49, Larnaka kazasında 21 ve Magosa kazasında 21 köy olmak üzere 124 köy zarar

görmüş, yüzlerce Türk ölmüş, binlercesi yaralanmış veya köylerini terk etmek zorunda

kalmışlardı. 1963 yılında başlayıp 1964’te devam eden olaylarda 364 Türk şehit olmuştur.72

Erenköy çarpışmalarından sonra Kıbrıs Türklerine tam bir ekonomik abluka uygulayan

Makarios, stratejik madde olduğunu ileri sürerek çimento, demir, çivi, kereste, benzin gibi

maddelerin Türk bölgesine girişini yasaklamış, bununla da yetinmeyerek, Kıbrıs Türk

Kuvvetleri Alayı’nın değiştirilmesine engel olacağını da iddia etmişti. Ancak Türkiye’nin

Eylül ayında kuvvet kullanarak Kıbrıs Türklerinin ihtiyaç duyduğu maddeleri Ada’ya sevk

edeceğini açıklamasından sonra Makarios Türk yardım malzemesinin Türk bölgesine

ulaşmasına göz yummak zorunda kalacaktır.

1964 sonuna gelindiğinde, Makarios sadece ilk amacı gerçekleştirmiş bulunuyordu:

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yıkılması. Fakat bu da çok pahalıya mal olmuş bir zaferdi. Çünkü

Enosis’e yaklaşabilmiş değildi. Resmi kayıtlara göre, 1963-1964 katliamında 364 Kıbrıs

Türkü öldürülmüştü. Lakin ondan çok daha fazlası kayıptı ve bu kayıplardan o zamandan

sonra bir daha hiç haber alınamadı. Bunun dışında 103 köydeki 25.000 kadar Kıbrıs Türkü,

sırtlarında bir tek elbiseleri ile evlerinden kovulmuş ve Kıbrıs Türklerinin birbiri üstüne

yığılmış bulunduğu mahallelere iltica etmek zorunda kalmışlardır. Eğer Makarios, kendisinin

72 Abdulhaluk Çay, a.g.e., s. 81-82.

savunmaya yemin ettiği kanunlara göre yargılanmış olsaydı, insanları kitleler halinde

öldürmekten asılması gerekirdi.73

M. 1967-1974 ARASI GELİŞMELER

1. GENEL

Erenköy savaşlarından sonra Yunanistan, Kıbrıs’a fiilen asker göndermeye başladı.

Öncü olarak gönderilen 5 bin kişilik Yunan kuvvetinin sayısı daha sonra yapılan takviyelerle

12 bine çıkarılacaktır.74

Diğer taraftan Kıbrıs Rum lideri Makarios da silahlanma çalışmalarını sürdürdü.

Erenköy çarpışmalarında Yunanistan’ın yeterli destek vermediğinden şikâyet eden Makarios,

Sovyetler Birliği’nden silah alınmasına ilişkin bir anlaşma imzaladı. Eylül ayının son haftası

içinde yapılan bu anlaşma ile Sovyet silahları Mısır üzerinden Kıbrıs’a getirilecektir.75

Kıbrıs meselesinin çözümü için 1965 yılı Mayıs ayında Türkiye ile Yunanistan

arasında başlayan görüşmeler, Kıbrıs’taki Rum-Yunan kuvvetlerinin 15 Kasım 1967’de

Boğaziçi ve Geçitkale köylerine saldırmasına kadar aralıklarla devam etti. Ancak Yunanistan,

Kıbrıs meselesinin Türkiye ile Yunanistan arasında yapılacak müzakerelerle değil, Birleşmiş

Milletler kanalıyla çözümlenebileceğine inanıyordu. Yunanistan, bu görüşmelerin devamını

da, yalnızca Birleşmiş Milletler arabulucusu istediği için kabul eder görünüyordu.

Diğer yandan Yunan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun Yunanistan’daki komünistlerle

işbirliği yapması ve Yunan ordusunda geniş çaplı bir tasfiyeye girişmesi iktidarın

düşünmesine sebep oldu. 1965 Temmuzunda Papandreu, kral tarafından başbakanlıktan

azledildi. Ancak Papandreu’nun çeşitli tertipler içine girmesi Yunan ordusunun Albay

Papadopulos liderliğinde bir hükümet darbesi yapmasına sebep oldu (21 Nisan 1967). Yeni

Yunan yönetimi, yani “Albaylar Cuntası” Kıbrıs meselesini Türkiye ile Yunanistan arasında

mevcut olan diğer anlaşmazlıklarla birlikte mütalaa etmeye başladı.

Yunanistan’daki yeni idare ile ihtilaflı olan Makarios 26 Haziran 1967 günü Rum

Temsilciler Meclisi’ni toplayarak “Enosis” kararını almaya kalkışmıştı. Bununla da

yetinmeyen Kıbrıs Rum yönetimi Kıbrıs’ta görev yapmakta olan onbin civarındaki Yunan

askerinin, Rum Milli Muhafız Ordusu’na katılmasına ilişkin başka bir karar daha aldı. Rum

73 Pierre Oberling, a.g.e, s. 9.

74 Abdulhaluk Çay, a.g.e., s. 83.

75 Salahi Ramadan Sonyel, a.g.e, s. 50-51.

yönetiminin bu kararları Dr. Fazıl Küçük tarafından B.M. Genel Sekreteri U’thant nezdinde

protesto edildi.

1967 Temmuzunda Kıbrıs’ta “bir Enosis darbesi” yapılacağı söylentisi çıkması

üzerine, Türkiye sert bir biçimde Yunanistan’ı uyarmış ve Yunanistan’ın ister istemez Türkiye

ile tekrar görüşmeleri başlatmasına sebep olmuştu. Ancak Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı

Süleyman Demirel ile Yunanistan Başbakanı Kollias arasında yapılan 9 Eylül Keşan ve 10

Eylül Dedeağaç görüşmeleri herhangi bir sonuç alınamadan sona ermiştir.

Diğer taraftan Ankara’da bulunan Rauf Denktaş, Ekim ayının son haftasında, Nejat

Konuk ve Erol İbrahim ile birlikte bir balıkçı gemisi ile Türkiye’den ayrılmış, Kıbrıs

karasularına girdikten sonra balıkçı gemisinin yedeğindeki sürat motoruna geçerek 30 Ekim

günü Karpas bölgesinde karaya çıkmışlardı. Ancak Rauf Denktaş ve arkadaşları karaya

çıktıktan bir müddet sonra Karpas Çayırova’da yakalanacaklardı. Rauf Denktaş’ın

yakalanmasından sonra Türkiye’nin yoğun baskısı üzerine Birleşmiş Milletler devreye girerek

“Türkiye’ye geri dönmesi” şartıyla, Denktaş’ın serbest bırakılması sağlandı. Türkiye, Rauf

Denktaş’ın iadesi için temaslarını sürdürürken Kıbrıs’taki silahlanma hazırlıklarını

tamamlayan Rum-Yunan kuvvetleri yeni bir saldırı hazırlığında idiler.

21 Aralık 1963 saldırılarından sonra varılan anlaşmaya göre, Rum askeri birliklerinin

Türklere ait bölgelerden geçmesi yasaklanmıştı. Rumlar 13-14 Kasım günleri Geçitkale ile

Boğaziçi arasındaki yoldan geçmek istediler. Türklerin bu teklifi kabul etmemesi üzerine

Rumlar 15 Kasım günü saldırıya geçtiler. Ağır silahların desteklediği rum saldırıları kısa

sürede gelişti ve Geçitkale ve Boğaziçi işgal edildi ve bu olaylar sırasında 27 Türk öldürüldü.

Geçitkale ve Boğaziçi’nin Rum-Yunan birliklerince işgal edilmesi üzerine, 15 Kasım

1967 akşamı Türkiye’de hükümet seviyesinde bir durum değerlendirmesi yapıldı. 16 Kasım

akşamı da Türkiye Büyük Millet Meclisi toplandı. Toplantıda, Anayasa’nın savaş ilanına ve

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesine ilişkin 66. maddesine dayanarak

Kıbrıs’a müdahaleyi öngören karar, meclisteki 435 üyenin 432’sinin oyu ile kabul edildi.76

TBMM’de alınan kararın akabinde İskenderun’da Türk donanması çıkarma

hazırlıklarına başladı. Diplomatik temaslarını da sürdüren Türk hükümeti, 17 Kasım günü

Yunan hükümeti ile “dost ve müttefik” hükümetlere Türkiye’nin çıkarma kararını bildirdi,

Türkiye, çıkarmanın durdurulması için “20 bin Yunan askerinin Ada’yı terk etmesi, Grivas’ın

76 Fahir H. Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, s. 799.

Kıbrıs’tan çıkarılması, can ve mal kaybı için tazminat verilmesi ve Türk bölgelerinin ihlal

edilmemesi”ni istedi.77

Ertesi günü Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri’nin alarm durumuna geçirilmesinden

sonra Türk jetleri Kıbrıs üzerinde uçmaya başladı. Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale kararının

kesinlik kazanması üzerine A.B.D. Başkanı Johnson, özel temsilcisi Cyrus Vance’i bölgeye

gönderdi. Bu arada Birleşmiş Milletler de gerginliği önlemek amacıyla harekete geçmişti.

Cyrus Vance’nin Ankara, Atina ve Lefkoşa’daki temasları sırasında Türkiye 13 maddelik

ikinci bir muhtıra verdi. Cyrus Vance aracılığı ile Yunanistan’a verilen notaya uyulmadığı

takdirde, Türkiye müdahalede bulunacaktı. Nota’da şu hükümler yer alıyordu:

1- Türkiye ve Yunanistan 16 Ağustos 1960 Lefkoşa Anlaşması gereğince, Kıbrıs’ın

muhtariyet, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığını kabul edecektir.

2- Ada’daki iki cemaatle birlikte, Türkiye ve Yunanistan’ın rızası olmadan Ada’nın

statüsünde ve 1960 Lefkoşa Anlaşması’nda hiçbir değişiklik yapılmayacaktır.

3- Taraflar, anlaşmalar dışı Kıbrıslı olmayan askeri kuvvetlerinin Kıbrıs’tan

çekilmesini kabul ederler. Çekilme azami iki ay içinde tamamlanmış olacaktır.

4- Tarafların bu hususlara uydukları, evvela Yunanistan, bilahare Türkiye tarafından

ilan olunacaktır.

5- Kıbrıslı olmayan Yunan kuvvetlerinin tahliyesine başlanması üzerine Türkiye,

buhranın giderilmesi için askerini hudutlardan çekerek, tahkimat yapmaktan imtina edecek ve

Kıbrıs’taki mücahitlerini çekmeye başlayacaktır.

6- Grivas bir daha Ada’ya dönmemek şartı ile geri çekilmiş olacaktır.

7- EOKA teşkilatı tamamen dağılacak, soydaşlarımıza karşı herhangi bir sabotaj,

yıpratma ve sindirme hareketlerinde bulunmayacaktır.

8- Anlaşmalar dışı olarak Ada’ya sokulmuş bulunan bütün silah cephane ve mühimmat

çekilecektir. Rum Milli Muhafız Teşkilatı lağvedilecektir.

9- Türkiye ve Yunanistan, Ada’da tam manasıyla pasif bir faaliyette bulunacaktır.

10- Kıbrıs’taki B.M. Barış Gücü birliklerinin sayısı arttırılacak ve Türkiye ile

Yunanistan arasındaki anlaşmaların takipçisi Birleşmiş Milletler olacaktır.

11- Boğaziçi ve Geçitkale köylerinde yapılan saldırılarda işlenen cinayetlerin hesabı

sorulacak, ölenlerin yakınlarına tazminat verilecek, hasarlar tamir olunacaktır.

77 F. Kürşat – M. H. Altan – S. Ergeli, Kıbrıs’ta Yunan Emperyalizmi, İstanbul, 1978, s. 236.

12- Kıbrıslı Türklerin Ada içinde ve Ada dışında seyahat serbestliği olacak, ticaret

serbestliği tanınacak, işleyecekleri suçlardan sadece Türk cemaatine karşı sorumlu

bulunacaklardır.

13- Mevcut buhranın giderilmesi için Yunanistan bugün kabul ettiği şartları yerine

getirmez ve zaman zaman Ada’daki Makarios idaresi Türklere yeni birtakım baskılarda

bulunursa, Türk hükümeti hiç kimseyi haberdar etmeden Kıbrıs’a fiili müdahalede bulunacak

ve istediği şartlar tahakkuk edinceye kadar, Ada’yı askeri yönden kontrol altında

bulunduracaktır.”

Türkiye’nin ileri sürdüğü bu şartları Yunanistan kabul etmek zorunda kaldı. Yunan

Dışişleri Bakanı Pipinellis 2 Aralık’ta yaptığı açıklamada, Yunanistan’ın anlaşmaların dışında

Kıbrıs’a gönderdiği bütün kuvvetleri geri çekeceğini, buna karşılık Türkiye’nin de savaş

hazırlıklarını durduracağını bildirdi. Daha sonra Kıbrıs’taki Yunan askerlerinin geri

çekilmesine başlanıldı. Yunan kuvvetlerinin geri çekilmesi 16 Ocak 1968’de tamamlanacaktır.

Aralık ayı boyunca sürdürülen çalışmalar sonunda, 29 Aralık 1967’de Geçici Türk

Yönetimi’nin kurulması kararlaştırıldı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Zeki

Kuneralp ve Baş Hukuk Danışmanı Suat Bilge ile Kıbrıs Türk Toplumu’nun önde gelen

üyelerinin katıldığı toplantıda, Geçici Türk Yönetimi’nin, 1960 Anayasası’nın öngördüğü

düzen yerine gelinceye kadar görevde kalması kararlaştırıldı.

Geçici Türk Yönetimi’nin çalışma esaslarını ortaya koyan temel 19 maddenin en

önemlileri şunlardır:

Madde 1- Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 16 Ağustos 1960 Anayasası hükümleri tatbik

edilinceye kadar, Türk kesiminde yaşayan bütün Türkler Geçici Türk Yönetimi’ne

bağlanacaklardır.

Madde 2- Türk bölgelerinin yönetimi için gerekli kanunlar Temsilciler Meclisi Türk

üyeleri ve Cemaat Meclisi üyelerinden kurulu Geçici Türk Yönetimi Meclisi tarafından

yapılır. Temsilciler Meclisi Başkan vekili bu meclisin başkanıdır.

Madde 5- 16 Ağustos 1960 Anayasası’na göre vaaz edilen bütün kanunlar geçerli ve

yürürlükte sayılırlar.

Madde 7- Türk bölgelerinde yürütme görevi, Geçici Türk Yönetimi Yürütme Kurulu

tarafından ifa edilir. Bahse konu yürütme kurulu, Cumhuriyet devrinin üç bakanına (savunma,

iç ve dış münasebetler üyeliği, tarım ve tabii kaynaklar üyeliği, sağlık işleri üyeliği) ek olarak

altı yeni üyeden, 1) Eğitim-Kültür ve öğretim işleri üyesi, 2) Sosyal Yardım-Belediye-Vakıf ve

Kooperatifler üyesi, 3) Adalet İşleri üyesi, 4) Maliye ve Bütçe işleri üyesi, 5) Çalışma ve

Komünikasyon işleri üyesi, 6) İktisadi İşler üyesi teşekkül eder. Cumhurbaşkanı yardımcısı bu

kurulun başkanı, Türk Cemaat Meclisi’nin Başkanı ise bu kurulun astbaşkanıdır.

Madde 16- Geçici Türk Yönetimi’nde yargı görevi, bağımsız Türk mahkemeleri

tarafından yürütülür.

Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi, kendi emeğimiz, alın terimiz, mücadele ve direnme

fedakârlığımızın eseridir. Normal bir devleti teşkil eden yasama, yürütme ve yargı organları,

polis ve mücahit ordusu ile yönetimimiz tam yetkili bir otorite haline gelmiştir.”78

Geçici Türk Yönetimi’nin ilanı Kıbrıs Rumları tarafından büyük bir tepki ile

karşılandı. Rauf Denktaş’ın 13 Nisan 1968’de Kıbrıs’a dönmesinden sonra toplumlar

arasındaki ikili görüşmelerin tekrar başladığı görülür. Denktaş ile Klerides Beyrut’ta

görüşmeleri yeniden başlattılar. Daha sonra da 12-13 Mart’ta Türk-Yunan görüşmelerine

Atina’da devam edilmiştir. Atina görüşmelerinden sonra Ankara’da bir görüşme yapılmış, iki

taraf teknisyenlerinin 20 Mayıs’ta Viyana’da bir araya gelerek anlaşmaya varılan noktalar

hususunda rapor hazırlamalarına karar vermişlerdir.

Bu rapor Türk ve Yunan Dışişleri Bakanlarının 26 Haziran’da Londra’da yaptıkları

görüşmelerde müzakere edilerek kabul olunacak, Beyrut’ta başlayan ve üç gün süren

Denktaş-Klerides görüşmelerine de 24 Haziran’dan itibaren Birleşmiş Milletler gözetimindeki

Ledra Palas Oteli’nde devam edilecektir.

Bölgesel Otonomi esaslarına dayalı görüşmeler hiçbir sonuç alınamadan 15 Temmuz

1974 Nikos Sampson darbesine kadar devam etti. Kıbrıs’taki Makarios yönetimi ile arası

açılan Yunan Cunta idaresi, Makarios’u devirmek için hazırlıklarda bulunuyordu. Bu iş için

1972 yılında gizlice Kıbrıs’a gönderilen Grivas, Rum Milli Muhafız Ordusu ile Kıbrıs’taki

diğer silahlı grupları Makarios’a karşı organize etmeye başlattı.

1964’ten sonra Türk bölgelerine uygulanan kuşatma, Kıbrıs Türklerini kendi içine

kapanık, geceleri ve gündüzleri mevzilerde geçen, üretim yapmayan ve Türkiye’den gelen

yardımlarla geçinen bir toplum durumuna düşürmüştü.

İçte yönetimi tümü ile ele alıp yeniden organize eden Türk Mukavemet Teşkilatı,

“Genel Komite” adlı bir yürütme organı oluşturdu. Eski Bakanlar Kurulu üyelerinden oluşan

bu komite günlük zorunlu işleri yerine getiriyordu. Cemaat Meclisi ve Temsilciler Meclisi

üyeleri ise yasama işlerini yürütüyordu. Böylece Kıbrıs Türkleri kendi bağımsız devletlerine

giden yolda ilk adımı atmış oluyorlardı.

78 F. Kürşat – M. H. Altan – S. Ergeli, a.g.e, s. 240.

Türklerin toplandığı bölgelerde yavaş yavaş ayrı bir devlet örgütlenmesine gidilirken,

mahkemeler çalışıyor, binlerce göçmene barınacak konut, yiyecek, içecek, giyecek sağlanıyor,

polis ve eğitim örgütü Türk yönetimine bağlı olarak çalışmaya başlıyordu. Kısacası Türkler,

daha merkezi yönetimden dışlanır dışlanmaz kendi kendilerini yönetebilecek yetenek,

örgütlenme düzeyi, bilinç ve kapasitesinde olduklarını kanıtlamışlardır. Eğer bağımsız devlet

o günlerde dışlanmanın hemen ardından gerçekleştirilen bir olgu olsaydı, daha doğrusu oluşan

bağımsız yönetim adı konularak dünyaya o günün koşullarında ilan edilseydi, Kıbrıs

sorununun aldığı şekil çoktan değişecek ve belki de bugün tek yasal yönetim olarak Rum

yönetimini tanımayacaktı.

O günlerde Ada’ya gelen yüzlerce gazeteci ve yazarın Rumların yaptıkları saldırıları

ve katliamları anlatan objektif haber ve gözlemleri bu doğrultuda çok olumlu bir kamuoyu

yaratmıştı.

Ne var ki bu yapılamadığı gibi 4 Mart 1964 tarihinde B.M.’de alınan karara Kıbrıs

Türk liderinin tüm uyarılarına karşın Türkiye’nin de olumlu oy vermesi bugüne kadar gelen

en büyük bir haksızlığın ve yanılgının doğmasına neden olmuştur. Bu karara göre ortaklık

cumhuriyetini yıkan ve ortağını silah zoru ile yönetimden dışlayan Rum liderliği yasal Kıbrıs

hükümeti olarak tanınmış, Türkler de yasal hükümete karşı ayrılıkçı bir tavırla isyan eden

asiler durumuna düşürülmüştür.

Bugün dahi bunun cezasını çekiyoruz. 1964’ten sonra toplam 103 Türk köyü terk

edilmiş, 30.000 kişi işsiz kalmış, 150 yerleşim merkezindeki 100.000 Türk, Kızılay’ın

yiyecek yardımları ile yaşamak zorunda kalmıştı. Türkler kendi bölgelerinde egemendi ama

işgal edilen verimli arazilerini Rumlar çalıştırıyordu. Kuşatma altındaki bölgelere “stratejik

maddedir” gerekçesi ile çimento, kum, çakıl, çivi, yedek parça, radyo, telefon, kamyon,

traktör, deri, ayakkabı, kışlık ceket, eldiven, çorap, pardüse, yünlü giyecek, çanta, termos

şişeleri vb. eşyaların girmesi yasaktı.

Açıktı ki Rum yönetiminin niyeti direnişçileri kışın soğuğuna karşı dayanıksız

bırakmak, morallerini bozmak ve savunmayı çökertmekti. Bunun yanında Türklerin

kuşatıldıkları bölgelerin girişlerine konan utanç barikatları da köylerden şehirdeki hastanelere,

okullara ve yakınlarını ziyarete gelen köylüler de saatlerce ve bir işkenceye dönen insanlık

dışı yoklamalara ve hakarete maruz kalıyorlardı.

Bu yoklamalarda dövmeler, anadan doğma soymalar, barikatlardan alıp götürmeler,

yiyeceklerin dökülüp saçılması hiç eksik olmuyordu. Açlık ve yoksulluktan ve Türk bölgesine

girmesi yasaklanan ilaçların eksikliğinden dolayı göçmen kamplarında, göçmenlerin topluca

yerleştirildikleri okul ve sinemalarda salgın hastalıklar vardı. Türkiye’den gönderilen

yiyeceklerin gemilerden boşaltılması için engellemeler yapılıyor, gümrük isteniyordu.

Türkiye’nin gönderdiği 13 milyon dolar ve B.M. Göçmen fonundan alınan 2 milyon

dolar ile maaşlar ödeniyordu. Bu dönemde herkes yöneticiler dâhil olmak üzere eşit bir

şekilde 30 Kıbrıs Lirası almaktaydı. Bu dönemde Rum yönetimi Türkiye’den gelen paraların

ve uluslararası yardımların da kendilerine akması sonucu Rum yerleşim yerlerine büyük

yatırımlar yaptı. Oteller, yollar, binalar, barajlar yapıldı. Her Rum köyüne elektrik ve su

götürüldü.

Oysa aynı dönemde yüzden fazla Türk köyü ve 30 binden fazla köylü elektriksiz ve

susuzdu. Bütün bu olumsuz koşullara karşın tüm Türk kantonlarında göçmenler için kamplar

inşa edildi. Türk göçmenler 1974 Türk müdahalesine kadar bu kamplarda kaldı. Bu süre

içinde göçü teşvik eden ve göç edeceklere her türlü kolaylığı gösteren Rum liderliği

10.000’den fazla Türk’ün Avustralya, İngiltere ve Kanada’ya göçüne neden oldu.

Bu durum Birleşmiş Milletler raporlarına şöyle yansıyordu:

“Durum, Kıbrıs hükümetinin askeri bir çözüm yerine ekonomik baskılarla bir çözüm

aradığına işaret etmektedir.” (S/5950 189 nolu B.M. belgesi)79

Rum yönetiminin bu tutumu sadece Türkleri ekonomik açıdan çökertmeyi ve teslim

olmayı sağlamalarını değil, aynı zamanda iki halk arasındaki ilişkileri ve güveni kökünden

dinamitlemeyi da amaçlamaktaydı. Bu süre içinde 1965 yılında Rumlar, B.M.’nin gözü

önünde Erenköy, Lefke, Mağosa bölgeleri ile daha birçok yerde saldırılarını sürdürdü. Kutsal

yerlerden Hala Sultan Tekkesi işgal edildi ve Türklerin ziyaretine kapatıldı.

1966’da da saldırılar sürdü. Mora, Meluşa, Arçoz ve daha birçok köye saldırıldı. Bu

arada ovadaki Türk çobanlara, tarlalarındaki köylülere, evinin bahçesindeki sivil insanlara

açılan ateşlerle 10’dan fazla Türk öldürüldü veya yaralandı. Tedhiş B.M. gözetiminde

eksilmeden sürdürüldü. 1967’de daha geniş saldırılara girişen Rumlar bir yıl içinde toplam

600 olaya sebebiyet verdiler.

Bu arada 1964’ten beri Rum liderliği tarafından yurda girişi yasaklanan ve Türkiye’de

sürgünde yaşamak zorunda kalan Türk Cemaat Meclis Başkanı Rauf Denktaş, 31 Ekim

1967’de Necat Konuk ve Erol İbrahim ile birlikte kiraladıkları bir sandalla, gizlice Ada’ya

çıkmaya çalışırken, Yunan askerleri tarafından tutuklandılar. 12 gün tutuklu kaldıktan sonra

Türkiye’nin baskısı ile serbest bırakıldılar ve geri Türkiye’ye döndüler. (12 Kasım 1967)

79 Sabahattin İsmail, a.g.e, s. 352.

1967 ilkbaharı başlarında Grivas, izole halde bulunan Türk köylerine karşı saldırılara

başladı. Bu saldırılar, 14 ve 15 Kasım’da Larnaka bölgesindeki Ayios Theodoros (Boğaziçi)

ve Kophinou (Geçitkale) köylerine yapılan saldırılar ile tırmanma noktasına ulaştı. Bu iki

köyde 30’dan fazla Kıbrıs Türkü öldürüldü. Bunlar arasında yaşlı bir karı kocanın üç oğlu ile

gazyağına batırılmış bir battaniyeye sarılmış 80 yaşındaki bir ihtiyarın canlı olarak yakılması

da vardı.80

15 Kasım günü Grivas liderliğinde Rum ve Yunan birlikleri Geçitkale ve Boğaziçi

köylerine karşı saldırıya geçti. Böylece yeni bir kriz dönemine girildi. 15 Kasım günü

Geçitkale ve Boğaziçi köylerine saldıran Grivas liderliğindeki Rum ve Yunan birlikleri top ve

havan ateşi ile saatlerce köyün az sayıdaki mücahitleri ve sivil insanlar üzerine mermi

yağdırmaya başlamışlardı, iki saat süren ve zırhlı araçlarla desteklenen saldırı sırasında

çoğunluğu sivil olmak üzere 28 kişi katledildi. Yaşlı insanlar bombalarla parçalandıktan sonra

üzerlerine benzin dökülerek yakıldılar. Bu arada olaya sadece seyirci kalan ve bir kez daha

Türklerin güvenliğini sağlayamayacağı açığa çıkan B.M. Barış Gücü, Rumların engellemeleri

üzerine yaralıları bile hastanelere götüremedi. Birleşmiş Milletler askerlerinin silahları alındı

ve telefonları kesildi.

Geçitkale ve Boğaziçi köylerinin işgali sivil insanların katledilmesi, tüm köy

nüfusunun esir alınarak köyden uzaklaştırılması bir anda tüm Ada’da gerginliği arttıran bir

etken oldu. Türkiye saldırıya çok sert tepki gösterdi.

Türkiye saldırının derhal son bulmasını, işgal edilen köylerin boşaltılmasını,

köylülerin tekrar evlerine geri dönmesini istedi. Bu arada 17 Kasım’da toplanan T.B.M.M.

gerekirse Yunanistan’la savaşa dahi girilebileceği şeklinde bir karar aldı.

Hemen ardından Yunan sınırı ile İskenderun Mersin bölgelerine asker kaydırmaları

başladı. Büyük şehirlerde karartma uygulaması başladı.

A.B.D. ise geçmişte olduğu gibi yine devreye girerek müdahaleyi önlemeye çalıştı.

A.B.D., İngiltere ve Kanada ortak hareket ederek ve Kanada Dışişleri Bakanı Pearsen şifahi

önerilerde bulunur. Bu arada A.B.D. Dışişleri Bakanı Cyrus Vance ile NATO Genel Sekreteri

Manlio Brosio da arabuluculuk amacı ile mekik diplomasisine başlarlar. 24 Kasım’da

toplanan NATO Bakanlar Kurulu konuyu görüşür. Sonuçta ise Türkiye’nin müdahaleden

vazgeçmek için ileri sürdüğü koşullar kabul edilir.81

80 Pierre Oberling, a.g.e, s. 12.

81 Sabahattin İsmail, a.g.e, s. 353-354.

2. MAKARİOS’A KARŞI YÜRÜTÜLEN İKTİDAR MÜCADELESİ

Grivas’ın artık hedefi O’na göre Enosis’e en büyük engel teşkil eden Makarios’tu.

Gerçekten de Makarios, politikasında çok büyük değişiklikler yapmıştı. Enosis’in tek başına

Rumlar veya Yunanlılar marifetiyle gerçekleşemeyeceğini Türkiye’nin bu konuda en büyük

engeli oluşturduğunu görmüştü. O’na göre mesele beynelmilel platformda destek sağlamakla

halledilebilirdi. Diğer yandan Kıbrıs Rumların seçimle işbaşına getirdikleri bir

Cumhurbaşkanı idi. Enosis’te Yunanistan’ın Kıbrıs’ta bir valisi durumuna düşmek

istemiyordu.82

Grivas EOKA tedhiş örgütünü yeni baştan organize etmeye çalıştı, böylece yeni

teşkilat EOKA-B adıyla sahneye çıkmıştı. O zamanlara kadar Makarios yanlısı bir tutum takip

eden ve hatta Aspida yeraltı teşkilatını açıklayan Nikos Sampson, Grivas’ın bu son

teşkilatlanma teşebbüsüne destek olmaya başladı.

Yunan cuntasınca desteklenen Grivasçı grup, kendi yönlerinden durumun müsait

olduğu gerekçesi ve bir oldu-bitti ile Enosis’in hemen gerçekleştirilmesini savunuyordu.

Bunun karşısında olan Makariosçular ise Enosis’in zaman aşımı içinde gerçekleştirilmesi

düşüncesindeydiler. Buna göre Enosisin bir oldu-bitti ile hemen ilan edilmesi bir Türk

müdahalesine neden olabilirdi. Bu nedenle, Türkiye’yi harekete geçirmeden zaman aşımı

içinde bu iş pekâlâ gerçekleştirilebilirdi.

Burada şuna işaret etmek istiyorum. Her iki cephenin de amacı Enosis idi.

Anlaşamadıkları tek nokta, işin zamanlaması açısından iki grup arasındaki anlaşmazlık

giderek büyümüş ve bir silahlı çatışmaya dönüşmüştür.83

Ancak mücadelenin oldukça hızlandığı bir sırada, 27 Ocak 1974 günü Grivas

Limasol’da saklı bulunduğu kuyumcu Makarios Hristodulis’in evinde öldü.84 28 Ocak’ta aynı

evin bahçesine gömüldükten sonra 1 Şubat 1974’te Grivas’in ölümü açıklandı. Grivas’ın

ölümünden sonra, EOKA-B’nin liderliğini, Grivas’ın yardımcısı Georgios Karusos üstlendi.

Grivas’la birlikte Erenköy çarpışmalarına katılan Karusos, 1971 yılında Grivas’la birlikte

gizlice Ada’ya çıkmıştı. Tedhiş hareketleri ile Enosis mücadelesinin başarıya ulaşamayacağı

düşüncesinden hareketle, ‘mücadelenin siyasi alana kaydırılması’nı savunan Karusos’a büyük

bir tepki gösteren bir grup EOKA’cı karşı harekete geçtiler. Bunun üzerine Karusos, 16 Şubat

82 Süleyman Oğuz, Kıbrıs-Ekonomik ve Sosyal Yönleriyle, 1975, İstanbul, s. 45-47.

83 Vehbi Zeki Serter, “Kıbrıs’ta 15 Temmuz 1974’te Düzenlenen Rum-Yunan Askeri Darbesi ve Mutlu Türk

Barış Harekatı’nın Başlaması (20 Temmuz 1974)”, Türk-Yunan İlişkileri Bildirileri, Üçüncü Askeri Tarih

Semineri, Genel Kurmay Basımevi, Ankara, 1986, s. 347.

84 F. Kürşat – M. H. Altan – S. Ergeli, Kıbrıs’ta Yunan Emperyalizmi, İstanbul, 1978, s. 247.

1974’te Yunanistan’a kaçmak zorunda kaldı. EOKA-B içindeki iç mücadele Makarios’a

istediği fırsatı vermişti. Makarios 25 Nisan 1974’te yayınladığı bir bildiri ile EOKA-B’yi

kanun dışı bir teşkilat olarak ilan etti.85

26 Haziran 1974’te yapılan bir açıklamada EOKA-B’nin Yunanistan’dan verilen

emirlerle yönetildiği ve Yunan milli istihbaratı ile münasebetinin bulunduğu, bundan böyle

Rum Milli Muhafız Ordusu’nun Kıbrıs Rum Yönetimi’ne bağlanacağı ilan edildi. 4 Temmuz

1974 günü Rum Temsilciler Meclisi birleşiminde konuşan Nikos Sampson, Rum Milli

Muhafız Ordusu’ndan 5 bin askerin terhis edilmesini şiddetle protesto etti.

Başpiskopos Makarios’un bu tutumu karşısında Atina için yapılacak başka bir şey

kalmamıştı. Makarios hakkındaki kararın verilmesi üzerine, Kıbrıs’taki Yunan Kara

Kuvvetleri Komutanı Yarbay Konstantinos Kobokis Atina’ya çağrıldı. Daha sonra

Yunanistan’a çağrılan Rum Milli Muhafız Ordusu (RMMO) Komutanı General Georgis

Denissis ile RMMO Genelkurmayı’nda görevli Mihalis Georgitsis’e de, Konstantinos

Koboksi’ye emredildiği gibi “Makarios’un öldürülmesi pahasına mutlaka darbe yapılması”

emri verildi. Ayrıca darbenin 15 Temmuz sabahı yapılması da planlanmıştı.

Bu sırada Makarios, Trodos dağındaki yazlık evinde hafta tatilini geçiriyordu. Maglis

adlı bir Rum işadamı Makarios’a darbeyi haber verdi ise de Makarios hiç bir tedbire lüzum

görmemişti.

Planlandığı üzere 15 Temmuz sabahı RMMO’na ait üç tank başkanlık sarayına

saldırdı. Ancak Makarios, saraydan gizlice çıkarak Baf’a kaçtı. Bu arada Rum Milli Muhafız

Ordusu’na bağlı birlikler de Strovolo’daki Cikko Manastırı’na bağlı Medohiyon ile

Makarios’un Girne’deki yazlık sarayı Bel la Pais’e baskın yapmışlardı. Ancak Makarios

bulunamadı.

Saat 9.00’da Rum Radyosu, Lefkoşa Havaalanı ve Telekomünikasyon Merkezi’nin

işgali tamamlanmış, Rum Radyosu’ndan Yunan Milli Marşı çalınmasına başlanmış ve saat

09.10’dan itibaren de radyodan darbecilerin açıklamaları okunmaya başlanmıştı. Ancak,

darbeciler Makarios yanlısı polislerin mukavemete başlaması üzerine saat 10.00’da radyodan

“Makarios’un öldüğü, mukavemete teşebbüs edenlerin derhal öldürüleceği”ni ilan etmek

zorunda kalacaklardı.

Darbenin yapılması ve arkasından Rumlar arasında çatışmaların başlaması Kıbrıs Türk

kesiminde büyük bir telaş yaratmıştı. Türk lideri Rauf Denktaş, Bayrak Radyosu’ndan bir

85 F. Kürşat – M. H. Altan – S. Ergeli, a.g.e, s. 270.

mesaj yayınlayarak “darbenin Rumlar arasında bir iç mesele olduğu, Türkleri

ilgilendirmediği”ni vurguladı. Ayrıca Türkiye’nin müdahalesini de talep etti.86

86 Abdulhaluk Çay, a.g.e, s. 96.

İKİNCİ BÖLÜM

KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

A. KIBRIS ADASI’NIN JEOPOLİTİK ÖNEMİ

1. GENEL

Tarih boyunca çevre ülkelerin ve süpergüçlerin Kıbrıs ile yakından ilgilenmelerinin

başlıca nedeni Ada’nın jeostratejik önemi nedeniyle Asya, Afrika, Akdeniz ve Hint

Okyanusu’na hâkim olmak bakımından arz ettiği durumdan kaynaklanmaktadır. Nitekim

1571’de kendi topraklarının güvenliği bakımından Kıbrıs’ı fetheden Osmanlı Devleti’nin bu

toprağına daha sonraları o devirde dünyanın en büyük emperyalist gücü olan İngiltere göz

dikmiş ve Ada’yı ele geçirmek için Osmanlı Devleti’nin düştüğü güç durumdan

yararlanmasını bilmiştir.

Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları arasında adeta bir eklem durumunda olan Akdeniz’in

doğusunda bulunan bu küçük Ada üzerinde tarih boyunca çeşitli istilaların, mücadelelerin

devam etmesinin en önde gelen nedeni, adanın jeopolitik ve jeostratejik değerinin öneminden

kaynaklanmaktadır. Kıbrıs Adası coğrafi konumu itibari ile Doğu Akdeniz’in takriben ortasına

yakın bir yerde bulunmakta ve bu konumu ile bu bölgenin kontrol altında tutulmasında etkili

olmaktadır.

Türkiye’nin güney sahilleri ve limanları, keza Suriye, İsrail, Süveyş Kanalı ve Mısır’a

uzanan bölgedeki deniz yolları, tamamıyla Ada’nın etki ve kontrol alanı içinde bulunmaktadır.

Ada Akdeniz’den gelen bütün istikametlere Ortadoğu’yu kapatmakta ve/veya açmaktadır.

Ortadoğu devletlerinin deniz yolu ile Akdeniz’den yapacakları bütün ticari faaliyetler Ada’nın

etkisi altındadır. Ortadoğu’nun zengin petrol ürünü potansiyeli göz önüne alındığında Ada’nın

önemi biraz daha artmaktadır. Bu öneme paralel olarak Süveyş Kanalı ile bağlanan dünya

deniz ticaret yolunun da Ada’nın etkisi ve kontrolünde olduğu düşünüldüğünde Kıbrıs’ın

jeostratejik önemi bir bakışta tamamıyla ortaya çıkmaktadır.

Kıbrıs’ın Süveyş Kanalı açıldıktan sonra önemi daha da artmıştır. Kıbrıs Adası

Asya’nın anahtarı durumundadır.87 Ada, Akdeniz’de işgal ettiği bu önemli yer dolayısıyla

eline geçiren devletlere pek çok avantajlar sağladığından tarih boyunca, jeostratejik

kıymetiyle doğru orantılı olarak değerlendirilmiş ve devletlerin elde etmek ve elde tutmak

87 Cemal Özkan, Güncel Konular, Genel Kurmay Basımevi, Ankara, 1986, s. 73.

gayretlerinin Ada üzerinde birleşmesine neden olmuş, bu böylece doğu ile batı politikalarının

zaman zaman müdahalelerine neden teşkil etmiştir.

Kıbrıs Adası dünyanın en zengin petrol rezervlerine sahip olan Ortadoğu üzerinde

kontrol kurmaya ve bu bölgeye el atmaya imkân veren Doğu Akdeniz’deki konumu ile

jeostratejik önemini devam ettirmektedir. Kıbrıs, uygun deniz ve hava üssü karakteri ile Doğu

Akdeniz’de deniz ve hava üstünlüğü kurmak isteyen güçler için bulunmaz bir uçak gemisi

özelliğine sahiptir.

Makedonyalı Büyük İskender bu konuda şunları söylemiştir: “Kıbrıs elimizde

bulunduğu takdirde denizde mutlak hâkim biz olacağız ve Mısır üzerine kolay iniş yapmak

için yol açılmış olacaktır.” Adada deniz ve hava üslerine sahip olan güçler Ortadoğu’da ortaya

çıkabilecek durumlara süratle müdahale etme imkânına sahip olurlar. Bu nedenle 1960’ta

Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına rağmen İngilizler Ada’dan tamamen

çekilmemiş, Ağrotur ve Dîkelya’yı egemen İngiliz usûlleri bölgesi olarak muhafaza

etmişlerdir.

Ada’nın konumu aynı zamanda Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’e yönelik etkin bir

elektronik istihbarat ve elektronik harp merkezi olmaya imkân vermektedir. İngiltere’nin

Ada’da kontrolünde bulundurduğu Dikelya ve Ağrotur üsleri bölgesindeki elektronik

tesisleriyle bütün Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’i kontrol ettiği de bilinen bir gerçektir.

2. KIBRIS’IN TÜRKİYE İÇİN JEOSTRATEJİK ÖNEMİ

Kıbrıs Adası Türk milli güvenliğini sağlama bakımından çok büyük değer ve önem

taşımaktadır. Kıbrıs Adası Türkiye’nin güney limanlarına hâkim bir konumdadır. Ada’nın

düşman elinde bulunup bulunmaması Anadolu için bir ölüm kalım sorunudur. Kıbrıs’ın

Türklerin her zaman denetiminde olması ve Ada’daki askeri durumun bir dost devletin

egemenliği altında olması şarttır.88

Türkiye’nin Akdeniz’e açılan bütün kapılarını kapamaktadır. İskenderun Körfezi ile

Mersin Limanı’nın emniyeti Kıbrıs Adası ile sağlanır veya tehdit edilir. Kıbrıs Adası’nın

yabancı bir devletin elinde bulunması, güneyden Anadolu’nun emniyetini tehlikeye sokar.

Özellikle Yunan kuşatma çemberinin tamamlanmasına neden olur. O kadar ki, Batı

Anadolu’ya bir çıkarma halinde Kıbrıs’tan İskenderun ve Mersin bölgelerine yapılacak bir

88 Camp, Bell Mc. Kinnom; Turkey and Greece, 1968, s.I 17.

Yunan hareketi, Türk ordusunun gerisine çeşitli yönlerden etkili olur. Bu nedenle Türkiye’yi

güney bölgelerinde büyük birlikler bulundurmak zorunda bırakır.

Yunanistan bilhassa son yıllarda kendisi için tehlikenin kuzeyden değil Türkiye’den

geldiğini ileri sürerek “Yeni Savunma Stratejisini uygulamaya koymuş ve savunma sistemini

buna göre değiştirme gayreti içine girmiştir… Bundan ötürü eski NATO Genel Sekreteri

Joseph Luns’un da dediği gibi “Yunanistan bu kompleksinden kurtulamadığı sürece,

tehlikenin doğudan geldiğini söylemeye devam edecektir.”89

Kıbrıs adasının Türkiye’nin elinde veya kontrolünde bulunması Doğu Akdeniz ve

hatta dolaylı olarak tüm Akdeniz denizyollarının kontrolünde Türkiye’yi söz sahibi yapar.

Ortadoğu’ya yapılacak müdahalelerde Kıbrıs bir üs olarak kullanılabilir. Kıbrıs’ın

Yunanistan’ın eline ve/veya kontrolüne geçmesi halinde Ege Adaları ile birlikte Akdeniz’de

Türkiye’yi tecrit eden halka tamamlanmış olur.

Kıbrıs adasının Türkiye’nin elinde ve/veya kontrolünde olması halinde Türkiye’nin

Ortadoğu ve Afrika ile olan deniz ticaret yolları emniyet altında bulundurulur ve bölgede

nüfusumuzun devamı sağlanmış olur. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu Kıbrıs’ı elinde

bulundurduğu müddetçe bu hususu sağlamış; ancak 1878’de Ada’yı İngiltere’ye devrettikten

sonra Doğu Akdeniz’deki üstünlüğünü yitirmiştir.

Kıbrıs’ın düşman bir devlet elinde bulunması Türkiye’nin derinliklerine tesir

edebilecek hava ve deniz üssü olarak kullanılmasına imkân verir. Türkiye’nin Doğu

Akdeniz’de etkinliğinin ve egemenliğinin devamı ancak Kıbrıs adasının elde ve / veya kontrol

altında bulundurulması ile sağlanabilir. Genel bir harp vukuunda, müttefik yardımlarının

denizden emniyetle Türkiye limanlarına gelmesi Kıbrıs’ın elimizde ve/veya kontrolümüzde

bulunması ile sağlanabilir.

Kıbrıs’ın Türkiye için jeostratejik önemini Atatürk şöyle vurgulamıştır: Güneyde

askeri bir tatbikatı izleyen Atatürk etrafında bulunan subaylara “Türkiye’nin yeniden işgal

edildiğini ve Türk kuvvetlerinin sadece bu bölgede mukavemet ettiğini farz edelim. İkmal

yollarımız ve imkânlarımız nerededir?” sorusunu sorar. Subaylar birçok görüş ve düşünceleri

ileri sürerler. Atatürk hepsini sabırla dinler. Sonra elini haritaya uzatır ve Kıbrıs’ı işaret ederek

“Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır.

Kıbrıs’a dikkat ediniz; bu ada bizim için çok önemlidir.” der.

89 Cemal Özkan, Güncel Konular, Genel Kurmay Basımevi, Ankara, 1986, s. 52.

Kıbrıs’ın jeostratejik önemi çok iyi bilinmektedir ki adada 1955’lerden beri devam

eden bugünkü sorun Kıbrıs’taki bir avuç Türk’ün sorunu olmaktan çıkmış ve 60 milyonluk

Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli sorunlarından biri haline gelmiştir.

3. KIBRIS’IN YUNANİSTAN İÇİN JEOSTRATEJİK ÖNEMİ

Kıbrıs Adası, coğrafi konum itibarıyla Yunanistan için kendi ülkesinin güvenliği

açısından öneme haiz değildir. Yunanistan’a saldırmak isteyecek bir devletin Kıbrıs’a sahip

olması ve Kıbrıs’ı harekât üssü olarak kullanmasının Ada’nın uzaklığından dolayı hiçbir

yararı yoktur.90 Yunanistan’ın Kıbrıs’la olan ilgisi kendi güvenliğini sağlamaktan ziyade

Ada’daki Rumlarla milli değerler bakımından bağlantısı ve adanın “Megali Idea” ülküsü

çerçevesinde yayılmacılık emellerinin hedeflerinden birisi olması dolayısıyladır.

Yunanistan’ın Ege’de olsun, Kıbrıs’ta olsun veya uluslararası girişimlerde olsun,

büyük ölçüde tek taraflı emrivakiler ve ‘de facto’ durumlar yaratarak bugüne kadar “Megali

Idea” politikasını bilinçli ve başarılı olarak uygulama imkânı bulduğu tarihsel bir gerçektir.91

Kıbrıs’ın M.Ö. 337-107 yılları arasında Makedonya istilası hariç tarihin hiçbir devrinde

Yunanlıların olmadığı, tarihi bir gerçektir. Bu gerçeği 1907 yılında Winston Churchill,

“Adanın Yunanistan ile tarihi ve coğrafi münasebetleri olduğu iddiası, hayal mahsulüdür.”

demek suretiyle açıkça ifade etmiştir. 1878 yılında Osmanlı Devleti tarafından adanın geçici

olarak egemenliği Osmanlı Devleti’nde saklı kalmak koşulu ile İngilizlere verilmesinden

sonra, Türklerin birçoğunun Anadolu’ya göç etmesi sonucu Türk çoğunluğu azalarak yerini

Rumlara terk etmiştir. İngilizlerin Adaya gelmesinden itibaren Rumlar Yunanistan’ın desteği

ile “Megali Idea” hedeflerinden birisi olan Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı (Enosis) yönünde

çalışmışlardır. 1964 yılında o dönemin Yunanistan başbakanı Papandreu Selanik

Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada “Kıbrıs doğuya doğru Büyük İskender’in yolunu

takip edecek ve Helenizm’in doğu istikametindeki merkezi olacak” demek suretiyle Rum-

Yunan ikilisinin emellerini açıkça ortaya koymuştur.

Adanın Yunanistan’ın eline geçmesi halinde Yunanistan’a sağlayacağı faydaları şöyle

özetleyebiliriz:

(a) Yunanistan’ın Megola-idea’sının gerçekleşmesi için önemli bir adım atılmış olur.

(b) Yunanistan bu suretle ebedi düşman olarak belirlediği Türkiye’yi batı ve güneyden

kuşatma imkânı elde eder ve Türkiye’yi tehdit altında bulundurur.

90 Camp, Bell Mc. Kinnom; a.g.e, s.I 19.

91 Cemal Özkan, a.g.e, s. 53.

(c) Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki üstünlüğünü ve kontrolünü ortadan kaldırır ve

müttefik yardımlarını sekteye uğratır.

(d) Yunanistan’ın Anadolu’nun güney sahillerine yöneltebileceği taarruzi bir harekât

için yığınak bölgesi veya üs teşkil eder.

(e) Yunanistan, adada üslendirebileceği uçak ve füzelerle Anadolu’nun özellikle

Mersin Limanı ve İskenderun Körfezini etki altına almış olur.

(f) Yunanistan, Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’deki deniz ve hava yollarını kontrol altında

bulundurmasından istifade ederek Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da her bakımdan söz sahibi bir

ülke haline gelir.

(g) Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı gelecekte çıkması muhtemel bir Türk-Yunan harbinde

Yunanistan’a çok büyük askeri ve ekonomik avantajlar sağlar. Megali Idea doğrultusunda Batı

Anadolu’ya yapılabilecek bir Yunan çıkarması halinde, Kıbrıs Yunanistan’ın elinde bulunduğu

takdirde buradan İskenderun ve Mersin bölgelerine yapılacak bir çıkarma harekâtı ile Yunan

orduları batı cephesindeki Türk ordularının gerisine müessir olur.

(h) Ege Adaları’nın Akdeniz’i ve Karadeniz’i bir diğerine karşı kapatmasıyla elde

ettiği politik üstünlük, Kıbrıs elinde olduğu takdirde daha da artacaktır. Bu durum

Yunanistan’ı Akdeniz, Ortadoğu ve Süveyş’i kontrol eden stratejik noktalara sahip bir ülke

haline getirecektir.

4. KIBRIS’IN BATI İÇİN JEOSTRATEJİK ÖNEMİ

XX. yüzyılın sonlarına doğru yaklaşırken tüm dünyada köklü değişiklikler meydana

gelmektedir. Sosyalist blokta meydana gelen önceden tahmin edilmesi güç olan bu değişmeler

sonucu tüm Doğu Avrupa ülkelerinde komünist rejimler yıkılmış, demokrasi yolunda

gelişmeler başlamış, Varşova Paktı dağılmış, Akka imzalanmış, Avrupa ve Asya’da birçok

bağımsız devlet kurulmuştur. Böylece, Avrupa’nın bölünmüşlüğü sona ermiş, Doğu-Batı

ilişkilerinde yüzyılımızın en iyi durumuna gelinmiş ve Soğuk Savaş’ın ve nükleer dehşet

dengesinin yerine belirsizlik ve istikrarsızlıklar ortamı içerisinde sürdürülen demokratikleşme,

insan hakları, işbirliği ve diyalog faaliyetleri artmıştır. Soğuk Savaş koşullarının kaybolması

ve A.B.D. ile eski Sovyetler Birliği arasındaki rekabet ve çatışma ortamının bu şekilde son

bulması ile birlikte batı ülkelerinde yeni değerlendirmeler yapılmaya başlanmıştır. Bunlara

göre Türkiye’ye batı stratejisi çerçevesinde ağırlık kazandıran temel unsur A.B.D.’nin

Sovyetler Birliği’ni “Çevreleme” stratejisi içindeki önemli yeri idi. Eski Sovyetler Birliği’nin

ideolojik tehdidi tamamen, askeri tehdit ise kısmen son bulduğuna göre Türkiye’nin

jeostratejik değerinde ciddi bir azalmanın olduğu düşünülüyordu. Körfez Savaşı bunun böyle

olmadığını açıkça ortaya koymuştur. Türkiye’nin coğrafyası Batı için öneminin hiçbir zaman

azalmamasını dikte ettirmektedir.

Sovyet İmparatorluğu’nun ortadan kalkmasıyla dünya dengeleri değişmiş, süper güç

olarak A.B.D. tek başına kalmıştır. Değişen dünya dengeleri içerisinde konum ve jeostratejik

önemi itibarıyla Türkiye bazı iddiaların aksine hem NATO hem de dünya siyaseti içerisindeki

önemini yitirmemiş, tam aksine bu değişimler Türkiye’yi Ortadoğu, Balkanlar ve Orta Asya

ekseninde kilit ülke durumuna getirmiştir.

Rus Ordusu, halen A.B.D.’den sonra dünyanın en güçlü ordusu olma sıfatını muhafaza

etmektedir. Bu ordu Rusya federasyonunun kontrolünde büyük konvansiyonel ve nükleer

güçlerden müteşekkil bir tehdit olarak ortada durmaktadır. Her ne kadar Varşova Paktı’nın

dağılmış olması merkezi Avrupa’ya olan tehdidi büyük ölçüde azaltmışsa da diğer bölgeler

için aynı şeyi kesin olarak söylemek mümkün görünmemektedir.

Rusya federasyonunun yanı sıra Kafkasya bölgesinde ABD ve NATO’nun önemli

gayret ve faaliyetleri bulunmaktadır. ABD’nin Kafkaslar’da Rusya Federasyonunun önünü

tıkama çabaları bir gerçektir.

B.D.T.’de halen büyük bir belirsizlik ve istikrarsızlık hüküm sürmektedir.

Belirsizliklerin ne zaman, nerede, hangi şartlar altında ve hangi sonuçlarla ortaya çıkacağı

tahmin edilememektedir. Bu dev gücün büyük bir ölçüde belirsizlik ve istikrarsızlık içinde

olması, bunların yaratacağı sonuçların dev gibi olacağı düşünülmekte ve tedbirli olmak

zorunluluğunu yaratmaktadır.

Eski Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’daki temel ulusal çıkarının, gerek petrol

zenginliği, gerekse stratejik konumu dolayısıyla önem kazanan Ortadoğu’da mümkün olduğu

kadar geniş bir nüfuz sağlamak, en azından A.B.D.’nin kendisini çevreleme politikasına karşı,

bu çemberi kıracak bazı halkaları kontrolünde bulundurmak ve bu suretle bir yandan kendi

güvenliğini güneyden kontrol altına alırken, diğer yandan da tarihi emeli olan “Sıcak

Denizlere İnme”yi dolaylı yollardan gerçekleştirmek şeklinde özetlenebilir. B.D.T.’nin de

aynı temel ulusal çıkarı devam ettirmeye çalışacağı değerlendirilmelidir.

Batının özellikle A.B.D.’nin Akdeniz’de ve Ortadoğu’daki nüfuz üstünlüğünü

B.D.T.’ye kaptırmamak için politikalar üreteceği ve faaliyetlerini yönlendireceği

beklenmektedir.

Kıbrıs’ın batı blokunun kontrolünde olması batıya aşağıdaki avantajları sağlar:

(a) Bölgeler arası yapılacak stratejik madde ikmalini deniz ve kara yolu ile

kolaylaştırır ve emniyete alır.

(b) Mütecavize en yakın mesafeden mukabil darbenin vurulmasında deniz, hava ve

füze üssü olabilir.

(c) İskenderun-Erzurum-Tiflis istikametinde veya Süveyş’e Suriye, Lübnan üzerinden

girişilebilecek bir harekâtta bir yığınak bölgesi olabilir.

(d) Doğu Akdeniz’deki tarafsız ülkeler üzerinde kuvvet gösterisi ve baskı yapma

imkânları bahşeder.

(e) İcabında Anadolu’dan yapılacak tahliyeyi kolaylaştırır.

(f) Doğu Akdeniz’de deniz ve hava üstünlüğünün kazanılmasını kolaylaştırır.

(g) Elektronik dinleme, yönetme ve haberleşme yönünden önemli bir üs teşkil eder.

(h) B.D.T.’nin Süveyş Kanalı istikametinde denizlerden ve Basra Körfezi

istikametinde karadan ve havadan yapacağı harekâtın, denizden ve havadan alınacak karşı

tedbirlerle yanına tesir eder ve onu tedbir almaya zorlar.

(i) Doğu Akdeniz’de de etkili bir denizaltı harekâtına imkân sağlar.

(j) Türkiye’yi güneyden tehdit eder, tecrit eder veya destekler.

(k) Ortadoğu ülkeleri üzerinde, kontrol kurmayı ve petrol bölgelerine el atmayı

kolaylaştırır.

(l) Tarafları kuvvet ayırmaya zorlar.

Yukarıda sıralanan hususlar nedeni ile batı ve özellikle A.B.D.’nin gayesi, Kıbrıs

Adası’nın güvenilir müttefik ülke veya ülkelerin kontrolünde bulunması, herhangi bir şekilde

adayı doğunun nüfuzu altına sokabilecek gelişmelere müsaade edilmemesidir. A.B.D. çeşitli

verilerle zaman zaman Ortadoğu’ya yönelik olarak icra ettiği deniz ve hava harekâtında

rahatlıkla kullanabildiği İngiliz üslerini adada herhangi bir tehdide maruz kalmadan aynen

muhafazası A.B.D. için Kıbrıs’taki vazgeçilmez asgari şarttır.

Batının ihtiyaç duyduğu petrolün bir kısmı Ortadoğu’dan İskenderun Körfezi’ne boru

hatları ile akıtılmaktaydı. Dünyadaki son gelişmelerden sonra bağımsızlıklarını yeni ilan eden

Azerbaycan ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin sahip olduğu petrolün de boru hatları ile

Akdeniz’e akıtılması önem kazanmıştır. Bu yönden Türkiye ile Azerbaycan arasında Mart

1993’te ilk anlaşmalar yapılmış, Bakü- Ceyhan petrol boru hattı tesis edilmiş bu da Kıbrıs

adasının Türkiye için önemini daha da artırmıştır.

Kıbrıs üzerinde Türk-Yunan çatışmaları, bu iki devletin batıdaki dost ve

müttefiklerinin güdeceği politikaları güçlendirmektedir. Batının ada üzerindeki jeopolitik ve

stratejik avantajları, adanın Türkiye veya Yunanistan kontrolünde bulunmasından bugün için

zarar görmez. Batının menfaatleri, adanın iki müttefikinden birinin elinde bulunması ile de

olumsuz etkilenmez. Ancak, Ada’nın Türkiye’ye rağmen her yönüyle daha zayıf olan

Yunanistan’ın elinde veya güdümünde bulunması, Batı’nın daha çok işine gelir.

5. SONUÇ

Kıbrıs adası coğrafi mevkii olarak Doğu Akdeniz’in merkezi bir yerinde bulunmakta

ve bu konumu ile bölgeyi kontrol altında tutmakta etkili olmaktadır. Bütün hâkimiyet

teorilerinin içinde yer alan jeopolitik değerler noktası olarak ortaya çıkan Kıbrıs’ın ihtiva

ettiği stratejik bir hedef yoktur. Ada bütünüyle stratejik bir hedeftir. Jeostratejik önemi kontrol

ettiği stratejik hedeflerden ileri gelmektedir.

Kıbrıs Adasının jeopolitik ve jeostratejik değeri, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’in kontrol

edilmesinde oynadığı rolden ileri gelmektedir. Adanın stratejik değeri özellikle deniz ticaret

yolları ile başlıca hava yollarından biri üzerinde bulunması ile artmakta ve doğu ile batı arası

menfaat çatışmalarına sahne olmaktadır. Ada, bütün Ortadoğu ülkelerini kontrol eden

“Batmayan bir uçak gemisi” durumundadır.

Kıbrıs, jeostratejik bakımdan Doğu Akdeniz’de eski çağlardan beri büyük önem

taşımıştır. Doğu’ya ilerlemek isteyen Batı, adayı sürekli bir “Atlama Taşı” gibi kullanmış,

Batıya yönelen Doğu ise gerisinde bir çıbanbaşı bırakmak istemiştir.

Ortadoğu zengin petrol kaynakları ile dünyanın en hassas politik bölgelerinden birini

teşkil etmektedir. Bu bölgenin kalbi İskenderun-Basra-Süveyş üçgenidir. Kıbrıs coğrafi mevki

itibarıyla bu üçgenin iki köşesi olan İskenderun ve Süveyş’i kontrol altında bulundurmaktadır.

Ortadoğu hâkimiyetini kurmak iddiasında olan devletler için Kıbrıs, Ortadoğu’nun anahtarıdır

denebilir.

Kıbrıs Adası Doğu Akdeniz’in kontrolünde önemli bir yer tutmaktadır. Akdeniz’de

üstünlük kuran güçler Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkeleri üzerinde de nüfuz sahibi

olmuşlardır. Osmanlı Devleti Kıbrıs’ı kaybettikten sonra Doğu Akdeniz’den silinmiş ve Doğu

Akdeniz ülkeleri üzerinde denge sağlayan nüfuzunu kaybetmiştir. İngiltere ise Doğu

Akdeniz’deki üstünlüğünü ancak Kıbrıs’ı ele geçirmekle kabul ettirmiş, Süveyş ve Ortadoğu

politik gelişmelerini kendi çıkarları istikametinde yöneltme imkânı bulmuştur.

II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Akdeniz’in kontrolünü elinde bulunduran

İngiltere ve NATO İttifakı çerçevesinde bu rolü tedricen A.B.D.’ye bırakmıştır. NATO

stratejisi açısından da Sovyet yayılmasının önlenmesi için Ortadoğu ve Akdeniz’in

savunulması önem kazanmıştır.

Türkiye için Kıbrıs’ın jeostratejik önemi her şeyden önce Türkiye’nin güneyinin

güvenliği ile ilgilidir. Türkiye’nin güneyden coğrafi güvenliği adanın düşman bir devletin

eline geçmesi halinde tehlikeye düşer. Yunanistan eline geçmesi halinde Ege adaları ile

birlikte Türkiye’yi Akdeniz’de tecrit eden halka tamamlanmış olur.

Atatürk, güneydeki bir tatbikat sırasında “Efendiler Kıbrıs düşman elinde bulunduğu

sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz bu ada bizim için çok

önemlidir.” diyerek adanın Türkiye için önemini ifade etmiştir. Hiç şüphesiz Kıbrıs’ın Türkiye

için diğer bir önemi de adada yaşayan Türk halkının güvenliğinin sağlamasıdır. Bu

sorumluluk 1960 Garanti Anlaşması’nın Türkiye’ye yüklediği ahdi bir yükümlülük olup bu

yükümlülüğü yerine getirmek Türkiye’nin bölgede ve dünyada itibarı ile de ilgilidir.

Türkiye Azerbaycan ile yaptığı anlaşma ile Azerbaycan petrollerinin İskenderun

Körfezi’ne boru hatları ile akıtılmasını başlatılmıştır. Bu boru hattı ile Orta Asya Türk

Cumhuriyetleri petrollerinin de dünyaya açılmasında Türkiye’nin Akdeniz limanlarının

kullanılması mümkün olabilecektir. Bu durumda Türkiye’ nin Akdeniz limanlarının

emniyetini sağlayan Kıbrıs’ın önemi çok daha fazla artmış olacaktır. Adanın düşman bir

devlet eline geçmemesi ve tamamının Türk kontrolünde bulunması hayati önem arz

etmektedir.

Kıbrıs Adası’nın coğrafi konum itibarı ile Yunanistan için kendi ülkesinin güvenliği

bakımından da hiçbir önemi yoktur. Yunanistan’ın Kıbrıs’la olan ilgisi kendi güvenliğini

sağlamaktan ziyade adada kendi ırkından saydığı Rumlarla birleşmek ve adayı Enosis yoluyla

kendi anavatanına katmak istemesindendir. Enosis, Yunanistan’ın Megalo İdea olarak

isimlendirilen ve kurulmasından beri Türkiye aleyhine yürüttüğü yayılmacılık politikasının bir

parçasını oluşturmaktadır. Megalo İdea doğrultusunda Türkiye’nin zayıf düşürülerek bu

hülyanın parça parça gerçekleştirilmesi önem kazanmaktadır. Kıbrıs’ın Yunanistan’ın eline

geçmesi ile Türkiye kuşatılır ve stratejik üstünlük sağlanır. Adanın Yunanistan’ın eline

geçmesi halinde Ege’den sonra Akdeniz’de de avantajlı duruma gelecek olan Yunanistan

bütün Ege ve Akdeniz kıyılarımızı gözetleme, deniz ulaştırmasına daha yakından müessir

olabilme ve adada kuracağı hava üstünlüğü ile şimdiye kadar ulaşamadığı bölgelerimize

havadan taarruz etmek imkân ve kabiliyetine kavuşmuş olur.

Sonuç olarak;

Değişen dünya dengeleri içinde Türkiye’nin jeostratejik önemi artmaktadır ve bu

önem içerisinde Türkiye’nin Akdeniz limanları da değer kazanmaktadır. Türkiye’nin

güneyden emniyetini sağlayan Kıbrıs’ın jeostratejik önemi artmıştır ve artmaya devam

etmektedir. Hem Türkiye’nin güney emniyetinin sağlanması, hem de Kıbrıs’ta yaşayan Türk

toplumunun güvenliğinin sağlanabilmesi için Kıbrıs’ın düşman bir devlet eline geçmesi

mutlaka önlenmelidir. Bu bakımdan Kıbrıs sorununun çözülmesi yönünde yapılan baskılara

her ne pahasına olursa olsun göğüs gerilmelidir. Bulunabilecek bir çözüm şeklinde sadece

Kuzey Kıbrıs’ın yarı bağımsız veye tam bağımsız olması yeterli görülmemelidir. Türkiye’nin

menfaatleri Kıbrıs’ın tamamının güvenlik altında bulundurulmasını gerektirmektedir.,

Kıbrıs’ın tamamının statüsünde söz sahibi olunarak, Kıbrıs’ın güneyinin düşmanca emeller

için kullanılmasına mutlaka engel olunmalıdır.Türkiye’nin garantörlük hakkından ve Kıbrıs’ta

olumsuz yöndeki gelişmeleri önleyecek ve/veya caydıracak silahlı güç bulundurmaktan asla

vazgeçilmemelidir.

B. YUNANİSTAN’IN KIBRIS POLİTİKASI

Barış harekâtına değin geçen süreçte Rumların silahlanması, Türkleri öldürmelerinin

gerçek nedenlerini görmek için Yunanistan’ın Kıbrıs politikasına ana hatları ile de olsa

bakmak gerekmektedir. Çünkü 20 Temmuz 1974 harekâtını hazırlayan olayların yaratıcısı ve

tasarlayıcısı Yunanistan’daki Cunta olmuştur. Kıbrıs’ta yaptırılan darbenin amacı hem

ülkedeki iç yönetimsel başarısızlığı örtmek hem de Etniki Eterya’nın tarihsel amacını bir an

önce gerçekleştirmektir.

Yunanistan’ın Kıbrıs konusundaki politikası Etniki Eterya kapsamındadır. Daha önce

belirttiğimiz gibi Enosis aslında büyük ilke olan “Megali ldea”nın bir parçasıdır. Megali İdea;

yalnızca bağımsız bir Yunan devletinin kurulması değil, antik Yunanistan’ı ve Bizans’ı

diriltmek hevesi ile Osmanlı topraklarında yayılmacı bir görüşün savunucusu olmuştur.

Kıbrıs’ın karşımıza çözülmez bir sorun olarak çıkışının önemli bir etkeni olan

Yunanistan’ın yayılmacılık isteklerinin ne denli yersiz, anlamsız ve haksız92 olduğunu görmek

için Türk Kurtuluş Savaşı’na bakmak gerekiyor. Bilindiği gibi, ilk Anti-Emperyalist savaşı

veren Türkiye sınırlarını Edirne ve Kars’ta tutmuştur. Türk Ordusu o günün koşullarında

Makedonya’ya da gidebilirdi ama gitmedi. Çünkü kendi topraklarını yabancı egemenliğinden

kurtarmak için savaşmakla; yayılmacılık amacıyla savaşmak arasında uzlaşmaz çelişki vardır.

Yunanistan’ın Kıbrıs politikası bu uzlaşmaz çelişkinin göz ardı edilmesiyle biçimlenmiştir.

Geleneksel dış politikaları Etniki Eterya programında belirlenmiştir ve bu programda da

Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması belirlenen ilkeler arasındadır.

92

Yunanistan’ın Kıbrıs politikası, Yunan Pan Helenizminin bir parçası ve uzantısıdır.

Zaman zaman, Yunanistan’ın Kıbrıs politikası Kıbrıs-Rum yönetiminin politikası ile çatışsa

da, amaç her ikisi içinde Enosis ve Enosise varmak için Kıbrıs’ı tam bağımsız devlet

durumuna getirmektir.93

Kıbrıs bağımsız “yapay bir devlet” olarak yaratıldıktan sonra üçlü garanti altına

alınarak gerektiğinde yasal bir müdahalenin yolu açılmıştır. Yunanistan hep bu müdahale

hakkının kaldırılması için savaşım verdi ve Kıbrıs’ın bağımsız devlet olduğunu öne sürdü.

Halbuki tarihsel gelişim sürecine baktığımızda Türkiye’nin bu yasal hakkı olmasaydı,

Yunanistan’ın anında Kıbrıs’ı alacağını görüyoruz.

Daha önceki tarihlere gitmeden Yunan politikacılarının ve devlet yöneticilerinin bazı

demeçlerine göz atmak, Yunan politikasını belirtmek için yeterli olacaktır.

Kıbrıs konusunda Yunan politikasının da çizdiği zikzakları belirtmek bakımından

Yunan Dışişleri Bakanı Palamas’ın 23 Ocak 1964’te Cumhuriyet’e verdiği demece kısaca

değinmekte yarar var. Palamas’a göre: “Yunanistan için Enosis söz konusu değildir. Kıbrıs

problemi Kıbrıslılarındır. Bırakalım onlar aralarında çözüm bulsun, haklı ve haksız yanları

tartışılsın. Biz Türk-Yunan ilişkilerine bakalım, halkları fazla tahrik etmek müessif olaylara

yol açar. Kıbrıs probleminin Birleşmiş Milletler’e götürülmesinde Yunanistan ve Kıbrıs’ın

yararı yoktur. Bu iş Birleşmiş Milletler’e gitmeden hallolunacaktır.”94

Palamas’ın bu demecinden iki gün sonra 25 Ocak 1964’te EOKA, Türkleri öldürmek

amacıyla eyleme geçiyordu. Daha önce anlatılan soykırım olaylarının yoğun yaşandığı 1964

yılının ortalarında Yunan Başbakanı G. Papandreu seçim konuşmalarında Makarios’un Kıbrıs

tezinin savunuculuğunu yapmıştır. Üstelik bu dönem Türk-Yunan dostluğu adına parlak

söylevlerin yapıldığı dönemdir.

Nisan 1964 ortalarında, Papandreu’nun Kıbrıs konusunda Yunan politikasını açıklayan

on maddelik bildirisi Türk-Yunan dostluğunun bunalıma girdiğini gösteren en açık bir kanıttır.

Bildiriye göre:95

1. Yunan hükümeti, Helenizmin Kıbrıs’taki halk mücadelesini kayıtsız olarak

destekler.

2. Yunan Hükümetinin politikası şudur: Barış fakat taarruz halinde savunma.

93

94

95

3. Zürih ve Londra Anlaşmalarının tatbik edilmediği ortaya çıkmıştır. Bu anlaşmalar,

durumu bir çıkmaza sürüklemiştir. Milletlerarası askeri kuvvetlerin ve yeni bir siyasi çözüm

aramakla görevli arabulucunun Kıbrıs’ta bulunmasının sebebi budur.

4. Makarios’un ittifak anlaşmasını feshetmesi, gerçek durumu doğrulayan bir olaydır.

5. Milletlerarası askeri kuvvete itimadımız tamdır ve Ada’daki Yunan Birliğini,

milletlerarası kuvvet komutanının emrine vermeyi gönül rızasıyla kabul etmiş bulunuyoruz.

6. Kıbrıs’taki arabulucunun görevi, Kıbrıs Devleti için yeni bir siyasi çözüm yolu

aramaktır. Arabulucunun görevini başarıya ulaştırması için kendisine iyi niyetle yardıma

hazırız.

7. Kanımıza göre, Kıbrıs meselesi için uygulanması mümkün bir tek çözüm şekli

vardır: Milletlerarası adalet ve gerçek demokrasi ilkelerinin Kıbrıs’ta uygulanması. Yüzde

yirmi oranında küçük bir azınlığın, yüzde seksen oranındaki büyük çoğunluğa iradesini kabul

ettirmesi, çağımızın anlayışına aykırı düşmektedir. Bu demokrasi değil, fetihtir ve bir başka

çağa aittir. Papandreu’ya göre, gerçek bir demokrasi için tek çözüm yolu, çoğunluğun yönetim

haklarının tam anlamıyla korunması ve azınlığı denetleme haklarının teminat altına

alınmasıyla mümkündür. Papandreu, bugünkü durumda Türk azınlık haklarının Birleşmiş

Milletler aracılığı ile garanti altına alınmasının mümkün olduğu görüşündedir.

8. Tek çözüm yolu, Kıbrıs halkına egemenlik haklarını tam manası ile kullanarak

geleceği hakkında karar verme imkânı sağlayacak tam ve kayıtsız bağımsızlıktır.

9. Arabulucunun Birleşmiş Milletler Anayasası ilkelerine uygun bir çözüm bulma

çabaları sonuç vermezse, mesele Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na getirilecektir.

10. En büyük arzumuz, komşumuz Türkiye ile mükemmel münasebetlerin idamesini

sağlamaktır, iki büyük lider Venizelos ve Atatürk tarafından kurulan dostluğun dayanağı

karşılıklı yüksek menfaatler olmuştur. Bu yüksek menfaatler halen mevcuttur.

Papandreu’ya bu bildirinin yayınlanması ile ilgili olarak, tam bağımsızlık deyiminin

kendi kaderini bizzat tayin hakkını kapsayıp kapsamadığı sorulmuş, Papandreu verdiği

cevapta, “Evet kendi kaderini kendi tayin siyasi bir sistem değil, bağımsız bir devlete ait olan

bir haktır.” demiştir.

1964 yılının Mayıs ayında, Alman Spiegel Dergisi’ne verdiği bir demeçte “Bağımsız

bir devlet olarak Kıbrıs’ın bir gün Akdeniz’in Küba’sı, yani komünistler için sıçrama tahtası

olabileceği korkusuna Enosis son verecektir.” demiştir. Enosis sonunda Kıbrıs’ın

otomatikman NATO üyesi olacağını da belirterek Kıbrıs’ın İsviçre’deki kantonal sistem gibi

taksim fikrini reddetmiş, bunun bir iç savaşa yol açacağını iddia etmiştir.96

Görüldüğü gibi Yunanistan Enosis’i bağımsızlığa giden yol olarak benimsetmek

istemektedir. Halbuki Enosis, Etniki Eterya programına göre, Kıbrıs’ın Yunanistan’a

katılması anlamındadır.

Kıbrıs’taki Türklerin öldürülmelerinin doruğa tırmandırıldığı 1967 yılında,

Yunanistan’da 21 Nisan 1967’de Faşist Cunta ihtilal yaparak yönetime gelmişti. Acaba bu

dönemde Yunanistan’ın Kıbrıs’a bakışı değişti mi? Mayıs sonlarında, Lefkoşa’da yayınlanan

Patris Gazetesi, Atina muhabirine atfen verdiği bir haberde, Yunan askeri hükümetinin Kıbrıs

konusunda görüşünü şöyle özetledi:

1. Yunan hükümeti çözüm yolu olarak sadece Enosis’i görmektedir.

2. Enosis barışçı yollarla aranacaktır. Kraliyet Konseyinin kararına göre ikili

görüşmelere devam edilecektir.

3. Türkiye’ye ne Kıbrıs’ta ne de Yunanistan’da toprak tavizi verilmeyecektir.

Federasyon veya taksimi öngörecek direkt veya endirekt bir idare şekli kabul edilmeyecektir.

4. Kıbrıs Türkleri’nin azınlık hakları garanti altına alınacaktır.

5. İngiltere ve A.B.D. gibi ülkelere herhangi bir üs verilmesi düşünülmemektedir.

6. Herhangi bir çözümün Yunanistan tarafından kabul edilmesi Kıbrıslı Rumlarca

onaylanması gerekmektedir.

C. 15 TEMMUZ DARBESİNİ MÜTEAKİP TÜRKİYE’DEKİ GELİŞMELER

15 Temmuz 1974 sabahı dünya ajansları önemli bir haber geçmiştir. Uzun süredir

beklenen olay gerçekleşmiş; Makarios Yunan Cuntasının Kıbrıs’taki subayları tarafından

devrilmişti. Bu haber Ankara’da hiç de sürprizle karşılanmadı. Çünkü uzun süredir gelişmeler

yakından izleniyordu. Eski bir EOKA’cı olan Nikos Sampson’un başkanlığında 15 Temmuz

1974 Pazartesi sabahı Kıbrıs’ta “Elen Cumhuriyeti” ilan edilmiştir. Başbakan Ecevit, o sabah

Afyon’a, Nihat Erim hükümetinin, Amerika baskısı ile kabul ettiği afyon ekimi yasağını

kaldırdığını müjdelemeye gidiyordu.Ama Ecevit’in asıl vermek istediği mesaj dünya

kamuoyuna yönelikti. Türkiye’de artık her şeyden önce, ittifaklardan da önce milli çıkarlarını

96

düşünen bir hükümet iş başındaydı. Bu sırada, Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Yunan Dairesi

Başkanı Ecmel Barutçu, Başbakana Kıbrıs’taki darbeyi havaalanında iletti.

Ecevit Afyon’da bu münasebetle (Kıbrıs’taki 15 Temmuz darbesi) bir demeç vermiştir:

“Şu anda, Afyon’un şu meydanından ve Atatürk’ün anısı olan şu doğal anıtın eşiğinde

(Ecevit’in arkasında Yunanlıların yenilgisini gösteren kocaman bir tunç anıt yükselmekte idi)

bütün dünyaya, yakın uzak komşularımıza şunu söylüyorum:

Kimse Kıbrıs’taki kargaşalığı fırsat bilerek, Türklerin haklarına dokunmaya

kalkışmasın. Hiçbir oldu-bittiyi kabul etmeyiz. Türklerin haklarına el sürmeyiz,

sürdürmeyiz.”97

Ecevit, Başbakan yardımcısı Erbakan’a bakanları toplayıp durumu izlemelerini,

kendisinin erken döneceğini söyledi ve altı saat sonra da Ecevit Ankara’ya döndü.98

Darbeciler Makarios’u ellerinden kaçırdıktan sonra hemen yeni bir Cumhurbaşkanı

aramaya başladılar. İlk önce Yüksek Mahkeme Başkanı Triandafülidi’yi Cumhurbaşkanlığına

getirmek istediler. Fakat o ada dışında olduğu için iş adamı Zino Severi’yi önerdiler. Ancak o

da bu öneriyi kabul etmedi. Bunun üzerine tedhişçi Nikos Sampson’da karar kılındı.99

Bu arada Kıbrıs’ta Rauf Denktaş bir taraftan Ankara’ya müdahalenin artık mutlaka

yapılması lazım geldiğini, Ada’daki yeni durumun kökleşmesinin Türkiye ve Kıbrıs

Türklüğünün aleyhine olacağı mesajını verirken, bir taraftan da Kıbrıs Türkünü gereksizce

telaşlandırmamak ve Rumları yanıltmak için Bayrak Radyosundan darbenin Rumların bir iç

işi olduğunu ve Türkleri ilgilendirmediğini söylüyordu.

Ankara’da son haberler değerlendirildi. Milli Güvenlik Kurulu toplandı. Ecevit, parti

liderlerini toplayarak durumu açıkladı. Liderler toplandıktan sonra, Bakanlar Kurulu yeniden

toplandı ve Başbakan dünya kamuoyuna Türkiye’nin görüşünü açıkladı: “Bu bir Yunan

müdahalesidir. Ada’daki anayasal düzen yıkılmış, gayrimeşru bir askeri yönetim kurulmuştur.

Türkiye bunu anlaşmaların ve garantilerin ihlali saymaktadır.” Öte yandan Genelkurmay

Başkanı Orgeneral Sancar, sakin bir tavırla, “Ada’da böyle bir olayı bekliyorduk” diyordu.

Atina susuyor, buna karşılık İngiltere ve A.B.D.’nin büyükelçileri derhal Türkiye’ye

hareket ediyorlardı. Hükümet nasıl davranacağının işaretini vermişti. Silahlı Kuvvetler alarma

geçiriliyor, Kıbrıs’taki Türk Alayı da teyakkuz haline getiriliyordu. Hükümetin görüşü daha o

gün İngiltere ve A.B.D.’nin Ankara Maslahatgüzarlarına Dışişleri yetkilileri tarafından

97

98

99

bildirilmiş, bunun Ada’da fiili bir Yunan müdahalesinden başka bir şey olmadığını,

Türkiye’nin bunu kabul etmeyeceğini kesinlikle açıklamıştı.

Bakanlar Kurulunun üçüncü toplantısı sabaha kadar sürdü. Tüm kamuoyu ve basın

kararı bekliyordu. Darbe haberi alındığında bunun ne anlama geldiğini doğru

değerlendirmekte zaman yitirilmedi, güçlük çekilmedi.100 Başbakan aynı gün, Milli Güvenlik

Kurulu toplantısında yaptığı konuşmada “Sampson Darbesinin Türkiye’nin güvenliği

yönünden önemi üzerinde durdu. Ege’deki durum ortadaydı. Birkaç yıl sonra, hatta resmi

seçim ile Kıbrıs’ta Enosis’in ilanı son derece basit bir olaydı. Böylece, Akdeniz’de

Türkiye’nin sıcak karnında bir Yunan adası ve bir Yunan üssü doğacaktı. Orta ve Güneydoğu

Anadolu Yunan uçaklarının menziline girecekti. Şimdi tepki gösterilmediği takdirde Kıbrıs

ileride Türkiye için büyük bir tehlike olabilecekti.”101 Bir başka temel kaygı konusu da Türk

toplumuna karşı cankırıma girişilmesiydi. Sampson belki hemen yapmayacak, bir süre

bekleyecektir; ancak biz bu durumu önlemezsek, birkaç gün sonra her şey yatışınca sözle bu

saldırıları durduramayacak, geç kalmış olacaktık.102

Kıbrıs’a müdahale o gece kararlaştırıldı. Daha önceden hazırlanmış olan planlar

yeniden gözden geçirildi. 1967’den sonra değişen ve gelişen duruma göre yeni plan

hazırlandı. Ancak, harekât için gerekli olan hazırlanma süresine değin, gerekli siyasi

gelişmelerle zaman kazanılmasına çalışılacaktı. O gece çıkarmanın 20 Temmuz 1974 sabahı

yapılmasına karar verilmişti.

Garantör devlet olması nedeni ile İngiltere ile görüşme isteğinde bulunuldu ve salıyı

çarşambaya bağlayan gece Türk Başbakanı Londra’ya gitme hazırlığına girişti. 17 Temmuz’da

Londra’ya gidildi. Yapılan görüşmelerde olumlu sonuç alınamadı. Başbakan Ecevit müdahale

konusunda kararlı olduğumuzu kesin dille açıkladı. İngilizler Makarios’un yeniden Ada’ya

dönerek yönetimin başına geçmesini istiyorlardı. NATO çevreleri de aynı görüşü

paylaşıyorlardı.

D. TÜRKİYE’NİN KARARLILIĞI VE A.B.D.’NİN MÜDAHALEYİ

ENGELLEME ÇABALARI

Toplanan Milli Güvenlik Kurulunda, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Başbakan

Bülent Ecevit, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar, Bakanlar ve Kuvvet

100

101

102

Komutanları bulunuyordu. Son gelişmeler ışığında bir durum değerlendirilmesi yapıldı.

Türkiye’nin müdahale hakkı doğmuştu ve bu hak kullanılacaktı.

Geçmişte çıkarma girişimlerimizin sonuçlarını, daha doğrusu denizden geriye

dönüşleri yapmış olan Komutanlar “Yine aynı olaylar mı olacak?” diye soruyorlardı.

Başbakan kendilerine güvence verdi ve hazırlıklara başlandı. Milli Güvenlik Kurulu toplantısı

gece yarısı sona eriyordu. Genelkurmay Başkanı Sancar kararlılığımızı vurguluyordu:

“Türkiye bütün kuruluşlarıyla herhangi bir (emrivakii) oldubittiyi önlemeye hazırdır.

Biz silahlı kuvvetler olarak hazırız. Ne emredilirse onu yapacağız.”

Soykırımla karşı karşıya bulunan Kıbrıs Türkü için geriye sayım başlamıştı…

Askeri darbelerin ardından gelişmeler çok dikkatli izlenemez; çünkü olaylar çok ani

olarak ortaya çıkar ve gelişir. Buna karşılık politik gelişmeler daha önceden izlenmeye

başlanır; çeşitli olasılıklar düşünülerek varsayımlar yürütülür. Ancak gerekli ve sağlıklı

kararlar zamanında verilirse başarı kazanılır. Tüm bunlara karşın, 15 Temmuz darbesinin

ardından, Türkiye gelişmeleri olabildiğince dikkatle izlemeye başlamıştı. Son derece kaygı

verici boyutlara ulaşan öldürme olayları karşısında askeri harekâta karar verildi.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Adasına karşı giriştiği,

Garanti Anlaşması’ndan kaynaklanan yasal hakkını kullandığı Barış Harekâtının nedeni,

Yunanistan’ın Megali İdea olarak adlandırdığı Büyük Yunanistan ülküsünü gerçekleştirmek

ereğiyle Kıbrıs Adasının Yunanistan’a bağlamasını, diğer bir ifadeyle Enosis girişimlerini

önlemektir.

Yunanistan bu amaç doğrultusunda Kıbrıs’a gizlice asker yığması, Kıbrıs Milli

Muhafız Ordusu arasında EOKA-B örgütü ile terör eylemine girişmesi, Türk toplumunu

eritme politikası ve sonunda 15 Temmuz darbesiyle Kıbrıs’ı Yunanistan’ın Askeri Cunta

yönetimine bağlama girişimi, Türkiye’yi garantör devletlerden birisi olarak tek başına adaya

askeri müdahale yapmaya zorunlu bırakmıştır. Türkiye çeşitli diplomatik girişimlerde

bulunmuş, ancak olumlu ve müdahaleyi engellemesini gerektirecek karşılık görememiştir.

Fakat bu sefer, İngiltere Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Sir Alec Douglas-Home’ın

söylediği gibi; “Tahrikler tahammül sınırını aşmıştı.” Aynı duygular 1988 Nisanında, Yunan

Denizişleri Bakanı Evangelos Laonnopoulos tarafından da ifade edilmiştir.

Atina’da günlük olarak yayınlanan Eleftherotipia gazetesinde Iaonnopoulos şu soruyu

sordu: “Makarios’u devirdikten, Kıbrıs Rumlarını ve Kıbrıs Türklerini katliama başladıktan

ve Sampson diye bir meczubu Kıbrıs hükümetinin başına getirdikten sonra, Türkiye’den

hiçbir tepki beklememek nasıl mümkün olabilirdi?”103

A.B.D. Kıbrıs’taki darbenin ardından olası bir Türk müdahalesini önlemek için yoğun

çaba harcadı. Amerika Dışişleri Bakanlığı “Türkiye’nin Kıbrıs’ı istila yönünde bir girişime

karşı uyarıldığını” söylemiştir.

Dışişleri sözcüsü Anderson “Biz, nereden gelirse gelsin, bir askeri müdahaleye

karşıyız. Çabalarımızı bir diplomatik çözüm üzerinde yoğunlaştırıyoruz. Ve bu yol henüz

tükenmiş değildir… Amacımız Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaşı önlemektir. Joseph

Sisco’nun görevi, taraflar arasında herkesçe kabul edilecek bir çözüm yolu bulunmasını teşvik

etmektir ve ılımlı davranış göstermeleri için herkese çağrıda bulunuyoruz.”104

Örneğin hemen hemen aynı tarihlerde Washington’a çağırılan George Papandreu’ya

ABD Başkanı Johnson; iki müttefikin çatışması ile karşı karşıya kaldıklarını ve bu konuda

taraf tutamayacaklarını belirterek, Türkiye’yi bir kere daha silaha başvurmaktan

alıkoyamayacaklarını ve bunu birçok defalar yaptıklarını belirtmiştir.105

Dışişleri Bakan Yardımcısı Dr. Joseph Sisco’yu Ankara ve Atina’ya gönderdi. Sisco

devreye girişini ve A.B.D. müdahale girişimlerini şöyle anlatıyor:

“Kıbrıs krizi, Yunanistan’daki Albaylar Cuntasının Lefkoşa’da bir darbe yaparak

demokratik hükümeti devirmesiyle başladı. Makarios Ada’dan kaçmıştı. Ada’nın yürürlükteki

statüsündeki tek taraftı bir değişiklik ise garantör devletlere gerektiğinde askeri müdahale

olanağı tanıyordu. Yunan Cuntasının Kıbrıs’ta gerçekleştirdiği darbe ise adanın yürürlükteki

statüsünde tek yanlı bir tasarruf olarak değerlendirilebilecek nitelikteydi. Buraya kadar olan

endişe vericiydi, ama bizi asıl endişelendiren Türkiye’nin bu hareket karşısında

yapabileceklerinin boyutuydu. Kıbrıs’taki darbenin daha ilk saatlerinde Dışişleri

Bakanlığı’ndaki ve Pentagon’daki toplantılarımızda başlıca gündem maddesi darbenin

yapılmış olması değil, Türkiye’nin müdahalesinin nasıl önlenebileceğiydi.

Daha önceki müdahalede Johnson Mektubunun bir zamanlar sonuç almış olduğunu

tabii ki unutamazdık… Türkiye’ye 20 Temmuz sabahı geldiğimde Nixon’dan Korutürk’e (Fahri

Korutürk dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı) bir mektup getirmiştim. Hatırladığım kadarıyla

Nixon mektupta Türkiye’nin askeri müdahalede bulunmamasını istiyordu. Aksi takdirde

A.B.D.’nin Türkiye’ye yardımı keseceğini belirtiyordu. Mektubun üslubu ciddi, açık ve

direktti. Ama tehditkar değildi.”

103

104

105

Sisco, hem Kıbrıs’a Türk müdahalesini hem de olası bir Türk-Yunan savaşını

önlemeye çalıştı. Ancak Yunan Cuntası Ecevit’in önerilerini kabul etmeyince Kıbrıs’a

müdahale kaçınılmaz oldu.

Sisco 15 Temmuz darbesini ve müteakip gelişmeleri şöyle değerlendiriyordu:

“Biz bir savaşı durdurmaya çalışıyorduk, onlar fiili durumdan olabildiğince

yararlanmaya, gündelik kazançlar peşinde koşmaya bakıyorlardı. Nitekim sonuç olarak

Kıbrıs’ın yarısını kaybettiler.”106

Gerçekte Kıbrıs Barış Harekâtının müsebbibi Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimidir.

Kıbrıs’ta 15 Temmuz 1974 Darbesi olmasaydı Barış Harekâtından bahsetmek mümkün

olmayacaktı.

Harekâtın ilk günü A.B.D. Dışişleri Bakanı Kissinger Türk Başbakanı Bülent Ecevit’i

16 kez telefonla arayarak gelişmeleri yakinen takip etmiştir. A.B.D. Dışişleri Bakan

Yardımcısı Sisco Atina’yı ziyaret etmeye müteakip 19 Temmuz 1974 günü Ankara’ya

gelmiştir. Türk Başbakan ve diğer önde gelen yetkililerle yapılan temas bir sonuç vermemiş,

harekâtın engellenmesi mümkün olmamıştır.

E. KIBRIS’A ÇIKARMA YAPILMADAN ÖNCE YAPILAN HAZIRLIKLAR

1. BİRLİKLERCE YAPILAN HAZIRLIKLAR

17 Temmuz 1974 günü yapılan MGK toplantısında harekâtın yapılacağı gün

kesinleşmişti. Bu toplantıda Başbakan Bülent Ecevit her üç kuvvet komutanına da “Ayın

20sine hazır mısınız?” diye sordu. Hava K.K. ve Deniz K.K. hazır olduklarını Kara K.K. ise

20 gün zamana ihtiyaçları olduğunu söyledi. Başbakan bu zamanı veremeyeceklerini, acele

etmeleri gerektiğini söyledi. Yapılan tartışmalar sonucu harekât günü olarak 20 Temmuz 1974

tarihi belirlendi.

II. Taktik Hava Kuvvet Komutanı Tümgeneral Hulusi Kaymaklı tatili yarıda kesilerek

Ankara’ya getirildi; durum anlatıldı. MGK toplantısında, havacıların 18 Temmuz 1974 günü

Adana’da Müşterek Harekât Merkezinde olmaları kararlaştırıldı. Tümgeneral Kaymaklı ve

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Eşref Akıncı bir C-47 nakliye uçağı ile 18 Temmuz

1974 tarihinde Adana’ya (İncirlik) indiler. İntikal edecek birlik komutanları da İncirlik’e

çağrıldı.

106

Kıbrıs’ta bulunan piyade alayında temmuz ayı içerisinde haftada bir gün (perşembe)

istihbarat toplantısı yapılmaktaydı. Bu toplantılarda son gelişen siyasi olaylar ve artan

gerginlik hakkında bilgi verilirdi. Bu toplantıların sonunda yapılan değerlendirmelerde bir

savaşın olmasının uzak bir ihtimal olduğu kanısına varılırdı. Genel kanı, savaşı gerektirecek

bir olay olsa bile Türk ve Yunan hükümetleri arasında notalar gidip gelir ve bir savaşın

çıkmasına izin verilmez doğrultusundaydı.

Kıbrıs Rum bölgesinde darbe olduğu öğrenilince Türk alayında gerginlik arttı,

tedirginlik başladı. Haberin alınmasıyla birlikte hemen mevziler işgal edildi.

Bekleme dönemi başladı. Bölük komutanları, Türk Barış Kuvvetlerinin bir harekât

yapacağını 19 Temmuz 1974 günü akşamı saat 21.30 sularında, takım komutanları da 24.00

sularında öğrendiler. Takım komutanları 19 Temmuz’la 20 Temmuz arasında boş durmamış,

Barış Gücünden gizleyerek, çevreden buldukları malzemelerle mevzileri sağlamlaştırdılar. 20

Temmuz 1974 sabahı üçlü (deniz-hava-kara işbirliği) bir harekâtın başlayacağı ve radyoların

açık bırakılması emredildi. Görev ve sorumlulukları ne olursa olsun özellikle hava indirme

sahası savunulacaktı.

1974 yılında 2. Ordu Komutanı olan Orgeneral Suat Aktulga’nın emrinde bulunan

birlikler şunlardı: Kıbrıs Barış Kuvvetleri, Komando Tugayı, Paraşüt Tugayı ve savaş

durumunda 28. Tümen de emrine girecekti. Orgeneral Aktulga harekât emrini aldıktan sonra,

yapılan hazırlıkları şöyle anlatıyor:107

“Muhabere Alayı Konya’daydı, oradan Adana’ya 48 saatte gelebilecek ve gerekli

şebekeyi kurarak deniz-hava ve Kıbrıs’la irtibat sağlayacaktı.

Hemen hazırlıklara giriştik. Kara Kuvvetleri Komutanlığı emrindeki 72 helikopter 2.

Ordu Komutanı emrinde Ovacık’ta konuşlandırıldı. 19 Temmuz sabahına kadar helikopter

Alayının tüm personeli Ovacık’ta toplanmıştı. Diyarbakır’daki Kolordu da iki günde

Adana’ya geldi. Hava 2. Taktik Komutanı Tümgeneral Hulusi Kaymaklı da orada konuşlandı.

19 Temmuz 1974 sabahı bütün birlikler bindirilmiş olarak harekâta hazır durumdaydı.”

16 Temmuz sabahı 39. Tümen harekete geçti. İlk olarak SO. Piyade Alay Muharebe

Grubu Kıbrıs’a çıkacaktı. 15-19 Temmuz günleri Mersin, Adana, İskenderun, Osmaniye ve

Maraş yolları birlikler tarafından doldurulmuştu. Birlikler gece ve gündüz, uyku uyumadan

yürüyüş ve yükleme yapıyorlardı. 16 Temmuz öğleden sonra Adana Kolordu Karargâhının

Komutan odasında bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya başkanlık eden K.K.K. Orgeneral Eşref

Akıncı, çıkarma gününün 20 Temmuz olduğunu açıkladı. Kuvvet Komutanının

107

konuşmasından kesinlikle çıkarmanın yapılacağı anlaşılmakla birlikte yine 1964 ve 1967’deki

gibi geri dönüş yapılacağı gibi düşüncelerde dolaşıyordu belleklerde…

O tarihlerde de gerekli olduğu halde yapılamayan çıkarmalar şimdi

gerçekleştirilecekti. Ama yine de 39. Tümen’in Kıbrıs’a çıkarma yapacağına kesin gözle

bakılmıyordu. Bu hazırlıkların da daha öncekiler gibi bir (özellikle de A.B.D. tarafından)

caydırma olabileceği düşünülüyordu. 16 Temmuz akşamından itibaren 39. Tümen birlikleri

Mersin askeri rıhtımında ve Alata kumsallarında grup grup toplanmaya başlamışlardı.

Yürüyüşler kural olarak geceleri yapılıyordu. Ancak, gemilere bindirme gündüz de

sürdürülüyordu. Gemilere yükleme, pek çok zorluklara karşın 19 Temmuz sabahına değin

sürdü. Bu sabah Mersin ve Alata’da yükleme tamamlanmıştı.

Genelkurmay’da da çok yoğun gidiş gelişler ve hazırlıklar yapılıyordu. Her şey

tamamlanmış olmasına karşın yine de şansa bırakılmaması için ne gerekirse yapılıyordu.

Gerçi olanaklar 1964 ve 1967’den çok farklıydı; siyasiler bu kez çok kararlıydı.

Bütün savaşlar çok zordur, fakat amfibi harekât (Denizaşırı) tüm uzmanlara göre

“zor”un ötesinde olanaksız gibi bir şeydir. Çünkü amfibi harekâtı havadan indirmeyle

denizden çıkarmanın birleşmek zorunda olduğu bir üçlü harekâttır. Yani deniz-hava-kara

kuvvetlerinin çok iyi bir biçimde işbirliği yapması gerekmektedir.

15 Temmuz 1974 günü saat 13.30’da “Kıbrıs Barış Harekâtı”na karar verildiği

kendisine bildirildiğinde Tuğgeneral Sabri Demirbağ da bu “harekâtın” çok zor olacağını

fakat olanaksız olmadığını düşündü. 16 Temmuz saat 12.00’da Komando Tugayı 280 araçla

Bolu’dan yola çıktı. 1100 kilometrelik yol boyunca tek bir kazaya yol açmadan 3,5 gün sonra

Ovacık’a vardılar. Bu 1100 kilometrelik yol boyunca böylesine büyük bir askeri konvoyun hiç

kaza yapmadan gelmiş olması olağanüstü bir başarıydı. Yıllardır Kıbrıs’a asker göndermenin

özlemini çekmiş olan Türk halkı Bolu’dan Ovacık’a kadar yalnız geceleri yol alan bu

konvoya elinden geldiğince katkıda bulunuyordu… Bazıları askeri araçlara üzüm dolu küfeler,

sandıklarla domatesler getiriyor; kimisi de ayranını, sütünü paylaşıyordu. Halkın göz yaşartıcı

ilgisi ve desteğiyle büyük güç kazanan “Komando Tugayı”, Ovacık’ta konakladı. 19 Temmuz

akşamı “aş kazanı” kaynayan tek birlikti. Komando Tugayı askerleri, kuru fasulye, pilav ve

halkın armağan ettiği meyvelerden oluşan akşam yemeklerini Ordu komutanı ile birlikte

yiyorlardı.

Kıbrıs’ta yapılan darbenin hemen ardından Türk Kuvvetlerinin adaya çıkmasına karar

verildikten sonra, Genelkurmay Başkanlığı “Çakmak Amfibi Özel Görev Kuvvet”

komutanlığını kurdu ve bu tugayın başına getirilecek komutanın seçimini Kara Kuvvetleri

Komutanına bıraktı. K.K.K. Orgeneral Eşref Akıncı da 4. Kolordu Komutanı olduğu dönemde

yakından tanıdığı, Kırıkkale’de 61. Alay Komutanlığı yapmış olan Tuğgeneral Süleyman

Tuncer’i bu yeni kurulan özel tugayın başına komutan olarak atadı. İstanbul’daki 1. Ordu

Komutanlığı Harekât Yarbaşkanı Tuğgeneral Tuncer, 17 Temmuz 1974 günü İstanbul’dan

hareket etti, Ankara’ya uğradı ve oradan da 18 Temmuz 1974 günü saat 06.00’da Adana’ya

geldi.

Yeni kurulan özel tugayın karargâhı şu personelden kurulmuştu: Komutan Tuğgeneral

Süleyman Tuncer, Kurmay Başkanı Personel Şube Müdürü Kurmay Yarbay Erol Okşak,

Harekât Eğitim Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Timuçin Koçyiğit, Balıkesir’den Ordonat

Binbaşı Ayhan Kanık, Piyade Yarbay Ali Yünel, 2 tane de astsubay. Karargâh mevcudu

bunlardı. Muhabere birliği ve emniyet birliği yoktu.108

50. Piyade Alayı muharebe grubu (3 piyade taburlu 50. piyade alayı, 10,5’luk 12 toplu

bir obüs taburu, 15 tanklık bir tank bölüğü, muhabere, ordonat, sıhhiye müfrezeleri) ile iki

taburlu Deniz Amfibi Alayından oluşan Çakmak Tugay Komutanlığı yola çıkıyordu. Bu iki

alay, Çakmak görev kuvveti adı altında çıkarmadan iki gün önce bir komutaya bağlanmış ve

Tuğgeneral Süleyman Tuncer’in emrine verilmiştir. Bu tugayın görevi kıyıya çıkmak, kıyı

başını emniyete almak, havadan inen ve atılan birliklerle birleşmekti.

Birinci konvoy 21 parça tekne ile denize açılmaya hazırdı. Çakmak Tugay Görev

Kuvveti Komutanı TCG Ertuğrul gemisine, 50. Piyade Alay Komutanı ve bazı karargâh

unsurları Köyceğiz gemisine binmişlerdi. Bu iki geminin hızı, öteki çıkarma gemilerinin

hızına uymadığından, bu gemiler o zaman daha uzun bir rotayı izlemek zorundaydılar. Bu

gemilerin hareket saati ayrı olarak saptanmıştı. 21 parça çıkarma aracına dağılmış olan

Çakmak Tugay Komutanının birlikleri ile yeterli bir irtibat ve muhabere yapması da

güçleşmişti.

Savaş gemilerinin saat 06.00’da ileri harekâta geçmesi kararlaştırılmıştı. Ama saatler

geçiyor, harekât emri gelmiyordu. Daha önce de denizden dönüşleri yaşayan Tümamiral Nejat

Tümer ve Tuğamiral Emin Göksan kuşku içindeydiler. Tüm olasılıklar düşünüldü, İleride bize

zaman kazandırması için, gemilerin liman dışına çıkarılma faaliyetleri başlatıldı. Gemilerin

çıkışının gecikmesi tamamen Hükümetin, A.B.D.’nin gönderdiği arabulucunun (J. Sisco) süre

isteklerine evet denilmesinden kaynaklanıyordu… Her şeye karşın, ne olursa olsun bu çıkarma

yapılacaktı. Bundan en küçük bir kuşku duyulmuyordu. Çünkü her şey ciddiyetle

yürütülüyordu, ayrıca,barış zamanında yapılan tatbikat ve hazırlıklar da mükemmeldi.

108

19 Temmuz sabahı Çıkartma Birlikleri tamamen binmiş olarak beklerken, Birlik

Komutanı Tuğamiral Emin Göksan’ın karargâhında hareket emri beklendi. Bu emir saat

11.00’de geldi. 36 parça armada Mersin limanını terk etmeye hazırlandı. Bu sırada 2. Ordu

Komutanı Orgeneral Suat Aktulga da bu karargâhta bulunuyordu. Cumhuriyet tarihimizde ilk

kez savaşa giden donanmamıza ait savaş gemilerimiz verilen emirle ileri harekâta geçti. Ama

kısa bir süre sonra, telsiz ile “Limandan çıkmayınız… Geri dönüyoruz” emri verildi.109 Bu

emir yalnızca muhriplere verildi, çünkü öteki gemiler limandan henüz ayrılmamışlardı. Gerçi

yükleme de zamanında yapılmamış, gecikmişti. Çıkartma gemileri yeniden limana bağlandı.

Birliklerin beklemesi devam etti. Bu bekleyiş personelin sinirlerini iyice gerginleştirdi. Daha

önceki çıkarma girişimlerimizde, yoldan geri çevriliş anında intihara kalkışan subayları

anımsayanlar bir anda ürperdiler. Bu kez personeldeki çöküşün önü alınamazdı. Bu bekleyiş

saat 11.15’e kadar devam etti, nihayet harekâtın başlaması için Çıkartma Birlik Komutanı

emir verdi.

Sancak gemisi TCG Ertuğrul, halatları fora etmişken Vali ve Diyanet İşleri Bakanı

gemiye geldi. Çıkartma Birlikleri Komutanı Amiral Emin Göksan’dan izin alıp çıktılar.

Personele içten, son derece etkili bir konuşma yaparak, gemiden ayrıldılar.

11.30’dan itibaren ileri harekât başladı. TCG Ertuğrul, muhrip, avcıbot ve çıkarma

gemileri dalgakırandan çıktılar. Kıyıya toplanmış mahşeri kalabalık, Donanma ve

Birliklerimizi büyük bir coşkuyla uğurluyorlardı. TCG Ertuğrul, marşlarla inliyordu. Asker

sanki savaşa gitmiyor da eğlenceye gidiyor gibiydi. 12.00’da Truva gemisiyle birlikte hareket

eden boş altı ticaret gemimiz de aldatma seyrine başladı. Bu ticaret gemilerinden oluşturulan

konvoyun rotası Magosa idi. 14.30’da muhriplerimiz de ileri harekâta geçtiler.

Komutanların kafalarında birçok sorular ve sorunlar bulunmakla birlikte son başarının

bizim olacağını biliyor ve inançlarını hiç yitirmiyorlardı. 50. Piyade Alay Muharebe Grubuna

çok güveniyorlardı. Bu Alay, herhangi bir savaşa girmemiş olmakla birlikte iyi eğitilmiş,

disiplinli bir birlikti. Alay Komutanı Albay İbrahim Karaoğlanoğlu her zaman, Çıkartma

Birlikleri Komutanı Amiral Göksan’a; “Komutanım, biz bir kere Kıbrıs kıyılarına ayak

basmayalım… Düşman dağılır kaçar” diyordu.

Bütün komutanlar böyle umuyordu. Düşmanı hazırlıksız yakalıyorduk. Taktik alanda

bir baskın yapılacağı belliydi. Özellikle Girne bölgesi bizim için elverişli koşullar ve

olanaklar sunuyordu. Bir kez Girne boğazı “Dar Boğaz” düşürülünce, çıkarma ve indirme

birliklerimizin birleşmesi kolaylaşacaktı.

109

18.00’da gemilerde savaş yerlerine geçildi. Herkes çok sakindi. Sinir bozucu, kırıcı,

dökücü hiçbir olay olmadı. Kıbrıs ile Anadolu arasında S.S.C.B. istihbarat gemisi harekâtı

başından sonuna kadar izledi. O kadar ki, bizim gemiler, S.S.C.B. gemisine kılavuzumuz

demeye başladılar.

Daha önce iki kez yüklenmiş gemilerin boşaltıldığını çok iyi bilen Tuğamiral Emin

Göksan yine aynı kuşkuyu taşıyordu ve Tuğgeneral Süleyman Tuncer’e, “Eğer yine geri

dönün derlerse, burada (Mersin) indirme yapmayalım… Gidelim bir plajda tatbikat yapalım.”

diyordu.

TCG Ertuğrul Akdeniz’in lacivert sularını yara yara giderken, gemi ve filo personeli,

amfibi alay personeli, gerçek bir savaş öncesi hazırlıkları içerisindeydi. Hiç kimse ölümü

düşünmüyordu…

2. HAREKÂTIN GENEL PLANI

Girne batısından uygun görülecek plaja (Çıkartma Birlikleri Komutanlığınca)

denizden çıkılacak; Komando Tugayı ve Paraşüt Tugayının atlama eğitimi görmemiş taburları

helikopterlerle 20 Temmuz 1974 sabahı saat 07.00’den itibaren üç sorti halinde havadan

indirilecekti. İndirme bölgesi Kırnı çevresiydi.

Paraşüt Tugayı da havadan Gönyeli bölgesine atılacak, Köprübaşı ve Havabaşı

sağlandıktan sonra çıkarma birliklerinin arkasından çıkarılacak 39. Tümen’in kalanıyla erken

birleşmeye gidilecekti.

F. BARIŞ HAREKÂTININ BAŞLAMASI VE BAŞLICA MUHAREBELER

1. HAREKÂTIN İLK GÜNÜ VUKU BULAN SİYASİ GELİŞMELER

19 Temmuz’u 20 Temmuz’a bağlayan gece Ankara’da hareketli müzakerelere sahne

oldu. A.B.D. Ankara Büyükelçisi Macomber ve Joseph Sisco kah yumuşayarak kah

sertleşerek Ecevit’i harekâttan vazgeçirmeye çalışıyorlardı.

Fakat Ecevit’in kararı kesindi. Türkiye 10 yıl önce böyle bir harekâttan yine Amerikan

baskısı ile vazgeçmiş ve bu Kıbrıs Türk’ü için bir felaket olmuştu. Türkiye ne olursa olsun bu

sefer aynı yanlışlığa düşmeyecekti. Türkiye savaş istemiyordu fakat Kıbrıs’a müdahale etti

diye Yunanistan bir çılgınlığa girişirse elbette ki karşılık vermek zorunda kalacaktı. Sisco

sonunda boş yere uğraştığını anladı ve uçakla Türkiye’den ayrıldı. Harekât başlarken

Ankara’da bulunmak istemiyordu. Türk havaalanları Sisco’nun ayrılışından hemen sonra

trafiğe kapandı.

Cumhurbaşkanı Muavini ve KTY Yürütme Kurulu Başkanı Rauf Raif Denktaş, Bayrak

Radyosu’nda yaptığı konuşmada; 1960 anlaşmalarına dayanarak, Kıbrıs’ın bağımsızlığını,

bütünlüğünü korumak için, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Adanın her tarafında denizden ve

havadan çıkarma yaptığını, bunun bir “Polis Harekâtı” olduğunu açıklıyordu. Denktaş,

mücahitlere; Rumlara hiçbir şekilde ateş açmamalarını, halka da evlerinden çıkmamalarını ve

çocuklarını zemin ve bodrumlarda emniyete almalarını öğütlüyordu. Denktaş’ın konuşması,

Bayrak Radyosu’nun Rumca yayınlarında da belirli aralıklarla verilmekteydi. Bir ara saat

05.50’de Lefkoşa’da kısa aralıklarla duyulan silah seslerinden sonra şehirde yine sükûnet

başlamıştı. Türk Silahlı Kuvvetlerinin harekâtının başlamasından bir saat kadar sonra, saat

06.00’da Rum Radyosu “Kilise İlahisi” ile yayına başladı. Ayinden hemen sonra Rum

Radyosu “Genel Seferberlik” ilan edildiğini bildirerek, eli silah tutan tüm Rumları silah altına

çağırıyordu. Radyo ayrıca Rumlara ait araç ve hayvanların RMMO’na teslim edilmesini

bildirmişti. Rum hapishanelerindeki tutuklu ve mahkûmlar serbest bırakılmışlardı. Rum

radyosu onların da savaşa katılacaklarını duyuruyordu. Saat 06.00 sıralarında Bayrak

Radyosu, Başbakan Bülent Ecevit’in çıkarma ile ilgili ilk konuşmasını yayınlamaya

başlamıştı. Ecevit, “diplomatik kanallardan, bütün barış yollarını denedikten sonra,

çıkarmanın yapıldığını” söylüyordu. Başbakan kan dökülmemesi için Rumların Türk Silahlı

Kuvvetlerine karşı durmamalarını tavsiye ediyordu.

06.50’de Limasol’dan telefonla alınan haberlere göre, Limasol’da Rumlar, Kıbrıs ve

Yunan Bayraklarını indirmişlerdi. Birçok Rum evlerine Türk Bayrağı asılmakta olduğu

bildiriliyordu. Saat 07.20’de Kırnı’daki Rum birlikleri, karargâh damlarına ve Karargâh

gönderine “Beyaz Bayrak” çekmişti, Girne Bölgesindeki bazı RMMO birlikleri de teslim

olmak için müracaat ediyorlardı.

Saat 09.00 sıralarında, RMMO Komutanı (Tuğgeneral Mihail Georgitis) radyoda

açıklanan demecinde, “Türk mücahitler ateş keserlerse kendilerinin de keseceklerini, aksi

takdirde, Türk kesimlerine saldırıya geçeceklerini” sert bir dille ihtar ediyor, tehditler

savuruyordu.

Wolseley Barnadas’da bulunan Barış Gücüne bağlı Mayfield kuvvetleri, Türk

mücahitlerinin destekleme atışı altında Lefkoşa Türk bölgesine sığınmışlardı. Bu durum da

göstermekte idi ki, Barış Gücü, Rum askerlerinin amansız davranışları sonucunda kaçacak yer

aramaktaydı.

Sabahın ilk saatlerinde, Lefkoşa Türk hastanesine bir havan mermisi düşmüş fakat

insanca zayiat olmamıştı. Rumlar, devamlı meskûn bölgelere ateş ediyorlardı. Bu arada,

Lefkoşa’nın merkezindeki Türkiye Kızılay Demeği ilk yardım hastanesi ile Kızılay Kan

Merkezinin bazı bölümleri ateş altında kalmış, ancak insanca zayiat olmamıştı. Saat 09.55’te,

Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanı, B.M. Güvenlik Konseyi’nin olağanüstü toplanmasını istemişti.

Saat 10.10’da, Rum yedek polis kuvvetleri, Radyo ile göreve çağrılmıştı. Bu arada, yedek

polis komutanı Pandelakis Pandeziz’in 366. piyade taburu komutanlığına getirildiğini Rum

radyosu açıkladı. Türk hava indirmesi ile deniz çıkartması karşısında paniğe kapılan Rum

subay ve askerlerinin morallerini yükseltmek için, radyo yalan ve anlamsız yayınlar yapmaya

başlamıştı.

20 Temmuz günü Ankara sakindi. Hiç kimse Türk silahlı kuvvetlerinin gücünden

endişe etmiyordu. Hükümetin tek endişesi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin vakitsiz

bir ateşkes kararı almasıydı. Türk halkı harekâtı Başbakan Bülent Ecevit’in demeçlerinden

öğrenmişti.

TRT’nin yayınladığı bir demecinde Ecevit şöyle diyordu:

“Bu harekât milletimize, bütün Kıbrıslılara ve insanlığa hayırlı olsun. Umarım ki,

kuvvetlerimize ateş edilmez ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil,

Türklere de Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz. Bu karara, ancak bütün

diplomatik, politik yolları denedikten sonra mecbur kalarak vardık. Bütün memleketlere, bu

arada son zamanlarda yakın istişarelerde bulunduğumuz dost ve müttefiklerimiz Birleşik

Amerika’ya ve İngiltere’ye, meselenin müdahalesiz halledilebilmesi, diplomatik yollardan

halledilebilmesi yönünde gösterdikleri iyi niyetli çabalar için şükranlarımı belirtmeyi borç

bilirim. Eğer bu çabalar sonuç vermediyse, sorumlusu bu iyi niyetli gayretleri gösteren

devletler değildir.

Tekrar bu harekâtın insanlığa, milletime ve bütün Kıbrıslılara hayırlı olmasını dilerim.

Allah’ın milletimizi ve bütün insanlığı felaketlerden korumasını dilerim.”

Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan ise şöyle diyordu:

“Mukavemet görmez isek, herhangi bir kan dökülmesi olmayacaktır. Kıbrıs’ta, Dünya

sulhunun teminine yardımcı bir hareket olacaktır. Cenab’ı Hak, bu hareketten dolayı,

milletimize ve bütün insanlığa hayırlı neticeler versin. Tarihi görevimizi ifa etmenin

bahtiyarlığı içerisindeyiz.”

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar da mesajında şöyle diyordu:

“Şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri ve Ulusu

Mesajımın yayınlandığı şu anda, kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri, milletinin emrinde

ve O’nun yüce varlığından aldığı güçle, devletlerarası andlaşmaların kendisine tanıdığı

haklara dayanarak, Kıbrıs’ta ve bölgede barışı sağlamak, yavru vatanda yaşayan

ırkdaşlarımızın güvenliğini sağlamak maksadıyla birleşik bir harekâtta bulunmaktadır.

Türk’ün kahramanlığını ve barışseverliğini bir kere daha cihana ispat eden Silahlı

Kuvvetlerimiz, bu hareketimizde, şanlı tarihimize ve insanlığa unutulmayacak bir sayfa

açmaktadır.

Kahraman Türk milletinin yıllarca bu barışı gerçekleştirmek yönünden gösterdiği

metanet de ayrı bir övgüdür.

Yüce Türk ulusu zafer haberlerinizi beklemektedir. Tarihimiz ve ulu atamıza layık

olacağınıza inancım sonsuzdur.”110

2. 20 TEMMUZ 1974 KIYIBAŞI HAREKÂTI

Deniz komandolarını Kıbrıs’a taşıyacak Jandarma botları (J-Botlar) Mersin’de

bekletiliyordu. Adana’ya gelen deniz komandoları bekletilmeden Mersin limanına

nakledilmişlerdi. Burada, kendilerine, harp filosu ve çıkarma birliklerinden alınan emirler

okunarak anlatıldı, görev taksimi yapıldı. Bu görevler, harekâtın başarıya ulaşması için çok

önemliydi. Görev dört ana bölümden oluşuyor ve hiçbirinin aksatılmaması gerekiyordu. Aksi

halde, çıkarma harekâtı felaketle sonuçlanabilirdi.

Bu dört görev şöyle belirlenmekteydi:

1. Deniz komando timleri 5 kulaç (tahminen 7,5 metre kadar) derinlikten sahile kadar

su altı keşfi yapacak, mayın ve mânia bulunduğu takdirde imha edecekti.

Eğer, su altı mâniaların imha edilmesi, timlerin kapasitesini aşıyorsa, planlarda gerekli

değişiklik yapılacak, çıkarma plajları yedek bölgelere kaydırılacak, Kıbrıs’a ilk adımı atacak

deniz piyadelerinin en az kayıpla sahile ayak basması sağlanacaktı.

2. Su altı mânialarının yok edilmesinden sonra, deniz komando timleri çıkarma

gemilerine rehberlik edecek, bundan sonra da komando timleri tarafından temizlenmiş,

maniaları kaldırılmış plajlara Çıkarma Gemileri güvenlik içinde kapaklarını atacaktı.

3. Deniz piyadelerinin Kıyıbaşı tutması sırasında (SAT) Su Altı Taarruz ve (SAS) Su

Altı Savunma timlerinden oluşan gruplar daha önceden temizlenmiş geçiş kanallarını bu defa

110

daha da genişleterek çıkarma gemilerinin hasar görmelerini önleyecek, hasar görenlerin de

kurtarılmasını sağlayacaklardı.

4. Bu arada, komutalarına verilen Jandarma Botları (J-Botları) ile personeli arama ve

kurtarma harekâtı yapacaklardı.

Çıkartma yapılacağı Temmuz gecesi hava ılık, deniz son derece sakindi. Tüm personel,

saat 03.00’da harekâtın başlama kodunun telsizden verilmesini büyük bir sabırsızlıkla ve

heyecan içerisinde bekliyorlardı. O anda, diğer birlikler de harekâta hazır beklemekteydi.

Komutan, tam 05.22’de harekâtın başladığını bildirdi. Çıkartma timleri bu mutlu anı

büyük bir heyecan içerisinde beklemişlerdi, iki saat yıllar kadar uzun gelmişti onlara… Zaten

bu saatte, günün ilk ışıkları etrafı aydınlatmaya başlamıştı.

Mersin ve Taşucu bölgesi ile diğer bölgelerden irili ufaklı yüzlerce savaş gemisi,

rıhtımlara bağlı palamarlarını çözerek “Vira Bismillah” sözleri arasında demir alıp Kıbrıs’a

doğru yöneldiler. Rota belliydi. Kıbrıs’a gidiliyordu. Ama öncelikle bir aldatmaca yapılarak,

gemilerin rotası Karpuz Burnu’na çevrildi. Çıkartmanın Magosa’ya yapılacağı intibakı

uyandırılmaya çalışıldı.

Gün doğmaya başlarken Adana’dan havalanan F5 ve F100’ler Kıbrıs’a doğru uçmaya

başladılar. Onların ardından UHİ ve C60’lara doldurulmuş paraşütçüler geliyordu. F100 ve

F5’lerin hedefi çıkarma ve indirme bölgeleri civarındaki Rum mevzii ve yığınaklarıydı. Bu

hedefler tahrip edildikten sonra gemiler sahile kapak atacak, nakliye uçakları ve

helikopterlerle taşınan askerler Kıbrıs’a ayak basacaktı.

Saat 06.00 sularında Lefkoşa üzerinde Türk jetleri görülüyordu. Lapta ve Karava

Köyleri arasındaki Pladini Plajına ilk çıkarma saat 06.00 sularında oldu. İlk çıkarmayı Deniz

Komando Timlerinin hemen ardından İstihkâm Timleri yaptı. Müteakiben hücum botlarla

kıyıya yanaşan Amfibi Alay Birlikleri ileri harekâta başladılar. Amfibi Alay Kıyıbaşı’nı

tutmakla görevlendirilmişti.

3. 20 TEMMUZ 1974 KOMANDO BİRLİKLERİNİN HAREKÂTI

Helikopterler geçerken Rumların ateşi başladı. Saat 07.30… Önce Hava İndirme

Tugayının iki taburu indi. İki üç dakika sonra da Komando Tugayının bir taburu indi. İlk

tabur, helikopterleri 2,5 dakikada boşalttı. Bu da çok yüksek disiplini gösteriyordu. Komando

Tugayının birinci kademesi olarak 1nci Komando taburu ve Kolordu ve Tugay karargâhı saat

08.35’te indi.

Hava İndirme Tugayının diğer 2 paraşüt taburu ise saat 11.15-11.30 arasında paraşütle

indirildikten sonra hemen planlandığı şekilde muharebeye giderek ilk günün sonunda; 1nci

Paraşüt Taburu, Türk Mukavemet Teşkilatının Boğaz Sancağı Zafer Taburu’nun, Doğruyol-

Karatepe arasındaki kesimini teslim alarak savunma durumuna geçti.

2nci Paraşüt Taburu, saat 18.00’de Gönyeli bölgesine geldiğinde, Kırnı bölgesine

yapılan Rum Kuvvetlerinin taarruzunu karşılamak üzere Kırnı bölgesine alınarak buraya

düşmanın girmesini durdurdu. 3ncü Paraşüt Taburu, Boğaz-Deliktepe istikametinde taarruza

geçti ve Albayrak Tepe’yi ele geçirdi. 4ncü Paraşüt Taburu ise, Hamit Mandırası bölgesinde

231 Rakımlı Tepe’nin güneyinde toplanarak, saat 23.00’ten itibaren Kıbrıs Türk Kuvvetleri

Alay Komutanlığı’nın emrine girdi.

Obüs Bataryası, ilk geceyi Boğaz-Lefkoşa Asfaltının 500 m. batısında geçirmek

zorunda kaldı. Serbest Paraşüt Müfrezesi, Tugay Karargâhı’nın emniyetini sağlamak için

Karargâhın 200 m. kadar doğusunda bulunan tepede mevziye girerek emniyeti sağladı.

Çeşitli kaynaklardan verilen haberlere göre, sabahın erken saatlerinde Lefkoşe’nin

Türk kesimine bir helikopter inmiş ve bunun ardından, Türk Hava Kuvvetlerine bağlı nakliye

uçakları, Türk paraşütçülerini indirmeye başlamışlardır. Aynı saatlerde, Kıbrıs’ın kuzeyinde

bulunan Girne sahillerine, Türk Deniz Kuvvetlerine bağlı savaş gemilerinin ve savaş jetlerinin

koruduğu çıkarma botları, deniz piyadelerimizi çıkarmışlardır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin

harekâtı başarılı olmuş, Birliklerimize ateş açılması üzerine karşı koymak durumuna gelen

kuvvetlerimizin açtığı ateş sonunda iki Yunan hücumbotu batmış; biri de yaralanmıştır.111

Atlama ve inme birlikleri Beşparmak dağları üzerinden geçerken Rumların yoğun ateşi

ile karşılaşıldı. Daha önceden planlanan inme bölgesine ateş altında gelinirken yalnız bir

helikopter deposundan isabet aldı, o da deponun yapılmış olduğu maddenin niteliği gereği

hemen onarıldığından bir kayıp olmadı. Bir asker paraşütünün açılmaması nedeniyle; üç asker

de düşman ateşi sonucu kurşunla ölmüştür. Komando Tugayında ise bir erin yaralanması

dışında başka bir olay olmamıştır. Böylesine zor bir harekât için dört şehit hiç de önemli bir

sayı değildir, indirme harekâtının dünyanın takdirini kazanmasının en önemli nedeni kayıp

oranının çok az olmasıdır.

Öncü birliklerin önceden saptanan bölgelerde mevzilenmesinden hemen sonra,

havadan indirme, ikinci, üçüncü ve dördüncü dalgalar halinde devam etmiştir. Girne

sahillerinde gerçekleştirilen denizden çıkarma hareketini yenileri izlemiş, bu arada Limasol’a

111

da çıkarma yapılmıştır. Denizden yapılan çıkarma ile direnen Rum kuvvetlerinin kıskaç içine

alınmasının gerçekleştirildiği bildirilmektedir.112

Daha önce Ovacık’ta yapılan plan değişikliğine göre Komando Tugayının 1nci taburu

Kırnı’da St. Hilaryon’a doğru çıkmaya başladı. 2nci taburun da Kırnı’ya öğleden sonra

inmesinin ardından, tabura yön veren General Demirbağ, Boğaz üssünden sağlanan bir Türk

mücahidin kullandığı özel otomobil ile birliklerin tertiplenmesini görmeye çıktı; taburun

tertiplenmesini denetledi ve yeniden Kırnı’ya döndü. 2nci tabur da çıktıktan sonra aynı

otomobille yukarı çıkıp son emirleri verdiği anda 1nci taburun bölgesinden havan ateşleri,

geri tepmesiz top atışları ve makinalı ateşleri başladı. Tabur bölgesinde orman yangını

başlamıştı. Bu yangınla harekâtın gizliliği ortadan kalkacak kuşkusu taşınıyordu. Bundan

sonra geriye dönen General, Jandarma taburunu plan gereğince Lefkoşa-Girne yolundaki

Dikomo (Dikmen) köyü istikametinde yerleştirdi. Gönyeli bölgesine inen 3ncü taburunu (1nci

bölüğü hariç) Kırnı havaalanının çevresine tertipledi.

Jandarma taburu, Kolordu Komutanından emir almadığı sürece kullanılmayacağı

emrini aldı. Komando tugayının 2nci taburu ile beraber Kolordu Komutanı Korgeneral

Nurettin Ersin de Kırnı havaalanına indi ve saat 10.30’da Boğaz bölgesindeki Kolordu

komuta yerine gitti.

Bot komutanları, haritalar üzerinde son çalışmalarını yapıyor, koskocaman Kıbrıs sahil

şeridinin küçük bir plajına yollayacakları bir avuç kahramanı, görev yapacakları bölgeye

kadar yaklaşarak bırakmak ve zayiat vermelerini önlemek üzere pür dikkat kesiliyorlardı.

Deniz komandoları, kendilerini sahile kadar yaklaştıracak lastik botlarının bütün hazırlıklarını

tamamlamış denize bırakmışlardı. Tahrip kalıpları, su sızdırmaz torbalara doldurularak hemen

kullanılabilecek biçimde yerleştirilmişti. Dalış teçhizatları son bir defa daha iyice ve büyük

bir titizlikle gözden geçirilmişti.

Bugüne kadar dünyada yapılan çıkarma harekâtlarında, sahile yaklaşan savaş gemileri

mutlaka her şeyden önce kıyıyı bombalar, çıkarma yapılması düşünülen bölgenin

“yumuşatılmasını” sağlar. Ancak ondan sonradır ki, çıkarmayı yapacak birlikler sahile

yaklaşırlar. Barış Harekâtında ateş edilmedikçe ateş etmeme emri üzerine, bu savaş gereği

yerine getirilmedi. Sahile ateş açılmadı.

Böylesine, temkinli anlar yaşanarak kıyıya yaklaşırken, kıyıda mevzilendirilen Rum

bataryalarından atılan mermiler botlarımızın birkaç yerde sağına soluna düşmeye başlamıştı.

Atılan mermiler sancakta, iskelede, havaya büyük su sütunları kaldırıyor, botlarda da delikler

112

açmaya başlıyordu. Bu sırada J-Botunun küçük bofors topu, Rum sahil bataryalarını bir an

önce susturmak amacıyla ateşe başladı. Ancak, bu topun ateşi karşı tarafta beklenen tesiri icra

etmediğinden Mareşal Fevzi Çakmak muhribinden ateş desteği istenmesi kararlaştırıldı.

Sonradan, Kocatepe ile birlikte yara alan bu, o günlerin deniz kuvvetlerinin en genç

muhribinin son derece usta topçuları, ilk atışlarını yapmaya başladılar.

Atışlar sırasında Sivil Hedefler ve sivil binaların hasar görmemesine dikkat edilmesi

şartı belirtilmişti. İlk atışlar sonuç vermiş, sahile yerleştirilen Rum topçuları susturulmuştu.

Önceden belirlenen çıkış noktasına gelindiği sırada, deniz komando timleri, başlarındaki grup

komutanlarının emriyle lastik çıkarma botlarına atlamaya başladılar. Birinci bottaki ikinci

timin atlayışı sırasında açılan 40 mm.’lik top atışı, birden gövdeyi delik deşik etmiş,

içindekiler sulara gömülmüşlerdi. Hemen, yapılan inceleme sonucunda, ölen ve yaralananın

olmadığı tespit edilmişti.

Bu sırada, sahile doğru yüzmeye başlayan SAT Timlerine doğru iki Rum

hücumbotunun süratle yaklaşmak üzere Girne limanından harekete geçtiği gözlendi. Bu

durum timleri çok yakından izleyen Yakın Destek Muhriplerine ulaştırıldı. Kısa bir süre

içerisinde duruma hâkim olan muhriplerin baş ve kıç taraflarındaki toplilaların ateşe

başlaması ile öndeki Rum hücumbotu isabet aldı. Bu bot parçalanarak havaya uçtuktan sonra

arkasındaki birinci hücumbotu da yara alıp parçalandı. Onların arkasında bir üçüncü Rum

hücumbotu geri dönüp kaçmaya yeltenerek sahile dümen kırdı. Hem atışlardan kurtulmak,

hem de baştankara ederek batmamaya çalışıyordu. Sonunda bu bot da isabet alarak batırıldı.

Artık denizin dibi, çıkarma yapılacak sahile kadar taranmış, çıkışı engelleyecek

mânialar ortadan kaldırılarak geri dönme hazırlıkları başlatılmıştı. Bu sırada, J-Botları, bu

toplama hareketi sırasında 17 mil sürat yapıyorlardı.

Tabii, Rumlar da boş durmuyor, savaş gemilerine ateş ediyorlardı. Bu sırada bir

düşman mermisi bir jandarma botunun içindeki lastik botun 3. bölmesinde patladı. Botta

bulunan astsubaya hiçbir şey olmamıştı. Ancak denizden yapılan toplama sırasında iki

denizcinin bota alınması son derece güç olmuştu.

Bütün timlerin denizden toplanmasından sonra yapılan sayım raporlarında bir

astsubayın kayıp olduğu görüldü. Kısa bir süre sonra bu astsubayın şehit olmadığı, ilk dalgada

karaya çıkan deniz piyadelerine katılarak görevini sürdürdüğü, daha sonra birliğine sağ salim

döndüğü tespit edilince sevinildi. Çıkartma bölgesinin temiz, çıkarma yapmaya hazır olduğu,

SAT birliğinde ölen ya da yaralanan olmadığı, çıkarma birliklerine rehberlik etmeye hazır

olunduğu bildirildiği zaman saatler 06.40’ı gösteriyordu. Görevimizi başarıyla

sonuçlandırmıştık. Bundan sonra, görevi artık çıkarma birlikleri komutanlığı yürütecekti.

Bu sırada ise saatler 08.00’i gösteriyordu. İlk çıkarma birlikleri “Kıyıbaşı” tutmakla

görevli idiler. İki saat sonra, Amiral gemisinin harekât odasında, Amfibi alay komutanının

sesi, telsiz hopörlerinden yankılanıyordu:

“Kıyıbaşı tutulmuş, emniyete alınmıştır. Kara birliklerimize devredilmeye hazırdır.”

Kıbrıs’a ilk çıkarmayı yapan birlik, “Amfibi Alay” Kore hariç, cumhuriyet tarihinin

savaşan ilk birliği olacaktı. Askerler iyi yetiştirilmişti. Fizik kondisyonları yerindeydi.

Moralleri çok yüksekti.113

İlk dalga çıkarma gemilerimiz, askerlerimizi boşaltmış, ikinci kademe de çıkacak

asker ve yüklerini almak üzere Mersin’e dönüyorlardı. Bütün kademeler (dalgalar) kıyıya

çıkışlarını tamamlamışlardı. Harekâta katılan tüm çıkarma gemi araç ve personeli, ada

Türklerinin yıllardır çektiği acıların sona ereceğinin mutluluğu içinde geri dönüyordu.

Yeniden verilecek taşıma görevleri için Mersin’e yönelirken, iki çıkarma aracı yük ve

personeli kıyıya çıkmış olmalarına rağmen kıyıdan kendilerini kurtaramamışlar ve kumsala

saplanıp kalmışlardı. Kendilerine yardım için eldeki tüm olanaklar kullanıldıysa da kıyıdan

kopmaları sağlanamadı.

İkisi dışında son LCT ve LCU’lar kıyıdan ayrılırken son derece yoğun havan atışı

yapılıyordu. Art arda düşen havan mermileri su kümelerini göklere yükseltiyorlardı. Bu yoğun

atıştan hiç kimse yara almadı. Düşmanın havan ateşi zaman zaman şiddetini arttırmaktaydı.

Kıyıda hareketsiz ve havan mermilerine karşı umarsız kalan çıkarma araçları büyük bir

tehlikeyle burun buruna bulunmaktaydılar.

Yoğun havan ateşinin sürdüğü bu anda LCT-113 komutanı gönderdiği mesajda,

“Gösterilen gayretlere rağmen, gemiyi kurtarmak mümkün olmadı. Yoğun ateş altında

personeli de kaybetmek durumu ile karşı karşıya bulunmaktayım.” diyordu. Buna karşılık,

TCG Ertuğrul’da bulunan Tuğamiral Emin Göksan derhal emrini verdi: “Bu durumda

personelinle birlikte Deniz Piyade Alayına katılarak göreve devam edeceksiniz. Şartlar

müsaade eder etmez tekrar gemiye dönerek kurtarma ameliyesine devam edilecektir.” İçinde

yaşanılan koşullarda en uygun kararı veren komutanın, Amfibi Deniz Piyade Alayına

personeli ile birlikte katılarak görevine devam etmesi, görevin denizde ve karada, her zaman

her yerde yapılmaya hazır bulunduğu ve bu konuda yapılan yemine bağlılığın en güzel örneği

ateş altında veriliyordu. Aradan 15 ya da 20 dakika geçmişti ki ikinci bir mesaj geldi, bu kez

mesajı gemi baş çarkçısı (Astsb. Kd. Bçvş. Tahsin Önaz) gönderiyordu. Mesajda: “Ben LCT-

113 başçarkçısı Astsb. Kd. Bçvş. Tahsin Önaz. Yanımda kalan bir elektrikçi ve bir er ile

113

gemiyi kurtarmaya çalışıyoruz” diyordu. Her ne kadar kendisine gemiyi terk etmesi ve birliğe

katılması birkaç kez söylendiyse de bir yanıt alınamadı. Gemi başçarkçısının gönderdiği bu

mesaj TCG Ertuğrul’un haber uyarı devrelerinden bütün gemilere yayınlanıyordu. Mesaj

bittiğinde muhabere üssünde bulunan bütün personelin tüyleri diken diken olmuş ve gözleri

dolmuştu.

18.00… Bu saate kadar Kıbrıs açığında bulunan bütün muhripler atış alanından

çekiliyordu. Çünkü çıkarma araçları boşalmış ikinci dalgayı (kademeyi) almak için geri

dönmüşlerdi. Bunların korunması için de muhripler görevliydiler.

Muhripler ayrılırken yer yer yangınlar devam ediyor; Beşparmak Dağlarını yakıp

yıkan uçaklarımızın gürültüsü ara verdiği zaman hafif silah sesleri duyuluyordu. Hedef

bölgesinde kendilerine verilen tüm görevleri tamamlayıp en son grup ile Mersin seyrine

başlayan TCG Ertuğrul, biraz sonra LCT-113’ten bir mesaj alıyordu. Mesajda her iki aracın da

kendi imkânları ile kıyıdan koptukları ve birliğe katılmak üzere harekete geçtikleri

bildiriliyordu. Bu haber TCG Ertuğrul’un köprü üstünün bir anda bayram yerine dönmesine

yol açtı. Böylece çıkarma gemileri komutanlığı olarak, tüm çıkarma gemi ve araçlarıyla,

başladıkları harekâtın ilk günü, herhangi bir kayıp ve hasara uğranılmadan sona eriyordu.

Gece olmuş ve Türkiye’ye dönüş olaysız geçiyordu. Bu arada muhriplere resmen

doğrulanmamakla birlikte, Yunan konvoyu haberi geliyordu. Bu haber Ankara kanalıyla sık

sık gelmeye başladı.

Muhriplerin subay salonuna savaş hastanesi kurulmuştu. Yemek yedikleri masa

ameliyat masasına dönüştürüldü. Özel güçlü ışıklar, serumlar, ameliyat malzemeleriyle tam

bir hastaneydi burası. Hemen hemen tüm ameliyatlar yapılabiliyordu.

4. RUMLARIN TANKLARLA KARŞI TAARRUZU

Rumların çıkarma kumsalına bilinçli ilk taarruzu saat 14.00 sularında gerçekleşti.

Makarios’un 1964 yılında Sovyetler Birliği’nden yardım andlaşması çerçevesinde almış

olduğu (T-34) Rus tankları, doğuda Girne yolunda 3 ve batıda Lapta-Karava yolunda ise 4

tankla taarruza geçtiler. Tanklara karşı kobra bölüğünden atılan kobralar çoğunlukla elektrik

tellerine takılarak isabet etmiyordu. Amfibi Tugay Komutanı Tuğgeneral Süleyman Tuncer

anayolun kenarında, bir narenciye bahçesinde ağaca dayanmış bekliyordu. Bu sırada tam

isabet alan 106 mm’lik bir geri tepmesiz topun personeli, tümü ile havaya uçarak şehit

oluyordu. Yolun kenarına mevzilenmiş başka bir geri tepmesiz topun nişancısını görmeyen

komutan yeri göğü inletiyordu. Emirler yağdırdığı karargâhı, anında bölgeye dağılıyordu.

Komutan Tuğgeneral Tuncer, Yarbay İkiz’e dönerek “Öleceğiz ama, burayı terk etmeyeceğiz”

diye bağırıyordu.

Bu sırada doğudaki taburumuzun 57 mm.’lik geri tepmesiz topu, düşman tankına tam

isabet kaydetmesine rağmen yine de etkili olamadı ve tankın karşı ateşi sonucunda top

personeli şehit oldu. Doğudan taarruza geçen düşman tanklarından biri piyadelerde bulunan

tanksavar silahıyla; öteki de bölgede bulunan tanksavar silahıyla imha edildi. Artık tank

taarruzu olasılığı ortadan kalkmıştı; rahat nefes aldılar.

“50. Alay Muharebe (15 tank-12 kariyer) grubunun hepsi Girne istikametine yöneldi.

Batıda (Karava tarafında) hiç tankımız yoktu. Bu nedenle yolun iki tarafına Law silahları

mevzilere girdiler. Saat 14.00 sularında bu istikametten 5 tankla gelen düşmanın üç tankı Low

ve geri tepmesiz topla saf dışı edildi. Öbür iki tankı da mürettebatı bıraktı kaçtı. Tankların yok

edilişi büyük moral kazandırdı.”114

Bu sırada muhriplere bir emir geldi: “Girne stadyumunun oralarda zırhlı araçlar

bulunuyor. Onları imha ediniz!” Haritada bu stadın yerini sağlıklı olarak saptayamadılar. Aynı

bölgede deniz piyadelerimizde harekâtını sürdürüyordu, bu nedenle atışa da cesaret edilemedi.

O anda havada beliren uçaklarımız sözü edilen tankları bir anda yok ettiler.

Bu arada kıyıdaki birliklerimize bir uçağımızın dalış yaptığı görüldü. Hava irtibat

subayı, Hava Harp Okulundaki takma adını kullanarak (takma adı “yamyam”dı) uçağın

pilotunu birliklerin üzerinden kaçırdı. Yoksa çok büyük bir felaket olacaktı.115

5. BARIŞ HAREKÂTININ İKİNCİ GÜNÜ GELİŞMELERİ

20 Temmuz gecesi başlayan savaş 21 Temmuz’a girilirken göğüs göğse devam

ediyordu. Türk birlikleri ve mücahitler çevresindeki çember bazen daralıyor; bazen de gevşer

gibi oluyordu. Ancak büyük bir baskı altındaydılar, 1nci Komando Taburunun 2nci bölüğü

700 kişilik Rum birliğine mahkûm araziden hâkim araziye yanan ormanın içerisinden taarruz

ederek çemberi kırdılar ve St. Hilarion, Oğuz Tepe bölgesine yeniden hâkim oldular. Böylece

Boğaz’ın emniyeti sağlanmış oldu.

Yunan ve Rum taarruzlarının ardı arkası kesilmiyor; fakat her defasında da

püskürtülüyordu. Sayıca çok fazla olan düşman birliklerine karşı tek çıkış yolu havanın bir an

114

115

önce aydınlanmasıydı. Görüş uzaklığının açılmasıyla birlikte Türk savaş uçakları yardıma

geleceklerdi.

Ankara da sabırsızlıkla havanın bir an önce uçuşa uygun hale gelmesini bekliyordu.

Haberleşmenin tam olarak sağlanamamasının sıkıntısı bu gece çok çekildi. Beklemekten

başka yapacak hiçbir şey yoktu. Yunan konvoyu da gerçeklik kazanmıştı.

Genelkurmay bombardıman kararı aldı. Mersin’e dönmekte olan TCG M.F. Çakmak,

TCG Kocatepe, TCG Adatepe, TCG Tınaztepe’ye tornistan edip destek atışı sağlamaları

emredildi. Rum taarruzunu durdurmanın tek yolu havadan ve denizden destek atışı

sağlanmasıydı. Havanın aydınlanmasıyla birlikte girişilecek hava bombardımanı hem düşman

taarruzunu kıracak; hem de Türk birliklerine ve mücahitlerine cephane yardımını

kolaylaştıracaktı.

20/21 Temmuz gecesi Kıbrıs’taki birlikler için bir ölüm kalım gecesiydi. Darboğaz

kesiminden ve batıdan doğru yola sızan düşman unsurları Barış Kuvvetleri komuta yerine

kadar yaklaşmayı başarmışlardı. Bu durum karşısında komuta yeri terk edildi ve planlar

yakıldı. Havanın aydınlanmasıyla birlikte Genelkurmay Türk savaş uçaklarına havalanmaları

emrini verdi. Saat 04.30’dan itibaren hedeflerini elde edemeyen Rum birlikleri hareketi

durdurdular ve ardından hızla geri çekilmeye başladılar.

Çıkarma yapılan kumsalın kesinlikle korunması, düşmanın karşı saldırısıyla buranın

terk edilmemesi gerekliydi. Harp Filosu Komutanı Tümamiral Nejat Tümer’den gemi

isteğinde bulundular. Filo Komutanı bu görev için, derhal bir gemi tahsis etti. Karadan olası

her türlü sızma, baskın ve sabotajlara karşı da etkin önlemler alınıyordu.

50. Piyade Alay muharebe grubu, Komando Tugayı ile birleşecekti. Deniz piyade de

harekâtta görev alacaktı. Ancak ilerleyen saatlerde kopukluk baş gösterdi ve plan

gerçekleştirilemedi.

Görev: Amfibi Tugay Komutanlığı Kıbrıs’a, Hava İndirme ve Komando Tugayı ile

koordineli olarak müdahale ederek, Türk mukavemetinin emniyetini sağlamak amacıyla G

günü S saatinde Pladini Plajına çıkarak Karava-Elya-Trimiti, Zeytinlik-Girne hattını ele

geçirerek Komando Tugayıyla müteakip harekâta hazır olacaktır.

1. Safha: Amfibi Alay plaj sahasının yakın emniyetini sağlayacak.

2. Safha: 50. Piyade Alayı’nın muharebe grubunun 1.,2.,3., piyade taburları köprü başı

hattını G gününde ele geçirerek bu hatta Komando Tugayı ile birleşmeye hazır olacaktır.

Bu safhada Amfibi Alay (Deniz piyade) bölgenin deniz kıyısında toplanarak müteakip

göreve hazır olacaktır.

3. Safha: Komando Tugayı ile 50. P.A. muharebe grubunun köprübaşı hattında

birleşmelerini müteakip, indirme bölgeleri çevresinde (Kırnı-Gönyeli) toplanacaktır.

Kıbrıs Rumlarının o geceki saldırıları nedeniyle bu görev yapılamadı. 50. P.A.

Komutanı da çıkarma plajının hemen doğu tarafında, bugünkü şehitliğin yanında şehit oldu. O

gün ve o gece tek düşünce vardı: “Kıyıbaşı’na sahip olmak.”116

Kıyıbaşı’nda bunlar olurken, Komando Tugayının bulunduğu bölgede de birtakım

çalışmalar yapılıyordu. Emrindeki tüm birliklerin daha önce belirlenen plan gereği

mevzilenmelerini sağlayan General Demirbağ saat 19.30 sıralarında St. Hilaryon’a çıktı, l. ve

2. tabur komutanı ile son hazırlıkları gözden geçirdi ve saat 24.00’den itibaren Karmi orman

bölgesine yapılacak Türk taarruzunun emirlerini verdi.

General Demirbağ yukarıdan henüz karargâha dönmüş; Kolordu Komutanına

(Korgeneral Nurettin Ersin) bilgi veriyordu ki ortalığı çok şiddetli mermi, roket, top sesleri

kaplamaya başladı. Patlayıcıların çıkardığı gürültü inanılmayacak derecede şiddetliydi.

Tertiplenme sırasındaki çeşitli zorlukların ardından aniden başlatılan Rum saldırısı çok

güçlüydü.

Karargâhta bulunanlar ne olup bittiğini anlamak için dışarı çıktılar. Kolordu

karargâhının çevresi çok kuvvetli havan ve makinalı tüfek ateşi altına alınmış Boğaz üssünden

Girne’ye giden yol kapatılmıştı. St. Hilarion’da da karşılıklı çok güçlü atışlar başlamıştı.

Kolordu Komutanı, Komando Tugay Komutanı ve öteki subaylar durum

değerlendirmesi yapmaya çalıştıkları sırada, Rum Boğazı tarafından gelen bir mücahit subay

durumu aydınlattı. Daha önce Lefkoşa-Dikomo arası inen hava indirme Tugayının 2. Hava

İndirme Taburu Darboğazı (Girne) tutacaktı; fakat mevzi (dayanga) tutamadı. Buna karşın 3.

Hava İndirme Piyade Taburu Türk Boğazı’na çıkarak Rum ileri harekâtını yoğun karşı koyma

ile durdurdu. Bu durumdan Kolordu Komutanlığı haberdar edilmediği için karargâhın, işlerin

yürümediğinden bilgisi olmadı. Bunun dışında, Karargâhla Rum Boğazında mevzilenen

Rumlar arasında bir mücahit birliği bulunuyordu. Bu mücahitlerin varlığı Türk Birlikleri için

bir güvence kaynağı idi. Fakat gece olan olay bu güveni boşa çıkardı. Beyazevler bölgesini

tahkim ederken, bu tarafı, yani Hava indirmenin bir taburunun çıkacağı bölgenin savunulması

burada uzun süredir bulunan mücahitlere bırakılması “Harekât planında” belirlenmişti. Ancak

mücahitlerin, bir Rum taarruzu sırasında burayı bırakacakları hiç tahmin edilmemişti.

Rumlar Rumboz dağından yürüyüp, mücahitleri püskürttükten sonra St. Hilarion’a

çıkmış bulunan l.ve 2. komando taburlarının gerisine sarktılar. Böylece Boğaz üssü tamamen

116

kapanmıştı. O gece sabaha değin muharebe her geçen dakika şiddetlenerek sürdü gitti.

Ellerindeki tanklarla birlikte Gönyeli ve Boğaz üssüne doğru taarruza kalkan Yunanlılara,

Ada’nın çeşitli bölgelerindeki Rum Mili Muhafız Teşkilatı da katıldı. Omorfo çevresindeki

üste bulunanlar “Küçük Kaymaklı” yakınındakiler ve en önemlisi Trikomo’daki tam

teşekküllü üsten kaydırılan kuvvetler dört yönden (Boğaz-Gönyeli-Lefkoşa) üçgenini tutan

Türk ve TMT kuvvetlerine saldırdılar. Bölgeyi çok iyi bildiklerinden yan yollardan sızmışlar

ve saldırıyı hazırlamışlardı.

Gönyeli güneyindeki Türk alayını ve Hava İndirme Tugayının iki taburunu

sıkıştırırlarken, geri kalan RMM Birlikleri de Türk yerleşim bölgelerini sarıyordu. Lefkoşa ve

batı bölgesinden Yunan alayı ve RMM Birlikleri ile Dikomo bölgesinden batıya, Ayvasıl ve

Siskilip bölgesinden Kırnı istikametine RMM harekâta başlamıştı.

Hem aldatmaca konvoy nedeniyle, hem de kendi tasarılarına göre, Türk Silahlı

Kuvvetlerinin Magosa’nın kuzeyindeki Boğaz bölgesinden çıkarma yapacaklarını bekleyen

Rumlar, buralara çok önemli askeri yığınak yapmışlardı. Trikomo-Boğaz üssünde silahtan

arındırılmış birlikler, yelpaze gibi açılarak bir kıskaçla Serdarlı köyünü sararken, öteki

kıskaçta, Magosa’daki Türkleri çevirdiler. Girne’nin doğusundaki Karatepe ve

İngiliztepe’deki Rum komando üssündeki kuvvetler de takviye alıp, Beşparmak dağlarına

yüklendi. Böylece üç cephe birden açılmıştı.

Boğaz çevresine indirilen Türk birlikleri karşılarında yaklaşık sekiz bin kişilik bir Rum

kuvveti bulurken, Yunan alayı da harekete geçiyordu. Türk birlikleri öyle bir kıskaca girdiler

ki hem Dikomo ve kuzeyi istikametinden; hem de Rumboz Dağı bölgesinden Kolordu komuta

yerine sürekli ateş yağıyordu. Aşağıdan da üç taburlu Yunan Alayı da boğaza taarruz etmişti.

Yunan Alayı’nın karşısında bulunan Türk Alayı da bu tanklı taarruza fazla dayanamayarak

geri çekildi. Yunan Alayı Lefkoşa’dan gelen asfalt istikametinde Fota köyü ve Boğaz

bölgesine 1-1,5 kilometre uzaklığa kadar yaklaşmıştı. Doğuda Dikomo köyünün batısında 100

m. uzaklıkta bulunan Dikmentepe’yi düşürmüşlerdi. Batıda Kırnı köyünü yeniden aldılar,

denizden boğaz üssüne doğru taarruzlarını geliştirdiler.

Denizden çıkan Türk çıkarma birlikleri de Beşparmak dağlarındaki koruganlardan

birden bire başlayan ateşin içine düştü. Zaman ilerledikçe ateş daha da yoğunlaştı. İzli

mermiler havada uçuşuyordu. Çeşitli yönlerden düzenli ve şiddetli atışlara hedef olmuşlardı.

Bir anda başlayan mermi sağanağı ve izli mermiler Türk birliklerinin atış disiplinini bozdu; bu

atışlardan taburda yaralanan askerler oldu. Komutanlar olağanüstü çabalarla askerlerini

toparladılar, ilk panik atlatıldıktan sonra mevziler kazıldı; içine yerleşildi. Bölge, top, havan

ve hafif silah sesleri ile cehenneme dönüyor; ışık ve izli mermiler havada uçuşuyordu.

50. Piyade Alayı ile Komando Tugayı bu gece Köprübaşı’nda birleşeceklerdi; Rum ve

Yunan birliklerinin yoğun karşı harekâtı gelişince bu birleşmenin sonucu öğrenilemiyordu.

Kıyıbaşı bu durumdan çok hoşnutsuzdu. Arada haberleşme de kurulamadı. Zaten bu

haberleşme harekât boyunca sürekli ölçüde aksadı, ancak ilk gece hiç kurulamadı dense

yeridir. 50. Piyade Alayı’nın durumunun ne olduğunu öğrenmenin tek yolu şafağı beklemekti.

Her yerdeki Türk Birlikleri imha edilmek üzere kıskaca alınıyordu. 21 Temmuz, saat

03.00 sıralarında şimdiki Karaoğlan şehitliğinin 150 metre kadar doğusundaki bir villada

kurulan karargâh, öteki birlikler gibi yoğun ateş altındaydı. O gece Piyade Alayının Komutanı

Albay Karaoğlanoğlu ve yardımcısı Piyade Yarbay Cevdet Ayken, Hava Binbaşı Fehmi Ercan

ve öteki subaylar yukarıda belirtilen komuta yerinde bulunuyorlardı. Çevreden bütün gece

düzensiz olarak devam eden ağır ve hafif silah sesleri birden çoğalıyor; aniden, sözü edilen

villanın bahçesine giren bazukalı bir Rum asker, villanın bahçesinden çıkmakta olan

subaylarımızı bazuka ile vuruyor; Albay Karaoğlanoğlu sokak kapısının hemen önünde şehit

oluyordu.

Albay İbrahim Karaoğlanoğlu’nun şehit oluş biçimiyle ilgili olarak anlatılanlar

birbirleriyle çelişir durumdadır. Kimisi roket atar mermisiyle; kimisi bazuka ile, kimisi geri

tepmesiz top ile, kimisi de kendi askerlerimizin açtığı ateş sonucu şehit olduğunu

söylemektedir. Biz bazuka ile vurulduğunu saptadık. Ama yine de gerçeğe en yakın

olabileceğine inandığımız bir tanıklığı yazıyoruz.

Karaoğlanoğlu’nun Alayında tabur komutanlığı yapmış bir subayımızın117 o geceyi

anlatan tanıklığını da anlatmadan geçemedik: “50. P.A.; 20 Temmuz günü Kıbrıs’a çıktı. Alay

Komutanı forsu açık, jeeple dolaşıyordu. Rumlar daha baştan beri yerimizi saptamışlardı.

Gerçi forsu kapattım, aracın önündeki Alay komutan aracı olduğunu belirten forsu da

çamurla örttüm. Ama yine de iş işten geçmişti.

Rumlar, karaya çıktığından bu yana Alay Komutanını izlemişlerdi ve karargâhı

öğrenmişlerdi. Karargâh çok güzel bir villaydı. Taburun Girne istikametindeydi. Gece çok

şiddetli bir taarruza uğradık. Ateşin şiddetinden, şimdi neredeyse mevzilerimize girecekler

diyordum. Çarpışmaların en şiddetli olduğu bir anda, Alay karargâhının olduğu tarafta

birdenbire aydınlık oldu. Bu geri tepmesiz bir topun yapabileceği bir işti. İlk anda komutanın

ölmüş olduğunu hiç düşünmedim. Daha sonra karargâha gittiğimde öğrendim. O zaman

gördüm ki, Alay komutanını şehit eden mermi bir geri tepmesiz top mermisiydi. Binadaki

hasar bunu gösteriyordu.”

117

Alay Komutanı Karaoğlanoğlu, Hava İrtibat Subayı Hava Pilot Binbaşı Fehmi

Ercan’ın şehit olduğu, komutan yardımcısı Cevdet Ayken’in ağır yaralandığı patlamadan

birkaç saniye önce villadan ayrılmış bulunan hava irtibat subayları Binbaşı Necdet Karademir

ve Yüzbaşı Akın Giray ise, ölümden kıl payı kurtuluyorlardı. İki hava irtibat subayımızın

tesadüf eseri kurtulmuş olması birliklerimiz açısından büyük şans oldu. Tüm harekât boyunca,

uçaklarımızla muhabere kurarak, büyük hizmetlerde bulunarak daha fazla askerimizin

ölümünü engellediler.

BBC’ye ve Yunan radyolarına göre kıyı başındaki birliklerimiz çok ağır yenilgiye

uğramışlardı. Çıkartmada kendilerine önemli ödevler verilen Serdarlı Köyü başta olmak

üzere, Magosa, Limasol, Larnaka, Erenköy ve Baf’taki Türk yerleşim bölgeleri de kıskaca

alınıyordu. Bu bölgeleri koruyan mücahitlerin ellerinde etki gücü yüksek olmayan hafif

silahlar vardı. Dayanmalarına olanak yoktu… Ama mücahitlerin direnişleri müthişti.

Zaman geçtikçe çarpışmalar daha da gelişiyor ve Türk birlikleri mücahitlerle birlikte

biraz daha sıkışıyordu. Her yandan havan, uçaksavar mermileri yağıyordu. Rumların harekâtı;

havadan inen birliklerle, denizden çıkanların birleşmesini engellemek ve birliklerimizi imha

etmekti. Rum ve Yunanlılar, bu işi bu gece bitirme kararındaydılar. Her yerden yağmur gibi

her cins mermi yağdırıyorlardı.

Aslında böyle bir karşı harekâta girişileceği bekleniyordu. Türk Genelkurmayı

tarafından önlemleri de alınmıştı. Bekleniyordu, fakat bu denli büyük bir kuvvetin bu bölgede

toplanabileceği düşünülmemişti. İlk çıkarmada fazla sayıda asker yollayabilmek için, birkaç

tane geri tepmesiz topla yetinilmek zorunda kalınmıştı.

Yukarıda adı geçen bölgede ellerindeki zırhlı vasıta ve tanklarla saldırıya geçen, sekiz

bin kişi olduğu tahmin edilen Rum ve Yunanlılara karşı 2000 kişilik Komando birliği, 650

kişilik Türk Alayı, 2000 kişilik Hava İndirme Tugayı ve hafif silahlarla donatılmış olan

Mücahitlerin de 2000 kişilik bölümü, inanılmaz bir mücadeleye giriştiler. Hava karardığı için

Türk Hava kuvvetlerinden yardım istenemez; takviye silah da alınamazdı.

O geceyi anlatırken General Sabri Demirbağ şunları söylüyor: “Kıbrıs harekâtının

kaderinin, Kıbrıs’ta bulunan birliklerin o geceki direnmesine bağlı olduğunun bilincindeydik.

Tüm düşüncemiz elimizdeki bölgeleri sabaha kadar korumak ve ertesi sabahı

kucaklayabilmekti.

Hava aydınlanır aydınlanmaz, Hava Kuvvetlerinin yardımıyla taarruza geçecektik.

İndirme sırasında edindiğimiz düşünceye göre, Rumlar gündüz savaşmak istemiyorlardı…

Gece Kırnı indirme bölgesine giderken Boğaz bölgesindeki TMT (mücahitler) tabur

komutanından Dikmentepe’nin Rumlar tarafından işgal edildiğini öğrendik… Lefkoşa yolunun

emniyeti bakımından bu Rum taarruzunun püskürtülmesi gerektiği kanaatine vardık. Asfaltın

batı bölgesindeki jandarma taburunun bir bölüğü ile gece taarruz edip tepeyi alması emrini

tabur komutanı Binbaşı Hasan Cemil Erdem’e emrettim.

Mücahit komutanı Yüzbaşı Mahmut’a; Dikmentepe neresi diye sordum, Yüzbaşı

parmağı ile “şurası” diyordu. Gösterdiği istikamette zifiri karanlıktan herhangi bir yeri

göremiyordum. Ben, 3. şube müdürüm ve Yüzbaşı bir hendeğin içine yattık. Kafalarımızı

giysilerimizin pançoları ile örttük ve bu örtünün altında fenerin ışığıyla haritadan

Dikmentepe’yi bulduk. Meğer 100 m ilerimizdeymiş. Hemen jandarma Binbaşı Hasarı

Cemil’e Dikmentepe’yi almak emrini verdim. Her ne pahasına olursa olsun tepe alınacaktı…

İki saat sonra aynı yerden geçerken tepenin alındığı tekmilini aldım ve memnun oldum.

Binbaşı Hasan Cemil ve bir avuç Türk askeri iki saat gibi bir sürede tepeyi almakla

kalmadılar; aynı yerde sabaha kadar boğaz boğaza döğüştüler ve o tepe jandarmanın canı

pahasına elimizde kaldı.”118

Kıbrıs’ta köprübaşlarında bu kanlı çarpışmalar olurken, Genelkurmay’da toplantı

üzerine toplantı yapılıyordu. Ankara sokaklarında halk coşkun gösterilerde bulunuyordu.

Kıbrıs’taki Türkler ise katliamla karşı karşıyaydılar. Köprübaşını tutmama olasılığı komuta

heyetini endişeye düşürüyordu. Hatta bir ara bombardımanın yapılması bile düşünüldü.

Ancak, gece olması nedeni ile doğurabileceği sonuçlar göz önüne alınınca bundan cayıldı.

Sabaha dek endişeli bir bekleyiş başladı.

Genelkurmay Genel Sekreterliği Basın ve Halkla İlişkiler Şubesi’nin, Yunan Alayı’nın

saldırısıyla ilgili açıklaması şöyledir:

“Yunan Alayının taarruzu üzerine Türk Alayı karşı taarruza geçmiş ve düşmana ağır

kayıplar verdirmiştir.

Kıbrıs’ın Batı sahillerine yakın Baf ve Lefke dolaylarında dağınık Rum köyleri içinde

bulunan Türk köylerine saldıran kalabalık Yunan ve Rum askerleri köyleri yakmakta,

yıkmakta, kadın ve çocukları, ihtiyarları akıl almaz, şekilde zalimce usullerle imha etmektedir.

Türk olmaktan başka günahları olmayan bu silahsız kadın ve çocukları katletmeleri, Yunan

cuntasının bu insanlık dışı canavarca davranışları dünya milletlerinin gözleri önünde cereyan

etmektedir. Lanetlenmiş Yunan cuntası yapılan mezalimin tek sorumlusudur. Cezalarını

mutlaka çekmelidirler.”119

118

119

Rum koruganları yıllarca uğraşılarak hazırlanmıştı. Son derece mükemmel tesislerdi.

Boğaz’ın batısında 20/21 Temmuz gecesi bu koruganlardan fırlayan bir Rum komando (700

mevcutlu) taburu, Balapais’ten hareket etti. Türklerin Boğaz batısındaki Doğruyol karakolunu

bastı; Boğaz doğusundaki şahinler karakolunu ele geçirdi. Bu karakollarda 40 mücahitimizi

şehit ettiler, bir bölümünü de yaraladılar. Bu gece Mehmetçikler kadar mücahitler de müthiş

bir direniş gösteriyorlar ve en çok şehidi bu bölgede veriyorlardı. Rum komando taburu da o

gece Balapais’ten sonra FİN Barış Kuvvetlerinin kışlasından geçerek ve Darboğaz’ın boyun

noktasından atlayarak Kadifekale’ye hücum ederek, buradaki haber merkezini düşürdüler.

Oradan da, Siskilip’ten gelen iki Rum taburu Doğruyol’a tırmanarak Doğruyol karakolunu ele

geçirdiler. Düşman, Beyazev ile St. Hilarion kalesine ve Boğaz sancağına hücum ederek

Kolordu karargâhının bulunduğu Boğaz sancağının 500 metre kuzeyinden Darboğaz’dan

geçerek Kadifekale bölgesindeki Türk komando taburunun gerisine; aynı zamanda Siskilip

Boğaz’ı bölgesindeki 2. Taburuyla da doğu istikametinde hareket ederek, önce Doğruyol’daki

mücahit bölüğünü esir alıp imha ederek, St. Hilarion ve batısındaki komando tugayının 1nci

taburuna taarruz etti. Ancak, Rumların iki komando taburu, Türk komando tugayının 1nci

komando taburunu aşamadılar.

Öte yandan Rum kuvvetleri Boğaz’daki mücahitleri atarak tepeyi ele geçirmişlerse de,

bir tesadüf muharebesi sonunda paraşüt taburunun bir kısmıyla yapılan savaşta burası

alınmıştır. Yapılan şiddetli çarpışmalardan sonra Rumlar buradan geri püskürtülmüştür. Rum

baskısının hissedilir biçimde azalmasıyla birlikte çıkarma birliklerimiz arasında haberleşme

kurulabildi ve yeniden toparlanıp daha önce Genelkurmayca hazırlanan plan uygulanmaya

başlandı. Kıyıbaşında Amfibi Alayın tabur komutanları toplanarak kalan cephanenin çok

dikkatli kullanılmasını, gerekirse süngü savaşı yaparak, Kıyıbaşı’nı ikinci çıkarmaya kadar

tutmaya zorunlu olduklarını belirttiler. “Personelimi doğabilecek, muhtemel durumlara karşı

uyarmaya çalışarak, gerekirse süngü savaşı bile yaparak plaj sahasının yakın emniyetini

ikinci çıkarmaya kadar mutlaka tutmamız gerekiyordu.”120 Uçaklar, kendilerine yerden

verilen hedefleri yerle bir ediyorlar. Yunan Alayı ile RMM üsleri ortadan kaldırılıyordu.

Genelkurmay büyük ağırlığı Hava Kuvvetlerine vermişti. Yapılan son durum

değerlendirmesinde tehlikenin atlatıldığı kesinlikle belirlendi. İlk önce Beşparmak

dağlarındaki direnme yuvalarını temizleyip, Girne-Lefkoşa bağlantısını bir an önce kurmaktı.

Girne-Lefkoşa bağlantısı saat 07.00’den itibaren kuruldu.

120

21 Temmuz günü, aynı saatte paraşüt taburu Darboğaz batısı Ozanköy yönünde taarruz

etmek üzere bölgeye gönderildi. Üçgen bölge yoğun topçu, havan ve makinalı tüfek ateşlerine

hedef oluyordu. Yer yer karşı taarruzlarla bölge sürekli olarak tehdit ediliyordu, özellikle

helikopter indirme dalgaları gelişinde, gerek uçuş kolları ve gerekse iniş bölgeleri ile

toplanma bölgeleri çok şiddetli topçu, havan ve makinalı tüfek ateşi altında tutulmuştur. Bu

yoğun ateş, toplanma ve tertiplenmeyi oldukça güçleştirmiş ve kayıpları arttırmıştır. Hava

Kuvvetlerimizin ağır baskısı başladıktan sonra bu bölgedeki birliklerimiz de rahat nefes alma

olanağına kavuştu.

Hava İndirme Tugayı 1nci Paraşüt Taburunun bölükleri, önceki gün kendilerine

gösterilen mevzilere yerleşip savunmaya devam ettiler, özellikle 1nci ve 2nci Bölüklerin

mevzilerine ağır düşman mermileri düştü, fakat herhangi bir zayiat verilmedi. Tabur ihtiyatı

olan 3ncü Bölük, Bilelli Köyü’nün kurtarılması ile görevlendirildi.

Geceyi Kırnı Bölgesine düşman girmesini önlemekle geçiren 2nci Paraşüt Taburu,

sabahın erken saatlerinde aldığı emirle, Girne’nin güneyinde bulunan Şahinler Tepe’ye

hareket etti. Aldığı emirle Delik Tepe’ye giden 3üncü Paraşüt Taburu, 21 Temmuz 1974 saat

00.30’da Bozdağ’a etkili düşman ateşi altında, yaya olarak ulaştı.

Tugaya gönderilen irtibat subayı ancak 21 Temmuz 1974 sabahı saat 04.00’te 4ncü

Paraşüt Taburu’na dönebildi. Tugay Karargahından gelen emre göre Tabur’un Gönyeli’ye

taarruz etmesi gerekiyordu. Bunun üzerine 4üncü Paraşüt Tabur Komutanı, “Gönyeli düşmüş,

oraya taarruz edeceğiz” diye verdiği emir üzerine, Hamit Mandırası’nın batısında Tabur

Taarruz düzeninde süratli bir şekilde Gönyeli’ye doğru ilerlemeye başladı, 1nci Bölük

ihtiyatta kalarak 2nci ve 3üncü Bölükler ileriye yanaştılar.

Plan gereğince Kıbrıs’a ikinci dalgada (kademe) çıkması gereken 39. Tümen o sırada

Mersin’de gemilere bindiriliyor; tank ve zırhlı araç sayısı arttırılıyordu. Truva feribotu deniz

yollarından, Sadık Atıncan, Köyceğiz gemileri de sahiplerinden alınmış gerekli askeri yükle

dolduruluyordu. Ne kadar hızlı hareket edilirse edilsin ikinci dalga 22 Temmuz’dan erken

Kıbrıs’ta olamayacaktı. İkinci dalgayı çıkarana kadar Hava Kuvvetleri’nin desteği

sürdürülecek, böylece birinci dalgada çıkmış olan birliklerimizin direnmesi sağlanacaktı. Bu

arada helikopterle asker ve cephane indirilmeye devam ediliyordu.

Türk savaş uçaklarının gelmesiyle iyice kırılan düşman taarruzunun yavaşlamasıyla

birlikte, Türk birlik komutanları birliklerini bir gün önce sevk ettikleri noktalara koştular.

Kolordu Komutanından izin alınarak, Jandarma Binbaşı Hasan Cemil’in canları pahasına

tuttukları Dikmentepe’nin güvenlik içinde olduğu görüldükten sonra rahat bir nefes alındı.

Binbaşı’ya hemen yeni bir emir verildi. “Dikmentepe’yi tutmakla olmaz, Dikomo’ya taarruz

edip düşmanı püskürteceksiniz”. Geceki göğüs göğüse boğuşmanın hemen ardından

jandarmalar, Çubuk Alayının bir taburuyla beraber yarım günde bu emri yerine getirip

Dikomo’ya girdiler. Ardından, mücahit taburu gece terk etmek zorunda kaldığı eski yerine

yerleştirildi.

Paraşüt taburu Rum Bozdağı’nı ele geçirdikten sonra Dikmentepe’ye Türk bayrağını

dikti. Her iki taraf da Amerikan yapısı AN/PRC tipi muharebe aygıtları kullandıkları için çok

güzel Türkçe konuşan Rumlar çevrimlerimize girerek özellikle Kıyıbaşı’ndakileri çok zor

durumda bırakıyorlardı. Askerlerimiz de yedek frekanslara geçerek, bir an için rahatlıyorlardı.

Rumlar; gemi, uçak ve kara birliklerimize karşı olanakları ölçüsünde “mukabil elektronik

savaş” uygulamaya çalışıyorlardı. Bir ara kendi uçağımızın çıkarma kumsalına saldırıya

geçmesi üzerine, parola yerine zorunlu olarak başka bir uygulama durumunda kalındı. Rumlar

çok güzel Türkçe konuşarak pilotumuzu aldatıp kendi birliklerimizin üstüne çevirdi. Yerdeki

hava irtibat subayımız pilotun takma adını kullanıp çok önemli boyutlara ulaşacak bir faciayı

önledi. Bu tür müdahalelerle karşı tarafın aldatmacaları etkisiz hale getiriliyordu.

20/21 Temmuz gecesi yapılan muharebelerde, Kadifekale bölgesindeki (St. Hilarion

bölgesi) 1. ve 2. Komando Taburları 14 şehit vermişti. Bu şehitler ve yaralılar, 21 Temmuz

sabahı boğaz üssüne tahliye edildi. Türk savaş uçaklarının etkili bombardımanı ve

birliklerimizin karşı taarruzları Rum ve Yunan kuvvetlerini sindirmişe benziyordu. Ancak,

kolordu karargâhı ihtiyatı elden bırakmıyor, gece yine saldırı olabileceğini düşünerek

planlarını ona göre yapıyordu. İlk gün Ada’ya çıkanlar, ikinci dalganın 21 Temmuz 1974 günü

çıkmasını bekliyorlardı.

21 Temmuz saat 11.00 civarında Kadifekale’den Girne yönünde hareket eden birlikler

büyük bir düşman baskısı altında kalmadan (yalnızca evlerin içine giren Rum askerleri

tarafından açılan ateşler hariç) saat 15.00 ile 16.00 arası Girne’den Pladini kumsalı

doğrultusunda asfalta kadar indiler. Bu sırada Rum Bozdağı bölgesindeki Hava indirme

Tugayının taburu da Bellapais köyü batısındaki bölgeye inmişlerdi.

Çıkartma birliklerinin Girne yönünde hareket etmemeleri üzerine Kolordu komutanına

bilgi verilmiş ve komutanın emriyle bu birlikler Girne güneyindeki Kadifekale kuzeyindeki

futbol sahası bölgesinde hava kararmadan önce toplanmış ve geceyi orda geçirmeleri

emredilmişti. 1. Tabura da doğruyol ve St. Hilarion bölgesinde toplanıp geceyi orda geçirmesi

emredilmiştir.

Hava kararınca daha önce beklenen olay gerçekleşiyor, Rum birlikleri saldırıya

geçiyordu. Türk kuvvetler de ilk geceye göre daha düzenli bir şekilde karşı koyuyor, düşman

saldırısını etkisiz hale getiremese bile ilk gecenin sıkıntısı yaşanmıyordu. Hatta istenen

düzeyde olmasa bile Girne-Lefkoşa-Gönyeli üçgeni kurulabilmişti.

Kıyıbaşı’nda da karşılıklı çatışmalar oldu. İlk geceye oranla, daha sakin ve atış

disiplini daha iyi idi. 21 Temmuz gecesinden 22 Temmuz sabahına değin çatışmalar yine

devam etti. Komando Tugayı birlikleri Beşparmak Dağları’ndaki, direnme yuvalarının, daha

doğrusu silah depolarını saf dışı edebilmek için insanüstü çaba harcıyorlardı. Sabahın ilk

ışıklarıyla birlikte bazı komandolar Girne’nin dış yerleşim bölgelerinde görülmeye başladı. 3.

tabur, öğlene doğru Girne-Pladini kumsalı sonuna ulaşmıştı.

Havadan inenlerle denizden çıkanlar birleşmek üzereydi. İki gün boyunca hiçbir

takviye almadan direnmek ve Genelkurmay Başkanlığının planında belirtilenleri yerine

getirmek başlı başına “büyük başarıydı”. Çıkartmanın ikinci gününde, Kıbrıs’taki Rumların

Türklere işkence yaptıkları, öldürme olaylarının arttığı haberi hızla yayılmaya başladı. Bunun

üzerine Kıbrıs Türk Kuvvetleri ve Adana, Hatay, İçel illeri Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral

Suat Aktulga bir bildiri yayınladı.

“Kıbrıslı Rumlara hitap ediyorum: Türk köylerinde kadın, çocuk ve ihtiyarlara taarruz

edildiği haberi alınmıştır. Bu hareketlere devam edildiği takdirde, misliyle mukabele

edilecektir.”

20 Temmuz 1974 saat 15.00’de Yunan Deniz Kuvvetlerine ait Glafkos ve Nireis

denizaltılarına Kıbrıs’a hareket ederek Türk deniz araçlarını vurma emri verildi. Bu denizaltı

gemileri herhangi bir görev yapamadan 21 Temmuz 1974 tarihinde saat 13.00’de geri çekildi.

573. Piyade Taburu ve 550 gönüllü, Albay Papakostalu komutasında Retimnon muhribi ile

Kıbrıs’a gönderildi. Fakat 22 Temmuz 1974 gece yarısı gemi komutanı Albay Zulias’a geri

dönüp personeli Rodos’a çıkarması emri verildi. Daha önce alarma geçirilen 35. Yunan

komando taburu 21 Temmuz gece yarısı 15 tane Moratlas uçağı ile Kıbrıs’a intikal ettirildi.

Bunlardan ikisi yolu şaşırıp geri dönerken dört tanesi de Lefkoşa havaalanında RMM ordusu

askerlerinin ateşiyle tahrip oldu.

6. KOCATEPE MUHRİBİNİN BATIŞI

Güney Ege’nin Akdeniz’e kavuştuğu bölgede keşif yapan bir Türk deniz keşif uçağı

doğuya doğru yol alan bir filo keşfetmişti. Pilot, alçak bulutlardan dolayı filoyu teşkil eden

gemilerin kimliğini tam olarak teşhis edememiş, Amerikan yapısı muhriplerin refakat ettiği

bir ticaret gemisi filosu olduğunu tahmin etmişti. Bu keşfin raporu Türk Genelkurmayına

ulaştırıldığında Genelkurmay, derhal hükümeti haberdar etti. Olay ciddiydi. Eğer bu Yunan

filosu ise ve Kıbrıs’a asker takviyesi için yola çıkmışsa Türk Silahlı Kuvvetleri onu Kıbrıs’a

ulaşmadan önce mutlaka ya batırmalı ya da geri çevirmeliydi.

Durumu öğrenen ve ciddiyetini hemen idrak eden Başbakan Bülent Ecevit bu filonun

veya konvoyun geri çevrilmesi için Amerikan tavassutunu rica etti. Ecevit konvoya yapılacak

bir müdahalenin bir Türk-Yunan savaşına sebep olmasından korkuyordu. Temas kurduğu

Amerikan Dışişleri Bakanı Dr. Henry Kissinger, ona Yunanlıların böyle bir konvoyundan

haberleri olmadığını söyledi. Bu elbette bir Yunan aldatmacası olabilirdi. Bu yüzden Hükümet

de Genelkurmay da Amerikan Dışişleri Bakanının sözlerine fazla kıymet vermediler. Durum

son bir defa daha gözden geçirildi. Karar kesindi ve kaçınılmazdı. Konvoy varsa mutlaka

batırılacak veya geri çevrilecekti. Harekâtın bu safhasında bu ölçüde bir düşman kuvvetinin

Kıbrıs’a çıkmasına izin vermek düşünülemezdi. Hemen Hava ve Deniz Kuvvetlerine harekâta

geçmeleri için emir verildi.

Kuvvetlerin büyük bir kısmı Ege’de olan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Kıbrıs

açıklarındaki 5 muhribinden 3’ünü Yunan filosunu karşılamak için görevlendirdi. Kocatepe,

Adatepe ve Çakmak Muhripleri hemen batıya Arnavut burnuna doğru yöneldiler. Bu arada

hava kuvvetleri ise Yunan gemilerine saldıracak olan 48 uçağın hazırlıklarını tamamlamıştı.

Türk Filosu Arnavut Burnunu dönüp Kıbrıs’ın batı sahilleri önünde Yunan filosunu

karşılamak için Güneye doğru dümen kırdığı sırada Rum-Yunan hücum botlarının saldırısına

uğradı. Fakat bu “kahraman filo!” Türk gemilerinden açılan ilk salvodan sonra hemen

selameti kaçmakta buldu. Bu arada içlerinden bir tanesi batırılmıştı. Filo güney batı

istikametinde bir müddet daha seyrettikten sonra bir anda nereden geldiği bilinmeyen bir jet

filosunun taarruzuna uğradı. Binlerce metre yükseklikten süzülen uçaklar bomba ve

roketlerini bıraktıktan sonra yeni bir saldırı için yeniden yükseliyorlardı.

Uçaklar dalga dalga geliyor, keşif, uçaksavar barajına rağmen bomba ve roketlerini

bırakıp dönüyorlardı. Saldırının daha ilk dakikalarında Kocatepe Muhribimiz ciddi bir isabet

aldı ve yanmaya başladı. Bunu gören uçaklar geminin işini bitirmek için saldırılarını Kocatepe

üzerine teksif ettiler. Gemi artık kontrolden çıkmıştı.

Filo Komutanının “hava taarruzuna uğradık” mesajı Deniz Kuvvetleri Komutanlığına

ulaşınca Komutan Kemal Kayacan derhal hava kuvvetlerini aradı ve durumu bildirdi.

Orgeneral Emin Alp Kaya uçaklarının gerçekten Baf sahilleri batısında bir filoya hücum

ettiğini ama bunun bir Yunan filosu olduğunu söyledi.

Deniz Kuvvetleri Komutanı bölgedeki gemilerin Türk gemileri olduğunu ve uçakların

devamlı saldırılarına maruz kaldıklarını söyleyince Hava Kuvvetleri taarruzlarını durdurdu.

Böylece yaralı Adatepe ve Mareşal Çakmak Muhripleri kurtuldular. Ama daha önce yara alan

Kocatepe bu arada batmıştı. Bu acı yanlışlık sonucu 57 vatan evladı o gün şehit oldular.

7. BARIŞ HAREKÂTI’NIN ÜÇÜNCÜ GÜNÜ GELİŞMELERİ (22 TEMMUZ

1974)

21/22 Temmuz gecesi verilen yazılı ve sözlü bir tümen emri ile Tuğgeneral Hakkı

Borataş Komutanlığında “Bora Özel Görev Kuvveti” oluşturuldu.

22 Temmuz 1974 Pazartesi

TCG Kocatepe gemimizin batırılışınm dayanılmaz acısı; Ada’daki birliklerimizin

birleşememe korkusu; ada Türklerinin toplu öldürülme korkusu; yorgunluk, uykusuzluk ve

sıkıntı içinde, 22 Temmuz 1974 sabahı başlıyordu…

Başbakan Bülent Ecevit saat 10.00’da yaptığı basın toplantısında akşam saat 17.00’de

ateşin kesileceğini söylüyordu.

Ateşkes kararının bildirildiği saatlerde, daha önce gönderilmesi gerektiği halde

adadaki darbe gelişmeleri nedeniyle gönderilemeyen 350 kişilik Kıbrıs Türk Alayı değiştirme

Birliği de, Alay Komutanlığını devralacak olan Kurmay Albay Eşref Bitlis komutasında,

Ovacık’tan (Mersin) helikopterlerle Kıbrıs’a gönderilmiş ve Gönyeli ovasına inmişti.

Ateşkes için gelen dış baskılar göğüslenecek gibi değildi. Hükümet de Ada’daki askeri

konumumuzu göz önünde bulundurarak ateşi durdurmaya karar verdi. 22 Temmuza

girildiğinde hava ve kıyı başları tutulmuş sayılırdı ve ağır silahlı gücümüz de bugün

çıkarılacaktı. Artık bundan sonra sürekli olarak yardım da gönderebilirdik. Tüm bu koşullar

ve eldeki olanaklar değerlendirildikten sonra ateşin kesilmesinde bir sakınca olmayacaktı.

Üstelik bu kararla dünya kamuoyunu da yanımıza alabilirdik…

Zor geçen bir gecenin sabahıydı…

Kıbrıs Barış Harekâtının ana düşüncesi: kısaca, harekâtın baskın tarzında icrası, çıkan

ve atlayan birliklerin son hızla birleşmesi ve Kıbrıs’ta ilk aşamada güvenli bir askeri bölgenin

ele geçirilmesiydi.121

General Demirel, General Borataş ve Binbaşı Güroğlu 22 Temmuz sabahı LCT

çıkarma gemisinin güvertesinde akşamdan bu yana devam ettikleri durum değerlendirmesini

yukarıda belirtilen ana düşünce çerçevesinde karar ve uygulama aşamasına getiriyorlardı.

121

“Kıyıdaki” ve “üçgen bölgedeki” birliklerin son durumu konusunda herhangi bir

bilgimiz yoktu. Bu bilgi yoksunluğu içinde varsayımlarla çeşitli hareket tarzları belirledik:

1. Kıyıya ayak basar basmaz Doğuya veya dosdoğru Güneye taarruz.

2. Kıyıbaşında belirli bir kesimde geçici olarak birlikleri toparladıktan sonra yine aynı

yön ve doğrultulara taarruz.

3. Kıyıya, gemilerdeki hafif silahların desteği ile zorla çıkış ve uygun bir Kıyıbaşı

dayangası el geçirmek.

Bütün bunlar yapılırken, daha önce Kıbrıs’a ayak basmış bulunan birliklerimizin

toptan yok edildiği düşünülüyordu.”122

Belirlenen harekât tarzlarından en önemlisinin, kıyıya ayak basar basmaz hiç

beklemeksizin taarruz olduğuna karar verdiler. Bu taarruz için eldeki kuvvetlerin cins ve

miktarlarına bakılmayacaktı. Bu taarruz, Havabaşı ile en çabuk biçimde birleşme sağlamak

amacı ile, Girne’den sonra düşene kalkana bakmadan ve durmaksızın Darboğaza yönelecek

ve darboğazı düşürerek 20 Temmuz sabahı Gönyeli çevresine indirilen ve atlayan Hava

İndirme ve Komando Tugayları ile birleşmeyi sağlayacaktı. Harekâtın başarısı için bu

birleşmenin sağlanması zorunluydu. Çünkü 20 Temmuz sabahı Kıbrıs kıyılarına çıkan

“Çakmak Tugayı” ile Gönyeli bölgesine atılan tugaylar, 22 Temmuz akşamına kadar cephane

ve yiyecek bakımından desteklenmezlerse savaş güçlerini yitirebilirlerdi.

Bunun dışında, en önemli konu, Türk Hükümeti tarafından da 22 Temmuz 1974 günü

saat 17.00 için “ateşkes” imzalanmıştı. Temel soru daha önce Kıbrıs’a çıkanların ne durumda

olduğuydu. Alay komutanı şehit, yardımcısının ağır yaralı olduğunun bilinmesi LCT’dekileri,

Kıyıbaşındaki kuvvetlerin iyi durumda olmayacağını düşündürüyordu.

Tümgeneral Demirel, Tuğgeneral Borataş’a, “Kıyıya ayak basar basmaz Bora Özel

Görev Kuvveti komutanız altında derhal Girne istikametinde taarruza başlayacaktır.” diye

emir verdi.

General Borataş’ın ayrılmasından sonra, Üsteğmen Yavuz Sokullu geldi. “Komutanım,

en sonunda bir şerefe ulaşıyorum” dedi. Komutanın yüzündeki hayret ifadesini fark edince de

hemen ekledi: “Birkaç kez Kıbrıs’a gitmek için dilekçe verdim, çeşitli nedenlerden

göndermediler. Şimdi artık Kıbrıs’a ayak basıyorum. Hayatta bütün isteğim buydu. İşte bu

şerefe şimdi kavuşuyorum… Amacım Kıbrıs’ta çarpışmaktı. Hakkımızı korumak ve Türk

kardeşlerimizi kurtarmak gerek… Şimdi, bizler bu göreve gidiyoruz…”

122

Komutan konuşmanın akışını değiştirmek için O’na Beşparmak dağlarını gösterdi. Bu

sırada Kıbrıs’ta Kolordu Komutanı, 39. tümenin hareket ettiğini ve 22 Temmuz sabahı kapak

atılacağını bildirdi. Komando taburuna (1. ve 3. tabura) da, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bir

gün önce yaptıkları taarruza devam etmeleri ve Girne’nin düşürülmesi emredildi.

Bugün, daha önce (15 Temmuz 1974) darbeci Rum askerlerin ele geçiremediği

Papaz’ın evini paraşüt taburu, bir teğmenin (Ulvi Berberoğlu) komutasında, boğaz boğaza

çarpışarak ele geçirdi. Burada bol miktarda silah ve cephane ele geçirildi. Papaz’ın evi; 58

kişinin silah deposu haline getirdiği bir direnekti ve Girne’ye giden birliklerimize ateş

kusmuştu.

20 Temmuz sabahı, 15 tanklı piyade bölüğü çıkarılmıştı. 22 Temmuz günü de 15 tank,

10 kariyer çıkarıldı.123 20 Temmuz sabahı çıkarılan birliklerin, 22 Temmuz’a kadar

Kıyıbaşı’nda sıkışıp kalmaları nedeniyle tanklar sürekli olarak çalıştırıldıklarından benzinleri

bitmek üzereydi. Daha önce gemilere yüklenen iki benzin tankeri yardımlarına yetişti ve bu

tanklardan da yararlanma olanağı doğdu.

Yavaş yavaş akşamın alaca karanlığı çöküyordu. Türk tanklarının ikişerli ya da üçerli

timlerle Girne’nin kenar semtlerinde yaptığı savaşlar, şiddetli ve etkili atışlar Rumların Girne

dışındaki direnmelerini kırmaya başlamıştı. Düşman ateşlerinin sıklaşması bu izlenimi

veriyordu.

Düşman ateşinin etkisizliği ve ardından uzun bir süre kesilmesi kıtalarımızı hamle

hamle ileri fırlatıyordu. Her fırlayışta Rumların ortaya çıkan isabetsiz bir ateşi hemen karşılık

görüyor ve ateş edilen hedef Türk atışlarıyla yok ediliyordu. Son derece neşeli bir duruma

gelen ilerleme harekâtı bu heyecan ile yerleşim bölgesi içinde adım adım ilerliyordu.

Tanklarımız tek tek Girne’ye girmeye çalışırken beklenmedik ve çok tehlikeli bir

durum ortaya çıktı. Birkaç tankımız bir aralık Girne içerisinde küçük bir meydanda bir yol

kavşağında durmak zorunda kaldı, öndeki tanklar gidecekleri yöne karar veremiyorlardı.

Arkadan gelen tanklar da bunlara katıldı. Bu meydan şimdiki Girne Belediyesi’nin bulunduğu

yol kavşağıydı. Bu kavşaktan güneye, batıya birkaç yol ayrılıyordu. Arkadan gelen öteki

tanklar da öndekilere katılarak durunca ortalık bir anda karıştı. Tanklar sokak içinde arka

arkaya sıkışmışlardı.

Her an bir felaketle karşılaşılabilirdi. Telsizler de duyulmuyordu, işaret flamaları ile

haberleşiyorlardı. Bu açmazdan çıkmanın yolları düşünülürken, Girne kalesi çevresindeki dar

bir sokağın içinden esir alınmış üç Rum askerinin tanklara doğru getirildiklerini gördüler.

123

Birliğin komutanı general, askerlere, “Lefkoşa (Nicosia) yolu neresidir?” diye sordu. Girne

çıkışı bulunamıyordu.

Tutsaklardan biri bir süre tereddüt ettikten sonra yolu gösterdi. Tutsağı da tankın

üstüne aldılar ve tanklarımız birer ikişer Gönyeli yoluna doğru ilerlemeye ve bu kez

Darboğaz’a taarruza başladılar.

Ada’daki ordumuz kendilerini koruyup savaşı sürdürebilirlerdi ama Türk sancakları

ivedi yardıma gereksinme duyuyordu. İlk gün Lefke ve Limasol sancakları düşmüştü. Daha

önceki bölümlerde anlatıldığı gibi Mücahitler, kendilerinden sayı ve silah üstünlüğü çok fazla

olan Yunan ve RMM (Rum Milli Muhafızları) saldırıları karşısında ağır kayıplar vermişlerdi.

Bu iki sancağın dışındaki sancaklar her ne kadar dayanabildilerse de direnişleri daha ne kadar

sürecekti. Bu arada, Rumların tutsak aldıkları Türkleri toplu olarak öldürdükleri haberi de

Ankara’da kaygı uyandırıyordu. Bu arada Atina’nın savaş ilan edip etmeyeceği kuşkusu da

havada dolanıyordu. Açmaz içindeki Cunta ne yapacaktı?

“20 Temmuz sabahı Yunan cuntası lideri Yuannides, Türk çıkarmasının haberini aldığı

zaman, fevkalade sinirlenmiş ve ne demekse, Türkiye’nin kendisini aldattığını söyleyerek,

Türkiye’ye Kıbrıs’ta ve “belki de başka yerlerde” mukabele etmek üzere, genel seferberlik

ilanını emretmiştir.124 Fakat seferberlik emri tam bir kaosa neden oldu. Açıkça görüldü ki,

Yunanistan’ın savaş planlarında ciddi bir karışıklık ve hazırsızlık vardı. Gregorios Bananos,

Abdreas Galatsanos, Aleksandros Papanicalau ve Petros Arapakis gibi yüksek rütbeli

Generaller, Kıbrıs yüzünden Türkiye ile bütün cephelerde sınırsız bir savaş ihtimali karşısında

durakladılar. Böyle bir savaş Türkiye kıyılarına çok yakın olan ve savunmasız bulunan Yunan

adalarının kaybı ile neticelenecekti. Daha kötüsü, kuzeyde toplanmış olan Yunan

kuvvetlerinin büyük bir kısmı, İstanbul’a değil, Atina’ya yürümeye hazır olduklarının işaretini

verdi.”125

Amerika da Yunanistan’ın bir Türk saldırısını karşılama gücünde olmadığını Atina’ya

telkin etmişti. Gerçekten, Türk kuvvetlerinin Kıbrıs’a çıkması üzerine, Trakya’da bulunan ve

Türk sınırı üzerinde yerleştirilmiş bulunan Yunan 3üncü Ordusu’ndan 250 subay, 21

Temmuz’da hükümete yönelttikleri ve Londra-BBC ve Almanya’nın Sesi (Deutsche Welle)

radyolarında yayınlanan ültimatomlarında,bir yandan Türkiye’den Kıbrıs’taki harekâtı

durdurmasını isterken, öte yandan da, Cumhurbaşkanı Gizikis ile kuvvet komutanları ve iki

büyük siyasi parti liderlerinin katılacağı ve başkanlığını Karamanlis’in yapacağı bir “Milli

124

125

Selamet Konseyi” kurularak, Türkiye ve İngiltere ile Kıbrıs konusunda müzakerelere

geçilmesini ve serbest seçimlerin yapılmasını istemişlerdir.

3üncü Ordu’nun bu başkaldırması üzerine Cunta 23 Temmuz’da çöktü. Eski

başbakanlardan Karamanlis, 23-24 Temmuz Paris’ten Atina’ya geldi ve ertesi günü de

kendisine yeni hükümeti kurma görevi verildi. Cunta’nın darbenin ardından Türkiye ile savaşı

planladığını Sampson’un anılarından öğreniyoruz. Bu anılar hem Yunanistan’ın Kıbrıs

politikasını hem de Kıbrıs Türklerinin geleceğini açık biçimde gözler önüne sermektedir.

“15 Temmuz 1974 darbesiyle Rum yönetimi başına getirilen Nikos Sampson, Şubat

1983’te yayımlanan anılarında bunu açık bir biçimde belirtmekten çekinmemişti. Nitekim

Sampson’un anılarının yayımlandığı kitabının 95inci sayfasında, 22 Temmuz 1974 günü

Yunan Cumhurbaşkanı Gizikis ile Sampson arasında yer alan telefon konuşmasında Enosis’in

ne zaman ve nasıl ilan edileceği konusunda anlaşma yapılmıştı. Bu konuşmayı, burada Rum-

Yunan niyetlerini açıkça göstermesi bakımından kısaca almakta yarar görmekteyim.

Konuşmadan bölümler:

Gizikis: Savaş Konseyi, Tuğgeneral Yuannides’in tavsiyesi üzerine Türkiye’ye savaş

ilan etmeye karar verdi. Türkler tamiri ve telafısi imkânsız bir yenilgi alacaklardır. Bay

Sampson, sen de Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını açıklamaya hazırlan.

Sampson: Gizikis’in verdiği cevap, Yunanistan’ın kana bulanan kızının yardımına

koşacağını ve sonunda Kıbrıs ulusal gövde ile birleşeceğini (Enosis) doğrulamaktaydı.

Yaşaran gözlerle kendisine sordum…

Sayın Başkan, Anavatan’ın askeri yardımı ne zaman gelecek ve savaş ne zaman ilan

edilecek?

Bana cevap verdi:

- 22 Temmuz 1974 pazartesi sabahı saat 11.00’da. Buna neden de Kıbrıs’a

yaklaşmakta olan denizaltılarımızın Kıbrıs’a ulaşmasını mümkün kılmaktır. Denizaltılarımız

halen Kıbrıs’a doğru yol almaktadır.

Kendisine sordum:

- Peki, Enosis’i ne zaman ilan edeyim?

Yunanistan’ın Kıbrıs’ta, Meriç’te ve öteki cephelerde saldırılarının başlamasından

hemen sonra Enosis’i ilan edebilirsin diye cevap verdi.

Kendisine şöyle konuştum:

- Teşekkür ederim sayın Cumhurbaşkanı, şimdilik size veda ediyorum. Kıbrıslıların

rüyası ve beklentilerinin gerçekleşmesinin başlayacağı saat 11.00’e kadar sizden ayrılıyorum.

Cevap verdi:

- Evet, rüyalarınız ve beklentileriniz nihayet gerçekleşecektir.”126

Karamanlis göreve başlar başlamaz, Türkiye’ye savaş ilan etmek ve Türk kuvvetleri

ile Kıbrıs’ta ve mecburiyet olursa başka cephelerde de karşılaşmak istedi. Lakin Atina’da

toplanan Savaş Konseyi’nde ordu komutanları, uzak bir mesafede olan Kıbrıs’ta savaş

yapmak için Yunan Silahlı Kuvvetlerinin yeterli hazırlığı bulunmadığı ve aynı zamanda da

açıkta kalan Ege Adalarını savunmanın mümkün olmayacağını bildirdiler. Bunun üzerine,

gayet sinirlenen Karamanlis, Kıbrıs’ta ateşkesi kabul etti ve ertesi günü de Yunanistan’ı

NATO’nun askeri kanadından çıkardı. NATO Türkiye’yi durdurmadı diye…”127

8. DARBOĞAZ’A TAARRUZ

Darboğaz, tankların yol dışındaki hareketlerini birçok yerde olanaksızlaştırıyordu. Bu

nedenle Girne’den sonra tank ve kariyerlerin kol düzeninde Darboğaz’a saldırmaları tankların

hareket yeteneklerine uygun değildi. Bununla beraber, eğer yol kapalı değilse, tanklarımızın

ateş gücü ile düşmanın yakın sağında ve solundaki sınırlı direnmelerin kırılmasının kolay

olacağı düşünüldü. Türk kurmaylarına göre, bu ana kadar, düşmanın kırılan ve dağılan

kuvvetlerinin tanklardan önce hızla toparlanarak, Darboğaz’da güçlü ve yeni bir direnme gücü

ve direnç yuvaları kurulabilme olasılığı çok zayıftı.

Taarruz gelişiyordu. Girne’den Pladini kumsalına kadar uzanan kıyı boyları ve

derinliklerini yaklaşık olarak takviyeli bir Türk Alayına eşit olan bir Rum birliği savunuyordu.

22 Temmuz’da Türk birlikleri ve Bora Özel Görev Kuvveti Pladini-Ayayorgi yol ekseni

boyunca baskın taarruzuna geçince Rumların bu alayı o ana kadar beklemedikleri yönden

batıdan doğuya doğru kuşatılmış oldu. Oysa Rum alayı, Türk Kuvvetlerinin kıyıdan

çıkacağını düşündüğünden buna göre önlem almıştı. Girne ve Pladini kumsalı arasındaki

kıyıları denize karşı savunacak biçimde kıyı boylarını ve derinliklerini savunmaya

hazırlanmıştı. Bu amaçla kıyı boyunda ve derinliklerinde birçok koruganlar yapmıştı. Bu

koruganları Girne kentine ve Darboğaz’ın derinliklerine kadar uzanmıştı. Türk Kuvvetlerinin

taarruzu düşmanın koruganlara gitmesine olanak ve zaman bırakmaması nedeniyle Rumlar,

koruganlardan gereği gibi yararlanamıyorlardı.

Rum Piyade Alayının 8 km’lik yan ve gerileri Türk güçlerinin eline geçmişti. Rum

birlikleri dağıtılmış, bir bölümü de Girne doğusuna ve Girne kalesine çekilmişti. Alay

126

127

komutanının otomobilinin çalışır durumda ele geçirilmiş olması, komutanın sevk ve idareyi

yitirdiğini açıkça gösteriyordu.

Darboğaz’a yönelen Türk tankları sağdaki ve soldaki direnme yuvalarını kırmaya

başladılar. Tanklar Boğaz’a başarı ile taarruz ediyorlardı. Bir tank yol boyunca ilerlerken, bir

başkası dönemecin köşesinde hedef olması olası tepeleri, koruganları ateş baskısı altına

alıyordu. Sonra ilerideki tank ateş himayesini yapıyor ve arkadaki tank bundan yararlanarak

sıçramalarla ileri yanaşıyordu.

Artık Boğaz yavaş yavaş açılıyordu. Düşman atışları da isabet gösteremiyordu. Türk

tanklarında hasar yoktu. Bölgede bulunan ormanlar daha önce uçak taarruzları ile

yakıldığından, Rum hedeflerinin görülmesi ve bulunması çok kolay oluyordu. Tank ve

kariyerler düzenli bir biçimde ilerleyerek Darboğaz’ı düşürmeye çalışıyorlardı. Tanklar,

dönemeçli yolu dönerek sağdaki ve soldaki hedeflere ateş ederek Boğazın boyun noktasına

doğru adım adım yaklaşıyorlardı. Bir ara sağdaki bir tepenin üstünde dalgalanan mavi beyaz

bir bayrak altında birileri görüldü. Tank topumuz derhal o tarafa döndü. Bayrağın altındaki

askerler ayaktaydı ve tanklarımızı selamlıyorlardı. Bunların Rum ya da Yunan olmayacağını

bir an düşünen Türk komutanlar tankın ateşini son saniyede durdurdular. Sonradan

öğrenildiğine göre bunlar Barış Gücünün Finli askerleriymiş. Boğaz’ı düşüren tanklarımızı

birer birer saygıyla selamlıyorlarmış.

Darboğaz’ın boyun noktasına yakın yerlerde tek tek mücahit ve komando erleri

görülüyordu. Bu erlerle karşılaşmalarda daha önceden belirlenen bir parola olmadığı için

karşılıklı olarak ateş edilmesi kaçınılmazdı. Bir çatışmayı önlemek için en öndeki

kariyerlerden birinde bulunan General (Hakkı Borataş) yolda rastladığı bir eri çeviriyor, önce

“Kelime-i şehadet” getirtiyor, Türk olduğunu anlayınca hep beraber “dağ başını duman almış”

marşı eşliğinde harekâta devam ediyorlardı.

Fin askerleriyle selamlaştıktan sonra tanklarımız son hızla birer ikişer Boğazın boyun

noktasına ve oradan durmadan Gönyeli’ye doğru ilerlemeyi sürdürüyorlardı. Boğaz sancağı

civarında tanklarımız 19.00’da görülmeye başladı. Tanklar hedeflerine birer ikişer

geliyorlardı. Hedefte yeniden toparlanmak zorundaydılar. Susuzluk, açlık ve yorgunluk

etkisini gösteriyordu. Belirledikleri harekâtın ilk hedefine ulaşılmış olması bunların tümünü

unutturmuştu. Tanklarımız yol kenarında, Boğaz sancağına ait olan bir çeşme kenarında

duruyorlar ve çeşmenin temmuz sıcağı suyunu kana kana içiyorlardı. Çeşme kenarında bir

aralık Tuğgeneral Borataş, Tümgeneral Demirci’nin yanına gelerek, “Bora Harekâtı bitmiştir”

diye askerce rapor verildi. İki general ve orada bulunan subaylar teker teker kucaklaştılar.

Girne henüz tam olarak ele geçirilmemişti. Tanklar Girne’nin içine girmeden

Darboğaz’a yönelmişti. Daha önce Girne’nin kenar semtlerine girmiş olan komandolar

havanın kararmasıyla birlikte yerleşim bölgeleri içinde kaldılar. Askerleri toparlayıp geri

çekilmek olanaksızlaşmıştı. Birer cephaneliğe dönüştürülen evlerin arasında kaldılar.

Geceyle birlikte Rumların yoğun ateşiyle karşılaştılar. Sabaha değin süren

çatışmalarda 23 şehit verildi. Günün ilk ışıklarıyla birlikte ev ev aranan kenar semtlerden

sonra merkez yerleşim bölgesine girildi. Direnme yuvalarıyla tek tek boğuşulan Girne 23

Temmuz’da tamamen ele geçirilmişti. 24 Temmuz’da da Kolordu Komutanına teslim edildi.

9. LEFKOŞA HAVAALANI BOMBALANIYOR (22 TEMMUZ 1974)

21 Temmuz günü Kıbrıs Hava Meydanı’nın (Lefkoşa) tarafımızdan kullanılmaz

hale getirilmesi için Genelkurmaydan müsaade istenir. Genelkurmay Başkanı “Olmaz…

Meydan İngilizlerin” der.

22 Temmuz’da ise bir helikopter pilotu “Lefkoşa havaalanında Onasis’in

şirketinin 6 tane uçağı duruyor.” der. Bunun üzerine Genelkurmay II. Başkanı Adnan Ersöz

aranır. Alanı bombalama izni istenir. Genelkurmaydan bombalayın izni çıktıktan sonra

Korgeneral Hulusi Kaymaklı (II. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanı)’nın bilgisi dâhilinde

“kazara bomba düşürmek” taktiğiyle hava alanı bombalanır.128

Birinci Barış Harekâtı sonunda uçak kaybımız: 20-23 Temmuz 1974 tarihleri arasında

toplam 733 sorti yapılmıştır. Bu süreçte düşen uçak sayımız 10’dur. Düşen uçakların günlere

göre dağılımı şöyledir:

20 Temmuz 1974: 3 tane F-100 – 1 tane RF-84 (pilotu şehit oldu)

21 Temmuz 1974: 2 tane F-100 – 1 tane F-104

22 Temmuz 1974: 1 tane F-100 – 1 tane F-102

23 Temmuz 1974: 1 tane F-102

10. TÜRK-İNGİLİZ SAVAŞINA KILPAYI

128

Kıbrıs 1960 yılından beri, İngiliz Uluslar Topluluğu’na bağlı bağımsız bir devletti.

Başpikopos Makarios, bir yıl sonra ülkesini (Kıbrıs) temsil etmek için İngiliz Uluslar

Topluluğu Başbakanlarını bir araya getiren toplantıda hazır bulundu. Çünkü adanın nüfusu

Türkler ve Rumlar arasında bölünmüştü ve bu bölünme, söz konusu liderlerin (ya da

kesimlerin) ülkelerine olan aşırı sadakatinden kaynaklanıyordu. (Türk ve Rum kesimlerinin

liderleri, Kıbrıs’tan önce anavatanları olan Türkiye ve Yunanistan’ı düşünüyorlardı). Kıbrıs,

Yunanlı ve Türk konuşmacı diplomatların tehditleri, diplomatik baskılarıyla tam anlamıyla bir

hedefti. 1974 yılının 15 Temmuz’unda “Fanatik Rum” olarak tanınan Nikos Sampson,

Kıbrıs’ta bir “karşı devrim” başlattı. Ulusal savunma birlikleri’nin araya girmesi ile

Cumhurbaşkanlığı Sarayı da saldırıya uğradı. İngiliz Dışişleri Bakanı James Callaghan,

parlamentodaki ilk konuşmasını 15 Temmuz’da yaptı. Callaghan, Başkan Makarios’a

düzenlenen suikastın soruşturulması ve suçluların ortaya çıkarılması için son derece saygın

girişimlerde bulundu. Muhafazakâr sözcü Sir Alex Douglas Home yaptığı açıklamalarda,

üzüntülerini bildirdi.

Gerçekte Cumhurbaşkanı başpiskopos Makarios Manastırdan kaçarak, adanın batısına

gitmişti; ancak yaşamı yine tehlikedeydi. Makarios oradan kurtarabilmesi için, adada bulunan

İngiliz Akrotori askeri üssüne bir helikopter gönderdik. Makarios, önce Malta’ya, oradan

İngiltere’ye uçtu. İngiltere’ye varır varmaz da doğru Dovming Street 10 numaraya

(Başbakanlık Konutu) gitti.

Bitkindi ve çok kötü görünüyordu. Başbakan Mintoff, büyük bir nezaket örneği

göstererek, ona temiz bir tişört armağan etti. Ancak o papaz cüppesi kullanıyordu. Bunun

üzerine, derhal Londra’da bulunan Yunan Ortadoks Kiliseleri Birliği aranarak Başpikopos’un

üzerine uygun boyutlarda yakalı cüppe ısmarlandı.

Kıbrıs’ta İngiltere’nin iki üssü, faaliyetlerini aralıksız sürdürüyordu. Üslerden bir

tanesi, Ada’nın doğusundaki Dikelya, diğeri ise Ada’nın güneyindeki Akrotori idi. 22

Temmuz’da, Türklerin büyük ölçüde denetimi ele geçirdikleri bölgelerde, ateşkes ilan edildi.

Bu anlaşma, uzun süren, yorucu Cenevre Anlaşmaları’nın sonucunda elde edilen somut bir

gelişme idi. Cenevre’deki toplantıya İngiltere’yi temsilen Callaghan ve Türkiye ile

Yunanistan’ı temsil eden heyetler katıldılar. Bugün tam anlamıyla “trajedi” olarak

adlandırabildiğimiz uzlaşmazlıkların arkasında, Amerika Birleşik Devletleri Diplomatları’nın

olduğunu biliyoruz. ABD Dışişleri Bakanı Dr. Kissinger, olaydan sonra bizi arayarak, kritik

anlarda uyguladığımız politikalardan endişe duyduğunu söyledi. Dr. Kissinger, daha sonra

yaptığı çeşitli açıklamalarda da bizi açık bir şekilde eleştirdi.

Bu arada, Kıbrıs’taki kriz, gittikçe tırmanıyordu. Çoğunluğunu İngiliz ve

Kanadalıların oluşturduğu büyük bir Birleşmiş Milletler grubu, Lefkoşe yakınlarındaki,

havaalanı civarında üstlenmişlerdi. Türkiye’nin havaalanını bombalaması üzerine durum

ciddileşir. Bombalama faaliyetinin uzun sürmemesi Türk-İngiliz çatışmasına mani

olmuştur.129

G. ATEŞKES KARARI ALINIYOR

1. 22 TEMMUZ 1974 GÜNÜ ANKARA’DA YAŞANAN ÖNEMLİ SİYASİ

GELİŞMELER

Pazartesi günü Başbakan Bülent Ecevit için oldukça yoğun başladı. Bir taraftan sürekli

Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık ediyor, bir taraftan Genelkurmay’a gidip son

gelişmeleri bizzat komutanların ağzından dinliyor, bir taraftan da Amerikan Dışişleri Bakanı

Dr. Kissenger ile harekâtın başından beri kurduğu telefon diyalogunu sürdürüyordu.

Bu diyalog iki devlet adamının birbirlerini daha yakından tanımalarına ve takdir

etmelerine yardımcı olmuştu. İkisi de konuşmalarında mutlak, yuvarlak, diplomatik ifadelerin

arkasına sığınmıyorlar, anlatmak istediklerini sade ve samimi bir dille doğrudan doğruya ifade

ediyorlardı.

Kissenger, harekâtın bir Yunan-Türk harbine dönüşmemesi ve NATO’nun Güney

kanadının yıkılmasına sebebiyet vermemesi için Bülent Ecevit’e harekâtı sınırlı tutması için

baskı yapıyordu. Ama bu baskı Johnson’un 1964’teki baskısına benzemiyordu. Kissenger,

tehdit ve tahrik kokan ifadeler kullanmıyordu. Sadece eski bir öğrencisi olan Türk

Başbakanına durum hakkındaki görüşlerini kuvvetle ifade ediyordu. O Türkiye’nin de Bülent

Ecevit’in de bir Türk-Yunan savaşı istemediğine emindi. Tek korktuğu, bir köşeye

sıkıştırılmanın ve çaresiz kalmanın verdiği ezikliğin dengesiz Yunan Cuntacılarını çılgınca bir

harekete itmesiydi.

Türkiye isterse meşhur Yunan konvoyunu, bir gün önce Yunanistan’ın adaya uçaklarla

gönderdiği komando takviyesini veya hepsinden daha önemlisi Yunan Alayının Türk Alayına

yaptığı hücumu bahane ederek savaşı Yunanistan’ın başlattığını ileri sürebilir ve Türk

kamuoyunu yıllardır rahatsız eden Ege Adaları ve Batı Trakya Türkleri sorununu da kökünden

çözmek için Yunanistan’a karşı bir askeri harekât başlatabilirdi. Türkiye’ nin bu yola tevessül

etmeyişi de, ‘edeceğim’ diye tehditler savurmayışı da Bülent Ecevit’in sözlerine ve

129

düşüncelerine bir başka ağırlık kazandırıyordu. 20 Temmuz günü harekât başlar başlamaz

Ortadoğu’da yeni bir sıcak savaş istemeyen büyük devletler o güne kadar görülmemiş bir

süratle B.M. Güvenlik Konseyini toplantıya çağırmışlar ve bir ateşkes kararı almışlardı.

Türkiye gibi hukuka bağlılığı her zaman tescil edilmiş bir devletin B.M. Güvenlik

Konseyi’nin hukuken bağlayıcı olan kararlarını hiçe sayması diplomatik alanda tehlikeli bir

emsal yaratabilirdi. Kissenger Güvenlik Konseyi’ni, kimsenin takmadığı, Genel Kurul

seviyesine düşmüş görmeyi istemiyordu.

Türkiye Başbakanı, Dr. Kissenger’ın endişelerini anlıyor ve ona hak veriyordu.

Türkiye, 20 Temmuz Barış Harekâtı’na başlarken ne Yunanistan’ı ne de B.M.’yi küçük

düşürmek istemiyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri Ada’ya sadece ve sadece Kıbrıs Türkünün

meşru haklarını korumak için çıkmıştı. 1964’ten beri Ada’da kanunsuz olarak bulunan, her

fırsatta Kıbrıs Türk toplumuna tecavüz eden, katliamlar yapan, onu, Türkiye her harekete

geçmek istediğinde bir rehine olarak kullanmaya çalışan Yunan ordusunun bu topluma karşı

teşkil ettiği tehdidi Türkiye bu sefer her ne pahasına olursa olsun bertaraf etmeye kararlıydı.

İşte harekât bu safhaya erişmeden ateş kesmeyi Ecevit tehlikeli buluyordu. Fakat Kissenger da

Ada’daki askeri durumu en az Bülent Ecevit kadar iyi biliyordu.

Kissenger’a göre Türk ordusu, o gün çıkan birliklerin Ada’ya ulaşması ile artık sahil

başının güvenliğini tamamen sağlamıştı. Adaya yeni bir birlik çıkarmak 2 gün içinde mümkün

değildi. Çıkartma ve nakliye gemilerinin Mersin’e yüklemeye gidip Kıbrıs’a geri dönmeleri

en erken bu süre içinde mümkündü. Bu yeni birliğin Ada’ya çıkması zaten ateşkes yapıldıktan

sonra da olurdu. Bu durumda ateşkese kadar eldeki birlikler pekâlâ yeterli sayılabilirdi.

Ecevit Kissenger’den, Komutanlara danışmak için süre istedi. Böyle bir konuda

sonradan pişmanlık getirecek bir karar vermek istemiyordu. Telefon konuşmasından sonra

Genelkurmay’a giden Ecevit komutanlara durumu anlattı ve fikirlerini sordu. Onların da

söyledikleri aşağı yukarı Kissenger’ın söylediklerine benziyordu. 39. Tümenin öncülerinin

Ada’ya çıkması durumu, bir daha değişmemek üzere Türkiye lehine düzelmişti. Şimdi

Güneye doğru ilerleyen bu kuvvetler o gün havadan inen birliklerle birleşecekler ve harekâtın

birinci bölümü tamamlanacaktı.

Ecevit izahat üzerine onlara saat 17.00’ nin ateşkes için uygun olup olmadığını sordu.

Saat 17.00’a kadar birleşmenin gerçekleşeceğine mutlak gözüyle bakan komutanlar

Başbakana olumlu cevap verdiler. Şimdi iş hükümete kalmıştı. Devlet Bakanı ve Başbakan

Yardımcısı Profesör Doktor Necmettin Erbakan ise komutanlar gibi düşünmüyordu. Üstelik

Ecevit’in kabineye, komutanların düşüncelerini doğru olarak anlattığından emin de değildi.

Milli Selamet Partisi’nin Genel Başkanına göre Ada’ya Kuran’ın verdiği “fetih” hakkını

kullanmak için çıkmış olan Mehmetçiği kimse durduramazdı. Durdurmamalıydı.130

Ecevit şaşırdı. İsmet İnönü’den aldığı dersle politik hayatında dürüstlüğü, sözüne

güvenirliliği hep ön planda tutmaya gayret etmiş bir insandı. Erbakan’ın olup bitenlere kuşku

ile bakmasına anlam veremedi. Erbakan’a kendisine inanmıyorsa birlikte Genelkurmay’a

gidebileceklerini, askerlerin fikirlerini askerlerin ağzından dinleyebileceğini söyledi.

Neticede, Başbakan Yardımcısı Genelkurmay’da, kabine odasında yaptığı gibi “Kutsal

Kuran’dan”, “fetih hakkından” falan bahsetmedi. Nazik ve terbiyeli bir şekilde generalleri

dinledi ve ikna oldu.

2. 22 TEMMUZ 1974 GÜNÜ KIBRIS’TA GELİŞEN OLAYLAR

Ankara’dan saat 17.00’de ateş kesileceği mesajını alan Türk Barış Kuvvetleri yeni bir

şevk ve azimle saldırılarına devam ettiler. İlk gün sonunda Ayvasıl Köyü’nü ele geçiren 1inci

Paraşüt Taburu savunma mevzilerinde tahkimatı pekleştirirken, Komando Tugay’ı, 3üncü

Taburu’ndan Astsubay Mustafa Demir, Astsubay Mustafa Karalı, Astsubay Sedat Can ve 7 er

helikopter indirmesinde düşmanın kesif havan atışları dolayısıyla birliklerinden ayrı düşerek

1inci Paraşüt Taburu’na katıldılar.

Şahinler Tepe’yi elinde bulunduran 2nci Paraşüt Taburu’nun, son iki günde

Türkiye’den helikopterlerle gelen ve kayıp personelin de katılması ile muharebe gücü

artmıştı. Tabur destek silahlarının ateşi neticesinde Belapais güney sırtları tamamen sislenerek

düşmanın gözü köreltilmiş o anda batı-doğu istikametinde esen rüzgâr Türk birliklerinin

lehine dönerek Tabur’un süratle hedefine ilerlemesini sağlamıştır.

21 Temmuz 1974’te Deliktepe’yi ele geçiren 3üncü Paraşüt Taburu, 22 Temmuz 1974

günü yarım kalan Deliktepe temizleme harekâtına devam etti. Saat 11.00’de başlayan bu

harekât saat 12.00’de Deliktepe’nin güney-doğusunda görülen elli kişilik bir düşman

kuvvetine yapılan taarruzla son buldu. Bu taarruzda düşmanın 30 kadarı öldürüldü, 5 kişi de

esir edildi. Böylece Deliktepe’nin doğu eteklerine kadar tamamıyla zapt edilerek düşmandan

temizlendi.

4üncü Paraşüt Taburu’na verilen görev, Yunan Alayı’na ve Havaalanına taarruz idi. Bu

amaçla öğleden sonra saat 13.30’da Gönyeli’de komuta yerinin gerisindeki evde toplanılması

emredildi. Toplantıya bütün bölük komutanları ve grup komutanları katıldı. Grup komutanı

130

Bnb. Cengiz Varol bugün bir taarruz yapılacağını, hedefin Kamp-Yunan Alayı-Kilise ve

Havaalanı olduğunu bildirdi.

Gittikçe daha da etkili olan Hava Kuvvetlerinin verdiği destekle Mehmetçik artık

durdurulması imkânsız bir güç haline gelmişti. Harekât bir taraftan güneye doğru süratle

gelişirken bir taraftan da Girne’nin fethi tamamlanmış ve yanlara doğru genişleme başlamıştı.

Ele geçirilen yerlerde sivillere kesinlikle dokunulmuyor, askeri personelin enterne edilmesiyle

yetiniliyordu. Karaya çıkan bir birlik süratle cepheye sürülüyor, böylece çıkarma ve indirme

bölgelerinin emniyeti arttırılıyordu.

Ateşkes saati geldiğinde Pladini-Karakum arası tamamen ele geçirilmiş ve düşmandan

temizlenmişti. Güneyde harekâtın başından beri Rum karşı saldırılarının dayanak noktası olan

Yukarı Dikomo ele geçirilmiş ve Girne-Lefkoşa yolunun emniyeti sağlanmıştı. Denizden

çıkanlarla havadan inenler Girne Boğazı’nda birbirlerine kavuştular. Harekâtın ilk safhasının

bu şekilde zaferle sona ermesi Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Türk

Yönetimi Başkanı Rauf Denktaş’ı çok duygulandırmıştı.

3. YUNANİSTAN VE KIBRIS RUM KESİMİNDEKİ ÖNEMLİ GELİŞMELER

Beklenmeyen Türk harekâtının gerçekleşmesi, hele başarıya ulaşması Kıbrıs

Rumlarını ve Yunanlıları şaşkına çevirdi. Halklarının gözünde aciz hatta komik duruma

düşmüşlerdi. Hepsi de teker teker makamlarını terk ettiler. Bu durumda eski politikacıları

toplayan Gizikis onlardan önerecekleri çarelerin ne olduğunu sordu.

Eski politikacı ihtiyar Yorgo Mavros, Makarios’un Yunanistan’a çağrılmasını ve yeni

hükümetin onun tarafından kurulmasını tavsiye etti. Averof ise daha pratik bir çözüm ileri

sürdü. Popüler ve tecrübeli devlet adamı Karamanlis 1963’ten beri yaşadığı Paris’ten Atina’ya

getirilmeli ve hükümeti kurmaya ikna edilmeliydi. Bu teklife Gizikis’in de aklı yattı.

Gerçekten de Karamanlis’ten başkası Yunanistan’ı içine düştüğü çıkmazdan kurtaramazdı.

Karamanlis ise hiç kimsenin konuşmaması şartı ile Gizikis’in teklifini kabul etti ve Fransız

Cumhurbaşkanının emrine verdiği bir uçakla Atina’ya uçtu.

Yıllardır dikta yönetimi altında inim inim inleyen Yunan halkı Karamanlis’i bir

kahraman gibi karşıladı. Bir anda sokağa dökülen onbinlerce kişi geçmişteki suskunluğunun

acısını çıkarmak ister gibiydi. Karamanlis Atina’ya ayak basar basmaz kollarını sıvadı ve kısa

zamanda hükümetini kurdu. Dışişleri Bakanlığına Yorgo Mavros’u getirdi. Savunma

Bakanlığını ise en çok güvendiği arkadaşı olan Averof’a verdi. Orduyu kışlaya o sokacaktı.

Darbeciler tarafından başka hiç kimse kabul etmiyor diye, 15 Temmuz günü

Cumhurbaşkanlığına getirilen Nikos Sampson, Atina’da neler olup bittiğini öğrenir öğrenmez

onlardan önce davrandı ve istifa ederek makamını Glafkos Klerides’e bıraktı. Klerides bunun

üzerine Baf piskoposu Yennarios’un önünde yemin ederek göreve başladı. Rum radyosu bu

haberi vermeden önce, Lefkoşa’nın çeşitli bölgelerinde, öteden beri devam eden silah atışları

artmış, bir de büyük patlama olmuştu. Bu patlamanın hemen ardından, Rum kesiminde

sirenler, tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Cumhurbaşkanlığı görevini, Rum Temsilciler

Meclisi Başkanı Glafkos Klarides’e bırakan Nikos Sampson da bir demeç vererek, “Kendisini

Cumhurbaşkanlığa getiren darbenin, zalim Makarios hükümetini devirip kardeş kavgasının

ortadan kaldırılması için yapıldığını, Cumhurbaşkanlığı görevini bir şeref olarak değil, bir

görev olarak addederek yaptığını, Türkiye’nin müdahalesi karşısında savaştıklarını, ancak

şimdi görüşmeler safhasına gelindiğinden, bu konuda en fazla bilgisi olan Klerides’e görevi

devrettiğini” bildiriyordu.

Nikos Sampson, 15 Temmuz darbesinden hemen sonra, iktidara gelince,

Yunanistan’daki General Gizikis Başkanlığındaki Cuntanın kendisine yardım edeceğini

ummuş, bunun için de çeşitli teşebbüslerde bulunarak Türk çıkarmasının önlenmesi yolunda

bizzat Gizikis’ten Ada’ya uçak, denizaltı ve benzeri harp silahları ile müdahale edilmesini

istemiş, ancak sonradan yayınladığı hatıralarında aldatıldığını anladığını, hüsrana kapıldığını,

Yunan cuntasının Ada’ya müdahale edecek güce sahip olmadığını bilmediğini açıklamıştı.

4. DENKTAŞ-KLERİDES GÖRÜŞMESİ

Türk Barış Kuvvetlerinin Ada’ya çıkışından sonra, Ada sathında belirgin değişiklikler

meydana gelirken, Nikos Sampson Cumhurbaşkanlığını Klerides’e teslim ediyordu. Olaylar

birden o derece gelişmekte idi ki, takibi bile zaman zaman güçleşiyor, olaylar zinciri

izleyenleri hayrete düşürüyordu.

Türkiye’nin askeri harekâtı, aynı zamanda, Kıbrıs Rumlarının birbirlerini

öldürmelerini de sona erdirdi. Papaz Popotsestos’un dediği gibi, “Söylemesi biraz zor; ama

Türk müdahalesinin bizi amansız bir iç savaştan kurtardığı da bir gerçektir. Onlar (Sampson

Rejimi) Makarios taraftarlarının bir listesini hazırlamışlardı ve hepsini boğazlayacaklardı.”131

131

Cumhurbaşkanlığını geçici olarak 8 günlük Cumhurbaşkanı Sampson’dan devralan

Klerides: “Kıbrıs’ta barış ve sükûnu sağlayarak, Kıbrıs’ın çok daha iyi günlere ulaşması

için çalışacağını” söylemekle yetiniyordu.

Klerides 23 Temmuz 1974 günü, öğleden sonra, B.M. Genel Sekreterinin Kıbrıs’taki

özel temsilcisi Louis Weckmann ve Barış Gücü Komutanı Hintli General Prem Chand’la

birlikte Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Kıbrıs Türk Yönetimi Yürütme Kurulu Başkanı Rauf

Denktaş’ı ziyaret etmek üzere Türk kesimine geliyordu. Mağlup Rumların geçici

Cumhurbaşkanı Glafkos Klerides, o şaşalı günleri geride kalmış, bir başka ortamda Türk

kesimine gelmişti.

Klerides bu ziyareti sırasında “Daha iyi günlerin, ancak kardeşlik duyguları ile

sağlanabileceğini, bunun için de ilk önce, geçmişin unutulması gerektiğini…” vurgulayıp, ilk

görevinin “Ateşkes”in tam olarak sağlanmasını temin etmek olacağını, Denktaş’ı bunun için

ziyaret edeceğini söylüyordu.

Bu görüşmelerde Klerides’le Denktaş bazı yerel konularda, özellikle su ve elektrik

konularında anlaşmalara da varmışlardı.

Glafkos Denktaş’tan ayrılırken şöyle diyordu: “Egemen ve bağımsız Kıbrıs’ta, insan

haklarına saygı göstererek Kıbrıs sorununa en erken bir zamanda bir çözüm bulunmasına

çalışacağım. Ayrıca, başkanlığım esnasında, din, dil, ırk farkı gözetmeksizin, Kıbrıs’ta insan

haklarını koruyacağım.”

Klerides daha sonra, Rum Temsilciler Meclisi’nde yaptığı konuşmada da “geçmişin

eleştirileri yerine geleceğe bakılmasını, çünkü şu anda Kıbrıs’ın kurtuluşunun önemli

olduğunu” söylemişti. Klerides’in Denktaş’ı ziyaret gününe kadar Rumlar o Temmuz’un en

azgın sıcağında, Türklerin elektriğini kesmişlerdi. Her taraf karanlığa bürünmüş, temizlikler

gereği gibi yapılamadığı ve evlerdeki buzdolapları da çalışmadığı için Türk kesimindeki

evlerde son derece belirgin bir huzursuzluk meydana gelmişti. Sokaklar kokudan geçilmez

olmuştu. Rumların elektriğine mukabil Türk yönetimi de Rumlara su vermiyordu ve onların

da sıkıntıları Türklerinkinden az değildi. Harekâttan sonraki ilk görüşmede bu konular

öncelikle ele alındı ve halledildi.

Yunanistan’ın B.M. Temsilcisi Panayotakos, Türklerin 22 Temmuz saat 16.00’da

bulundukları yerlere çekilmedikleri takdirde, vahim bir durum meydana geleceğini de

vurguluyordu. Güvenlik Konseyi, oy çoğunluğu ile Kıbrıs’ta ateşkesin uygulanması kararını

almıştı. Yunan Cumhurbaşkanı, Cuntanın eski lideri General Gizikis de bir gece önce saat

10.00’da A.B.D. ve Federal Almanya Büyükelçileri ile İngiliz yüksek komiserini makamına

çağırarak, Kıbrıs’ta, Türklerin ateşkesi ihlal ettiklerini ileri sürerek, protestoda bulunmuş ve

bu ülkelerin müdahalesini istemişti.

Oysa Türkiye, ateşkes kararını kabul etmiş, 22 Temmuz saat 16.00’dan itibaren bu

kararı uygulamaya başlamıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları ile mücahitler kendilerine

ateş edilmedikçe kesinlikle ateş açmayacaklarını belirtmişlerdi. Ancak, çaresizlik içinde olan

ve mağlubiyeti kabul edemeyen Yunanlı Subayların yönetimindeki RMMO varılan

anlaşmanın hilafına, Türk kesimlerine ateş etmeye devam ediyordu. Böylece hem ateşkesi

ihlal ediyor, hem de “ateşkes ihlal ediliyor” diye yaygara koparıyordu.

Rumlar, susturucu taktıkları silahları ile Türk kesimlerine açtıkları ateşlerle ateşkesten

yararlanarak gıda ve diğer ihtiyaçlarını gidermeye çalışan sivilleri yaralamaktaydılar. Ateşkes

ihlalleri sırasında birçok sivil yaralanmış, birkaçı da ölmüştü. Özellikle Ledra Palas Oteli

bölgesindeki RMM’ler ateşkesten sonra geçen 48 saat boyunca bu kararı 36 defa ihlal

etmişlerdi. Rumlar bilhassa sivillere ateş ediyorlardı.

Bu arada, Kızılay ilk yardım hastanesi ile Kızılay kan merkezi, birkaç defa isabet aldı.

Savaş sırasında, Türk birliklerinin savaşarak elde ettikleri “Kızılbaş” ve “Yenişehir”

kesimlerindeki, kayıplarını hazmedemeyen Rumlar, bu bölgede de gelişigüzel havan, makinalı

tüfek ateşine devam ediyorlardı. Lefkoşa’nın Magosa kapısı bölgesindeki Rumlar da ateşkesi

ihlale devam ediyorlardı. Bu arada, yaşlı bir Türk kadını vurularak, yaşlı bir erkek de havan

atışlarının parça tesirinden yaralanarak can vermişlerdi.

Ateşkes bir ölçüde sağlanıp da her iki taraf bir durum muhasebesi yapmaya başlayınca

ortaya çıkan durum şuydu: Yıllardan beri garantörlüğü sadece sözde kalan Türkiye Kıbrıs’ın

kaderine hükmetme imkânına kavuşmuştu. 1964’ten beri adada bulundurduğu kanunsuz

kuvvetlerle Kıbrıs’ı krizden krize sokan, Kıbrıs Türkünü imha planını adım adım

uygulamakta olan Batının şımarık çocuğu Yunanistan ise 20 Temmuz günü artık bu imkânını

eline geçirmemek üzere kaçırmıştı. Yıllardır Kıbrıs’ta Türk halkının meşruiyetini inkâr eden

bu ülke bu defa Türkiye ile Kıbrıs’ın kaderi hakkında görüşmeler yapmaya hazırlanıyordu.

Görüşmeler Cenevre’de üç garantör ülke arasında yapılacaktı. Artık herkesin gözü oradaydı.

Yunanistan’daki eski yönetimle görüşmek istemeyen Bülent Ecevit yeni Karamanlis hükümeti

ile görüşmeler yapıp Kıbrıs problemini bir an önce kalıcı bir çözüme kavuşturmayı candan

arzuluyordu. Türk müdahalesinin Yunanistan’a karşı değil cuntacıların Kıbrıs’ta yaratmak

istedikleri oldubittiye karşı yapıldığı mesajını yeni Yunan hükümetine iletmek isteyen

Başbakan, Türkiye’nin Atina Büyükelçisi Kamran Gürün’den derhal Karamanlis’i ziyaret

edip tebriklerini iletmesini istedi.

Gürün’ün bu ziyareti Karamanlis’i çok duygulandırmıştı. O da Büyükelçiden Ecevit’e

kısa bir mesaj göndererek Türk-Yunan dostluğuna olan inancını belirtti. Aynı gün Ankara’da

gazetecilere bir demeç veren Bülent Ecevit Yunan Hükümeti hakkında şunları söylüyordu:

“Karşımızda etkin, demokratik bir hükümet bulmak bizim için çok sevindirici olur

ve bu iki ülke Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin süratle düzelmesini sağlayabilir.

Ben, Kıbrıs’ta giriştiğimiz barış harekâtının başlangıcında, şunu söylemiştim: Öyle

inanıyorum ki, bizim başlattığımız bu iyi niyetli hareket barış ve özgürlük uğrunda, eşitlik

uğrunda giriştiğimiz bu hareket, Yunanistan’da ve Kıbrıslı Rumlar arasında da

demokrasiye dönüşün yolunu açabilir. Bu umudumun gerçekleşme belirtileri beni çok

sevindiriyor. Türklerin, Yunanlıların ve adadaki Rum toplumunun demokratik hayat içinde

ilerlemeleri siyasal alanda aynı dili konuşarak, daha yakın bir işbirliği ve dostluk ilişkileri

kurmamızı sağlayacaktır. Tecrübeli bir devlet adamı olarak bildiğim Karamanlis, Türk-

Yunan dostluğuna verdiği değeri bundan önceki görev dönemleri sırasında göstermiştir. Bu

da umutlarımı kuvvetlendirici bir etkendir.”

Olaylar Atina ve Ankara’da bu şekilde gelişirken Kıbrıs’ta, 50 kadar yerli ve yabancı

basın mensubunun saat 11.00’da, savaştan sonra ilk defa Girne’ye giderek, kasabayı

gezmelerine ve bilgi almalarına izin verilmişti. Gazeteciler Girne’ye hareketlerinden önce,

Kıbrıs’taki son durum hakkında Cumhurbaşkanı Muavini ve Türk Yönetimi Başkanı Rauf

Denktaş tarafından aydınlatılmışlardı. Gazeteciler saat 11.00’da ikametgâhtan Girne’ye

gitmek üzere konvoy halinde hareket ettiler. Girne Boğazında, gazetecilerin isteği üzerine, St.

Hilarion kalesi civarındaki “Beyaz Ev”e gitmelerine izin verildi.

Gazeteciler “Beyaz Ev”e varışlarında, ilk çıkarma ve indirme sırasında Kıbrıs’a bir

Helikopter filosu ile inen Bolu Komando Tugayı Komutanı Tuğgeneral Sabri Demirbağ

tarafından karşılandılar. Burada, gazetecilerin çeşitli sorularını cevaplandıran Demirbağ ilginç

sözlerle yabancıları olaylar konusunda aydınlattı:

“Girne’nin doğusuna ve batısına uzanan 60 km’lik bir sahil kontrolümüz altında

bulunmaktadır.

Çıkartma sırasında bir direniş bekliyorduk, ancak gördüğümüz direniş

beklediğimizden fazla idi. Çünkü Rumlar, Barış Gücü’nün işgal ettiği yerlerin çevresindeki

evler dâhil birçok evde beton mevziler yapmışlar, kuvvetli tahkimatlar meydana getirmişlerdi.

Bu sebepten, evden eve, apartmandan apartmana çatışma yaptık. Bölgede Barış Gücü’nün

bulunduğu evler dâhil tüm evler cephane dolu mevziler haline getirilmiştir. Cumartesi günü

betonarme mevzi birçok evi susturmamız 14 saat sürdü. Bu beton mevzilerde, havan, geri

tepmesiz top, uçaksavar gibi silahlar bulunmakta idi.

Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan gece ise St. Hilarion kalesi bölgesini temizleme

harekâtına giriştik.”

Daha sonra çıkarmanın sona erdiğini, artık ikmal yapmakta olduklarını söyleyen Sabri

Demirbağ, aldıkları esirlere değinmiş ve şöyle demiştir:

“Elimizde 600 kadar esir vardır. Elimizdeki 600 esir, kadın, çocuk değildir. Hepsi de

savaş sırasında teslim olan Rum esirlerdir. Bunlar parti parti Türkiye’ye gönderiliyorlar.

Biz, bize ateş edene ateş ediyoruz. Etmeyeni esir alıyoruz. Biz elimizde 600 esir

olduğunu söylediğimiz halde Rumlar ellerinde esir olup olmadığını söylemiyorlar.” diyen

Sabri Demirbağ “Teslim olanların esir alındığı, sivil halka dokunulmadığını, evlerinin ve iş

yerlerinin soyulmadığını, Girne’ye gittiklerinde basın mensuplarının bunu göreceklerini”

söylemiştir.132

Türk Ordusunun bu gibi insanca davranışlarda bulunmasına karşılık Rumların bazı

yaralı Türkleri tabanca ile öldürdüklerini, bazı Türklerin ise derilerinin jiletle yüzüldüğünü

söylemiş, bunların Lefkoşa’daki Türk hastanesinde görülebileceklerini de sözlerine eklemişti.

General Sabri Demirbağ çıkarma birliklerinden bir kısmını geri,yani, Anavatana dönüp

dönmeyeceğini zaman ve varılacak anlaşmanın göstereceğini söylemiştir.

H. CENEVRE GÖRÜŞMELERİ

1. BİRİNCİ CENEVRE GÖRÜŞMELERİ

22 Temmuz 1974 saat 17.00’de yürürlüğe giren ateşkesin hemen ardından, barışın

hemen kurulması amacıyla üçlü görüşmelerin hazırlıklarına başlanmıştı. Birinci Barış

Harekâtı, Kıbrıs’ta Cunta uzantısı Nikos Sampson darbesini ortadan kaldırmakla kalmadı,

Yunanistan’da da politik değişikliklerin yapılmasına yol açtı. 23 Temmuz’da Cunta yerini sivil

hükümete devrediyordu. Yunanistan’daki bu değişikliğin hemen ardından Cunta kuklası Nikos

Sampson ortadan kayboluyordu. Kıbrıs Rum Kesimi’ni Glafkos Klarides temsil edecekti.

Kıbrıs’ta sürekli bir barışın yeniden kurulmasını amaçlayan üçlü görüşmeler, 25

Temmuz’da Cenevre’de başladı. Üç garantör ülkenin dışişleri bakanlarının görüşmelerinde,

Türkiye’yi Turan Güneş, İngiltere’yi James Callaghan, Yunanistan’ı ise Yorgo Mavros temsil

ediyordu. Bu görüşmede Türkiye, Türklerin güvenliğinin yine Türk polisi tarafından güvence

altına alınması; Türk askerlerinin geri dönüşü için baskı yapılmaması; Rauf Denktaş’ın

132

Başkan Yardımcılığı görevine hemen başlatılması; her iki toplumun geçici olarak otonom

yönetim ile yönetilmesi üzerinde durulmuştur. Türkiye, görüşmelere götürdüğü koşullardan

ödün vermeden sürdürdüğü üçlü görüşmelerin sonucunda, Birinci Barış Harekâtı’nın yasal

temellerini, burada imzalanan anlaşmayla da pekiştirmiştir. Cenevre’deki birinci görüşmeler

25-30 Temmuz tarihleri arasında altı gün sürmüştür. Bu görüşmelerde A.B.D., Sovyetler

Birliği ve B.M. gözlemci bulundurmuşlardır. İlk görüşmeler, bir hafta sonra yeniden

başlamasına karar verilerek dağılmıştır.

2. İKİNCİ CENEVRE GÖRÜŞMELERİ

Birinci Cenevre görüşmeleri sonunda, ikinci tur görüşmelerin 8 Ağustosta başlamasına

karar verilmişti. Birinci Cenevre görüşmeleri sonucunda Türkiye siyasi olarak da başarı

kazanmış istekleri onaylanmıştı. İkinci kez başlayan görüşmelere Kıbrıs Rum ve Türk

temsilcilerin de katılmasıyla görüşme tarafları beşe çıkmış oluyordu. Tartışmalar çok şiddetli

geçti.

Türk tarafının tezi, “Kıbrıs’ın bağımsızlığının ve Kıbrıs Türklerinin güvenliğinin

sağlanmasının şartının coğrafi esasa dayanan ikili otonom idare olmalıdır.” biçimindeydi.

Türk temsilciler görüşmelerin hemen başında, Birinci Cenevre Anlaşmasının uygulanmasını;

bir gün içinde (24 saat sonra) bütün Türk köylerinin boşaltılmasını istemiştir. Bu köyler Yunan

ve Rum askerlerince işgal edilmişti. Bölgeye barışın gelmesi ve anayasal düzenin kurulması

için başlatılan görüşmeler 6 gün sürdü. Ancak, Rum ve Yunan delegelerin olumsuz ve

uzlaşmaz tutumları nedeniyle, görüşmeler çıkmaza girdi.

Aslında Rumların görüşmeleri çıkmaza sokacakları baştan belliydi. Çünkü Birinci

Cenevre anlaşmasını imzalamalarına karşın, yerine getirmeyi onayladıkları hükümleri yerine

getirmediler. Daha önce Türklere ait olan ve Rumlar tarafından işgal edilen Türk yerleşim

bölgeleri boşaltılmamış ve Barış gücüne teslim edilmemişti. Karma köylerden de Rum Milli

Muhafız Ordusu çekilmemişti. Üstüne üstlük Türk bölgelerine saldırıları yoğunlaştırmışlardır.

Evdim ve Limasol’da Türk evleri yakılıp yıkılmış özellikle de Limasol bölgesinde katliamlar

yapılmıştır. Bütün bunların yanında propagandalarla dünya kamuoyunu Türkiye aleyhine

döndürmeye çalışmışlardır.

İkinci Cenevre görüşmelerinin bekleneni vermeyeceğini gören Türk Hükümet

yetkilileri, delegelerimizin başkanı Turan Güneş’e, olumlu sonuç alınamadığını ve ikinci

Barış Harekâtının başlatılmasını “Ayşe tatile çıktı” sözleriyle Cenevre’ye bildiriyordu.

Görüşmelerin 13 Ağustos sabahı kesilmesiyle birlikte 14 Ağustos 1974 sabahı

15.30’da Türk birlikleri Doğu’da Magosa’ya, Batı’da Lefke’ye doğru iki koldan harekâta

başladı.

3. ARA ÇÖZÜM ÖNERİSİ

İkinci Cenevre Konferansı’na Rumlar ve Yunanistan tarafından ara verilmek istenince,

Türkiye bir geçici çözüm önerisinde bulundu. Bu öneri ve tepkileri, Türkiye’nin İkinci

Harekâtı yapmak istememe kararına karşın savaşın yeniden başlama nedenleri; Dönemin

Başbakanı Bülent Ecevit, 25 Şubat 1986 tarihli Hürriyet gazetesinde özetle şöyle açıklıyordu:

Lefkoşa-Girne üçgeninin batısında dar bir şeritle Karpaz Burnu dışta kalmak üzere

Lefkoşa ile Magosa arasındaki bölge askerden arındırılsın ve Kıbrıs Türk yönetimine

bırakılsın.

Lefkoşa Girne üçgeniyle birlikte bu iki bölgenin toplamı Ada’nın yüzölçümünün

yaklaşık yüzde 17’sinden ibaret olacaktı.

Eğer bu isteğimiz kabul edilirse konferansa ara verilmesinin kabul edileceği ve kesin

çözüme ulaşıncaya kadar makul bir süre beklenebileceği bildirilmişti. Ara çözümün amacı şu

şekilde özetlenebilirdi:

Adadaki Türk birlikleri daracık bir üçgene sıkışıp kalmaktan, bir ölçüde güvenceye

kavuşacaktı. Serdarlı Bölgesindeki Türklerin can güvenliği sağlanacak ve Magosa’nın kuzey

kesiminde kalenin içine aç ve susuz sıkışıp kalmış olan Türkler kurtarılacaktı. Rum

bölgesindeki Türklerin canları ve özgürlükleri güvence altına alınmış olacaktı.

Bu ara çözüm Rum bölgesindeki Türklere de bazı güvenceler getiriyordu.

Askerden arınmış bölgenin kuzeyindeki Karpaz Burnu’nda yoğun bir Rum nüfusu

vardı. Türk yönetimine bırakılacak bölge Karpaz’daki Rumları güneydeki ve batıdaki Rum

bölgesinden ayıracaktı. Rum birlikleri Lefkoşa ile Magosa arasında Türklere bırakılacak olan

bölgeyi aşıp da Karpaz’a ulaşamayacaklardı. Onun için Türklerin Karpaz’daki Rumlara ne

kadar iyi davranması isteniyorsa Rum yönetimi de kendi bölgesindeki Türklere o kadar iyi

davranma zorunluluğunu duyacaktı.

İki bölgeli bir federal çözüme ulaşılırsa Karpaz da Türk bölgesine katılabilir ve başka

sınır düzenlemeleri de yapılarak makul ölçüler içinde iki bölge belirlenebilirdi. İki bölgeli

değil de çok bölgeli federasyonun kabul edilmesi durumunda ise Ada’nın yüzde 17’sini

oluşturan Girne-Lefkoşa-Magosa bölgesine ek olarak başka bölgelerde Türklerin yoğun

olarak bulunduğu yöreler de Türk yönetimine bırakılabilirdi. Böylece büyük göçlerin nüfus

kaydırmalarına gerek kalmaksızın çok bölgeli federasyon gerçekleşmiş olurdu. Çözüme

ulaşılamazsa Karpaz kolayca Türk bölgesine eklenebilir ve başka bazı yerel düzenlemeler de

yapılarak bağımsız bir Türk bölgesi kendiliğinden ortaya çıkabilirdi.

Kısacası ara çözüm önerimiz kabul edilseydi yeni bir askeri harekâta gerek

kalmaksızın kesin çözümün müzakeresi için makul bir süre beklenebilirdi ve konferans

masasında kesin çözüme ulaşılsa da ulaşılmasa da toprak üzerinde fiili çözüm kendiliğinden

ortaya çıkabilirdi. Boşu boşuna kan dökülmüş olmazdı.

İngilizler, Yunanlılar ve Kıbrıs Rumları Başbakan Bülent Ecevit’in bu ara çözüm

önerimizin üstünde bile durmayı gereksiz gördüler. O yüzden gerek askeri birlikler gerek yer

yer soykırıma uğradıkları haberleri gelen Kıbrıs Türklerini daha çok tehlikeye atmamak için

İkinci Harekâta başlamak zorunda kalındı.

İşin acı yanı şu ki, sonradan Yunan heyeti bu ara çözüm önerimizi Atina’daki yeni

hükümete ulaştırmaya bile gerek görmedi. Oysaki o sırada Yunan Başbakanlığına gelmiş olan

Karamanlis gibi makul bir insana haber verilseydi veya tüm aşırılıklarına karşı gerçekçi bir

yanı bulunan Makarios, Kıbrıs Rum yönetiminin başında olsaydı, Callaghan Başkanlığındaki

İngiliz heyeti biraz anlayışlı davransaydı, ara çözüm önerisi kabul edilebilir ve bunu kesin

çözüm de kolayca izleyebilirdi.

Başbakan Bülent Ecevit’in ara çözüm önerisi Dr. Kissenger tarafından çok makul

karşılandı. Bu öneriyi bütün gücüyle destekleyeceğini söyledi.

Kissenger’ın Cenevre Konferansı sırasındaki İngiliz tutumundan çok şikâyetçi olduğu

tahmin ediliyordu. “Keşke Konferans sırasında Cenevre’ye kendim kalkıp gitseydim” dediği

bilinmektedir.133 Ancak, gitmesi sakıncalı olurdu. Çünkü A.B.D. Kıbrıs’ın garantörü olan

devletler arasında yer almıyordu. Cenevre Konferansı’na eğer Amerika bir ölçünün üstünde

ağırlığını koyacak olursa Sovyetler Birliği de aynı şeyi yapardı ve Kıbrıs sorunu konferansta

bir büyük devletler arası çekişmeye dönüşürdü.

Harekâtın üçüncü günü, Lefkoşa Havaalanı’nın tamamen Türk birliklerinin denetimine

geçtiği haberi iletiliyordu. Aslında ilk harekât boyunca çok sıkıntısı görülen haberleşme

eksikliği burada da kendini göstermiştir. Çünkü alan alınmadığı halde kurulamayan muhabere

yüzünden alınmış gibi geçilmiştir Ankara’ya.

Olayın kısaca gelişimi şöyledir: Bora Özel Kuvvetinin tankları Ada’ya götürmesinden

sonra savaş Türkler tarafınca kazanıldı. Ateşkes de aynı gün ilan edildi. Ama Lefkoşa

133

Havaalanı henüz ele geçirilememişti. Yunanlıların buradan yardım alma olasılıkları çok

fazlaydı. Bunun üzerine Genelkurmay’ın da onayıyla Havaalanına taarruz edilmesine karar

verildi. Yapılan plana göre, Kıbrıs Türk Alayı 10 tane tankla takviye edilecek ve 23 Temmuz

sabahı taarruzla Yunan Alayını buradan atıp, tam denetim altına alacaktı. Planlandığı gibi

taarruz başladı, akşam geç saatlerde alan kuşatılmış Yunan Alayı da ağır kayıp vermişti. Alana

el konacakken İngilizler olaya karıştılar.

Aslında İngilizleri doğrudan ilgilendiren olay yoktu. Havaalanı çevresindeki Birleşmiş

Milletler Barış Gücü’nün emrindeki İngiliz birliğinin komutanı, olaya müdahale ederek,

burasının Barış Gücü’nün denetiminde olduğunu ileri sürdü ve Türk askerlerinin ilerlemesini

kesmelerini istedi. Bunun üzerine tartışmalar oldu fakat Yunan Alayı da toparlanıp daha

güneye çekildi. Bu durumda Birleşmiş Milletler Barış Gücü’yle Türk askeri karşı karşıya

kalmış oldular. Ortam o denli gerginleşti ki her an silahlı çatışmaya girilebilirdi. İngiliz

komutan geri çekilmemek için direniyor, Türk komutan ise ilerlemek en doğal hakkımdır

diyerek ayak diretiyordu. Çatışmanın eşiğine gelince sonunda İngiliz Başbakanı Wilson’un

emriyle üç Fantom filosu Kıbrıs’a geldi.

Bu arada Waldheim de işe karıştı, İngiltere’den yana tavır aldı. Acele toplanan

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 354 sayılı kararını alarak, ateşkes kararının

uygulanmasını istedi. 25 Temmuz’da konferans başladığında durum son derece gergindi. Pek

çok Türk köyü, Milli Muhafızlar ve EOKA-B tarafından çember içine alınmıştı. Evlerini terk

ederek kaçmak zorunda kalan 37 Türk köyünün halkı, çoğunluğu esasen muhasara altındaki

köylere sığınmış olarak, son derece ağır mahrumiyetler altında yaşamakta idi. The New York

Times’a göre, bazen bir evde 60 kişi barınmaktaydı. Limasol’da 1750 erkek, kentin futbol

stadında açıkta tutuluyordu. Larnaka’da ise yaşları 12 ile 19 arasındaki 873 erkek çocuk ve

genç, ancak 100 öğrenci için yapılmış bir ilkokul binasına tıkılmıştı.134

23 Temmuz günü başlayan mücadele silahlara başvurmadan üç gün boyunca sürerek

26 Temmuz’a değin sürdü. Birinci Cenevre görüşmelerinde Turan Güneş’le Callaghan

arasında gerginliğe de neden olan havaalanı, sonunda Kissenger (A.B.D. Dışişleri Bakanı) ve

NATO Genel Sekreteri Luns’un da devreye girmesiyle boyutları değişmiş, Türkiye’yi

İngiltere ve Birleşmiş Milletler’e karşı tavır alır duruma getirmiştir. Olaylar tırmanınca Türk

Hükümet yetkilileri de zorluklar karşısında havaalanı ilerleyişini kesmek zorunda kaldılar.

Sonuçta, 23 Temmuz 1974 tarihinden sonra Türk birliklerinin kuşatması altında olan Lefkoşa

Havaalanı iniş kalkışa kapanmış oldu.

134

22 Temmuz’da ateşkes imzalanmıştı fakat çatışmalar devam ediyordu. Türk Ordusu

kıyıda bir torbanın içinde kalmıştı, öte yandan planlanan bazı hedeflere de varılamamıştı. Yer

yer ateş etmeden ilerleyen Türk birliklerine Rumlar ateş ediyor ve böylece ihlal edildi

bahanesiyle karşılık veriliyordu.

26 Temmuz sabahı harekete geçen Komando Tugayı önce Eryılma ve Siskilip

köylerini düşürdü. 26/27 Temmuz gecesi de Siskilip boğazı ele geçirildi. Bu harekât sırasında

Tümgeneral Osman Fazıl Polat komutasındaki 28. Tümen Kıbrıs’a çıktı. 28 Temmuz’da

Beşparmak dağları temizlendi, Yılmazköy’e kadar olan bölge genişletildi. Pladini’den sonra

Lapta-Karava bölgesi düşman elinde kalmıştı. Ateşkesten sonra hudutların saptanması için

kurulan komisyon bu bölgeye gelip hudut belirleme çalışmalarına başlayacaktı. Rumlar bu

bölgede rahat durmuyorlar ve ateşleriyle kıyılarda bulunan Türk birliklerini rahatsız

ediyorlardı. Barış Gücünün sürekli olarak uyarısına karşın ateşler durmayınca Lapta-Karava

harekâtı planlandı. Bu harekâta Komando taburu, 28. Tümen birlikleri ve çıkarma kumsalı

bölgesindeki deniz piyadeleri katıldı.

Harekât, 5 Ağustos 1974 gecesi saat 24.00’te başladı. Kumsala kama gibi inen tepenin

üstünde General Polat ve General Demirbağ harekâtı izliyordu. Portakal bahçelerinden aşağı

doğru süzülen Türk askeri, daha önce belirlenen hedef noktasına geldiklerinde işaret fişeği

patlatacaklardı. Harekâtı yürütmekle görevli yüzbaşı ortada görünen su deposunun bulunduğu

yere gelince işaret fişeğini patlattı. Generaller hedefe varılmış olmasından dolayı rahattılar. İki

General komandoların kıyıya varışlarını büyük bir sevinçle izlediler. 28. Tümen inerken bir

cayırtı koptu. Ateş o kadar şiddetliydi ki birlikler olduğu yerde kaldı, aşağıya inemedi.

Komandolar aşağıya inmiş durumdaydılar ve Rumlarla boğaz boğaza bir savaşa

tutuşmuşlardı. İki general ve aşağıya inemeyen Türk birlikleri, aşağıda ölüm kalım savaşını

izliyorlardı. Sabahın ilk ışıkları ortalığı aydınlattığında boğazlaşma da bitmişti. Rumlar 200

ölü, Mehmetçikler iki şehit, 5 yaralı vermişti.

Aynı gece deniz piyadeler de batı yönünde ilerliyorlardı. Ateşkes süresince Rumlarla

on gün boyunca karşılıklı oturmuşlardı. Gerçi ara sıra birbirlerine ateş etmişlerdi ancak,

bunlar tek tük ihlallerdi. Gece, Lapta-Karava yönünde ilerleme başladı. Tank desteği de geldi.

Kısa bir çatışma oldu. Rumlar dayangalarını terk ettiler.

Rum köyünün sayımı yapılıp sivil halk saptanacaktı. Bu işle görevli üsteğmen köye

girince muhtarı aradı. Muhtar, İstanbul’dan göçmen olarak buraya gelmişti. Üsteğmene

korkuyla karışık saygıyla davranıyordu. Evine davet etti. Muhtarın evi köy meydanındaydı.

Geniş avlulu şirin bir evdi. Bahçede masanın çevresine oturdular. Muhtar Kosta’dan başka bir

de yaşlı Rum vardı. Kosta güzel bir Türk kahvesi yapıp getirdi. Karşılıklı kahve içilirken,

Kosta, İstanbul’un güzelliğini ve özlemini anlatıyor; bu günleri yaratan Sampson’a lanet

yağdırıyordu. Cuntacılardan acı acı yakınırken birdenbire bir gürültü koptu. Subay ve

nöbetçiler silahlarına davrandılar. Dikkat kesilmişlerdi ve masanın üstünde yarım kalmış

kahve fincanı, masanın gördüğü darbe nedeniyle sallanıyordu. Muhtar ve yaşlı Rum donup

kalmışlardı. Çevreyi biraz daha dinlediler ancak gürültünün devamı gelmiyordu. Subay başını

sağa çevirince gülmekten kendini alamadı. Gürültüyü çıkaran pencerenin panjuruydu. Az

daha dostluk kahvesi hiçbir işe yaramayacaktı. Hepsi birden gülüştüler ve yarım kalan

kahveyi içip sayım işini bitiren subay köyden ayrıldı. Muhtar Kosta ve Üsteğmen arasında

kurulan sıcak dostluk akşam olunca bozulacaktı. Çünkü Rum askerleri köyden ayrılmayıp

evlere saklanmışlar ve o gece Türk birliklerine ateşe başlamışlardı. Fakat kısa bir süre sonra

hepsi etkisiz hale getirildi. Bölge 6 Ağustos’ta tamamen temizlenmişti.

5 Ağustos 1974 günü düşmanın Lapta ve Karava’dan plaj bölgesine yaptığı atış ve

saldırılar ile takviye almasına mani olmak için taarruza geçecektik. Amfibi Alay 61. P.A. ve

bir komando Taburu 5/6 Ağustos gecesi sabaha karşı koordineli bir gece taarruzuna

başlayacaktık. Taarruzdan önce telsiz sükûnetini de kapsayacak biçimde birliklerimizde tam

bir sessizliğe yer verildi. Beşparmak dağları üzerinden aşarak taarruz bölgesini batıdan

kuşatacak olan komando taburu, bir veri tabancasıyla atacağı üç veri fişeği ile bildirecekti.

Saat 04.15’te üç kırmızı veri fişeği görüldü. Amfibi Alayın batıdaki savunma hatları

karşısında yer yer düşman mevzileri uzanıyordu. Desteğimize verilmiş tank ve kariyerlerin

desteğinde, şafak sökerken rüzgâr gibi Lapta-Karava taarruzu başladı. Bir saat içinde de Lapta

varoşlarındaki hedeflere vardılar.

Bölük komutanlarından deniz piyade Üsteğmen Nihat Çetin, “Allah, Allah sesleri

arasında taarruza kalkan bölüğün taarruz sırasında mataralarından su içerek taarruzlarına

devamını” unutmayacağı bir anısı olarak nakleder. Lapta’ya giren bir birliğimiz, kıyıdaki

Rum top taburu kışlasına yöneldi. Bayrak direğinde sallanan Yunan bayrağı (Ütğm. Bilgütay

Varımlı) indirildi. Kışla ele geçirildikten sonra top taburu şeref köşesinde Kıbrıs haritası

üzerine işlenmiş birlik ambleminde “Kıbrıs Yunandır” cümlesi okunmaktadır. Kraliyet arması

ile Yunan bayrağı arasında ise “sevgim gücümdür” diye yazmaktadır. Megali Idea’yı gösteren

özgün armalar, Foça’da Deniz Piyade Alayı müzesindedir.”135

2 Ağustos 1974’te Cumhurbaşkanı Korutürk, Türk ulusuna seslenen bir bildiri

yayınladı ve “kangren olmuş Kıbrıs yarasına tam anında neşteri vurduk” dedi. Kıbrıs’taki

birlikleri denetleyen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Eşref Akıncı Ankara’ya döndü ve

135

“Beşparmaklardaki mukavemet kırıldı” dedi. Orduya mesaj yayınlayan Semih Sancar “Kan

kusturan ateş hatlarını aştınız” dedi.

Lapta civarında çarpışmalar devam ediyordu. Çarpışmalar Rum Milli Muhafız

Ordusu’nun Omorfo’dan 10 otobüs dolusu takviye asker sevk ederek Türk askerini tahrikleri

sonucu başladı. 5 Ağustos 1974’te Magosa’da şiddetli çarpışmalar oldu. Rum askerlerinin

surlar içinde mahsur kalan Türkleri ateş yağmuruna tutmaları yüzünden başlayan çarpışmalar

uzun süre devam etti. Türk köylerindeki kuşatma ve katliamlar sürüyordu.

7 Ağustos 1974’te ateşkesi ihlal eden Rum Milli Muhafız Ordusunu kovalayan

askerlerimiz ilerlemesini sürdürüyor. Rum askeri, Visilya Bölgesinde 4 köyü mayınlarla

döşedi. Lefkoşa’nın Aykasyano semtinde çok şiddetli çarpışmalar oldu. Lapta’ya ani bir

hücumu püskürten birliklerimiz buraya tamamen egemen oldu.

8 Ağustos 1974’te Lefkoşa’da çok şiddetli çarpışmalar oldu. Ateşkese rağmen

Lefkoşa’nın Rum bölgesinden sürekli ateş açılıyordu. 9 Ağustos 1974’te işgal ve tehdit

altındaki Türk köyleri etrafındaki muhasaranın derhal kaldırılması için Türkiye 24 saat süre

verdi.

Başbakan Ecevit: “Türkiye için vazgeçilmez koşul, coğrafi temele dayalı iki otonom

idareden kurulan bağımsız bir Kıbrıs devleti olmalıdır” diye beyanatta bulundu. Rumlar,

Larnaka ve Tuzla’da yer alan olaylar sırasında Atatürk büstlerini kırdı. Larnaka kalesine

“Unutma ki Yunansın” pankartı asıldı. Savaş uçaklarımız müdahale etti. Aydın ve Dağaşan’a

karşı saldırıya geçen Rum askerleri uçakların harekâtı üzerine ateşi kesti.

İ. İKİNCİ BARIŞ HAREKÂTI

14 Ağustos 1974 sabahı saat 05.30’da, Türk birlikleri sıkışmış oldukları cepheden

harekâta başladılar. Harekâtın hızla ilerlediği, Rum direnişlerinin kırılmaya başladığı

saatlerde, Türk Hükümeti Kıbrıs’ta askeri bir harekâtın başladığını bir bildiriyle açıklıyordu.

TRT tarafından 06.30’da radyolarda yayınlanan bildiride harekâtın amacı

açıklanıyordu: “Türkiye, Kıbrıs devletinin varlığının, bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün

bir daha hiçbir şekilde tehdit edilemeyeceğini ve Türk toplumunun haklarının ve güvenliğinin

korunacağı bir hukuk düzeninin korunmasını tek başına sağlamak zorunda kalmıştır”

denilmiştir.

Hükümet bildirisinin tam metni şudur: “Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsız varlığına son

vermek ve Ada’nın Yunanistan’a ilhakını sağlamak amacıyla Atina’dan yönetilen ve

Kıbrıs’taki Yunanlı subaylar tarafından gerçekleştirilen 15 Temmuz 1974 hükümet darbesi

üzerine Türkiye garantör bir devlet olması hakkını kullanarak Kıbrıs’ın bağımsızlığını, toprak

bütünlüğünü ve Kıbrıs toplumunun can ve mal güvenliğini korumak ve Ada’ya barış getirmek

için harekete geçmek zorunda kalmıştır.”

Ancak Türkiye’nin bu hareketi sayesindedir ki, Kıbrıs’ın bağımsızlığının korunması

mümkün olabilmiştir. Bunun ardından Türkiye, Güvenlik Konseyi’nin 353 sayılı kararına

uygun olarak Ada’da bir anayasal düzenin, huzur ve barışın kurulabilmesi için kendisine

düşen görevi yerine getirmek üzere elinden geleni yapmıştır. Fakat Cenevre’de bu amaçla

ilgili taraflar arasında mutabık kalınarak yayınlanmış deklarasyon ile gerçekleştirilmesi

kararlaştırılmış bulunan hususlardan hiçbirine diğer taraflar uymamıştır. Bu yetmiyormuş gibi,

nezaret altına alınıyor kisvesi ile silahsız ve savunmasız insanlar, medeni vicdanları isyana

sevk eden şartlar içerisinde tutsak veya rehine şeklinde tutulmaya devam edilmiştir.

Ada’daki Türk toplumunun, insanlık haysiyetini çiğnemeye kalkışan ve büyük bir

çoğunluğunun hayatını ve özvarlığını en ciddi bir tehdit altında tutan bu duruma tahammül

kalmamıştır ve bir an önce bu koşullardan kurtulmasını garantör devlet olan Türkiye’den

beklemektedir.

Öte yandan İkinci Cenevre Konferansı’nda görülmüştür ki, Kıbrıs Devleti hala bir

Yunan Adası olarak telakki edilmek istenmektedir. Bu nedenle, Kıbrıs devletinin

bağımsızlığının 15 Temmuz darbesine kadar devam etmesinde en güçlü ve en önemli unsuru

teşkil etmiş olan Türk toplumunun Rum toplumunca ezilip tahakküm altında tutulmasına son

derece eşit hak ve olanaklara ve hakkı olan güvenliğe engel olmak istendiği bir kere daha

anlaşılmış ve Yunanistan’ın bu maksatla çeşitli oyalayıcı taktiklere başvurmaktan geri

kalmadığı müşahade edilmiştir.

Yunanistan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 353 sayılı kararıyla garantör

devletlere verilen görevleri yerine getirmemiştir. Yunanistan, 30 Temmuz 1974 tarihli Cenevre

deklarasyonuyla kabul ettiği, altına imza attığı yükümlülüklerden hiçbirine uymamıştır.

Yunanistan 8 Ağustos’ta toplanan, İkinci Cenevre Konferansında da altı gün süre ile ciddi

müzakerelerden kaçınmış ve hatta sorunları görüşmeye bile yanaşmayan uzlaşmaz bir tutum

içinde bulunmuştur.

Bu koşullar karşısında bugüne kadar Türkiye tarafından büyük bir iyi niyet ve sabırla

sürdürülen barışçı girişimlerin hiçbir olumlu sonuca varmayacağı açıkça ortaya çıkmıştır.

Türkiye, diğer ilgili ülkelerle mutabık kalınacak bir hal çaresi bulmak hususundaki

gayretlerinin Yunanlılar ve Rumlarca ısrarla engellenmesi dolayısıyla, Kıbrıs devletinin

varlığının, bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün bir daha hiçbir şekilde tehdit

edilemeyeceğini ve Türk toplumunun haklarının ve güvenliğinin korunacağı bir hukuk

düzeninin kurulmasını tek başına sağlamak yoluna başvurmak zorunda kalmıştır.

Türk toplumu, Ada’da kendisine bir imtiyaz (ayrıcalık) istememektedir. Fakat

kendisinin, esir veya hakları kısılmış azınlık muamelesine tabi tutulmasına da razı değildir.

Bütün istediği, hak, vecibe ve sorumluluklar bakımından Ada’daki Rumlarla eşit haklara sahip

olabilmektir. Türkiye birçok kez açıklandığı üzere, Ada’nın silahlandırılması gibi bir amaç

gütmemektedir. Türkiye’nin Kıbrısa ilişkin bir toprak talebi de yoktur.

Ancak, Türkiye garantör devlet sıfatı ve yetkileriyle Kıbrıs’ın bağımsızlığını ve toprak

bütünlüğünü, Türk toplumunun hak ve yararlarını korumayı kendisine görev bilmektedir ve

bundan sonra da bilecektir. Bu hareket Yunanistan’a karşı değildir. Bu hareket Kıbrıs Rum

toplumuna da karşı değildir. Bu hareket Kıbrıs’ın bağımsızlığını güvence altına almaya,

Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumlarına barış ve sükûn sağlamaya ve bölgede sürekli bir barışın

yerleşmesine yöneliktir.136

Türk savaş uçaklarının başlattığı ve zırhlı birliklerimizin desteğindeki piyade ve

komandoların geliştirdikleri harekâtın hızla ilerlediği, Rumlarla kanlı çarpışmaların yapıldığı

saatlerde Başbakan Bülent Ecevit, bir basın toplantısı düzenleyerek hem birinci barış

harekâtının, hem de ondan sonraki gelişmelerin değerlendirmesini yaparak, İkinci harekâtın

yapılış nedenlerini açıklıyordu. 14 Ağustos harekâtının nedenlerini, birliklerimizin taarruza

geçmesinden 6,5 saat sonra şöyle açıklıyordu:

“Cenevre Konferansı’ndan bir sonuç alınamayacağını, Birleşmiş Milletler Güvenlik

Konseyi’nce bu konferansta çizilen amaçların Yunan hükümeti ve Kıbrıs Rum yönetimi

tarafından engellendiği ve engelleneceği anlaşılmıştır ve bu sabah Türk Silahlı Kuvvetleri

Kıbrıs’ta kendilerine düşen görevleri yerine getirmeye başlamıştır.

Yunanlılar ve Rumlar, bugüne kadar, Kıbrıs devletinin anayasal statüsü konusunda

ciddi bir görüşmeye yanaşmamışlardır. Hatta Güvenlik Konseyi kararının açık hükmüne

rağmen, konferansın bu konuda yetkisiz olduğu iddiası ile çalışmaları uzun süre

aksatmışlardır.

30 Temmuz’da imzalanıp yayınlanan Cenevre deklarasyonunun kendilerine yüklediği

görevlerden hiçbirisini yerine getirmemişlerdir.

Deklarasyonun açık hükümlerini, devletlerarası hukuk kurallarını ve insanlık

haklarını göz göre göre çiğneyerek, güçlerinin yettiği yerde, silahsız ve savunmasız Türk

topluluklarına esir ve rehin muamelesi yapmayı sürdürmüşlerdir. Günler geçtikten ve Cenevre

136

Konferansının ikinci aşaması başladıktan sonra, bir ara, Türklerin köylerine, mahallelerine,

evlerine dönmelerinin sağlanacağını, buraların Rum Milli Muhafızları’nca boşaltılacağına

söz verdikleri halde, birkaç yerdeki sınırlı uygulamadan sonra, dün, bu yükümlülüklerini ve

sözlerini yerine getiremeyeceklerini ve rehin olarak tuttukları Türkleri serbest

bırakmayacaklarını, her türlü insanlık kuralına meydan okurcasına dünyaya ilan etmişlerdi.

Gene Cenevre deklarasyonunun açık hükmüne rağmen, Yunan hükümeti, dün

yayınladığı bildiride, garantör devlet yetkisiyle Ada’da bulundurulan Türk Silahlı

Kuvvetlerini “işgal” kuvveti gibi göstermiş ve bu kuvvetlerin tahliyesini, atılması gereken ilk

adım olarak ileri sürmüştür. Gayrimeşru durumları ve bir oldubitti ile Kıbrıs’ı Yunanistan’a

ilhak etme amaçları bütün dünyaca bilinen Yunan birlikleri ve subaylarını ise ancak ondan

sonra çekebileceğini bildirmiştir. Bu da, Yunan hükümetinin kendi imzasını da taşıyan

Cenevre deklarasyonunu tanımama kastının bir başka kanıtıdır.

Gerek Yunan hükümeti gerek Kıbrıs Rum hükümeti, Cenevre Konferansını ve bu

konferansta alınan kararları geçersiz kılmak için her çabayı göstermişlerdir. Oyalama

taktikleriyle zaman kazanmak ve Kıbrıs’ta alışık oldukları düzeni, daha doğrusu düzensizliği

sürdürmek, yaratılan gayrimeşru duruma garantör devlet olarak müdahale eden Türkiye’yi

etkisiz bırakmak için ellerinden geleni yapmışlardır.

Cenevre anlaşması bir bütündür. Bu bütünün içinde yer alan ateşkes hükmü, kesin bir

zorunluluk olan güvenlik bölgesi ile ilgili Türk isteği kabul edilmediği halde, büyük ölçüde

yerine getirilmiştir, fakat Ada’da güvenliği sağlayabilmenin temel koşulu olan bazı hükümlere

uymamakta Yunan hükümeti ve Kıbrıs Rum yönetimi inat etmişlerdir.

Bu durumda, garantör devlet olarak Türkiye’nin ateşkese uyma yükümlülüğünü

ortadan kaldırmaktadır. Kararları tek taraflı olarak çiğnemeye çalışması kasıtlı olarak

engellenen bir konferansı sürdürür görünmenin yarardan çok, zarar getirdiğini gören

Türkiye, garantör devlet niteliği ile üstlenmiş olduğu yetki ve görevleri, gerek Kıbrıs

devletinin bağımsızlığı, gerek Kıbrıs Türk Halkının hakları ve güvenliği konusunda taşıdığı

sorumluluğu tek başına yerine getirme zorunluluğu duymaktadır.

20 Temmuz 1974 günü, Türkiye’nin garantör devlet olarak ve garantörlükten aldığı

yetkinin sınırları içinde kalmaya özen göstererek giriştiği harekât ne kadar haklı ve hukuki

idiyse, bugünkü davranışı da o kadar haklıdır ve hukukidir.

Çünkü 20 Temmuz’daki Türk harekâtını haklı ve hukuki kılan bütün etkenler bugün de

fazlasıyla devam etmektedir. 20 Temmuz 1974 Türk harekâtı ne kadar meşru idiyse, onun

zorunlu devamı olan Türk harekâtı o kadar meşrudur. Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs’ın

sorunlarına müzakere yoluyla çözüm aranabilmesi için durdurmuş bulunduğu harekâtını, bu

arayışlardan sonuç alınamayacağı belli olunca, şimdi bıraktığı yerden sürdürmektedir.

Bu harekâtın amacı Kıbrıs’ı istila değildir. Kıbrıs’ı kurtarmaktır. Bağımsızlığını

korumaktır. Bu harekâtın amacı Kıbrıs Devletini yıkmak değildir. Yıkılan Kıbrıs Devletini

daha sağlam temeller üzerinde yeniden kurmaya yardımcı olmak ve toprak bütünlüğünü

gerçek güvenceye kavuşturmaktır. Bu harekât amaçlarına ulaştığında, Kıbrıs’ın Türk halkıyla

birlikte Rum halkı da güvenliğe ve sürekli barışa kavuşmuş olacaktır.

Bu harekât Yunanistan’a karşı değildir. Rum toplumuna karşı değildir. Amacımız

Ada’da kuracağımız dengeyi gene Yunanistan’la, Rumlarla eşit şartlar altında işbirliği

yaparak beraberce sürdürmek, güçlendirmektir.

Allah Türk Silahlı Kuvvetlerini bu barışçı ve insanca harekâtında başarılı kılsın.”137

İkinci Barış Harekâtının askeri bakımdan yapılmak zorunluluğu ise şöyle

açıklanabilir:138

“Köprübaşı’nın savunma güvenliği sağlandıktan sonra İkinci Harekât için hazırlıklara

hızla başlandı. Bu harekâtın hızlandırılmasında dayanılan ana etkenler: Harekâtın kısa sürede

istenen hedeflere ulaşacak biçimde hızla gelişmesini sağlayacak hareket yeteneği ve ateş

üstünlüğüydü. Bunun için Ada’nın zırhlı ve mekanik birliklerle takviyesi gerekliydi.

Lojistiğin bu harekâtı destekleyecek biçimde sağlanması gerekliydi. Bütün bunların

sağlanması amacıyla 14 Ağustos 1974 sabahına değin yoğun bir çaba içinde ikinci harekâtı

başarıya ulaştıracak yığınaklanma sağlanmış bulunuyordu.

Siyasi ve insani nedenlerin dışında askeri bakımdan da ikinci harekâtın başlaması

kaçınılmaz gereklilikti. Çünkü Köprübaşı sahasında o kadar yoğun bir yığınaklanma olmuştu

ki Rumların her ağır silah atışı hemen hemen vasıtayı yok edebilirdi (Yığınak yapılan cep o

derece küçüktü ki Rumlar tarafından atılabilecek bir mermi ya bir askerimize ya da bir

aracımıza, topumuza isabet etme olasılığı çok yüksekti. O günleri yaşayanlar atılacak bir

merminin kesinlikle boşa gitmeyeceğini söylüyorlar). Bu nedenle yapılan Barış

Görüşmelerinde siyasi yetkililer harekât kararı vermeye bir yerde de zorlanıyordu.”

İkinci Harekâtın gelişimini görmeden önce harekâtın planını kısaca açıklayalım:139

“İlk önce Boğaz ve Magosa yönlerinde tank ve kariyerlerden oluşan birer özel yerel

kuvvetiyle takviyeli 2 Tümen ile denize ulaşmak, bunun ardından ya da mümkün olursa

batıda da Komando Tugayı ve Paraşüt birlikleriyle Omorfo üzerinden Lefke’ye dolayısıyla

137

138

139

yine denize ulaşmak idi. Böylece işgal edilen alanın iki yanı emin bir tabiat (doğa) gücüne

dayanacak ve bu sahada bir güçlü savunma kurulabilecekti.

28. Tümen, bir özel yerel kuvvetiyle Lefkoşa-Boğaz ekseninde (mihverinde), 39.

Tümen yine bir tank ve kariyerden oluşan bir özel kuvvetiyle Dikomo-Boğaz harekâtına

görevlendirilmişler. Elbette ki bu planın dayandığı en büyük ilke Birleşmiş Milletler Güvenlik

Konseyi’nin toplanıp ateşkese karar vermeden yukarıda belirlenen hudutlara ulaşmaktı.”

2. Barış Harekâtını gazeteler manşetten Türk halkına duyuruyorlardı. Kıbrıs’ta Türk

Silahlı Kuvvetlerinin giriştiği harekât, dün sabah saat 5.30’da Hava Kuvvetlerimizin Rum

askeri mevzilerini bombalamasıyla başlamıştır. Türk Hava Kuvvetlerine bağlı uçaklar, dün

sabah önce Lefkoşe’de bulunan Rum Ulusal Muhafız Gücü Karargâhı ile Rum Polis

Merkezini, daha sonra da Kıbrıs Rum Radyosu’nu bombalamışlardır.

Kıbrıs’ta bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri, zırhlı birliklerinin öncülüğünde,

Lefkoşe’nin Türk kesiminden doğuya ve batıya doğru harekete geçmişlerdir. Özellikle

Lefkoşe’nin 60 kilometre batısındaki Omorfo’da ve Lefkoşe-Magosa yolu üzerinde bulunan

Serdarlı’da bulunan Rum kuvvetleri mevzilerini terk ederek daha gerilere doğru

çekilmişlerdir.140

1. “ATİLLA” HATTI YA DA ÜÇ GÜN SAVAŞI

a. 14 AĞUSTOS 1974 GÜNÜ ASKERİ VE SİYASİ GELİŞMELERİ

İkinci harekâta hazırlık olarak Genelkurmay Başkanlığına Kolordunun zırhlı birliklerle

kısa zamanda takviye ile birliklerimizin hareket kabiliyetlerinin arttırılması teklif edilmiş ve

prensip olarak kabul edilmiştir. Bu meydanda, Siirt Komando Taburu bir günde 800 km’lik

yol yaparak (hava ve kara) Kıbrıs’a intikal ettirilmiştir. Siirt’ten Batman’a otobüsle,

Batman’dan Adana’ya uçakla, Ovacık’a otobüslerle oradan da Kıbrıs’a helikopterlerle

gönderildi.141

20 Temmuz 1974 sabahı Girne’ye denizden çıkan ve havadan Beşparmak dağları ile

Lefkoşa’nın kuzeyine inen Türk birlikleri 14 Ağustos gününe değin tabanı Girne kıyısı ve tepe

köşesi Lefkoşa olan bir üçgen içinde kaldılar. Cenevre görüşmelerinin bir sonuca

ulaşmamasının hemen ardından, 14 Ağustos sabahı saat 04.00’da doğuda mayınlama

140

141

sahasının çeşitli mayın imha aygıtlarıyla istihkamcılarımız tarafından temizlenmesine ve

topçu ateşine başlandı. Saat 05.30’da da ileri harekâta geçen Türk birlikleri, üçgenin

sınırladığı alanı aşarak Kıbrıs’ın kuzey kıyısında doğudan batıya doğru bir dörtgen çizmeye

başladılar. Bu dörtgenin bir tarafı Kıbrıs’ın kuzey kıyısı, öteki kenarı ise Atilla Hattıydı. Atilla

Hattı, merkezi Lefkoşa olmak üzere doğuya ve batıya yayılan bir hattır.

Türk Silahlı Kuvvetleri (28. Tümen), Timbu, Dilekkaya ve Lisu’ya ulaştılar. Batıda ise

39. Tümen Serdarlı bölgesine el atacak duruma geldi. Varılması planlanan son hedefler,

doğuda Magosa, batıda Lefke idi. Kıyıda Atilla Hattı’nın içinde kalan Orga burnu, Yorgoz,

Kalorka, Serdarlı, Lefkonuk, İpsos alındı.

Omorfo-Lefkoşa-Magosa hattı üzerinde taarruzunu sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri

belirledikleri son hedeflerine varmak üzereydiler. Bu arada 11 yıldan bu yana Rumların

egemen olduğu Serdarlı da Türk birliklerince temizlendi. Genelkurmay Genel Sekreterliği

Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Şubesi 14 Ağustos 1974 saat 16.15’te şu açıklamayı

yapıyordu:

Rumlar tarafından tahkim edilen ve mayınlanan sahaları temizleyerek geçen

birliklerimiz, Timbu ilçesini ve havaalanını, Meriç bölgesini ele geçirmişlerdir.

“Kara, deniz ve hava kuvvetlerimizin yakın işbirliği ile yürütülmekte olan askeri

harekât yapılmış olan plana tam bir intibak ile her istikamette uygulanmakta ve

geliştirilmektedir. Yıllardır Rumların insafına bağlı olarak kuşatılmış durumda yaşayan

Serdarlı Türk sancağı ile birliklerimiz birleşmiştir.

Kıbrıs’taki her olayda, yiyecekten, içecekten, ilaçtan yoksun bırakılan, yoksulluklar

içinde kendi olanakları ile kendilerini savunan Serdarlı, Kıbrıs’taki yüzü aşkın gazi yerleşme

merkezlerinden birisidir. Yüzlerce gazi kendi silahını kendisi yaptı, mermisini kendisi yaptı,

eğitimini kendisi yaptı. Varlığını ve Türklüğünü korudu. Şimdi Serdarlı’da Mehmetler,

hasretle kucaklaşıyor.

Deniz ve hava kuvvetlerimiz Kara birliklerimizin ileri harekâtını ve kuşatılmış

durumda bulunan Türk bölgelerinin savunmalarını devamlı olarak büyük başarı ile

desteklemektedir. Kıbrıs’taki barış harekâtını destekleyen uçaklarımız, bu muvaffakiyetli

harekâttan sonra, üslerine zayiatsız dönmüşlerdir. Hiçbir zayiatımız yoktur.”142

b. 15 AĞUSTOS 1974 GÜNÜ ASKERİ VE SİYASİ GELİŞMELERİ

142

15 Ağustos 1974 sabahı ikmal zorluğu ortaya çıktığından taarruz geç başladı. Öğleden

sonra doğuda Magosa’nın dış yerleşim bölgelerine gelindi ve akşam Magosa’ya girildi.

Magosa’yı kuzeyden saran zırhlı birliklerimizle, güneyden taarruz eden 28. Tümen’in tank ve

zırhlı birlikleri Magosa’da birleştiler. Saat 12.00’da Boğazköy, 16.00’da Magosa zapt edilmiş

oldu.

Nikos Sampson’un darbe yaptığı günlerde Kale semtine sığınan 13 bin Kıbrıslı Türkün

olağanüstü büyük sevinci sokaklara taştı. Magosa yönüne yapılan harekât sırasında en büyük

direnme Magosa’nın kuzey doğusundaki Boğaz ve Trikomi üsleri ile Lefkoşa’nın

doğusundaki Sanayi Bölgesi ve Eğlence sırtlarında görülmüştür. Kuzeydoğuda Stazuza

burnuna denizden çıkarma yapıldı ve Magosa’nın kuzeyindeki Boğaz alındı.

15 Ağustos günü saat 15.30’da Komando Tugayı ile Omorfo’ya taarruza başlandı.

Fillia boğazına yönelen Tugay tankları harekât bölgesinde ilerlerken Fillia kuzeyinden gece

harekâtı olarak devam ederek sabah saatlerinde Omorfo’da son bulmuştur. Buradan da Lefke

bölgesine yürünerek 16 Ağustos 1974 akşamı saat 19.00’da Lefke bölgesine el atılmıştır.

15 Ağustos Taarruzunu Cumhuriyet gazetesi şöyle aktarmaktadır:

“Hava ve tank desteğiyle ilerleyen piyadelerimiz Trikomo Rum üssünü etkisiz hale

getirip Magosa’ya girdi. Karpas yarımadasına kuzey ve güneyden çıkarma yapan

birliklerimiz, Boğaz deniz üssünü ele geçirerek, bölgenin ada ile ilişkisini kestiler. Batıda da

hızla ilerleyen kuvvetlerimiz, Gürpınar köyünü aldı; uçaklarımız Lefke-Baf arasını

bombaladılar.”143

Genelkurmay Başkanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi tarafından yapılan

açıklamada ise 15 Ağustos 1974 tarihi itibariyle 2. Kıbrıs Barış Harekâtı aşağıdaki gibi

değerlendirilmekteydi:

“Kıbrıs’ın doğu bölgesinde sürdürülen askeri harekât dün akşamüzeri Serdarlı ve

Paşaköy bölgelerine ulaşmıştı. Birlikler gece de harekâtını durdurmamış ve gece hareketleri

ile doğuya doğru ilerleme imkânlarını bulmuşlardır.

Bugün 15 Ağustos saat 04.00’de zırhlı ve motorlu birliklerimiz tekrar ileri harekâta

geçmişler ve saat 11.30’da Magosa varoşlarına ve kuzeyde Rum kuvvetlerinin askeri limanı

olan Boğaz semtine iyice yaklaşmışlardır.

Kuzeydeki zırhlı birlikler Rum semtini tamamen kuşatmıştır. Kıbrıs’ın doğu

kıyılarındaki kol ise, saat 15.20’ye kadar Magosa’nın Türk semtine ulaşmış ve geniş bir

bölgeyi ele geçirilmesinden sonraki saatlerde gerek zırhlı ve motorlu, gerekse bölgede

143

savaşan diğer birlikler derinliklerde kalan düşman mukavemetlerini temizleme harekâtına

girişmişlerdir.

Doğu bölgesinde büyük bir süratle cereyan eden bu harekâtta Deniz Kuvvetlerimiz

Magosa bölgesindeki düşman mukavemet yuvalarını ve önemli hedefleri kara bombardımanı

ile dağıtmıştır. Hava Kuvvetlerimize ait uçaklar sabahın erken saatlerinden itibaren filolar

halinde düşman muharebe idare yerlerine, kıta topluluklarına, topçu ve mukavemet yuvalarına

üstün nitelikteki silahları ve bombaları ile taarruza başlamış ve bu bölgede sonuç alınıncaya

kadar taarruz harekâtına devam etmiştir.

Batı bölgesinde harekâta geçen birliklerimiz halen başarılı muharebeler vererek

hedeflerine doğru ilerlemeye devam etmektedirler. Bu bölgede birliklerimiz saat 18’e kadar

ulaştıkları hattan daha ilerideki hedefleri ele geçirmek için süratle harekâta devam

etmektedirler.”144

c. 16 AĞUSTOS 1974 GÜNÜ ASKERİ VE SİYASİ GELİŞMELERİ

16 Ağustos sabahı saat 09.00’da, Kıbrıs Türk Alayı Komutanı (Albay Mustafa

Katırcıoğlu) savaş karargâhına telefon ederek “Beş erimiz şehit oldu” der. Ordu komutanı da

(Orgeneral Suat Aktulga) Genelkurmay II. Başkanına (Orgeneral Adnan Ersöz) telefon ederek

“25 erimiz şehit oldu” diyerek şehit sayısını abartır ve Kıbrıs Yunan Alayına bir an önce

taarruz izni ister.145

Kıbrıs Türk Alayı emrine bir paraşüt taburu verilir, saat 12.00’ye değin Hava

Kuvvetlerimizin uçakları Yunan Alayı karargâhını bombardıman eder. Saat 12.00’de

bombardıman kesilir ve takviyeli Türk Alayı taarruza geçer. Saat 15.00’da Yunan Alayı

dayangaları ele geçirilir ve Türk bayrağı alay karargâhına dikilir. Yunan Alayında 500 ölü,

bundan fazla da yaralı vardır. Şimdi Lefkoşa Havaalanına daha yakın duruma gelinmiştir.

Öte yandan, 16 Ağustos sabahı Genelkurmay Başkanlığı Harekât Başkanı (Korgeneral

Haydar Saltık) bu akşam saat 19.00’da ateş kesileceğini bildirir. Saat 12.00 olduğunda,

Genelkurmay İkinci Başkanı, İkinci Ordu Komutanını arayarak “Paşam, Genelkurmay

Başkanı emir veriyor, Timbu havaalanının 3,5 km. güneyinden daha aşağıya inmeyeceksiniz”

der.

144

145

Türk Silahlı Kuvvetleri, harekâtın ağırlığını batı cephesine kaydırdı. Omorfo’ya

sabahın erken saatlerinde hücum eden birlikler Gaziviran’da denize ulaştılar. Buradan ikiye

ayrıldılar. Bir bölümü Kormacit Burnuna kadar kıyıyı ele geçirirken ötekileri Lefke’ye

yürüdüler. Böylece Kıbrıs’ın kuzeyini ikiye bölen Lefke-Lefkoşa-Magosa hattı da

tamamlanmış oluyordu. Tümgeneral Fazıl Polat doğuda, Tümgeneral Adnan Doğu batıda

harekâtı tamamladı.

Sabahtan itibaren en şiddetli çatışmalar Lefkoşa’da oldu. Sabahın erken saatlerinde

Lefkoşa üzerine gelen Türk savaş uçakları Rum mevzilerini bombaladılar. Bu arada Türk

savaş uçakları Baf-Lefke yolu üzerinde ilerleyen Rum takviye birliklerini de etkisiz duruma

getirdiler.

Ateşkes yürürlüğe girdiğinde, Türk Silahlı Kuvvetleri Ada’daki Türk Halkının

güvenliğini sağlayacak sınırları çizmişti. Ateşkes, saat 19.00’da yürürlüğe girdi. Ateşkesle

birlikte hat çizildi, Lefke-Lefkoşa-Magosa hattı…

d. 17 AĞUSTOS 1974 GÜNÜ ASKERİ VE SİYASİ GELİŞMELERİ

Karpas Yarımadasına Özel Görev kuvveti gönderildi. 17 Ağustos sabahı bu bölge karış

karış taranarak Rum askerlerinden arındırıldı.

18 Ağustos 1974 sabahından itibaren verilen emirle Rumlar tarafından içeride

başlatılacak gerilla savaşının yok edilmesi emri verildi. Bu arada Yeşilırmak bölgesinde

mahsur kalan Türkler, Rumların ateşkes ihlalleri bahane edilerek bu bölgeye girildi ve

kurtarıldılar. Magosa-Dikelya üstü kuzey hududu Lefkoşa’ya değin 28. Tümen’e verilmişti.

Yeşilhat ve Lefkoşa Havaalanının savunulması da Lefkoşa sancağına verilmişti.

Bilindiği gibi İkinci Barış Harekâtı’nın alarmı 13 Ağustos gecesi verildi ve 14 Ağustos

sabahı da harekât başladı. Doğu ve batı istikametinde başlatılan harekât üç gün içinde

sonuçlandırıldı. Bu harekâtta Hava İndirme Tugayının 2. paraşüt taburu da görev aldı. 28.

Piyade Tümeni’nin harekât denetiminde olarak, Gönyeli-Küçükkaymaklı-Timbu-Paşaköy

istikametinde Paşaköy’e taarruz etti. 14 Ağustos akşam üzeri Paşaköy ele geçirildi. Bundan

sonra ileri harekâtlarına devam ettiler ve 16 Ağustos sabahı başlayan ikinci aşama harekât,

saat 13.00 dolaylarında Arsoz tepelerinin ele geçirilmesiyle son buldu. Ancak, son ele

geçirilen bölgenin askeri açıdan güvenli olmayışı nedeni ile ilerlemenin devam etmesine karar

verildi.

Bir Teğmenin komutasında keşif kolu çıkarıldı. Keşif kolunun ilerlemesi saat 18.00

dolaylarında İngiliz Dikelya üssünün kuzeybatısında Pile-Larnaka yoluna egemen 440 rakımlı

tepede son buldu.

Taburun çoğunluğunun, keşif kolunun tepeye ulaşması sırasında üç İngiliz Searpron

tankı tepenin eteklerinde durdular. Bu arada bir İngiliz helikopteri de üzerlerinde keşif

yapıyordu. Tabur komutanına İngilizlerle konuşmanın zorunlu olduğu bildirildi. İki üsteğmen

bir teğmen tabur komutanının jeep’ine binerek İngilizlerle konuşmaya gittiler. Bu arada

helikopter de tankların oldukça önüne indi. Helikopterden çıkan İngiliz Binbaşı, Larnaka’yı

alıp alamayacağımızı sordu. Türk subaylar da, bunun şimdilik söz konusu olmadığını, ancak

emredilirse alacağımızı söylediler.

Bunun üzerine İngiliz Binbaşı, bir irtibat subayı getireceğini söyleyerek telaşla

helikoptere bindi ve gitti. Durum tabur komutanına bildirildi ve az sonra tabur komutanı da

tepeye geldi. Kısa süre sonra dönen helikopterden İngiliz Binbaşı ile Türk İrtibat Subayı

üsteğmen indi. Türk irtibat subayı, “derhal geri çekilmemiz gerektiğini, fazladan 15 kilometre

ilerlediklerini, yanlarının güvensiz olduğunu” söyledi. Hemen orada durum değerlendirmesi

yapan Türk subaylar, yiyecek bulmanın zorluğuna karşın (bu zorluğu aşarak, bol miktarda

yiyecek de buldular) burayı terk etmemeye karar verdiler.

17 Ağustos sabahı yapılan keşiflerle doğuya yayılarak Pile köyünün kuzeyindeki 690

rakımlı tepeyi ele geçirdiler. Paraşüt taburu doğudan batıya Larnaka’ya egemen olan sırtlara

yerleşti. Böylece, Larnaka-Dikelya arasında bir hançer gibi uzanan stratejik önemi olan bir

toprak parçası daha Türklerin olmuştu.

J. KATLİAMLAR

Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek gayesiyle, Yunan Cuntası’nca Kıbrıs’ta 15 Temmuz

1974’te tertiplenen darbe, 20 Temmuz günü karşılığını görmüş ve Türk Silahlı Kuvvetleri,

Enosis’i önlemek amacı ile Kıbrıs’a karşı Barış Harekâtı’na girişmişlerdir. Garantör bir devlet

olarak ve Kıbrıs’ın bağımsızlığını korumak üzere Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından girişilen

bu meşru hareket üzerine, Kıbrıs’ı kana bulayan Rum ve Yunanlılar, kendi soydaşlarına

yaptıkları gibi müdafaasız masum Türklere karşı da büyük katliam hareketlerine girişmişler

ve birçok soydaşımızı feci şekilde şehit etmişlerdir.

Barış Harekâtı karşısında, Mehmetçiğin keskin süngüsü önünde diz çöken, aman

dileyen ve ezilen palikaryaların geriye kalan kısımları, ellerine geçirdikleri müdafaasız ve

masum Türkleri, çocuk-kadın-erkek-yaşlı-hasta ayırt etmeksizin hunharca katletmişler ve

vahşetlerle dopdolu silik ve aşağılık tarihlerine, yeni yeni kara sayfalar eklemişlerdir.

The Times (Londra) gazetesinin muhabiri David Leigh şöyle yazıyordu:

Binlerce Kıbrıs Türkü rehine alındı. Türk kadınlarına tecavüz edilirken, sokaktaki

çocuklara ateş edildi ve Limasol’un Türk kesimi Milli Muhafızlar tarafından ateşe verildi.

15 yaşında bir kız çocuğu şöyle diyordu:

Sokak aralarından koşarak kaçtım ve askerler arkamdan hep ateş ediyorlardı. Bir eve

sığındığımda, askerlerin bir kadına tecavüz ettiklerini gördüm. Ondan sonra da gözümün

önünde kadına ateş ederek öldürdüler.

Limasol’da ziyaretçi olarak bulunan Kıbrıs Türk asıllı bir İngiliz memuru, Milli

Muhafızları, kadın ve çocuklara ateş etmekle itham etmiş ve “Sokakta 20 çocuk ölüsünü

gözlerimle gördüm. Yaralı olan diğer çocuklar ise ağlaşıp duruyorlardı” demiştir.

Magosa bölgesinde de yoğun vahşet vardı. Bir Alman turist, Almanyanın Sesi

Radyosu’na “Rumların kasaplığını insan aklı almaz” dedikten sonra, ekliyordu:

“Magosa civarındaki köyler Rum Milli Muhafızları, eşine rastlanmayan vahşet

örnekleri sergilemişlerdir. Bunlar Türk evlerine girip, kadınların ve çocukların üzerine kurşun

yağdırmışlardır. Birçok Türkün de boğazını kesmişlerdir. Yakaladıkları kadınların hepsine

tecavüz etmişlerdir.”

France Soir gazetesinden Jean Nouvecelle de şöyle yazıyordu:

“Pek çok utanç verici hadiseleri gözlerimle gördüm… Rumlar Türk camilerini yaktılar

ve Türk evlerini ateşe verdiler… Türkler canlarını kurtarabilmek için yakındaki tepelere

kaçtılar ve evlerinin vahşice yağmalanmasını seyretmekten başka bir şey yapamadılar.”146

Bazı yabancı basın organlarında katliamlar aşağıdaki şekilde yer almıştır:

23.7.1974 United Press International:

“Yunanlılar Limasol’da birçok kadın ve çocuğu öldürdü. Yol üstünde 20 çocuk cesedi

gördüm. Yaralı olanlar ağlamakta idiler. Yunanlı askerler evlere girip kadın öldürmek için

akbabalar gibi beklemektedirler.”

24.7.1974 France Soir

Rumlar, Magosa civarındaki Türk evlerinin ateşe verdiler. Silah ve savunması

olmayan Türk köylüleri Rum çapulcular tarafından yaratılmış vahşet havası içinde

yaşamaktadırlar. Ellerinde bazukalar olan Rumlar, Türk köylerinde büyük kargaşalıklara

neden olmaktadırlar. Rumların bu hareketleri insanlık namına utanç vericidir.

146

30.7.1974 Washington Post

Larnaka yakınlarındaki Alaminos köyünde 25 ila 55 yaşları arasında bulunan 14 Türk

öldürülmüş ve cesetleri buldozerlerle bir çukura doldurulmuştur. Limasol yakınında küçük bir

Türk köyüne Rumların yaptığı bir baskın sonucu 200 kişiden 36’sı öldürülmüştür. Rumlar

Türk kuvvetleri gelinceye kadar Türklerin öldürülmesi için emir aldıklarını

söylemektedirler.147

Şimdi, 20 Temmuz “Barış Harekâtı” nedeniyle Kıbrıs’ta Rum ve Yunanlılar tarafından

işlenen insanlık dışı katliam hareketlerine kısaca göz atalım:

1. ATLILAR (ALOA) KATLİAMI

20 Ağustos 1974 günü, Türk Silahlı Kuvvetleri, aldıkları bir ihbar üzerine, Magosa’ya

15 km. uzaklıktaki Türklere ait Atlılar köyünde büyük bir katliam hareketini ortaya

çıkarmışlardır. 60 kişilik köyden 57’si, Rum ve Yunanlılarca vahşi bir şekilde katledilmiş ve

bundan sonra buldozerlerin açtığı derin çukurlara gömülmüşlerdir.

Toprağın kazılmasından sonra göze çarpan ilk manzara, iki yaşındaki kızına sarılmış

genç bir Türk kadınının görüntüsüydü. Çukur daha da kazıldığında öteki cesetler de ortaya

çıkarılmıştır. Bu feci katliam üzerine Türk Yönetimi Başkanı Rauf Denktaş, BBC muhabirine

bir demeç vermiş ve “kadın, erkek, çocuk farkı gözetmeden kitle halinde katleden suçluların

adaletçe cezalandırıldıklarını görmek istediğini” söylemiştir.

Klerides’in, katliam hareketlerini belirli fanatik grupların yaptığını, Rum Ulusal

Muhafız askerlerinin yapmadığını söylediğini hatırlatan muhabir, Türk Yönetimi Başkanına,

“Siz de aynı ayrımı yapar mısınız?” diye bir soru yöneltmiştir. Denktaş bu soruyu şöyle

cevaplandırmıştır:

“Kıbrıs’taki darbeyi de aynı gruplar; EOKA-B ve Ulusal Muhafızlar gibi fanatik

gruplar yapmıştı. Hepsi de aynı komuta altında hareket ediyorlardı. Şimdi ise durumda

herhangi bir değişiklik yoktur. Bugün de savaşan gruplar, yine Yunan subaylarının komutası

altındadır. Bu grupların hepsini de Ulusal Muhafız Ordusu’nun giysileri içinde olduklarını

gayet iyi biliyoruz. Yapılmak istenen, hiçbir mazeret gösterilmeyecek şekilde cereyan eden

insanlık dışı davranış ve hareketleri, örtbas etmek çabalarından öteye gitmiyor. Eğer gerçekten

bunları yapanlar kontrolsüz ve fanatik gruplarsa, o zaman bunların faaliyetlerine son vermek

147

gerekir. Rum yönetiminin bu konuda elinde fırsat vardır. Şöyle ki, Ada’da garantör devlet

sıfatıyla bulunan Türk Ordusu’ndan yardım isteyip bu grupları ortadan kaldırabilirler.”

Klerides’in, “bu gibi şahısların adalet huzuruna çıkarılması için elinden geleni

yapacağını” söyleyen muhabir, Denktaş’a, bu sözlere inanıp inanmadığını sormuştur. Denktaş

bu soruyu şöyle cevaplandırmıştır:

“Ben Klerides’e inanırım. Ancak toplumumun da görüşümü paylaşması gerekir. Yalnız

söylenen sözlerin sözde kalmaması fiiliyatla da desteklenmesini isterim. Örneğin, az önce

öğrendiğim, Kaymaklı bölgesinde 9 yaşında bir çocuğu ucuna susturucu takılmış silahla

vuranın, Atlılar köyünde 60 Türkü, kadın, erkek, çocuk farkı gözetmeden kitle halinde

katledilenlerin adaletçe cezalandırıldıklarını görmek isterim.”148

Anavatan Turizm ve Tanıtma Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Orhan Birgit de 20 Ağustos

günü yaptığı basın toplantısında, Magosa’nın Atlılar köyünde 57 soydaşımızın Kıbrıslı

Rumlar tarafından toplu halde 9 mm’lik stenlerle kurşunlandığını ve sonra buldozerle açılan

çukurlara cesetlerin doldurulduğunu belirtmiş, olay yerinde gazeteci Mehmet Biber tarafından

çekilmiş filmi göstermiş ve daha sonra şunları söylemiştir:

“Bu korkunç jenosidin failleri, masum kurbanlarını buldozerlerle açtıkları çukurlara

gömmüşlerdir. Olay İkinci Dünya Savaşında bazı Naziler tarafından işlenen cinayetleri dahi

gölgede bırakacak bir vahşet ve barbarlık örneğidir. Naziler hiç değilse, küçük çocuklara

kıymıyorlardı.

Şu anda Ada’nın daha başka yerlerinde hangi cinayetlerin hangi çukurlarda saklandığı

dahi bilinmiyor. Hele, hala Rumların yönetiminde bulunan ve Cenevre Birinci Sözleşmesine

rağmen Barış Gücü’nün kontrolüne teslim edilmeyen Türk anklavlarında neler olup bittiğini

bilmiyoruz.”149

Bu korkunç olayın, Türk Barış Kuvvetlerine bağlı Yüzbaşı Dr. Ayhan Çekiç tarafından

gün ışığına çıkarıldığını ve Yüzbaşı Doktor’un, bu sırada, bölgede bulunan Rum hastaları

tedavi maksadı ile bulunduğunu söyleyen Birgit, sözlerine şöyle devam etmiştir:

“Bay Klerides belki bu olay karşısında da, yüzüne sapsarı bir maske takacak ve

‘menfur bir cinayet’ diyecektir. Menfur bir cinayetin işlendiği gözler önündedir. Fakat, merak

ediyoruz, katil kimlerdir? Hele onların, bütün dünyaya yayılmış destekleyicileri, koruyucuları

kimlerdir?”150

148

149

150

Daha sonra olayı filme alan gazeteci Mehmet Biber konuşmuş ve Rumların katlettiği

57 soydaşımızın 20 metre uzunluğunda ve 10 metre genişliğinde bir çukura gömüldüklerini

belirtmiş, “Kendi imkânlarımızla bu çukurları açmaya çalışırken en yukarıda iki üç yaşındaki

bir çocuğun, onun hemen yanında da çocuğuna sarılmış anne ile babasının cesetlerini gördük.

Çukurları açtığımızda çocuğun sol yanından hala kanlar akmaktaydı. Ortalık mermi

kovanlarıyla doluydu” demiştir.151

Anavatan Başbakanı Bülent Ecevit de, 20 Temmuz günü Yugoslav Dışişleri Bakanı

Miliç’i kabul ettikten sonra bir beyanat vermiş ve Kıbrıs’ta girişilen katliam hareketlerine de

değinerek özetle şunları söylemiştir:

“… Biz başından beri söylüyoruz. Şiddet hareketleri hiçbir şeye çözüm olamaz.

Kıbrıs’ta Türklerin ne halde bulunduğunu öyle sanıyorum ki, dünya şimdi daha iyi anlıyor.

Türkiye, başından beri söylediğim gibi Kıbrıs’la ilgili girişimini, milli nedenlerden önce

insani nedenlerle yapmıştır. Uzun yıllardan beri orada esir durumunda yaşamaya zorlanan,

fakat onurlu bir halk olarak bunu içlerine sindiremeyen Türklere karşı akıl alamayacak,

insanlığa sığmayacak zulümler yapmıştır ve Türkiye de artık buna tahammülü olmadığını

göstermiştir. Ümit ediyorum ki, bundan sonra Kıbrıs’ta Rumların şiddet hareketleri sona ersin.

Eğer Rumları idare etmeye yetecek kadar, o gücü gösterecek kadar olsun bir Rum yönetimi

varsa, evvela kendi topluluğu içinde düzeni ve asayişi sağlamasını ondan sonra Türklerin

kendi kendilerini idare etmeleri yetkisi konusunda söz söylemeye kalkışsın. Herhalde Türk

milleti Ada’daki zulme, haksızlığa, katliama daha fazla tahammül etmeyecektir.”152

“Bu kabil olayların önlenmesi konusunda acil bir tedbir düşünülüyor mu?” sorusuna

Ecevit, şöyle cevap vermiştir:

“İşte onu söyledim. Bu, eğer Rumlar bunun çaresini bulmazlarsa ve Birleşmiş

Milletler Kuvvetleri katliamlar karşısında, geçen gün Amerikan Büyükelçisi öldürülürken

yaptığı gibi (bu iş bizi ilgilendirmez) diye kaçarsa, Türkiye kendisi elbette en etkin tedbirleri

almaya, insanlık borcu olarak kendini mecbur hissedecektir.”153

Rumların zalimce katliamını Türk birliklerine ileten Kıbrıslı Türk ise, şunları

anlatmıştır:

“Atlılar köyü, yirmi haneli bir köydür. Ben köyümden Boğaziçi köyüne kaçtım. Türk

kuvvetlerinin köyde emniyet tedbirleri aldığını öğrendikten sonra, köyüme dönmek üzere yola

çıktım. Atlılar köyüne geldiğimde köyde tek bir kişiyi bulabildim. Ona sordum ne olduğunu.

151

152

153

Bilmediğini söyledi. Rumların köyün Türk halkını meçhul bir yere götürdüklerini anlattı.

Kendisinin kurtuluşunun bir mucize olduğunu açıkladı. Rumlardan kaçarak kurtulmuş. O

davarları otlatıyordu. Ben de gezeyim dolaşayım dedim. Gezerken kazılmış çukuru gördüm.

Çukura indim, baktım çevresinde binlerce boş mermi kovanı… O zaman gömmüşler. Hemen

Boğaziçi köyüne koştum. Oradaki Türk birliklerine durumu anlattım. Birlik benim bu ihbarım

üzerine derhal buraya geldi ve dün çukuru açtı. Olayı bütün dünya basınının izlemesi de iyi

oldu. Bütün dünya Rum mezaliminin gerçek yüzünü gördü böylece.”154

Atlılar köyünde ortaya çıkarılan korkunç katliam, dünya basınında geniş yankılar

yapmış, birçok ülkenin TV’leri de Atlılar’da katliam kurbanlarının gömüldüğü çukurların

açılışını gösteren filmleri oynatmışlardır.

BBC ve İTV televizyonları, TRT’den naklen yayın yaparak, tüm vahşeti seyircilere

göstermişlerdir. İsveç basını katliam olayını takbih etmiş, Danimarka gazeteleri de Kıbrıs’taki

katliamı Kıbrıs’ta yeni bir “My Lai” (Vietnam) olayı diye vermişlerdir.

İsveç Televizyonu, yaptığı yarım saatlik haber programına “Kıbrıs’taki Katliam” diye

başlamış, Televizyonun Ada’ya ve Türkiye’ye son olayları izlemek üzere gönderdiği muhabiri

İngemar Olander’in izlenimlerini yayınlamıştır. Muhabir, Kıbrıs’ta Magosa yakınlarındaki

Atlılar köyü sakinlerinin kurşunlanarak gömüldükleri mezarlar açılırken çektiği renkli

televizyon filmini göndermiş ve programda ayrıca yakınlarını kaybeden Kıbrıslı Türklerle

konuşmuş. Barış Gücü askerleri ile röportaj yapmıştır. Televizyon, Kıbrıs’taki katliamı

yansıtan filmi gösterdikten sonra, muhabir Olendar’ın “İnsanlığa karşı işlenen bu cinayetlerin

Kıbrıs’taki iki topluluğu birbirinden tamamen uzaklaştırdığını” açıklamıştır.

İsveç’in iki büyük akşam gazetesi Expressen ve Aftonbladet de katliam haberine tam

sayfa ayırmışlardır. Mezarların açılmasını gösteren fotoğraflara da yer veren gazetelerden

Expressen haberde, “Kıbrıs’taki katliamda bir köyde sadece üç kişi canlı kaldı” başlığını

kullanmıştır.

İktidardaki Sosyal Demokratların yayın organı Aftonbladet ise haberi “Kıbrıs’taki Mai

Lai, elli köylü katledildi” başlığı ile vermiştir.155

İngiliz basını da Kıbrıs’ta Rumların Türk halkına yaptıkları katliamla ilgili olarak

yayın yapmışlar ve Atlılar köyüne giden gazeteciler de, Kıbrıslı Türklerin kitle halinde

gömüldükleri mezarların gözleri önünde açıldığını ve cesetlerin çıkarılışını gördüklerini

belirtmişlerdir.

154

155

‘The Times’ gazetesi olayı kınarken bunu EOKA’cıların yaptığını söylemiş, Guardian

gazetesi de Atlılar köyündeki olayı aynı şekilde açıklarken Daily Mail gazetesi muhabiri

Frank Thompson olayı “Bir Türk köyünde dehşet mezarlığı” diye vermekte ve Türklerin kitle

halinde gömüldükleri mezar kazılırken yabancı muhabirlerin dehşet duyduklarını açıkladıktan

sonra, Türk Subayları ve Kıbrıslı Türklerle yaptığı konuşmaları anlatmaktadır.156

Aysel Hüseyin, Haydarpaşa Ticaret Lisesi, Tarih Öğretmeni. Kendisi Aloda köyünden.

Katliamlarda bir şans eseri kurtulmuş. Aysel Hanım, katliam olayını bütün veçheleri ile

anlatmış:

“… Çıkan cesetlerde küçük çocukların elleri tellerle bağlıydı. Kardeşim Sezay (15) ve

yeğenlerim Tuncay (18), Temray (18), Türkel (16), Sezin (17), Mustafa (14), Sibel (10), Erbay

(12)’ın da başları kesik vaziyette idi. Onları, giydikleri elbiselerden bir bir ayırt ettik.

Başlarını da yanlarına koyduk. Kardeşim, yeğenlerim sanki gezmeye gidecekmiş gibi

giyinmişlerdi. Ayaklarında yüksek ökçeli ayakkabıları dahi duruyordu. Her halde II. Barış

Harekâtına başlayan Kahraman Mehmetçiklerimizi karşılamak için en yeni elbiselerini

giymişlerdi. Fakat ne acıdır ki, yıllardır özlemini çektikleri, Mehmetçikleri görmeden

gittiler. Sıra anneme, Rasime Osman (45)’a geldi. Onun yanına gittim. Son bir defa daha

anneciğimi görmek için gittim. Yüzü tamamen erimiş, saçlarının bir kısmı yanmıştı. Elbisesi

olduğu gibi duruyordu. Ondan sonrasını hatırlamıyorum.”

“… Ailem ve köylü kardeşlerim, canavar sürüleri tarafından çöp çukurlarına

götürüldüler. Orada önce otomatik silahlarla tarandılar, yakıldılar ve sonra da üzerleri

dozerle kapatıldı.”

2. MURATAĞA VE SANDALLAR KATLİAMI

Bu köylerimizde yapılan katliam hareketi de yapılan araştırmalar sonucu 1 Eylül 1974

sonucu ortaya çıkarılmıştır. Yaşlı bir Türk çobanının, Taşlı Milya köyünden bir başka çobanın

ikazı üzerine bölgeye giderek yaptığı araştırma sonucu meydana çıkan toplu mezarlarda

bulunan kurbanlar, 14 Ağustos 1974’ten beri kayıp bulunmakta idiler.

1 Eylül 1974 pazar günü, saat 15.30’da Muratağa ve Sandallar köyleri arasındaki bir

tarla içerisinde yapılan kazı sonucu 80’den fazla soydaşımızın erimiş cesetleri, birçok yabancı

gazetecinin gözleri önünde çukurlardan çıkarılmıştır.

156

The Sun’dan John Akass raporunda şöyle diyor:

“Muratağa Köyü’nün Türk sakinleri 14 Ağustos’ta katledilmişlerdir. Ekserisi ihtiyar,

kadın ve çocuklardan oluşmuştur. Bunlar, Türk taarruzunun ikinci gününde komşu köylerdeki

üniformasız Rumlar tarafından öldürülmüşlerdir. Cesetlerin sadece 1 metre gibi az bir

derinlikte kalabildiği bu ölüm çukurları kendilerine kazdırılırken öldürülmüşlerdir. Bu asla bir

harp olamaz. Bu olsa olsa bir alçaklık olabilir.”157

Köylüler, Mücahitler ve bölgede görevli Türk askerlerinin B.M. Barış Gücü

askerlerinin gözleri önünde yaptıkları kazıdan sonra çıkarılan cesetlerin durumu, masum ve

savunmasız soydaşlarımızın önce bağlandıkları, sonra da kurşunlandıkları ve bu yetmiyormuş

gibi sonra da yakılarak topluca gömüldükleri bütün açıklığıyla gözler önüne serilmiş ve

vahşetin yabancı basın mensuplarınca da resimleri tespit edilmiştir.

“Sırtı dönük olan, 95 yaşında ve şu adamın babasıdır. Hemen önümüzdeki, 14 yaşında

bir kızdır. Şurada topluca gördükleriniz de 75 kişidirler.” Bunlar, kazıyı yapan köylülerin,

gazetecilere cesetler çıkarıldıktan sonra söyledikleri sözlerdir. Kurbanlar arasında kadınlar,

yaşlılar ve bebek denecek yaşta çocuklar da vardı. Cesetlerin hemen hemen hepsi de

birbirlerine bağlanmış ve yakılmış olarak bulunmuşlardı. Çoğunun vücutlarında kurşun

yaraları olup, kadınlar çorapları ve elektrik kordonları ile bağlanmışlardı.158

Ergün Aydoğan, Muratağa’da gözü ile görmüş olduğu vahşet çukurunu şöyle anlatıyor:

“Muratağa’da meydana çıkarılan korkunç katliamın devam eden kazılarını görmek

üzere dün gece (1 Eylül 1974) gazeteci arkadaşlarla köye gittim. Mücahitlerimizle

Mehmetçikler, ellerinde kazma ve küreklerle çalışmalarına devam ediyorlardı, işlerin rahat

yürümesi için küçük bir jeneratör getirilmiş, geniş bir saha aydınlatılmıştı.

Başçavuş Mehmet Şaşmaz ile bir Mehmetçik, çöp yığınını eşelemeye başladılar.

Daha ilk küreği sallayışta küçük bir el çıktı. Dirseğinden kopmuş bir el. Bir yaşındaki

çocuk eli. Sonra yüzüstü yatmış bir vücut göründü. Üzerindeki yığını aldılar. Baktık ki

elleri arkasına bağlı… Başını aradılar bulamadılar… Ayaklarından biri de yoktu… Kemikleri

etlerinden ayrılmıştı… Yavaşça toplayıp insanlığın yüz karası büyük yığına kattılar.

Kazı devam etti. Kaldırılan her yığının altından bir insan uzvu çıkıyordu. Ayaklar,

eller, kollar hep bağlıydı.

Yirminci dakika dolarken, ıslak iki kafa buldular. Üzerleri etsiz, saçsız, ense

kısımlarından deliktiler. Bölgenin komutanı olan Yarbay, bu delikleri göstererek “bunlar

kurşunlanmış” dedi ve devam etti:

157

158

“Demek ki önce elleri, ayakları bağlandı, sonra enselerinden kurşunlandılar.

Gördüğünüz bu çukura atılarak yakıldılar. Arkasından buldozerlerle çöp ve molozlarla

kapatıldılar.”

Manzara, dayanılır gibi değildi. İstisnasız herkes ağlıyordu. Hele köyün imamı elini

göğe açıp hıçkıra hıçkıra duaya başlayınca kimse dayanamadı. Olduğumuz yere çöktük. Dua

bitince imam bölgenin komutanına sarıldı. “Köyümüz karardı, kimsesiz kaldık” dedi. “Bizi

kurtardığınız için sağolun, varolun evlatlarım” dedi. Gözyaşları, birbirine karıştı.

“Kazı, bugün devam edecek. Gördüğüm kadarıyla yığın çok büyük… Korkarım 100

rakamını çok aşar… Daha fazlasını yazamıyorum. Ellerim titriyor.”159

Bozkurt yazarı Bilbay Eminoğlu da, tüm yakınlarını, bu katliam esnasında kaybeden

Mehmet Hasan Tavukçu’nun, mezarlar başında haykırışını şöyle anlatıyor

“Ne olur beni de öldürün, onların yanına gideyim!.. Neyleyim ben onlarsız hayatı.

Hepsini her şeyimi kaybettim… Nasıl kıydılar kahpeler, ne istediler gencecik çocuklardan, ne

yaptı daha dünyasını bilmeyen yavrular köpeklere. Yaşayamam ben artık kalamam bu

diyarlarda… Allah’ım sen sabır ver, dayanma gücü ver… Bu acı çok büyük, çok dayanılmaz.”

Hüngür hüngür ağlıyordu saçına, sakalına ak düşmüş Muratağa’lı Mehmet Hasan Tavukçu,

ölüm çukurunun içindeki eşi ve çocuklarının kurşunlanmış, yakılmış, parçalanmış, lime lime

olmuş cesetlerinin başında. Kimse teselli edemiyordu onu. Büyük, çok büyük acısı. Saatlerce

ağladı, en sevdiklerinin bir et ve kemik yığını olmuş cesetlerinin başı ucunda.

Mehmet Hasan Tavukçu isimli soydaşımız, yedi yakınını katbetti Rum ve Yunan

sürülerinin tarihte eşine rastlanmamış katliamında. Eşi Fatma Mehmeti, baldızı Hatice

Derviş’i, üç çocuğu Aziz, Mustafa ve Talat’ı, kayınvalidesi ve kayınpederini. Kendisi, esir

alındığı ve daha sonra serbest bırakıldığı için katliamdan sağ olarak kurtuldu.”160

Olaya tanık olan köy öğretmeni Mustafa ise olayı şöyle anlatmıştır:

“İkinci Barış Harekâtı’nın başladığı gün olan 14 Ağustos günü, radyolardan Kıbrıs

üzerinden ve Akdeniz’den seyrüseferin yasaklandığını duydum. Köy halkına saklanmaları için

haber veremeden köyümüzü Pilli, Peristerona’lı Rumlar ve Yunan askerleri bastı. Ben, eşim ve

çocuğum saklanabildik. Gelen Rumlar tüm köy halkını topladılar ve köyümüzün doğu

tarafında bulunan çöplük istikametinde götürdüler. Yarım saat sonra ise otomatik silah sesleri

duydum. Bu anda demek ki, bütün köy halkını katletmişlerdi. Bu arada Rumlar bütün köyü

talan ettiler ve kıymetli eşyaları aldılar.”161

159

160

161

Muratağa ve Sandallar katliamı da diğerleri gibi bütün dünyada tepkiler görmüştür.

Muratağa katliamı, BBC Televizyonunda gösterilirken, BBC spikeri, “Dehşet verici resimler

göreceksiniz, tüyleriniz ürperebilir” diyerek seyircileri uyarmıştır. İsveç televizyonunun

spikeri, “Şimdi Kıbrıs’tan aldığımız katliam filmini göstereceğiz, midesine ve sinirlerine

hâkim olmayanlar bakmasınlar” uyarısında bulunmuştur.162

Kıbrısta Rum-Yunan ortak cephesi tarafından işlenen insanlık dışı vahşi katliamlar,

Türkiye’de de çok kuvvetli tepkilere yol açmış ve yapılan barbarlık, resmi ve sivil kuruluşlar

tarafından lanetlenmiş ve protesto edilmiştir.

Avrupa Konseyi Kültür Komisyonu üyesi Adalet Partisi Milletvekili Sebahattin Adalı,

Konsey Genel Sekreterliğine bir telgraf çekerek, katliam olayına değinmiş, “Silahsız, masum

Türk vatandaşlarına tarihin bir daha örneğini kaydetmediği utanç verici katliam ve mezalim

vardır. Bu önemlidir.” demiştir.

Telgrafta daha sonra, Komisyon’un bir deklarasyon yayınlaması istenmiş ve özetle şu

hususlara değinilmiştir:

“Yaralanan ve şehit edilen Türk gazetecilerinin yanı sıra dört yaşındaki bir kıza kırk

kurşun sıkarak, Atlılar köyündeki 57 Türk’ün ellerini bağlayıp şehit etmeleri ve son katliam

olayı, tahmin ederim yirminci asır medeniyetinin asla unutamayacağı barbarlık olarak

insanlık tarihine geçecektir.

Katliamlar, hala devam etmektedir. Türk Milletinin çok sabırlı olduğu ve fakat bu

cinayetler karşısında bu sabır ve tahammülün ne dereceye kadar devam edebileceğini

hatırlatmak isterim.

Başkanlığınızdan ve komisyon üyesi dostlarımızdan dileğimiz, insanlığa sığmayan bu

caniyane hareketlere bir an önce son verilmesi, aksi halde doğabilecek daha çok vahim

neticelerden sadece Yunan ve Kıbrıs Rumlarının mesul olacaklarını bildirecek müşterek bir

tavassut ve deklarasyonun yapılmasıdır.”163

6 Eylül 1974 tarihli gazetelerde yeni katliam haberleri üzerine Türk Hukuk Kurumu

Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy ,Cenevre’deki Uluslararası Hukukçular Komisyonu’na

başvurarak, Rumların ve Yunanlıların, Kıbrıs’ta Türklere karşı giriştikleri katliamların tespiti

için Ada’ya görevliler gönderilmesini ve gerçek durumun olduğu gibi, bütün dünya

kamuoyuna açıklanmasını istemiştir.

Prof. Dr. Aksoy telgrafında şöyle demekteydi:

162

163

“Bir süreden beri Kıbrıs’ta Rumların yoğun olarak oturduğu yerlerdeki Türkler

sayılarının az olmasından ve tecrit edilmiş durumda bulunmalarından yararlanılarak hiçbir

suçları söz konusu olmaksızın sırf Türk oldukları için ve çocuk, kadın ve ihtiyar olmalarına da

bakılmaksızın barbarca, canavarca, kitle halinde öldürülmeleri suretiyle jenosit suçuna en

korkunç örnekler verdiği saptanmaktadır.”164

Bu vahşet olaylarının, bir daha tekerrür etmesini önlemek amacı ile olayları, tüm

ayrıntıları ile dünya kamuoyu önüne serilmesini ve durumu yerinde tespit etmek üzere Türk

bölgesine görevliler gönderilmesi istenen telgrafta, bunların yapılmaması halinde katliamların

manevi sorumluluğuna komisyonun da katılacağı hatırlatılmakta idi.

İzmir Barosu Başkanı İskender Özturanlı da, Baro Başkanlık Divanı adına Birleşmiş

Milletler İnsan Hakları Komisyonu’na bir telgraf çekmiş ve “Rumların Kıbrıs’ta giriştikleri

insanlık dışı davranışların kınanmasını” istemiştir.165

Atlılar ve Muratağa katliamlarından önce Rum katliamını dile getiren bir vahşet

örneğini de İngiliz bakan James Cross şöyle anlatmıştır:

“Rum muhafızların Türk rehineleri bir meydana toplayarak makinalı tüfek ateşi ile

taradıklarını gördüm, öldürülenlerin çoğu kadın, çocuk ve yaşlı kimselerdi. Birleşmiş

Milletlerin müdahalesiyle ve İngiliz pasaportu sayesinde kurtuldum. Limasol’u, Türkler için

bir cehennem haline getirdiler. İnsanlık için utanç veren bu vahşete son veriniz.”166

Katliam haberleri, dünya kamuoyu tarafından televizyon-radyo ve basında geniş

olarak aksettirilirken, Yunan Başbakanı Konstantin Karamanlis, Kıbrıs’ın Muratağa köyünde

ortaya çıkarılan insanlık dışı katliamın, Yunan basını ile radyo ve televizyonda yayınlanmasını

açıklamıştır.167

Diğer yandan, Kıbrıs’taki katliam hareketleri, Ankara’da bulunan bazı İslam

ülkelerinin diplomatları tarafından şiddetle kınanmıştır. ANKA Ajansı’nın, “Kıbrıs’ta

Müslüman Türklere karşı girişilmiş jenosit olayların hakkında görüşleriniz nedir?” şeklindeki

soruya bazı diplomatlar aşağıdaki cevapları vermişlerdir.

Libya Maslahatgüzan Süleyman Ataika:

“Kıbrıslı Türk Müslüman kardeşlerimize karşı girişilen jenosit hareketini şiddetle

tel’in ediyoruz. Libya, Kıbrıs olaylarının başından beri Türkiye’nin yanında yer almıştır.”168

Tunus Maslahatgüzarı M. Anki:

164

165

166

167

168

“Biz Tunus olarak daha önce de Türkiye’nin yanında yer aldığımızı bildirmiştik. Bütün

bu hareketleri şiddetle kınıyoruz.”169

Pakistan Basın Ateşesi M. Naser-Ed-Deen:

“Pakistan Hükümeti’nin bildirisinde belirttiği gibi biz, bu jenosit olaylarını

lanetliyoruz.”170

Afganistan Büyükelçisi Korgeneral Muhammed Said:

“Afganistan, Türkiye’yi Kıbrıs’a çıkarma harekâtını başından beri desteklemiştir.

Kıbrıs’ta Türk ve Müslüman toplumuna karşı işlenen jenosit, sadece Müslümanlık değil, bir

insanlık meselesidir.”171

3. TAŞKENT (DOHNİ) KATLİAMLARI

Larnaka kazasına bağlı Taşkent (eski ismiyle Dohni) köyü Türkleri de, Barış

Harekâtını bahane eden vahşi Rum ve Yunanlılar tarafından katliama tabi tutulmuşlar ve 50

kadar soydaşımızı şehit etmişlerdir. Taşkentli 50 kadar soydaşımızın katledilmesi olayını

ortaya çıkaran, Taşkentli yaralı soydaşımız Fuat Hüseyin’in verdiği bilgiye göre olay şöyle

cereyan etmiştir:

“20 Temmuz günü Rumlar, Taşkent köyündeki Türkleri huzursuz ve tedirgin etmeye

başlamışlardır. Bu durum, 14 Ağustos tarihine kadar devam etmiş ve Türk Silahlı

Kuvvetleri’nin Kıbrıs’ta giriştiği ikinci harekât günü olan 14 Ağustos’ta Rumlar, Taşkent

Türklerine karşı harekete geçerek 50 yaşına kadar olan 83 kişiyi Rum okulunda bir araya

toplamışlardır. 83 kişiden 45-50 kişiyi ayırarak Limasol’dan Kommbos otobüs şirketinden

çalınan bir otobüse koyarak önce Limasol’a nakletmişlerdir. Dört otomobil silahlı Rum da

Türklere refakat etmiş ve Ayafılya Rum köyüne götürülmüşlerdir. Ayafılya köyünde yarım

saatlik yol kat edildikten sonra Yerese ve Palatia köyleri arasındaki dağlık bölgede daha

önceden buldozerlerle açılmış çukurlar hazırlayan caniler, önce soydaşlarımızın üzerinde

bulunan hüviyet ve paralarını almışlar ve kendilerine birer sigara ikram etmişlerdir. Henüz

sigaralarını içmeye fırsat bulamayan kardeşlerimizin üzerlerine kalleşçe yaylım ateşi açılması

sonucu katledilmişlerdir. Çukurları kapatmak amacıyla buldozer getirmek için Rum

askerlerinin kaçışından istifade eden 19 yaşındaki Fuat Hüseyin, yaralı olarak 6 gün dağlarda

169

170

171

dolaştıktan sonra Mutluyaka köyüne sığınmış ve canını kurtarmıştır. Fuat Hüseyin ile beraber

olan iki yaralıdan ise bir daha haber almak mümkün olamamıştır.”172

Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş’ın Atatürk İlkokulu’nu ziyareti esnasında Taşkent

(Dohni) göçmenlerinden Tünsel Sadi isimli bir hanım soydaşımız da Taşkent’te Rumların,

Türklere yaptıkları barbarlıkları anlatmıştır:

Kocası dâhil, ailesinden üç kişi Rumlar tarafından tutsak alınarak katledilen Tünsel

Sadi, olayları şöyle anlatmıştır:

“14 Ağustos Çarşamba günü saat 11.00’a doğru, Rumlar Taşkent’e girdiler ve

erkekleri alarak götürdüler. Sonra yeniden geldiler ve saklanan erkekler varsa teslim

olmalarını, aksi halde daha sonra gelecek Yunan askerlerinin onları katledeceklerini

söylediler.

EOKA’cı olan Rumların başında Andriko adında fanatik bir EOKA lideri ve kardeşi

vardı. Rumlar, dört ve altı kişilik gruplar halinde kapıları kırıp içeri girdiler. Göğüslerimize

silahlarının namlularını dayadılar ve tehdit ettiler. Paralarımızı aldılar ve bizleri dövdüler.

“Paralarınızı verin, altın eşyalarınızı verin; yoksa sizi öldüreceğiz” diye bağırmakta ve bize

çeşitli insanlık dışı işkenceler yapmakta idiler.

Köydeki arabaları aldılar ve evleri yağma ettiler. Bunların başkanı olan Andriko isimli

EOKA’ cı Rum ve kardeşi, köyün kooperatif kredi şirketinin parasını aldılar.”

“Aradan birkaç gün geçtikten sonra kadınlar endişe içinde Rumlara başvurarak

erkeklerimizi ne yaptınız? Nerededirler? Sağlar mı? Onları bize geri getirin” demişler Andriko

ve adamları ise “Onların ne olduğunu bilmiyoruz. Maroni köylülerine sorunuz” demişlerdir.

Tünsel Sadi; “Köyümüzden alınan 69 erkekten ve Terazi köyünden alınan erkeklerden

hiçbir haber alamadık” demiştir.173

4. ALAMİNYO KATLİAMI

20 Temmuz Barış Harekâtı’nın başlaması üzerine, Rum ve Yunan sürüleri, büyük

kuvvetlerle küçük köy ve kasabalarımıza hücum etmişlerdi. Hücuma uğrayan köylerimizin

arasında Alaminyo da bulunmaktaydı. Köyde Rum ve Türkler karışık bir şekilde idi. Çok

büyük kuvvetlerin saldırısına uğrayan bir avuç Alaminyolu mücahit, teslim olmamış, Ata

yadigârı toprakları kahramanca korumuştur.

172

173

Neticede mermileri biten mücahitlerin mevzileri birer birer düşmüş ve canlı olarak ele

geçen mücahitlerimiz, barbar Rum ve Yunanlılar tarafından kurşuna dizilmişlerdir. Kurşuna

dizilme olayı, yabancı muhabirler tarafından da tespit edilmiştir. Nitekim “NBC (National

Broadcasting Corporation) radyo-televizyonunun muhabiri Larnaka ilçesine bağlı Alaminyo

köyünde 15 Türk’ün bir duvar dibine sıralanarak Kıbrıs Ulusal Muhafız Gücü tarafından

kurşuna dizildiğini bildirmiştir. Köyün yaşlıları muhabire bu katliamın 20 Temmuz 1974’te

olduğunu söylemişlerdir.

NBC’nin muhabiri John Palmer, ‘köylülerin kendisine ve öbür yabancı gazetecilere

Türklerin kurşuna dizildikleri duvardaki kurşun izlerini ve gömüldükleri yeri de gösterdiğini’

söylemiştir.174

Alaminyo göçmenlerinden 19 yaşındaki Ali Ahmet Mehmet ise Rumların

Alaminyo’da topladıkları Türkleri, köyün Rum okuluna götürdüklerini, okul çevresinde

koşturduktan sonra duvara dayayıp kurşunladıklarını söylemiştir.175

20 Temmuz Barış Harekâtı’nı bahane ederek Türklere karşı girişilen vahşet hareketleri

sadece bunlar değildir. Vahşi Rum ve Yunan sürüleri, bunlardan başka işgal etmiş olduğu köy

ve kasabalarımızda esir ettikleri Türkleri vahşice katletmişler, Barış Harekâtı dolayısı ile

Ada’ya gelmiş olan ve yollarını şaşırıp Rum tarafına geçen Türk gazetecilerini gaddarca

kurşunlayıp şehit etmişler (Adem Yavuz); güneyde kalıp da özgür Türk bölgesine geçmek

isteyen Türklere, kadın-çocuk-yaşlı-hasta demeden bütün barbarlık metotlarını uygulamışlar

ve bu şekilde yüzlerce masum soydaşımızın kanını akıtmışlardır.

Dünya var oldukça, Kıbrıs’ta Rum ve Yunanlılar tarafından işlenen insanlık dışı vahşi

katliamlar asla unutulmayacak ve bundan doğan kin ve nefret, nesilden nesile intikal

edecektir.

SONUÇ

Kıbrıs, Akdeniz ortasında yeşil ve güzel bir ada olmasına rağmen, stratejik konumu ve

Yunanistan’ın Enosis istekleri nedeniyle “bir savaş alanı” kimliğini sürekli olarak gündemde

tutmaktadır. Tarihsel gelişim sürecine baktığımızda bu adanın ilginç yazgısını görüyoruz.

Kıbrıs, tarih boyunca hep dışarıdan yönetilen ada olmuş; kendi toprakları üzerinde egemenlik

hakkına sahip bir devlet hemen hemen hiç kurulmamıştır. Ada, çeşitli devlet ve toplulukların

174

175

elinden geçerek 1571 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğine girdi. 1878 yılına

değin de Osmanlı yönetiminde en huzurlu dönemi yaşadı. Rusların, Osmanlı devletinin

sınırlarını tehdit etmesini engelleyeceğini söyleyen İngiltere, bu güvenceye karşılık geçici bir

süre Kıbrıs’ı istedi. II. Abdülhamit de adanın yönetimini İngilizlere devretti. Ama İngiltere bu

Ada’dan bir daha çıkmadı. 1829 yılında, Fransa-Rusya ve İngiltere’nin desteğiyle

bağımsızlığını kazanan Yunanistan da böylece büyük devletlerin yardımı ile tarih sahnesine

çıkmış oldu.

Daha 1814 yılında, Yunanlıların kurmuş olduğu Filiki Eteriya adlı gizli örgütün

gerçekleştirmek için and içtiği ‘Megali İdea’sında yer alan on ilkeden birisi “Kıbrıs’ın

Yunanistan’a ilhakıydı.” 1814-1914 yılları arasındaki evre (Yunanistan’ın körüklemeleriyle)

Kıbrıs Rumlarının gerçekleştirdikleri eylemlerle Enosis’e ulaşma çabalarına Kıbrıs

Türklerinin sürekli olarak karşı koymasıyla geçmiştir. Aslında bu dönemde Kıbrıs hukuksal

olarak bir Türk toprağıdır ve İngiltere istese de Osmanlı’ya ait bir adayı başka bir devlete

devretmesine olanak yoktur. Girit adasının Yunanistan’a bağlanması sonucunda Türklerin

toptan öldürülmelerini hiçbir zaman unutmayan Kıbrıs Türkleri, her zaman Enosis’e karşı

çıkmış ve mücadele etmiştir. Nitekim 1914 yılında, Osmanlı Devleti’nin Bağlaşık devletler

yanında savaşa girmesini bahane eden İngiltere, Kıbrıs’ı tek taraflı ilhak edince, Rumlar

Enosis’i gerçekleştireceklerini umdular. Fakat İngiltere’nin buna onay vermeyeceğini görünce

de 1931 yılında ayaklandılar. 1943 yılında İkinci Dünya Savaşı sırasında sürgünde bulunan

Yunanistan Hükümeti Kıbrıs ve Ege’nin Yunan olması yönünde taleplerde bulundu. Kıbrıs

Rumları Enosis çabalarına yoğunluk kazandırdılar.

Uzun uğraşılardan sonra Kıbrıs sorununu B.M.’ye götürmeyi başaran Yunanistan,

Kıbrıs halkına (self-determinasyon) “kendi yargılarını kendilerinin belirlemesine” izin

verilmesini istiyordu. Halbuki Kıbrıs’ta, “Kıbrıs Milleti” diye bir bütün millet yoktu.

Kıbrıs’ta her bakımdan ayrı iki etnik grup vardı. Bu biçimiyle “gelecek” belirlemesine

gidilirse çoğunlukta bulunan Rumlar, adayı Yunanistan’a bağlayacaklardı. B.M.’den istenen

bu çözüm aslında Enosis’ti. Türkiye’nin kararlı tutumu Yunanlıların B.M.’den sonuç

almalarını engelledi. Diplomatik yollardan sonuç alamayan Yunan hükümeti’nin desteğiyle

harekete geçen Kıbrıs Rumları terör eylemlerini başlattılar.

EOKA gizli terör örgütü 1 Nisan 1955’te eylemlere başladı. Önce ilhaka karşı olan

Rumları öldürdü, ardından İngilizlere saldırdı ve kısa bir süre sonra da Türkleri öldürmeye

başladı. Türkler de Enosis’in önünü tıkamak ve can güvenliklerini korumak için T.M.T. (Türk

Mukavemet Teşkilatı) kurdular, 1 Ağustos 1955’te başlayıp 1958’e değin sürdürülen bu şiddet

eylemlerinde öldürülen ve yaralanan yüzlerce Türk’ün yanı sıra, altı bin Kıbrıslı Türk de 33

köydeki evlerinden kovulmuş ve malları tahrip edilmiştir. Türkiye hükümeti ve basını Kıbrıs

sorununa daima duyarlı yaklaşmıştır. B.M. de, Yunanistan’ın gerçek düşüncesinin Enosis

olduğunu anladığından, Yunanistan desteksiz kalınca, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere

arasında bir uzlaşmaya varılarak 1959 yılında Londra-Zürih anlaşması imzalandı.

İttifak ve Garanti anlaşmalarının 16 Ağustos 1960 yılında yürürlüğe girmesiyle iki

uluslu bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti doğmuş oldu. Egemenlik ve bağımsızlık iki ulusal

topluma ortaklaşa verildi. 1960 Antlaşmalarının başta gelen en önemli özelliklerinden birisi

de adanın herhangi bir biçimde başka bir ülke ile birleşmesine, yani Enosis’e kapalı

olmasıydı. Kıbrıs Türkleri bu anlaşmalara sonuna değin bağlı kaldılar, Rumlar ise anlaşmalara

amaç olarak değil de kendilerini Enosis’e götürecek araç olarak baktılar. Makarios şöyle

diyordu: “Ümit ve emellerimiz Zürih ve Londra antlaşmaları ile tamamen gerçekleşmiş

değildir…” Cumhuriyetin ilanı da sorunları çözmedi; Rumların baskı ve saldırıları sürdü gitti.

1963 yılı sonunda Makarios 13 maddeden oluşan Anayasa değişikliği tasarısıyla ortaya çıktı.

Önerilen değişiklik planına göre, Türkler tamamen Rumların boyundurukları altına giriyordu.

Türkler bu değişim önerisini geri çevirdiler. Bunun üzerine Rumlar, 21 Aralık 1963’te Kıbrıs

Türklerine karşı ada genelinde saldırıya geçtiler. Saldırılar, önceden Yunanistan’la işbirliği

yaparak hazırlanmış ve ada Türklerini 24 saat içerisinde yok etmeyi amaçlayan “Akritas

Planı” çerçevesinde yapılmıştır. 20-21 Aralık 1963 tarihinde başlatılan Rum saldırıları

sonunda yüzlerce Türk öldürüldü ve yaralandı; 103 köyden 30 bin Türk kovularak göçmen

durumuna sokuldu; Türk ev ve malları tahrip ve talan edildi. Olaylar karşısında seyirci

kalamayan Türkiye savaş uçaklarını havalandırdı. Rumlar da anlaşma yolunu seçtiler. Bu

arada ekonomik ambargoya da başlayan Rumlar, bu yolla Türklerin direnişini kırmayı

denediler. Bunda da başarılı olamadılar. Boğaziçi ve Geçitkale köylerine yapılan saldırılarda

birçok Türk yaşamını yitirdi. Türkiye müdahalede kararlı olduğunu belirtir tavrını ortaya

koyunca olaylar da sona erdi. Ama adaya çıkmadı. Bu olayların sonucu Türkiye açısından çok

olumlu oldu. Çünkü 1974 yılına gelinceye değin askeri çıkarma araç gereci tamamlandı.

15 Temmuz 1974 tarihinde Yunanistan’dan getirilmiş subaylarının koruması altındaki

20.000 kişilik Rum Milli Muhafız Ordusu, Başkan Makarios’a karşı darbe yapmıştı. Bu

ordunun kurulması da, Kıbrıs Anayasasını açıkça ihlal ederek gerçekleştirilmiştir. Kurulması

anayasaya aykırı olan bu ordunun gerçekleştirdiği hükümet darbesinden sonra; adada barış ve

güvenlik tamamen yok olmuş ve daha da kötüsü Kıbrıs’ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü

tehlikeye girmiştir. Hükümet darbesini Yunanistan’dan getirilmiş Yunan subayları, Atina’daki

diktatörlerin emriyle gerçekleştirmişlerdir. Darbenin amacı Enosis, yani Kıbrıs’ı Yunanistan’la

birleştirmekti. 15 Temmuz’dan sonra Makarios’un kaçması ve ülkede kanlı bir iç savaşın

başlaması üzerine, adada Garantör devletlerin derhal müdahale etmesini gerektiren bir durum

ortaya çıkmıştı. Garanti anlaşmasına göre, Kıbrıs’ın bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün,

güvenliğinin ve Anayasasının ihlal edilmesi halinde, üç garantör devlet anlaşarak birlikte

gerekli girişimlerde bulunmazlarsa garantör devletlerden her biri ihlalleri önlemek ve

Kıbrıs’ın bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, güvenliğini korumak üzere kendi başına

harekete geçme hakkına sahipti.

Kıbrıs’a Türk müdahalesinin ilk sonucu; Kıbrıs’taki kanunsuz Sampson Hükmeti’nin

çökmesi ve Atina’daki Cunta hükümetinin yıkılması oldu. Sürgünde bulunan eski Başbakan

Karamanlis Atina’ya demokrasiyi yeniden kurmak üzere davet edilmişti. Kıbrıs’ta Glafkos

Klerides Rum yönetiminin başı olarak Sampson’un yerine geçti. Türkiye Kıbrıs sorununu

kökünden çözmeye kararlı idi. Özellikle 1963’ten beri Türkiye’nin sabrı tükenmişti.

Bulunacak çözüm sadece adadaki Türk toplumunun hayatta kalmasını güvence altına almakla

kalmayacaktı. Türkiye adadaki Türk toplumunun ekonomik ve sosyal gelişimini de güvence

altına almak istiyordu. Türkler buradan sonra baskı ve katliam korkusundan kurtulmuş olarak

olmalıydı yaşamak olanağına kavuşmuş. Türk toplumu bundan sonra ikinci sınıf vatandaş

muamelesi görmekten ve Getta’lara sıkıştırılmak korkusundan kurtulmalıydı. Türk toplumu,

özgür ve bağımsız bir Kıbrıs’ın eşit haklara ve olanaklara sahip vatandaşı olarak

yaşayabilmeliydi.

Öte yandan Kıbrıs adasının jeopolitik ve jeostratejik değeri Ortadoğu ve Doğu

Akdeniz’in kontrol edilmesinde oynadığı rolden ileri gelmektedir. Adanın stratejik değeri

özellikle deniz ticaret yolları ile belli başlı hava yollarının üzerinde bulunması ile artmakta ve

doğu ile batı arası menfaat çatışmasına sahne olmaktadır. Ada, bütün Ortadoğu ülkelerini

kontrol eden “Batmayan Bir Uçak Gemisi” durumundadır. Kıbrıs jeostratejik bakımdan Doğu

Akdeniz’de eski çağlardan beri büyük önem taşımıştır. Doğuya ilerlemek isteyen Batı adayı

sürekli bir “Atlama Taşı” gibi kullanmış; Batıya yönelen Doğu ise gerisinde bir çıbanbaşı

bırakmak istememiştir. Ortadoğu zengin petrol kaynakları ile dünyanın en hassas politik

bölgelerinden birini teşkil etmektedir. Bu bölgenin kalbi İskenderun-Basra-Süveyş üçgenidir.

Kıbrıs coğrafi yapı itibariyle bu üçgenin iki köşesi olan İskenderun-Süveyş’i kontrol altında

bulundurmaktadır.

Türkiye için Kıbrıs’ın jeopolitik önemi her şeyden önce Türkiye’nin güneyinin

güvenliğiyle ilgilidir. Türkiye’nin güneyden coğrafi güvenliği, adanın düşman bir devletin

eline geçmemesi halinde mümkündür. Yunanistan’ın eline geçmesi halinde Ege Adaları ile

birlikte Ege ve Akdeniz’den tamamen tecrit edilmemiz söz konusu olacaktır. Atatürk, güneyde

yapılan bir tatbikat sırasında “Efendiler Kıbrıs’a dikkat edin, bu ada bizim için çok önemlidir”

buyurmuşlardır. Hiç şüphesiz Kıbrıs’ın Türkiye için diğer bir önemi, adada yaşayan Türk

halkının güvenliğinin sağlanmasıdır. Bu sorumluluk, hem 1960 Garanti Anlaşmasının

yüklediği ahdi bir yükümlülük; hem de yıllardır Türkiye’yi ve Türk halkını bir kurtarıcı olarak

görmüş ve onun hayali ile senelerini geçirmiş; yavru vatan Kıbrıs, Türk halkı için manevi bir

mükellefiyettir.

Yukarıda ifade edilen nedenlerden dolayı Türkiye Cumhuriyet; 20 Temmuz 1974’te

Kıbrıs’a bir Barış Harekâtı icra etmek zorunda kalmıştır. Birinci Barış Harekâtı beş gün ikinci

Barış Harekâtı üç gün sürmüştür. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kara, Deniz ve Hava

Kuvvetlerinin müşterek olarak; kıyıya çıkarma, uçarbirlik ve hava indirme harekâtları,

mekanize kara birlik harekâtı ile emir komuta münasebetleri, koordine, sevk ve idaresi zor

olan bir müşterek harekât icra etmiş ve muvaffak olunmuştur.

Beklenmeyen yerden beklenmeyen çıkarma harekâtının icra edilmesi, önemli bir harp

prensibi olan “Baskın” prensibinin avantajlarını kazandırmış, yirmi bin kadar Rum Milli

Muhafız gücünün etkin olarak bize karşı kullanılmasının önüne geçilmiştir. Kıbrıs adasının

coğrafi yapısının zorlukları, kuzeyde uzanan Beşparmak dağları ve onun üzerinde sınırlı

sayıda geçitlerin olması ve bu geçitlerin de karşı taraf kuvvetlerince çok az bir kuvvetle de

olsa savunuluyor olması, harekâtın zorluğunu ortaya çıkarmaktadır. Ancak, ifade edilmesi

gereken önemli bir avantaj vardır. O da savunan Rum birliklerinin kendi hava kuvvet

desteğinden yoksun kalmalarıdır. Barış Harekâtında Yunan Hava Kuvvetleri etkili

olamamıştır. Menzil kifayetsizliğinden dolayı kullanılamamışlardır. Buna rağmen Barış

Harekâtı kolay olmamıştır.

Kıbrıs Barış Harekâtı’nda 409 karacı, 5 havacı, 13 jandarma, 56’sı Kocatepe’de olmak

üzere toplam 69 denizci personel, toplam 496 asker şehit düşmüştür. (Şehit listemizde

131’den 134’e geçiyor, liste yenilendiğinde 409 karacımız şehit olmuş çıkıyor, 411 sayısı

doğruysa 2 şehidimiz eksik yazılmış olabilir.) Tüm bu insan kaybı o zamanki rayiçlere göre 5

milyar lira tutarındaki savaşın ekonomik maliyetine karşın, (ifadeyi anlamadım) bugün,

Magosa-Lefkoşe-Girne bölgelerini içine alan Kıbrıs’ın kuzeyindeki adanın yaklaşık 1/3’ü

Türk hâkimiyeti altındadır. Soydaş Türk halkı burada özgür ve bağımsız olarak yaşamaktadır.

Ekonomik gelişmesini de her geçen gün daha da ileriye götürmektedir. Türk ordusu, Türkiye

Cumhuriyeti halkı, onun hak ve menfaatleri için daha nice harekâtlar icra etmeye daima

hazırdır. Barış ortamında, müzakerelerle halledilemeyen meselelerin savaş yoluyla

halledilmesinin kaçınılmaz olduğu gerçeğinden hareket edilmiştir.

1963’ten bu yana sürekli ölüm korkusu ile yaşayan Kıbrıs Türklerinin, 20 Temmuz

1974’te elde edilen zaferle huzur ve güvene kavuşmuşlardır. Özgürlük ve bağımsızlık Türk’ün

karakteridir ve öyle olmalıdır.

BİBLİYOGRAFYA (KAYNAKÇA)

A. ARŞİV BELGELERİ: Kayseri Hava İndirme Tugay Arşivi

B. KİTAPLAR VE MAKALELER

1. Aktuğ, Güner, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ‘nin Hazırlayan Siyasal Nedenler, (Nisan

1990), (y.y)

2. Alasya. Halil Fikret, Kıbrıs ve Türkler

3. ………………………………… “Kıbrıs’ta Kayıplar Meselesi,” Türk Kültürü, sayı: 309, Ağustos

1986

4. ………………………………… Kıbrıs’ta Türk İdaresi Altındaki Nüfus, Ankara 1964

5. …………………………………Tarihte Kıbrıs, Lefkoşa 1988

6. ………………………………..Yunanistan ve Kıbrıs Meselesi, Kıbrıs ve Türkler

7. ……………………………….. Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs’ta Türk Eserleri, Ankara, Ayyıldız

Matbaası, 1964

8. Armaoğlu, Kıbrıs Meselesi, Ankara, 1963

9. ………………………………..20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İş Bankası Yayını, Ankara 1983

10. Aşık, Kemal, Rum-Yunan Gizli Belgeleri, Lefkoşa, 1983 T.A.K Yayınları I

11. Atatürk, Mustafa Kemal, Nutuk, C. 11. İstanbul, 1973

12. Ateş Toktamış, Siyasal Tarih, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Yayını, 1982

13. Birand, Mehmet Ali, 30 Sıcak Gün, İstanbul, Milliyet Yayınları,

14. Canip, Bell Mc. Kinnom; Turkey and Greece 1968.

15. Çay, Abdulhaluk, Kanlı Noel, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları:93, Seri I,

Sayı A 13, Ankara 1989

16. Denktaş Rauf R., Kıbrıs Davamız, 1991 Ankara

17. ………………………….“Küçük Asya Felaketi ve Kıbrıs”, Yeni Kıbrıs Dergisi, (Ocak 1986),

s.24-31

18. Erim, Nihat, Bildiğim Gördüğüm ölçüler İçinde Kıbrıs, (y.y), (t-y).

19. Eroğlu. Hamza, Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Kıbrıs Barış Harekâtı, (y-y), (t-y)

20. Kürşat, F. – M.H. AItan-S.Ergeli, Kıbrıs’ta Yunan Emperyalizmi, İstanbul 1978

21. Gazioğlu, Ahmet C, İngiliz İdaresinde Kıbrıs, İstanbul, Ekim Basımevi, 1960

22. ………………………………. Yavru Vatan Kıbrıs, İstanbul, Ekim Basımevi, 1960

23. Güldemir, Ufuk, Kanat Operasyonu, Tekin Yayınevi, İstanbul 1985

24. Günaydın Gazetesi; 15. Özgürlük Yılı Eki, 1989

25. Gürel, Şükrü, Kıbrıs Tarihi, C. 1-2, Kaynak Yayınları, İstanbul 1984

26. Gürsoy, Cevat, ‘The Geographical Position of Cyprus”, Cultura Turcica, 2,(2), 1965

27. Güvenç, Nazım, Kıbrıs Sorunu Yunanistan ve Türkiye, İstanbul, Çağdaş Politika

Yayınları, 1984

28. Gönlübol, Mehmet, Ulman A. Haluk, ‘Türk Dış Politikasının 20 Yılı (1946 -1965)”

Ankara, 1966.

29. İsmail, Sabahattin, İngiliz Yönetiminin İlk 50 Yılında Türk-Rum İlişkileri, Kıbrıs’ın

Dünü-Bugünü Uluslararası Sempozyumu, Ankara 1993

30. ………………………….. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Doğuşu – Çöküşü ve Unutulan Yıllar (1964-

1974), K.K.T.C.MUH Eğitim ve Kültür Bakanlığı, Kültür Dizisi C.26,1964-1974.

31. …………………………. Barış Harekâtı’nın Nedenleri Gelişimi Sonuçları, İstanbul, Kastaş

Yayınevi, 1988

32. ………………………… Kıbrıs Sorunu (iç Etkenler), İstanbul, 1986

33. Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, C. VIII., Ankara 1983.

34. Kıbrıs, Bildiriler, Demeçler ve Basın Konferansları, Ankara, 1974

35. Kıbrıs’ın Dünü Bugünü Yarını Uluslararası Sempozyumu, Kıbrıs, Doğu Akdeniz

Üniversitesi Yayınları, 1991

36. Konur İsmet, Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs’taki Türk Eserleri, Adana, Seyhan Basımevi, 1946.

37. …………………….. Kıbrıs Türkleri, istanbul, Remzi Kitabevi, 1938.

38. Koni, Hasan, “1964-1974 Yılları Arası Türk-Yunan İlişkileri: Algılama Analizi”, Türk -

Yunan İlişkileri Bildirileri, Üçüncü Askeri Tarih Semineri, Ankara, Genel Kurmay Basımevi,

1986

39. Milli Arşiv, “14.1.1964 tarihli Türk Basını”, Türk Basın Koleksiyonu.

40. Mütercimler, Erol, Kıbrıs Barış Harekâtının Bilinmeyen Yönleri, Yaprak Yayınevi,

İstanbul, Haziran 1990.

41. Oberling, Pierre, Kıbrıs Faciası, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1990.

42. Oğuz, Süleyman, Kıbrıs -Ekonomik ve Sosyal Yönleriyle İstanbul 1975

43. Olgun, Aydın, Kıbrıs’ın Anotomisi. Dört Devir, Dört Lider, Ankara 1975

44. …………………….. Kıbrıs Gerçeği 1931-1990, Ankara, İş Matbaası, 1991

45. ÖZ, Muzaffer, Güncel Konular, Ankara, Genel Kurmay Basımevi, 1986

46. Özkan, Cemal, Güncel Konular, Ankara, Genel Kurmay Basımevi, 1986

47. Rize, Ekrem, Kıbrıs Bir Numaralı Tuk Davası, İstanbul, Türkiye Yayınevi, 1965

48. Sarıca, Murat, Siyasal Tarih, 1983

49. Sarıca, M.-Teziç E.-Eskiyurt Ö., Kıbrıs Sorunu, İstanbul, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayını,

1975

50. Serter, Vehbi Zeki, “Kıbrıs’ta 15 Temmuz 1974te Düzenlenen Rum-Yunan Askeri darbesi

ve Mutlu Türk Barış Harekâtı’nın başlaması (20 Temmuz 1974)”, Türk – Yunan İlişkileri

Bildirileri, Üçüncü Askeri Tarih Semineri, Ankara, Genel Kurmay Basımevi, 1986

51. …………………………………. Kıbrıs Türk Mücadele Tarihi I. Cilt Lefkoşa 1974,U. Cilt:

Lefkoşa 1975.

52. ……………………………………….Kıbrıs ve 1974 Barış Harekâtı, Lefkoşa 1976

53. Sonyel, Salahi Ramadan, Türk Yunan Anlaşmazlığı, Ankara, Kıbrıs Türk Kültür Demeği

Yayınları, 1985

54. Soysal, İsmail, Türkiye’ nin Dış Münasebetleriyle İlgili Başlıca Siyasi Andlaşmaları,

Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1965

55. Torun, Şükrü, Türkiye İngiltere ve Yunanistan Arasında Kıbrıs’ın Politik Durumu,

İstanbul, Gazeteciler Matbaası, 1960.

56. Torun, Şükrü, La Situation Politıque de File de Chypre vis-a-vis de la Turquie, de

FAngleterre et la Paris: Faculte de Droit, Univ. Paris, 1954.

57. Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, C.3, 3. Kısım Eki, Kıbrıs Seferi (1570-1571), Ankara 1971

C. GAZETELER

• Bozkurt; 23 Ağustos 1974

• Bozkurt; 2 Eylül 1974

• Bozkurt; 3 Eylül 1974

• Bozkurt; 7 Eylül 1974

• Cumhuriyet 19 Temmuz 1974

• Cumhuriyet; 20 Temmuz 1974

• Cumhuriyet 21 Temmuz 1974

• Cumhuriyet 22 Temmuz 1974

• Cumhuriyet 15 Ağustos 1974

• Cumhuriyet 16 Ağustos 1974

• Cumhuriyet; 16 Temmuz 1975

• Günaydın; 5 Eylül 1974

• Hürriyet; 19 Temmuz 1974

• Hürriyet; 20 Temmuz 1974

• Milliyet; 21 Ağustos 1974

• Milliyet; 23 Ağustos 1974

• Milliyet; 3 Eylül 1974

• Milliyet; 4 Eylül 1974

D. DERGİLER

• Akis, Sayı: 15-27 Temmuz – 2 Ağustos 1987

• Bakış, Mart 1970 Bakış, Nisan 1970

• Barış Dünyası, Temmuz 1964 Bayrak, Haziran 1974

• Bayrak, Ağustos 1974

• Güvenlik Kuvvetleri, Sayı:8, Temmuz 1989

• Hayat 15 Ağustos 1974

• Hayat 29 Ağustos 1974

• Kıbrıs Bülteni, Sayı: 10, Nisan 1984

• Kıbrıs Mektubu, Nisan 1988

• Kıbrıs Mektubu, Temmuz 1988 Kıbrıs Mektubu, Temmuz 1990

• Köprü, Sayı:93, İstanbul 1985

• Silahlı Kuvvetler, Sayı:271, Eylül 1979

• Toplumun Sesi, Sayı:41, Temmuz 1976

EKLER

A. T.C. DIŞİŞLERİ BAKANI FERİDUN CEMAL ERKİN’İN 26 AĞUSTOS 1963

GÜNÜ CUMHURİYET SENATOSU’NDA YAPTIĞI KONUŞMA

Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios, 30 Kasım 1963 günü bir taraftan Kıbrıs

Cumhurbaşkanı Muavini Dr. Küçük’e, diğer taraftan da Lefkoşa’daki Türkiye ve Yunanistan

Büyükelçilikleriyle İngiltere Yüksek Komiserine ayrı ayrı fakat aynı mealde muhtıralar

vererek, devletin işleyişinde zorluklar doğurduğu iddiasıyla, Kıbrıs Anayasasının bazı

maddelerinin kaldırılmasını teklif etmiştir.

Başkan Makarios’un kaldırılmasını istediği Anayasa hükümlerinin hemen hepsi,

Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerini Anayasa teminatı altına alan hükümlerdir. Bunlar aynı

zamanda, Türkiye, Yunanistan, İngiltere ve Kıbrıs hükümetleri arasında imzalanmış bulunan

Garanti antlaşması ile de teminat altına alınan milletlerarası mahiyette hükümlerdir.

Kıbrıs Türk Cemaati, Anayasa’nın bu hükümleriyle öngörülen teminattan mahrum

kaldığı takdirde, Kıbrıs’ta niyet ve maksatlar son olaylarla bir defa daha tamamen ortaya

çıkan Rum Cemaati’nin insafına terk edilmiş bir azınlık durumuna indirilmiş olur. Bu sebeple

Türkiye Hükümeti, Makarios’un şayanı kabul olmayan ve Kıbrıs gerçeklerini ifadeden

tamamıyla uzak bulunan tekliflerinin 6 Aralık günü redde karar vermiş ve bu kararın aynı gün,

bir bildiri ile umumi efkâra duyurmuştur. Hükümet kararı gereğince hazırlanan cevabi

muhtıramız,176 16 Aralık tarihinde Lefkoşa büyükelçiliğimiz tarafından Başpiskopos

Makarios’a tevdi olunmuştur. Makarios kendisine sabahleyin verilen cevabımızı alıp

inceledikten sonra, akşamüzeri, kapalı zarf içerisinde ve zarfın muhteviyatını bilmediği ifade

edilen Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri vasıtasıyla büyükelçiliğe geri göndermiştir. Zarfın

içinden çıkan mühürsüz, imzasız, gayri resmi bir kâğıda, cevabımızın Kıbrıs’ın içişlerine

müdahale mahiyetinde görüldüğü ileri sürülerek kabul edilemeyeceği yazılmıştır.

Kıbrıs Rum idarecileri, milletlerarası münasebetlerde cari olan teamül ve usullere

tamamıyla aykırı bu davranışı, kendilerine hâkim olan sakin ve tehlikeli zihniyetin yeni bir

delilini teşhir etmekten gayri bir mana ve kıymet ifade etmektedir. Zira Kıbrıs Anayasası’nın

temel maddeleri Türkiye’nin de taraf olduğu birer milletlerarası anlaşma mahiyetindedir.

Bunların akıbeti hakkında elbette ki Türkiye’nin hak ve salahiyetleri mevcuttur.

Başkan Makarios’un cevabımızı alıp okuduktan ve Türkiye’nin tutumunu açıkça

öğrendikten sonra birtakım kaçamaklı yollarla geri göndermesi, esasta hiçbir şeyi değiştirmez.

Kendisine gereken ikaz yapılmış ve bu suretle bizce maksat hâsıl olmuştur. Paris’te 13 ve 20

Aralık tarihleri arasında yapılan Avrupa Konseyi, Nato Konseyi ve Üçlü İttifak Anlaşması

bakanları toplantıları vesilesiyle İngiltere ve Yunanistan Dışişleri Bakanlarıyla ayrı ayrı ve

etraflı bir surette Kıbrıs meselesi hakkında görüşmeler yaptım.

Kendilerine Kıbrıslı Rumların çok tehlikeli bir yolda olduklarını, Anayasa’nın temel

maddelerinin değiştirilmesine Türkiye’nin asla rıza göstermeyeceğini, Rumlar anlaşmalara

müstenit bugünkü Anayasa rejimini yıkmaya teşebbüs ederlerse, Kıbrıs meselesinin yakın

mazideki bütün çeşitli mahsurları ile geri getirilmiş olacağını en açık ve kesin bir şekilde

anlattım. Aynı zamanda Makarios’un tekliflerini geri almak şartıyla, Anayasa çerçevesi içinde,

yani Anayasa metnine dokunulmaksızın tatbikatta karşılaşılan bazı güçlüklere pratik hal

çareleri aranması için iki cemaat idarecileri arasında görüşmeler yapılmasına taraftar

176

olduğumuzu da bildirdim. Yunan Dışişleri Bakanı Venizelos, Anayasa çerçevesi dâhilinde

olmak şartıyla güçlüklere pratik hal çareleri aranması için iki cemaat yetkililerinin görüşmeler

yapmaları hakkındaki tutumumuza iltihak ettiği ve bu sırada Paris’te bulunan Kıbrıs dışişleri

Bakanı Kiprianu’ya bu istikamette gerekli tavsiyelerde bulunacağını ifade etti ve bu

tavsiyeleri bizzat benim huzurumda gayet kuvvetli kelimelerle ilgiliye bildirdi.

Şurasını da ilave edeyim ki, Venizelos tamamıyla iştirak ettiği görüşümüzü birkaç gün

evvel Yunan Parlamentosunda aynı kelimeleri kullanarak tasvipkar bir tarzda teyit etmiştir.

Muhterem arkadaşlar,

Biz, iyi niyetle ve normal diplomasi yollarıyla Kıbrıs’taki güçlükleri hal için gayret

sarf ettiğimiz bir sırada, Ada’da vahim olaylar patlak vermiş ve süratle daha da vahim

gelişmeler kaydedilmiştir.

20 Aralık gününü, 21 Aralık’a bağlayan gece, Lefkoşa’da, Kıbrıslı Rum polisler,

içinde Türklerin bulunduğu bir otomobil ve yolcularını haksız, sebepsiz ve dürüst olmayan bir

şekilde aramaya tabi tutmak istemişler ve Türklerin rıza göstermemeleri üzerine çıkan

kargaşalıkta, Rum polisler ateş açarak biri kadın olmak üzere iki Türk’ü öldürmüşler ve dört

Türk’ü de yaralamışlardır.

Ertesi günü, bir gece evvelki olayı protesto için mekteplerinin önünde toplanan

Lefkoşa Türk Erkek Lisesi öğrencileri üzerine bir Rum polis tarafından ateş açılmış ve iki

Türk öğrenci yaralanmıştır. Bir diğer semtte İngiliz okulunda okuyan Türk çocukları ile anne

ve babaları taşıyan bir otomobile dahi Rumlar tarafından keza ateş edilmiştir. Anlaşmaların

imzalanmasından beri Kıbrıs’ta kasten idame edilen tahrik ve huzursuzluk havasının

kararsızlığına ve heyecana ilaveten bu defa da tertipli olduğu hiç şüphe götürmeyen bu

tecavüzler karşısında Türk cemaati mensupları da müdafai nefis maksadıyla ateşe müdahale

etmek zaruriyetinde kalmışlardır. Bu suretle Lefkoşa’nın muhtelif semtlerinde karşılıklı ateş

başlamıştır. Sivil Türk halkı ile sivil Rum ve Rum emniyet mensuplarından müteşekkil

kuvvetler arasında, Lefkoşa’da ve civar bazı köylerde cereyan eden çarpışmalarda 24 Aralık

günü öğleye kadar tespit edilen Türk zayiatı 24 ölüdür. Bu tarihte ayrıca, 15 ağır ve 40 hafif

yaralı vardır.177

Durumun çok ciddi inkişaflar göstermesi üzerine, 23 Aralık’ta Yunanistan, İngiltere ve

Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçilerini davet ederek Kıbrıs’taki olayları Türk Milletinin

ve hükümetinin son derece ciddi addettiğini ve büyük bir hassasiyetle izlediğini ifade ile

Kıbrıslı Rumların tecavüz ve tahriklerinin derhal durdurulması için hükümetlerinin ellerindeki

177

bütün imkânları seferber etmelerini talep ettim. İngiltere ve Yunanistan Büyükelçilerine,

ayrıca bu teşebbüsün Garanti Antlaşması’nı tahribe matuf bir başlangıç sayılabileceğini

belirttim. İngiliz büyükelçisinin aynı gece bana saat 10.30’da mealini bildirdiği İngiltere

hükümetince yayınlanan bir bildiride, Kıbrıs’la ilgili Londra ve Zürih antlaşmalarını teminat

altına alan devletlerden biri olarak İngiltere hükümetinin Ada’da nizam ve asayişin

bozulmasından ciddi endişe duyduğu, İngiltere dışişleri bakanının Kıbrıs dışişleri bakanına

herhangi bir gelişmenin ilk şartlarının Ada’da nizam ve asayişin korunmasına bağlı olduğunu

bildirdiğini ve Ada’da gerginliği giderecek asayişi koruyacak tedbirlerin alınması için

Cumhurbaşkanı Makarios’a müştereken müracaat edilmesi hususunda İngiltere’nin Türkiye

ve Yunanistan’a iltihaka hazır olduğu açıklanmıştır. Yunanistan dışişleri bakanı da, aynı gün

Yunan Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada, Kıbrıs halkını, aralarındaki anlaşmazlıklara

uzlaştırıcı bir zihniyet içerisinde barışçı hal çareleri aramaya davet etmiş ve Türkiye ile

Yunanistan arasındaki iyi münasebetleri Kıbrıs’ta da temsil etmek için Yunan hükümeti

elinden geleni beyan etmiştir.

Lefkoşa’daki Türkiye, Yunanistan ve İngiltere temsilcilerinin Cumhurbaşkanı

Makarios’la, Cumhurbaşkanı Muavini Dr. Küçük nezdinde müştereken teşebbüsler yaparak

çarpışmaların derhal durdurulmasını istemeleri hususunda üç devlet mutabık kalmış ve bu

mutabakat bildirisinde aynen şöyle ifade edilmiştir.178

Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Hükümetleri, Garanti Antlaşması’nı imza eden

devletler sıfatıyla, Kıbrıs hükümetiyle Türk ve Rum Cemaatlerinin hâlihazır karışıklıklara son

vermeye müştereken çağırırlar.

Üç hükümet, bu gece ateş kesilmesi için uygun bir saatin tespitine ve her iki cemaatten

buna riayeti istemeye davet eder. Üç hükümet, ayrıca, hukuk nizamının korunması lüzumunu

göz önünde tutarak bugünkü durumu doğuran güçlüklerin halline yardım maksadıyla

müştereken tavassutta bulunmayı teklif ederler.

Lefkoşa’daki üç devlet temsilcisi, 24 Aralık günü öğleden sonra evvela Makarios’u,

arkadan da Dr. Küçük’ü müştereken ziyaret ederek üç garanti eden devletin müşterek

bildirisine ifade edilen esaslar dairesinde teşebbüslerde bulunmuşlardır.

Makarios’un hadiselerin mesuliyetini Türklere ve pek az bir nispette Rumlara

yüklemek isteyen tevil edici sözleri ve oyalayıcı bazı yuvarlak lafları ile cereyan eden bu

görüşmeden müspet bir netice çıkmamış, aksine Rumlar’ın Türk Cemaati’ne süreksiz

hücumları gayri insani saldırıları büsbütün artmıştır.

178

24 Aralık’ı 25 Aralık’a bağlayan gece, Rumlar, ağır makinalı tüfek, havan topu, hafif

makinalı tüfek ve makinalı tabanca gibi tesirli ateşli silahlarla Türk mahallelerine hücum

etmişler ve nufus edebildikleri bazı Türk mahallelerinde, Türk halkına insafsızca

ateş etmişlerdir.

24-25 Aralık gecesi saat 01.00’de, Sayın Başbakanımızın riyasetinde Genel Kurmay

Başkanı, ikinci Başkan, Dışişleri Bakanlığı ve Genel Kurmay ilgili erkânının iştirakiyle

toplanarak Kıbrıs’tan gelen son haber ışığı altında durumu yeniden etraflı bir şekilde inceledik

ve Türkiye, İngiltere ve Yunanistan hükümetleri tarafından Kıbrıs hükümetine verilmiş olan

müşterek çağrının mutlak neticeyi sağlayamadığını, Kıbrıs’ta Türklerin mütecaviz Rumlar

tarafından katline devam olunduğunu nazari itibara alarak bu çok vahim duruma derhal son

verilmesi için üçlü çağrı gereğince iki cemaat lideri tarafından ateş kesilmesinin

sağlanamamasının devamı halinde, bunun Garanti Antlaşması uyarınca Ada’da bulunan üç

memleket askeri kuvvetleri tarafında süratle ve fiilen tahakkuk ettirilmesi maksadıyla

İngiltere ve Yunanistan hükümetleri nezdinde derhal gerekli teşebbüslerin yapılmasını

kararlaştırdık.

25 Aralık sabahı saat 02.00’de İngiltere Büyükelçisini, yarım saat sonra da

Yunanistan Büyükelçisini nezdime davetle, bu hususta gereken teşebbüsü yaptım.

Durumdan NATO müttefiklerimizin de derhal haberdar edilmesi için NATO

konseyindeki daimi delegemize talimat verildi. Bir taraftan Ankara’da, diğer taraftan

Londra’da, Washington ve Atina’da çarpışmaların durdurulmasını temin için aralıksız siyasi

teşebbüslere devam ettik.

Kıbrıs’ta kanlı çarpışmalarla ve Türklerin sistemli katli ile geçen elim bir gece

yaşandı: 25 Aralık sabahı Kıbrıs’tan son derece ciddi haberler gelmeye devam etti.

Kendilerini ve ailelerini korumak için son gayretlerini sarf eden Kıbrıslı Türk mücahitlerine

karşı insafsızca saldırılarının daha da şiddetlendiği haberleri geliyordu. Bu vahim haberler

arasında, Lefkoşa’da Kennedy Caddesi’nde bulunan Türk evlerinin yağma edilerek ateşe

verilmekte olduğu haberi de vardı.

Tepeden tırnağa kadar silahlandırılmış ve evvelce hazırlanmış bir plan dâhilinde

harekete geçtikleri anlaşılan gözleri dönmüş Kıbrıslı Rum çetelerinin günlerden beri Kıbrıs

Türklerine karşı giriştikleri imha hareketini durdurmak için hükümetimizin yaptığı çeşitli

uzlaştırıcı teşebbüsleri müspet bir netice vermemesi üzerine ve Garanti Anlaşması’nı

münferiden harekete geçmek hususunda bize verdiği hakka dayanarak Türk Hava

Kuvvetleri’ne mensup jet uçaklarına dün saat 14.00’ten itibaren Lefkoşa üzerinde

çarpışmaların durdurulması amacını güden ihtar uçuşları yapmaları emri verilmiştir.

Aynı saatte de Kıbrıs’taki Türk Alayı, Kıbrıslı kardeşlerimizi korumak amacıyla

garnizondan hareketle münasip mevzilere intikal etmiştir.179 Bu ihtar uçuşlarının temenni

ettiğimiz müspet neticeyi istihsale kâfi gelmemesi halinde, Kıbrıslı kardeşlerimizin hayatını

korumak amacıyla gerekli diğer bütün tedbirler de alınmıştır. Diğer taraftan Sayın

Cumhurbaşkanımız dün, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Federal Almanya ve

Yunanistan devlet reislerine birer mesaj göndererek Kıbrıs’ta kan dökülmesine bir an önce son

verilmesi için yüksek muhataplarının müdahalelerini talep etmiştir.

Dün Makarios, Kıbrıs Temsilcileri Meclis Başkanı Klerides ve Kıbrıs Savunma Bakanı

Osman Örek, Lefkoşa’daki İngiliz Yüksek Komiseri’nin bürosunda buluşarak öğleden sonra,

ateşin kesilmesi için bir anlaşmaya varmışlardır. Bu anlaşma sonradan Dr. Küçük’ün tasvibine

sunulmuş ve onun tarafından da kabul edilmiştir.

Dün akşamüzeri İngiltere Hükümeti, Kıbrıs’ta nizamı iade için evvelce kendilerine

teklif ettiğimiz hareket hattını benimseyerek ateş kesilmesi hususunda vaki müşterek çağrının

tesirsiz kaldığı açıkça belli olduğuna göre, Garanti Antlaşması’na taraf üç devletin askeri

müdahalede bulunmalarından başka çare kalmadığını Türkiye ve Yunanistan hükümetlerine

ifade etmiştir.

Kıbrıs hükümetinin daveti üzerine vuku bulacak olan bu müşterek müdahale

Yunanistan hükümeti ve sonra da hükümetimiz tarafından tabiatıyla kabul edilmiştir.

Lefkoşa’daki İngiliz Yüksek Komiseri’yle Türkiye ve Yunanistan büyükelçileri, hep

birlikte, dün gece yarısı Kıbrıs hükümetine halkının Rum ve Türk unsurları da dâhil olmak

üzere Garanti Antlaşması gereğince ilgili üç devletin Ada’da nizamı iade için müdahaleye

hazır olduklarını tebliğ etmişlerdir.

Üç devletin askeri kuvvetleri, Kıbrıs’ta asayişi iade, vazife ve mesuliyetini kendi

üzerine almaları için yapılan gerekli temas ve çalışmalar da neticelenmiş ve durum, resmi bir

tebliğle Ankara, Londra, Atina ve Lefkoşa’da yayınlanmıştır.

Halen arasıra işitilen münferit silah sesleri müstesna, Kıbrıs’ta sükûn avdet etmiş

bulunmaktadır.

Cumhuriyet Senatosu’nun Sayın Üyeleri;

Garanti Antlaşması’nın harekete geçirilmesini sağlamak hususundaki gayretlerimizi bu

muvaffakiyetle neticeye irsali çetin olmuştur. Hükümetimizin bu neticeyi elde edebilmesi,

Yüce milletimizin parlamentosunun ve ordusunun, metin bir kaya gibi hükümetin arkasında

bulunması ile mümkün olabilmiştir.

179

Bugün Kıbrıs’ta durumun sükûna kavuşmak üzere olduğunu emniyet ve asayişin avdet

etmekte olduğuna dair haberler almış bulunuyoruz. Bununla beraber durumu aynı hassasiyetle

ve teyakkuzla takip etmekte devam eden hükümetimiz, yine Türk milletinden ve onun

muhterem temsilcilerinden kuvvet alarak gereken tedbir ve tertipleri, gerekli uyanıklıkla

almaya devam edecektir.180

Bakan bu arada, bu sabah saat 11.00’da bir İngiliz tümgeneralinin müşterek

kumandanlığa getirildiğini kaydederek vazifeye başlayan İngiliz generalin ilk olarak Yunan

birliğine karargâhına dönmesini, Türk birliğinin de olduğu yerde kalmasını bildirdiğini Kıbrıs

polis ve jandarmalarının da kendi emri altına girmesini istediğini sözlerine eklemiştir.

B. RAUF DENKTAŞ’IN 4 MART 1964’TE B.M. GÜVENLİK KONSEYİ’NDE

YAPTIĞI TARİHİ KONUŞMA

Sayın Başkan,

Kıbrıs’taki trajik olaylar hakkında bana, size hitap etme fırsatını verdiğinizden dolayı

size ve konseyin bütün sayın üyelerine teşekkür ederim. İki aylık kısa bir süre içinde 800’den

fazla ölü ve yaralı veren cemaatim size çok minnettar olacaktır.181

Cemaatimin 20 bin kişisi evsiz ve işsiz kalmış ve maişetini temin için sadakaya

muhtaç bir duruma gelmiştir. Bütün Türk Cemaati 21 Aralık 1963’ten beri hemen hemen tam

bir Rum muhasarası içinde yaşamaktadır. Bütün bu insanlar konseyin müzakerelerini endişe

ile takip etmektedir. Onların da görüşlerinin dinlenmesine müsaade edilmesi büyük bir

ferahlık yaratmıştır. Onlar adına size bir defa daha teşekkür ederim.

Sayın Başbakan, burada cereyan eden uzun müzakereleri üzüntü ile takip ettim, çünkü

münakaşa ile geçen her saat, cemaatimden bir kişinin hayatını kaybetmesine ve bazılarının da

evsiz kalmasına mal olmuştur. Her geçen gün, onlar için muhasara ve korku içinde yaşanan

bir gün daha düşüncesinin, Kıbrıs’ta kan dökülmesini derhal sona erdirmek ve bunu

gerçekleştirmek için hemen ve tesirli imkânlar bulmak olduğunu öğrenmek bana bir

içferahlığı vermiştir. Sayın Başbakan, bu konu ile ilgili olarak, konseyde tenkit konusu edilen

Garanti Antlaşması tahtında garantör devletin söz konusu işi derhal ve tesirli bir şekilde

müştereken yapabileceklerini söylememe müsaadenizi rica ederim. Fakat Kıbrıs Rumları,

180

181

davalarına hizmet etmediğinden bunu istemediler. Masum Türk kadın ve çocukları öldürülür

veya yaralanırken, antlaşmalarla Anayasa’yı lağvetmek yoluna gittiler. Kıbrıs’ta cereyan eden

olaylara hiç aldırış etmeyen Başpispokos Makarios Avrupa memleketlerinden Ada’ya bir barış

kuvveti gönderilmesi hususunda Birleşik Amerika, Britanya, Yunanistan ve Türkiye tarafından

yapılan bir teklifi reddetmiştir. Bütün bunlar Kıbrıs’ta cereyan ederken Başpiskopos

Makarios’un Birleşmiş Milletlerdeki delegesi Türk istilası perdesi altında iki defa teşebbüse

geçerek Güvenlik Konseyi’nden Kıbrıs’ın bütünlük ve bağımsızlığının ihlal edilemeyeceği

şeklinde bir karar sureti teminine çalışmıştır. Maksat, böyle bir karar suretini acele ile elde

etmek ve daha sonra da bunu istedikleri gibi yorumlayarak antlaşmaların artık hükümsüz ve

tesirsiz olduğunu ilan etmek imkânını bulmaktı. Böylece Rumlar bir yandan Anayasa’yı

ortadan kaldırırken diğer yandan Türkleri de yok edecek ve böylece diğer devletlerin eli kolu

bağlı kalacaktı.

Kiprianu, 100 bin Türk’ün imha edilmesini Rumların tasarlamasının inanılır bir şey ve

mümkün olup olmadığını sormuştu. Tabii Türklerin imhasını tamamlamak, zaman

isteyecektir. Fakat hepimizin öldürülmesi gerekmediğini belirtmek isterim. Kıbrıs’ta

yaşamamızı imkânsız kılmak da aynıdır. Nitekim bize karşı girişilen saldırıların hedefi de

budur. Kiprianu’nun yaptığı birçok konuşmaları büyük bir dikkatle dinledim. Şimdiye kadar

işittiğim konuşmalar, inançlarımı teyit etmişlerdir. Kiprianu, Kıbrıs’ta kendi değişiyle emniyet

kuvvetleri tarafından Türklerin katledilmelerini gizlemeye ve bu olayların sorumluluğunu

başkalarına yüklemeye çalışmıştır. Bu arada sahte alarmla Rossides’in Konsey’den almak için

daha önce iki defa teşebbüs ettiği aynı kadar suretini temine çalışmıştır. Kiprianu

antlaşmaların gölgesi Kıbrıs’ın üzerinden kalktığı zaman, gerginliğin izole edilmiş olacağını

ve Ada’da her şeyin yoluna gireceğini söylemiştir. Görüşünü ispat etmek için, bu meselenin

konseye sunulduğu zamandan bu yana Türkiye’nin Ada’yı işgal edeceği hakkındaki korkunun

azaldığını, bu yüzden gerginliğin de azaldığını ve Ada’da şurada burada tecrit edilmiş

hadiseler çıktığını ileri sürmüştür. Sayın Başkan, emniyet kuvveti adım versinler veya

vermesinler, silahlı Rumların mutlak kontrolünü ellerinde bulunduranların böyle beyanatlarda

bulunmaları kolaydır.

Bu gösteriyor ki onlar, bu müzakerelerin devamı müddetince beklemelerini silahlı

Rumlara emretmişlerdir. Tecrit edilmiş olaylar kisvesi altında, Türk köyleri devamlı surette

tehdit altında tutulmakta mahsur bırakılmaktadır. Türkler öldürülmeye ve esrarengiz bir

şekilde kaybolmaya devam etmişlerdir. Hala Ada’ya silah ve mühimmat taşınmaktadır.

Türkler hala muhasara altında tutulmakta ve tecrit edilmiş bulunmaktadır. Bu uydurma

şekillerini çok iyi biliyoruz. Bunları, 1955 ile 1956 yılları arasında görmüşüzdür. Kıbrıs

meselesinin Birleşmiş Milletlere her getirilişinde Rum tedhişçiler, şimdiki aynı liderleri

idaresinde aldıkları emre göre, ya tecavüzlerine devam etmiş veya beklemişlerdir.182

Kiprianu istediği karar sureti verilmezse kötülüklerin sebeplerinin mevcut olmakta

devam edeceğini söylemiştir. Yani gerginlik artacak ve kan dökülmesi devam edecek demek

istemiştir. Bu konseyin şantajlar karşısında sorumsuz bir davranışta bulunamayacağına veya

tek taraflı karar alma yönüne gitmeyeceğine inanıyorum. Bu hususta konseye olan güvenimiz

tamdır.

Sayın Başkan, Başpiskopos Makarios’un 18 Şubat 1964, tarihinde UPI muhabirine

şunu söylemesi çok önemlidir. “Kıbrıs’ta daha büyük bir barış kuvvetine ihtiyaç olduğunu

sanmıyorum. Kıbrıslı Rumlar’ın Güvenlik Konseyi’nden istedikleri Ada’yı dışarıdan işgale

karşı temin edecek karar sureti kabul edilirse, barış kuvvetine olan ihtiyaç ortadan kalkacaktır.

Şimdi esas mesele anlaşmaları feshetmektir. Bu antlaşmalar Britanya, Yunanistan ve

Türkiye’ye Ada’nın işlerine müdahale hakkı vermektedir.”

Sayın Başkan Makarios’un bu demeci ve burada, bu konseydeki temsilcilerinin

manevraları kâfi derecede ispat etmiştir ki Kıbrıs’ta acil ihtiyaç, bir barış kuvvetinin Ada’ya

gönderilmesiyle şiddet hareketlerini durdurmak ve hayatı normale avdet ettirmek için tesirli

tedbirler alınması olduğu halde Kıbrıslı Rumlar, bu konseyin yetkilerini kötüye kullanmaya

çalışmaktadırlar.

Rumlar istedikleri gibi bir karar sureti kabul edilmedikçe, Kıbrıs’ta veya Kıbrıs için

hiçbir şey yapılamayacağını iddia etmektedirler. Bu tutum ve beyanlar, Türklere karşı girişilen

saldırıların planlı olduğu hakkındaki daha önceden iyi bilinen gerçekleri tamamen

doğrulamaktadır. Siyasi alanda ise, son iki ay zarfında şahit olduğumuz gaddarca şiddet

hareketleri, Rum yetkililerin elinde kendi gayelerine ulaşmak için bir alettir. Eğer durum

böyle olmasaydı Başpiskopos “istediğim karar sureti kabul edilirse, Ada’da barış kuvvetlerine

ihtiyaç olmayacak” diye böyle kesinlikle ve kuvvetle nasıl konuşabilecekti. İstediği karar

suretini elde ettikten sonra bunu antlaşmaları hükümsüz kılar şekilde tefsir edecek, garantör

devletleri nazarı itibara almayacak ve bu karar suretinin arkasına saklanarak, Kıbrıslı Türkleri

istediği gibi yok edecekti. Bu işlem sırasında, şiddete başvurmak gerekirse, şiddete

başvuracak ve geçen aralık ayında yaptığı gibi dünyaya emniyet kuvvetlerinin, Türk asilere

karşı savaştığını ilan edecektir.

Sayın Başkan, işte Rum mantalitesinin şekli budur. Konseyimizin böyle bir

mantaliteye ayak uyduramayacağına olan güvenimi tekrar belirtmek isterim. Meselenin,

182

esasına ve önemli kısımlarına temas etmeme müsaadenizi rica ederim. Bunları anlatmak için

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin esasını ve Anayasa’daki şartların sebeplerini ve aynı zamanda,

antlaşmaların niçin elzem olduğunu bilmek lazımdır. Sayın Başkan, her memleketin, her

devletin kendine mahsus özellikleri, karakteristiği bulunmaktadır. Bu bakımdan, bu özellikleri

göz önünde tutmadan umumi prensipleri tatbik etmek tehlikelidir. Her meselenin kendine

mahsus şartlarını göz önünde tutarak karar verme prensibi üzerine huzurunuzda bulunan

Kıbrıs meselesinde de, şartları, özellikleri ve tabii karakteristikleri göz önünde tutarak karar

vereceğinize eminim. Yoksa netice keşmekeş olacaktır. Kısaca bu gerçekler şöyledir: Kıbrıs’ta

1571’den beri Türklerle Rumlar beraber yaşamaktadırlar. Böyle olmakla beraber onlar daima

Rum ve Türk olarak yaşamışlardı. Bunlar, kendi ayrı din, kültür, gelenek ve milli inançlarına

daima bağlı kalmışlardır. Aslında bunlar Türkiye ve Yunanistan’ın Kıbrıs’a sıra ile Türk ve

Rum cemaatleri olarak uzanmış birer parçalardır. Bunlar, Türklük ve Rumluklarından

uzaklaştırılmak için, girişilen her teşebbüs Kıbrıs’taki bu grupların sert muhalefeti ile

karşılanmıştır. Bu iki cemaat daima birer bağımsız cemaat olarak, yan yana fakat daima ayrı

yaşamaktadır. En küçük köyler kadar ayrı ayrı cemaatlerin işlerini idare eden ayrı makamlar

bulunmaktadır.183

Eşitlik ve adil muamele gördükleri müddetçe, mesut olarak bir arada yaşamışlardır.

Fakat bir taraf karşı tarafı tahakkümü altına almak teşebbüsünde bulunduğu an, siyasi

karışıklıklar çıkmış ve aralarındaki münasebetler derhal bozulmuştur. Rumlar Türkleri

tahakkümleri altına alma teşebbüsüne, Ada’da İngiliz idaresi kurulduktan sonra geçmişlerdir.

Ada’nın Yunanistan’a ilhak lehinde Rumların yaptıkları nümayişler, Türklerin mukabil

nümayişleriyle karşılanmıştır. 1955’te Rumlar silaha sarıldıkları zaman (burası Güvenlik

Konseyi ve Birleşmiş Milletler için çok önemlidir) bağımsızlık için değil, Yunanistan’a ilhak

için silaha sarılmışlardı. Çünkü bu davranış Türkleri bir sömürge idaresinden başka bir

sömürge idaresi altına sokacaktı. Türklerin bu muhalefetine onlar şiddetle cevap verdi ve

Türkler de buna mukabelede bulundu. Cemaatler arası münasebetler gerginleşti ve bunlar

arasındaki ciddi bir itimatsızlık ve düşmanlık doğdu. Sayın Başkan, 1955 ve 1958’de Kıbrıs

meselesini birçok defa Birleşmiş Milletlere getirmişti. Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türk

faktörünü tamamen sarfı nazar ederek bir karar sureti elde etmeye çalışmıştı. Birleşmiş

Milletler bu tuzağa düşmeyi reddetmiş ve farklı siyasi emelleri için birbirleriyle savaşan

Kıbrıslı Rumlar’la Türklere bunların Anavatanları olarak tanınan Yunanistan ile Türkiye’ye

müzakere yoluyla adilane ve barışçı bir çözüm yolu bulmalarını tavsiye etmişti.

183

Zürih Antlaşması’na işte bu şekilde varılmıştı. İki cemaati temsil eden Başpiskopos

Makarios ile Dr. Küçük bu süre içinde Anavatanları ile temas halindeydiler. Bütün bu

safhalarda, uzlaştırıcı bir çözüm yolu olarak üzerinde anlaşmaya varılan her nokta için

müsaadelerini vermişlerdir. Bu anlaşmada ne galip ne de mağlup olmayacaktır. Barışçı bir hal

şekli, her iki tarafın da karşılıklı fedakârlıklarda bulunmalarını gerektirmiştir. Mücadele

Rumların Yunanistan’a ilhak istemelerinden ve Kıbrıs Türklerine bir azınlık statüsü teklif

etmelerinden ileri gelmiştir. Kıbrıs Türkleri bunu reddetmiş ve Türkiye ile ilhak veya hiç

olmazsa taksim istemişlerdir. Kıbrıs Rumlarının insafında yaşamayı hiçbir zaman kabul

edemezlerdi. Onların idaresi altında hayatın nasıl olacağına dair elimizde emsali vardı.

EOKA’cı silahlılar, İngilizlere karşı açılan savaş zaferle sona erdikten sonra Türklere karşı

açılacak savaşın şiddetli ve kısa olacağını defalarca açıklamışlardı. Ada’daki mücadelemiz,

Türkiye ile Yunanistan arasındaki barışa daimi bir tehlike teşkil etmekteydi. Böylelikle, dürüst

ve mesuliyetli bir şekilde uzlaşmaya varıldı. Ortak bir hükümet meydana getirildi. İki cemaat

konferans masasına oturarak bu ortaklığın hükümetlerini ve şartlarını tespit ettiler.

Devletlerarası hukuk konusunda tanınmış bir sima olan İsviçreli bir hukukçunun

başkanlığında yapılan müzakerelerde Yunanistan ile Türkiye, tekrar ediyorum ki Anavatan ile

cemaatin temsilcileri de müzakerelere katılmışlardı. Bu, eşit olanlar arasında varılan bir hal

şekliydi. Çoğunluk ve azınlık arasında değil, çoğunluk ve azınlık fikri, ancak bir Kıbrıs milleti

mevcut olsaydı ortaya çıkmış olacaktı. Böyle bir millet için en küçük bir düşünce dahi mevcut

değildi. Bu fikir, bu ortaklıktan ancak bir tekâmül yoluyla ve karşılıklı iyi niyet, itimat ve

dostluk bir kaide halini aldığında ortaya çıkabilirdi. Kıbrıslılık birliği fikri, daha büyük olan

cemaat bunu istediği ve çalıştığı takdirde ortaya çıkabilirdi. Fakat maksat bu değildi. Bize

başlangıçta şerefli olduğuna inandığımız bu uzlaşmanın, Rumların Yunanistan ile ilhak

sağlamaları için yeni mücadelenin başlangıcı olduğunu açık ifadelerle söylediler. Diğer

deyimle onlar hile yoluyla bizi uluslararası anlaşmalara bağladılar ve kendi maksatlarına

erişmek için anlaşmaların müspet taraflarını uygulayacaklardı.

Başpiskopos Makarios’un 1 Nisan 1960’dan sonra defalarca yaptığı konuşmalardan

bazı örnekler vermek istiyorum.184

“Bu başarılar hiç şüphesiz tamam değildir. Fakat şimdiki realite hedeflerimizin

çerçevesini tamamıyla kapamamaktadır.” Bu konuşma 1 Nisan 1960’da yapıldı. Şöyle devam

etmektedir: “Ümit ve emellerimizin tahakkuku, Zürih ve Londra anlaşmaları tahtında

tamamlanmış değildir. Barışçı mücadeleler için bir burç ve başlama noktası elde ettik. Bu

184

burçlardan, zafere ulaşmak amacıyla mücadele etmeye devam edeceğiz.” Bu yeni doğmuş bir

devletin başkanı olan sorumlu bir şahsın yaptığı açık bir konuşma idi.

Başpiskopos Makarios, 20 Aralık 1964’te şu konuşmayı yaptı: “Kıbrıs halkının bir

bütün olarak menfaatlerini nazarı itibara alarak suistimal edildiği takdirde devletin normal

çalışmasını sekteye uğratabilecek Anayasa maddelerini hiçe sayacağım.”

Sayın Başkan, Anayasamız tahtında suistimal ve diğer meselelerle ilgilenmek üzere

Kıbrıs’ta bir Anayasa Mahkemesi ihdas edilmiş ve ehliyetli bir Alman hukukçusu bu

mahkemenin başkanlığına getirilmişti. Bu gerçeğe rağmen, Makarios 20 Aralık 1964’te

yaptığı konuşma ile Anayasa maddelerini çiğneyeceğini açıkça ilan etmiş oluyordu.

Başpiskopos Makarios 1962 yılının Ocak ayında yaptığı diğer bir konuşmada şunları söyledi:

“Milletlerin mukaddes mücadeleleri hiçbir zaman sona ermez. Her ne kadar bu mücadeleler

değişikliğe uğrarsa da asla hitam bulmaz. Kıbrıs halkının mücadelesi de devam edecektir. Bu

mücadelede bir dönüm noktası teşkil eden Zürih ve Londra anlaşmaları aynı zamanda yeni

fetihler için girişilecek yeni mücadeleler için bir başlangıç noktası teşkil edecektir.”

Başpiskoposun 12 Şubat 1963’te yaptığı başka bir konuşma: “Anayasa Mahkemesi

belediyelerle faaliyetlerimi Anayasa’ya aykırı bulsa bile ben bu karara hürmet etmeyeceğim.”

1 Nisan 1963’te yaptığı bir konuşma: “Kahramanlarımızın mezarları önünde eğilirken

onlardan bize mezarlardan ileriye diye haykırdıklarını işitiriz. Silahlı mücadele sona ermekle

beraber mücadelemiz, yeni fetihler yapılabilmesi için değişik bir şekilde devam etmektedir.”

Başpiskopos Makarios’un 27 Temmuz 1963’te yaptığı başka bir konuşma: “Zürih ve

Londra anlaşmaları bizler için hedef teşkil etmemektedir. Bu anlaşmalar istikbali değil, hali

temsil etmektedir. Kıbrıs Rumları milli istikamette yürümeye devam edecekler ve

istikballerini kendi iradelerine göre şekillendireceklerdir. Zürih ve Londra anlaşmalarının

müspet unsurları olmakla beraber menfi unsurları da mevcuttur. Rumlar müspet unsurlardan

istifade etmek ve menfi unsurları bertaraf etmek için faaliyet göstereceklerdir.”185

Başpiskopos’un bu türlü konuşmalarına daha birçok misal verebilirsem de bunları

okumakla konseyin vaktini almak istemiyorum. Sayın Başkan, Birleşmiş Milletler, böyle bir

tutumu tasvip edecek mi? Alelade bir ortaklığa taraf olarak iştirak eden bir kimse, müspet

unsurlardan istifade edip menfi unsurlara riayetsizlik gösterebilir mi? Hususi hayatta bile buna

müsaade edilmez. Güvenlik Konseyi, Başpiskopos Makarios’a Türkleri ve Türklerin

Kıbrıs’taki haklarını tamamıyla hiçe sayma çabalarından nasıl yardım edebilir? Milletlerarası

anlaşmaları bozmak için Kıbrıslı Rumların ileri sürdüğü şekilde mazeretler ortaya attıkları

185

takdirde bu gibi anlaşmaların akıbeti ne olur? Başpiskopos Makarios Kıbrıs’ın bağımsız bir

cumhuriyet haline gelmesini, bu cumhuriyeti Enosis için bir sıçrama tahtası olarak kullanmak

maksadıyla kabul ettiği için kurmuş olduğu idarede bu hedeften başka bir maksada hizmet

edemezdi. Türklerin bütün hakları aşağılık ithamları ile sürülerek inkâr ve reddedildi. Bütün

hükümet organları Türklerin haklarını çiğnemek için seferber edildi. Anayasa’daki garanti ve

özel haklara rağmen Türkleri alelade bir azınlık durumuna düşürmek için elden gelen her şey

yapıldı.

Rumların anlaşmaları takbih etmek için tuttukları yoldan dönmelerini sağlamak

maksadıyla hiçbir faaliyete geçilmedi, kilise ve okullar Rum gençlerinin Türk ve Anayasa

aleyhtarı bir şekilde yetişmeleri için birer eğitim merkezi haline getirildi. Üzerimizde bir polis

devleti kontrolü yaratıldı. İnsan hakları ve Anayasa garantileri tamamen hiçe sayıldı. Kıbrıs

Türkleri bir taraftan Türk Cemaati’nin moralini yüksek tutmak için elden gelen her şeyi

yaparken, diğer taraftan Rum liderlerini mantığa davet etti.

Doktor Küçük’ün Başpiskopos Makarios’a mesajı, Türklerin tutumunu çok güzel

göstermektedir. Bu mesaj, 19 Şubat 1964 tarihliydi. Başpiskopos Makarios’a açık bir mektup

mahiyetinde olan bu mesajda şöyle deniliyordu:

“Dün akşamki konuşmanız bana, cumhuriyetin kısa ömrü süresince iki cemaatin barış

ve refah içinde birlikte yaşayabileceği dostluk, iyi niyet ve anlayışla işbirliği yapabileceği bir

atmosfer yaratmak için, devamlı olarak sarf ettiğim gayretleri hatırlatmıştır. Size yapmış

olduğum kesin müracaatlar ile bunların sizin tarafınızdan nasıl menfi ve kaçamaklı cevaplarla

karşılandıklarını unutmuş olmanızı düşünerek, müsaadenizle bunlardan birkaçını aşağıda

belirteyim. Hatırlayacağınız gibi, sizin ve bazı Rum bakanların, Enosis lehinde ve Zürih ve

Londra antlaşmaları ile Anayasa aleyhindeki kampanyalarda, faal rol almaktan kaçınmanız

hususunda, size sözlü ve yazılı olarak birkaç defalar müracaat etmiştim. Müracaatlarıma kulak

asmadınız. Aksine bu kampanyayı idare ve hatta kuvvetlendirmeye devam ettiniz. Size

bakanlar kuruluna ve cumhuriyet başsavcısına Anayasamız ve bu Anayasa altında kurulan

düzeni bozabilecek yıkıcı propaganda yapanlar aleyhinde, ceza kanunlarına müeyyideler

konması için müracaatta bulunmuştum. Bu gibi müeyyideler için gerekli kanunları yapmayı

reddettiniz. Cemaatlerin çeşitli sınıfları ve cumhuriyet dâhilindeki kişiler arasında düşmanlık

yaratmak amacını güden beyanlar yayımlayanların adalet huzuruna çıkarılmaları için, size ve

cumhuriyet başsavcısına birçok defalar müracaat etmiştim. Sizin emrinizle başsavcı bu

şahıslar aleyhine dava açmayı reddetmiştir. Bunlar arasında en tanınmışı, sizce malum

sebeplerden dolayı daima korumak istediğiniz Nikos Sampson’du. Size, sık sık bir arada basın

toplantıları tertiplememizi ve iki cemaat arasındaki düşmanlık, itimatsızlık ve çatışma

sebepleri yaratabilecek tahrik edici yazılar yayımlamamaları için, gazetecilere tesir etmemizi

teklif etmiştim. Bunu yapmayı reddettiniz.186

Karma köyleri birlikte ziyaret edip halka, aralarındaki ayrılıkları unutarak, dostluk ve

iyi komşuluk havası içinde beraber yaşamalarını tavsiye etmemizi birçok defalar teklif

etmiştim. Bunu reddettiniz. Fakat ben kendi teşebbüsümle karma köyleri ziyaret ettim. Türk

ve Rumlarla konuşarak aralarında dostluk kurmalarını tavsiye ettim.

Anayasa ve yüksek Anayasa mahkemesi kararlarına saygı göstermenizi istemiştim.

Bunu da reddettiniz. Bilakis, Anayasa hükümlerine riayet etmeyeceğiniz ve Anayasa

Mahkemesi kararlarına saygı göstermeyeceğiniz hakkında, aleni beyanlarda bulundunuz.

Kıbrıs Radyo Yayın Korperasyonu’nun Türklere hakaret ve tecavüzler ihtiva eden ve Türklere

karşı nefret hissi uyandıran yayınlar yapmasını önlemeniz için size ve bakanlar kuruluna

müracaatta bulunmuştum. Müessir tedbirler almadınız, aksine olarak, altı yaşındaki küçük bir

Rum çocuğunu, büyüdüğü zaman annesine şükran borcunu ödemek için Türk’ün kafasını

götürecek şekilde gösteren, kabul edilmeyen skeçler yayınlanmasına göz yumdunuz.

Devletin emniyet kuvvetlerinin Gestopa’ya benzer bir şekilde tedhişçi teşkilatına

çevrilmesini önlemek için sözde içişleri bakanı üzerinde nüfuz kullanmanız hususunda size

defalarca müracaatta bulunmak zorunda kalmıştım. Bunu yapmayı reddettiniz ve bakan, sivil

elbiseli özel şube mensupları olarak bu kuvvetleri Rum tedhişçilerle doldurmak hususunda

bırakılmıştır. Yorgacis’in emniyet kuvvetlerinin mensuplarını ve binlerce EOKA’cıyı ağır

otomatik silahlarla teçhiz etmekte olduğuna dair size defalarca şikâyette bulunmuştum.

Bahsettiğim bu söylentiler, memlekette gerginlik yaratıyor ve Türkleri istikballerine karşı

emniyetsizlik ve endişe duymaya sevk ediyordu. İkazlarıma ilgi göstermeyi reddettiniz. Türk

vatandaşların evlerini ve çalışma yerlerini gayri kanuni ve lüzumsuz araştırmalara tabi tutmak

suretiyle Yorgacis’in Türk vatandaşları taciz etmekte olduğu hususunda size şikâyette

bulunmak zorunda kalmıştım. Türkleri tahrik etmekte, yıldırmakta ve korkutmakta olduklarını

size anlattım. Siz yine beni dinlemediniz.

Anayasa’da Türklere hak tanıyan maddelerin tatbik edilmediğine size defalarca

müracaatta bulunmak zorunda kalmıştım. Amme hizmeti komisyonunun kasti olarak

Anayasa’yı ihlal etmekte olduğu ve hakaretamiz tavırlarla keyfi bir şekilde hareket etmekte

olduğu hususunda şikâyette bulunmuştum. Birçok defalar hükümet dairelerinde ve bilhassa

dışişleri bakanlığında Türk memurlarına farklı muamele yapılmış ve bu memurlar bir tarafa

itilerek kendi statülerine uygun herhangi bir vazifeyi ifa etmekten men edilmişlerdir. Bu

186

durumu düzeltmek için gereken tedbirleri almayı reddettiniz. Cumhuriyetin ömrü sırasında

Anayasa ile ilgili olarak üç önemli buhran meydana gelmiştir. Bunlar: “Vergi kanunları,

belediyeler ve Kıbrıs ordusu ile ilgilidir.” Dr. Küçük bu mektubunda söz konusu noktaları

teker teker ele almaktadır. Sayın Başbakan, uzun olduğu için dosyalarda muhafaza edilmek

üzere mektubu sekreterliğe vermek uygun olacaktır.187

Mektup şu şekilde sona ermektedir. “Kıbrıs’ın bağımsızlığa kavuşmasından bu yana

karşılaştığımız problemlerin hallinde sizlerin takındığı ve benim takındığım tavırlar arasındaki

farkı belirtmeden mektubuma son vermek istiyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, Türklere

karşı nefret besleyerek barış ve dostluk içinde birlikte yaşama ümitlerini mahvetmek için siz

elinizden gelen bütün gayreti sarf ederken, ben, bildiğiniz veçhile Anayasa’yı ayakta tutmak

ve iki cemaatin birlikte yaşayarak müreffeh olabilecekleri şartları yaratmak için elimden gelen

gayreti esirgemedim. Sizi mantık ve iyi niyet yoluna getirebilmek amacıyla 22 Ağustos 1963

tarihinde size gönderdiğim mektuptan burada iktibas etmek yerinde olacaktır. Şüphesiz ki

ekselansınız da müdrik olduğu gibi anlaşmaların feshi ve Anayasa’nın tek taraflı olarak tadili

için açılan kampanya, son zamanlarda, öyle bir hal almıştır ki, huzursuzluk, emniyetsizlik,

itimatsızlık ve düşmanlık hislerinin süratle yayılmasından endişe duymamak artık imkânsız

olmuştur. Bunun neticesi olarak, Anayasa buhranı son haddine varmış ve bundan dolayı

memleketin felaket uçurumuna yuvarlanması tehlikesi baş göstermiştir. Bu ahval tahtında,

böyle bir kampanyaya son vermeniz için ekselansınıza tekrar müracaatta bulunmak zorunda

kalıyorum. Bu mesele ile ilgili olarak, şimdiye kadar yapılan birçok şeylere rağmen mantığın

galebe çalarak, sonunda Kıbrıs’ı keşmekeş, anarşi ve felakete düşürmekten kurtarmanın

mümkün olacağını belirtmek isterim. Ekselansınızın meşruti nizamının kurulmasına engel

olan plan ve niyetlerden vazgeçerek, Kıbrıs’ı tehdit etmekte olan tehlikeyi önleyeceğini

samimiyetle ümit ederim. Burada şunu da önemle belirtmek isterim ki, Türkler, anlaşma ve

Anayasa maddelerine tamamen uygun olarak, iki cemaat arasında mevcut olan bazı

ihtilafların haline taraftardırlar.”188

(İmza: Dr. FAZIL KÜÇÜK)

Sayın Başkan, Türk tutumu işte buydu, fakat Kıbrıslı Rum propaganda makinesi,

bütün huzursuzluğun kökünün, Anayasa’nın kabili tatbik olmadığı noktasında bulunduğuna

187

188

bütün dünyayı inandırmaya yöneltildi. Bütün Türk hakları ortadan kaldırılır ve Türkler

Rumların insafında yaşamayı kabul edecek basit bir azınlık durumuna indirilirse her şey

düzelecekti. Başpiskopos Makarios halkına hâlihazır rejimi Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını

sağlamakta kullanacağını söylerken, öte yandan bize de bütün haklarımızın teslimi için

kendisine yardımcı olmamızı söylemekteydi. Biz de kendisinden Anayasa’yı uygulamaya

teşebbüs etmesini istedik. “Bu teşebbüs sonunda, uygulanamayan kısımlar olduğu görülürse

bunları incelemek için hiç şüphesiz sizinle masa başına oturmaya hazırız, fakat bunları

uygulamaya teşebbüs etmeksizin, uygulanamaz, bunun için kabul edemeyiz diyerek bize dikte

ettirmeyiniz” dedik. “Bunu iyi niyetle ispat etmelisiniz” dedik. Fakat bunu ispat edecek iyi

niyete sahip değildi. Anayasa’yı değiştirmekten bir maksadı vardı. Antlaşmaları ortadan

kaldırmak ve böylece Enosis için serbestçe harekete geçmek. Başpiskopos’un EOKA’cı

başkanı içişleri bakanı, Polis Tedhiş Teşkilatı EOKA’nın metotlarına göre organize etti. Rum

gençliği kendi himayesi altında kanunsuz olarak silahlandırılarak eğitime tabi tutuldu.

Kıbrıs’ta silah, güvenlik ve düzenden sorumlu bir şahıs olan içişleri bakanı 29 Temmuz

1963’te şu konuşmayı yapmıştı: “Gözlerimiz daima hürriyet sembolü olan buna çevrilmiş

olarak, bize kötü muamele yapanlara medeniyet ve kuvvetimizi gösterdik. Vicdanımızı

muhtemel her türlü baskından uzak tutarak biz daima sökülmez arzumuza bağlı kaldık. Bu

ülke daima Yunan olmuş ve Yunan kalacaktır. Kader, yok olmamıza sebep olsa bile, Kıbrıs

bize daima Yunanistan’ı hatırlatacaktır. Eski anıtlarımız Yunanistan’ın bir delili olacaktır.

Yunan ruhu ve kahramanlığı kanla sulanmış bu topraklardan fışkıracaktır. Halkımıza karşı

olan sorumluluklarımızı müdrik olarak ve hakka davetine dayanarak, Kıbrıs Rum halkının

milli emellerinin ve rüyalarının tahakkuku için tereddütsüz ve azimli olarak ileriye doğru

mücadele edeceğiz.”

Uzlaştırıcı bir anlaşmaya varmak için antlaşmalar gereğince terk edildiğini sandığımız

bütün bu şeyler işte böylece Sayın Başkan, devam ettirildi, en sorumlu kişiler tarafından

yürütüldü. Bu durum karşısında biz kendimizi nasıl emniyette hissedebilirdik? Nasıl huzur

içinde olabilirdik?

1963 Martında Başpiskopos Makarios, 1964 yılının bir karar yılı olacağını açıkça

söylemişti. 1963’te yüksek Anayasa Mahkemesi’nin Alman başkanını istifaya mecbur etmişti.

Çünkü bu devletler hukuki profesörü, Rum diktası ile Türkler aleyhine hüküm vermeyi

reddetmişti. Kendi kanun ve vicdanını seçti. Bu, Rumlar için kazanç değildi. Ona göre şartlar

yaratıldı ve başkan istifaya mecbur edildi.

Profesör Frosthoff 27 Aralık 1963’te Associate Press Ajansının Heilderberg’teki

muhabirine verdiği mülakatta kısaca şunları söylemiştir: “Kıbrıs hükümeti, 5 yıl müddetle

Anayasa’ya sadık kalmış olsaydı problemlerin çoğu halledilmiş olacaktı. Bunu defalarca

Makarios’a söyledim.” Sayın Başkan Kıbrıs hükümetinin Anayasa’ya sadık kalmaya hiç de

niyeti yoktu. Çünkü Anayasa’ya sadık kalsaydı itimat, anlayış ve dostluk yer alacak ve halk

normal bir hayat sürmeye başlayacaktı. Hâlbuki Makarios’un isteği bu değildi. O halkın

ayrılması ve anlaşmaları bozma siyasetine alet olmaları için yok diğerinden şüphe etmesini

istiyordu.

İşte Sayın Başkan önceden tespit edilmiş bu siyasetin bir neticesi olarak Kıbrıslı

Türklerin üzerindeki polis baskısı gün geçtikçe arttı. Kanunsuz araştırmalar her gün yer

almaya başladı. Bu durum pek tabii olarak nefret hisleri uyandırdı. Rumlar son üç yıl içinde

müteaddit defalar Türkleri tahrik ederek, Rumlara saldırtmaya ve böylece bütün güçleri ile

bize yüklenmek için mazeret yaratmaya çalıştılar. Biz bu tuzağa düşmedik. Onlar da bunu

anladılar. Böylece 21 Aralık 1963’te aradıkları mazereti kendileri yarattılar. O akşam evine

dönmekte olan bir Türk ailesi silahlı Rum gençleri tarafından durduruldu.189 Hüviyetlerini

açıklamayan bu gençler polis olduklarını iddia ettiler ve içişleri bakanının hizmetinde

olduklarını söylediler. Kafilede bulunan Türk kadın ve erkekleri silah tehdidi altında

yoklamaya teşebbüs ettiler. Kadınlar bunu reddetti. Ve yoklanmaları gerekiyorsa polis

istasyonuna götürülmelerini istedi. Gürültüyü işitenler hadise mahalline toplanmaya başladı.

Takriben 15 kişi oraya toplanmış ve bu arada üniforma giyen iki Rum polis subayı halk

üzerine ateş açmaya başlamıştır. Açılan ateş sonucu bir Türk erkeği ve bir Türk kadını

öldürülmüş ve beş Türk’te yaralanmıştır. Biz bunu alelade bir zabıta vakası olarak tutmak ve

mahalli bir olay olarak göstermek için elden geleni yaptık. Fakat Kıbrıs hükümeti bununla

tatmin olmadı. Bütün Rum polisleri, polis merkezine çağrılarak silahlandırıldı. Türklere hiçbir

silah verilmedi ve ertesi günü Dr. Küçük ile Kıbrıs Radyosu’ndan halkı itidal ve

soğukkanlılığa davet etmek için yapmak istediğimiz yayın aynı bakanlık tarafından

reddedildi.

Bize sadece polis bildirilerinin yayınlanacağı söylendi. Çok geçmeden bu bildirilerin

ne mahiyette olduğunu öğrendik. Akşama doğru dünyaya Lefkoşa Türk bölgesinde isyan

çıktığını emniyet kuvvetlerinin ayaklanmayı bastırmak için faaliyete geçtiğini ilan etmeye

başladılar. Hakikatte biz Rum polisler ve varlıklarından o güne kadar haberdar

bulunmadığımız özel Rum orduları tarafından muhasara edilmiştik. Bize karşı ağır makineli

ve otomatik silahlarla hücuma geçirilmişti. Ertesi günü Dr. Küçük’ün Türk Cemaatini

soğukkanlılığa davet eden ve cemaata ateşin kesildiğini bildiren bir radyo konuşması yapması

189

sağlandı. Bu konuşmayı ihtiva eden şerit Rumlar tarafından alınıp götürülerek defalarca

Kıbrıs Radyosu’ndan yayınlanmış ve Lefkoşa bölgesinde ateş devam ederken her şeyin

sükûnet içinde olduğu intibası yaratılmak istenmiştir. Bu durumdan da istifade edilerek

Lefkoşa’ya gelmek cesaretini gösteren Türkler öldürülmüş veya rehine olarak alınmıştır.

Maruz kaldığımız dehşet üzerinde daha fazla durmayacağım. 5 gün 5 gece dış dünya

ile irtibatımız olmadı. Başkan Yardımcısı Dr.Küçük’ün de dâhil bütün telefonlarımız kesildi.

Kıbrıs Radyosu Rumların elinde bulunduğu için bu radyodan memlekete bir ayaklanma

mevcut olduğu ve bu ayaklanmayı bastırmaya çalıştıklarına dair devamlı surette bültenler

yayınladılar. Telsiz de ellerinde olduğundan yabancı muhabirler de hakiki durumdan haberdar

edilmedi. Tamamıyla muhasara altına alınmış ve dış dünya ile irtibatımız kesilmişti. Sayın

başkan, Garanti Antlaşması üzerine ısrar etmemizi herhalde takdir edeceksiniz. Hayatımızı

kurtaran bu antlaşmadır. Binlerce Türk’ün sağ kalıp bu konseye ümitle bakmasını sağlayan bu

antlaşmadır. Türk Alayı’nın kampını terk etmesi hakkında birçok şikâyetler yapılmıştır. Bir

gerçektir ki bir tek kuşun bile sıkmadan bu Alay mensupları kampı terk ettiği zaman Yunan

alayı da başka bir istikametten harekete geçerek havaalanını ve Rum kesiminin diğer

bölgelerini kontrol altına almıştır.190

Türk askeri Ada’ya nizam ve asayiş idame etme maksadıyla gönderilmişlerdi. Bunlar

bu vazifeyi bir tek kurşun bile kullanmadan ifa ettiler. Bu arada memlekete İngiliz askerleri

geldi ve her iki Alay’ı da idaresi altına aldı. Bunlar, hakikaten takdire şayan bir iş

yapmaktadırlar. Ada’da sağduyunun hâkim olması ve asayişin idamesi için müttefikler arası

işbirliği yapılmıştır. Kanaatimce burada bulunmamızdan güdülen maksat anlaşmalan

değiştirerek sonradan kendi emellerimiz için kullanacağımız şartlar üzerine ısrar etmek

değildir. Kıbrısta barış isteyen ve kan dökülmemesini arzulayan bütün Türk ve Rumlar bu

mesele üzerinde bir karar alınması için konseye ümit bağlamışlardır. Bu mesele müzakere

edilirken önemli bir noktanın konsey tarafından iyice anlaşılmasını rica ederim. Bu çarpışına

sırasında insanlar ölebilir. Masum ve silahsız insanların çarpışmalarda ölmesi olağandır. Ve bu

kolayca anlaşılabilen bir husustur. Fakat Kıbrıs’ta kadın ve çocuklar kendi evlerinde kahpece

öldürülmüşlerdir. Ayrıca Kıbrıs’ta 700 kişi de sözde emniyet kuvvetleri tarafından rehine

olarak tutulmuştur. Yanımda Rumların yayınladığı 3 Ocak 1964 tarihli Cyprus Today isimli

dergi bulunmaktadır.

Rum Cemaat Meclisi tarafından yayınlanan bu derginin 13 üncü paragrafında rehineler

meselesi bahsinde Yorgacis’e atfen şöyle denilmektedir: ‘Türk liderleri Kıbrıs Cumhurbaşkanı

190

tarafından şiddetli çarpışmaların cereyan ettiği bölgelerde ikamet eden 700 Türk’ün

evlerinden alınarak salim bölgelerdeki Rum okullarına götürüldüğü hakkında haberdar

edilmiştir.

Sayın başkan, yanlarında takriben 700 kişi bulunduğuna dair bilgi bize Ateşkes

Anlaşmasından sonra verilmiştir. Biz bunların serbest bırakılmasını istediğimiz zaman onlar

bize, bu 700 kişinin selamet içinde olmaları için alınmış olduklarım söylediler. Ve daha sonra

serbest bıraktıklarını bildirdiler. Geriye sadece 534 Türk döndü. Diğerlerinin ne olduğunu

sorduğumuz zaman başka yok elimizde olanlar bunlardı dediler. Fakat bu rehinelerden

bazılarının sıraya dizilerek vurulduğunu gören İngiliz şahitlerimiz vardır. Aralarında

elbiseleriyle birlikte kadın ve çocuklar bulunan bazıları daha sonra toplu halde mezarlarda

bulundu. Rehine sayısının takriben 700 olduğuna dair bu resmi bir teyittir. Bunlar sorumlu bir

güvenlik kuvveti olsalardı, esir ettikleri halkın ne kadar olduğunu derhal bilmeleri ve takribi

sayılar vermemeleri gerekirdi.

Kayıp şahıslara ne olduğunu hala soruyoruz. Esir ettikleri 700 kişinin hepsini iade

ettikleri noktasında ısrar etmeleri beyhudedir. Çünkü yalnız 700 kişi değil, evlerine

dönmeyen, bulunmayan ve ortadan kaybolan kimseler de vardır. Bunların aileleri, hiç olmazsa

mezarlarının nerede olduğunu insanlık adına bilmek hakkına sahiptirler. Hastaneden

kaldırdıkları hasta Türkler ortadan kaybolmuştur. Mezarların nerede olduğunu öğrenmek

istiyoruz. İnsanlık adına buna hakkımız vardır. Bu Güvenlik Konseyi ‘nin işi değildir. Fakat

huzurunuzdaki konunun özrüdür, çünkü Sayın Başkan, bu antlaşmalar üzerinde neden ısrar

ettiğimizi anlayacaksınız. Bunlar olmaksızın biz yok olacağız.

Ateşkes Anlaşmasından ve yabancı muhabirlerin Türk kesimine girerek dehşeti

dünyaya duyurmasından sonra Lefkoşa’da başka çarpışmalar olmamıştır. Fakat 700 kişinin ve

Rum kesimlerini terk eden başkalarının evlerinin, yangına verilerek veya buldozerle

tamamıyla tahrip edilmesi çok önemlidir.

Bu Kıbrıs’ın her tarafında yer almıştır. Her nereden Türkler kaçmak zorunda kalmışsa

evleri ya yıkılmış veya yakılmıştır.191

Bize verilen mesaj, Sayın Başkan, işte budur

“Arzumuza boyun eğmek mecburiyetindesiniz veya şayet karşı gelirseniz öleceksiniz

veya bu Ada’dan ebediyen ayrılacaksınız” Kıbrıs’ta bizim için yer yoktur. Bunun arkasında

kimdir? Bunu söyleyemem, fakat bugün iktidarı ve silahı elinde tutan ve uzun müddet aynı

şekilde hareket edecek olan insanların mantalitesi işte budur.

191

Bunun üzerine, bizi bu insanların tamamen merhametine bırakacak bir karar kabul

edecek misiniz? Çünkü ileri sürülüyor ki, Kıbrıs hükümetinin kabul edebileceği bir kararın

geçebilmesi için Kıbrıs’ın toprak bütünlüğünden ve bağımsızlığından bahsedilmesi lazımdır.

Türkler Garanti Antlaşması’na çok önem verdiklerinden, dürüst ve makul görünebilmek için,

“Garanti Antlaşmasından da biraz bahsedelim” diyorlar. Ayrıca, Garanti Antlaşmasından hiç

bahsedilmemesi fakat Türklerin kendilerini emniyette hissedebilmeleri için de Kıbrıs’a

Birleşmiş Milletler Kuvvetleri gönderilmesini ileri sürüyorlar. Öte yandan Güvenlik

Konseyi’nin Kıbrıs’ın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü koruyacak bir karar kabul

edilmesini istiyorlar. Sayın Başkan, Bizim telakkimize göre demokratik sistem şudur:

Birleşmiş Milletler Kuvvetleri, üç aylık bir süre için Kıbrıs’a gidecektir. Fakat onların gizli

tutmayarak açıkça belirttikleri gibi, onlara Garanti Antlaşmasının muteber olmadığı şeklinde

tefsir etmeye fırsat verecek bir karar onlar nezdinde devamlı surette muteber sayılacaktır.

Sayın Başkan, Bizim kanaatimize göre, onlar silahlı çetecilere, üç aylık bir süre için silah

kullanmamalarını emredeceklerdir. Bu müddet geçince Birleşmiş Milletler Kuvvetleri Ada’yı

terk edecekler ve Güvenlik Konseyi’nden bir karar bulunduğunu ileri süreceklerdir. Bunun

neticesi olarak istedikleri şekilde bizimle uğraşacaklardır. Siz benim şüphe edici bir kimse

olduğumu söyleyebilirsiniz. Ben bu olaylardan önce de şüphe edici bir şahıs sayılabilirdim.

Fakat Sayın Başkan, ben son günlerde gördüklerimi söylüyorum.

Geçen gün Kiprianu, Kıbrıs’ta her şeyin normal olduğunu ve Rumlarla Türklerin barışı

muhafaza edeceklerine dair deklarasyon imzaladıklarını söyledi: Halbuki benim Dr.

Küçük’ten aldığım bilgiye göre, Türkler hala muhasara altındalar. Türkler bazı yerlerde

yiyeceksiz ve bazı yerlerde de ilaçsız kalmışlardır. Hiç bir kimse işine gidememektedir ve

Türkler için hayat tamamı ile durmuştur. Bazı küçük bölgelerde herkes işine devam

edebilmekte ise de asıl mesele bu değildir. Kanaatimce asıl mesele bizim hür insanlar olarak

400 yıldan beridir yaşamakta olduğumuz topraklar üzerinde insanlık şerefine yaraşır bir

şekilde yaşayıp yaşayamayacağı m izdir. 400 yıldan beri hiç bir zaman bir azınlık muamelesi

görmemiş olan bizler, Kıbrıslı Rumların merhametine mi terk edileceğiz?192

Sırf bizi öldürdüler diye eşit pazarlığımızda aldatılacak mıyız? Bugün huzurunuzda

bulunan başlıca konu budur. Ve unutmamalıyız ki Rumlar Taksim’den Türk’de Rum

haksızlığından ve Yunanistan ile ilhaktan korktukları içindir ki, bu garantiler Anayasa’ya dâhil

edilmiştir. Bu garantiler Anayasa’dan çıkarılırsa, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını imkân dışı

edecek bir makam kalmayacaktır. Bu imkân dışı edilemez. Onlar gelin başka bir antlaşma

192

yapalım diyebilir. Fakat antlaşmaları imzaladıktan birkaç gün sonra tanımama yoluna giden

bu insanlar bizi tatmin edemezler. Bu garantilere rağmen biz diskriminasyona uğradık,

izzetinefsimiz rencide edildi ve nihayet can ve mal kaybına uğradık. Ve şimdi sizden, bu

insanlara bütün bunlar için bravo, aferin, demenizi istiyorum. Onlar da sizden, antlaşmaların

muteber olmadığını ileri sürebilmek için sizden açıkça müsaade istemektedirler. Bu hayal ile

Türklere boyun eğdirmeye devam edecekler. Anayasa ‘daki haklarımızı alacaklar ve

gerekirse yeniden şiddete başvuracaklardır. Bunların değiştirilmesi gerekli ise bu ancak

münakaşa yoluyla ve karşı tarafı kendi görüşünüzü anlamasını sağlamak suretiyle yapılabilir,

öldürmekle ve katliamla yapılamaz. Bu yol ile değiştirilemez.

Konuşmasına son vermeden önce, sizin için, benim için ve cemaatim için çok değerli

olan, bu kadar uzun vaktinizi işgal ettiğimden ötürü özür diler ve Sypros Kiprianu’nun ele

aldığı bir iki noktaya cevap vermek istiyorum:

Kiprianu, Londra Konferansımdan bu yana elinde bazı gizli ve esrarengiz vesikalar

saklamakta ve Ada’nın taksimi için Türk liderliği ile Türk hükümeti arasında bir komplo

hazırlandığını şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispat eden bazı vesikalara Kıbrıs Türk

liderliğinin imza koyduğunu ileri sürmektedir. Kiprianu bu vesikalardan bazı parçalar

okumuştur. Londra’da kendisini, halkın bir bütün olarak okuması için bunları ibraz etmeye,

eline geçtiğinde bunların kimin tasarrufunda bulunduğunu, bunları kendisine kimin verdiğini,

ne zaman ele geçirdiğini, üzerinde kimlerin imzası bulunduğunu ispat etmeye davet ettim.

Vesikalar müzakere edilmezden önce bütün bu hususlar ispat edilmelidir. Kendilerine meydan

okuduğum halde, bu vesikaları ortaya çıkarmadılar. Sayın Başkan, şimdi tekrar meydan

okuyorum. Eğer onlar, bu vesikaları olaylardan önce ele geçirmişlerse, sorumlu hükümet

olarak üzerlerine düşen vazifeyi yaparak bu kimselere karşı harekete geçmeleri lazımdı.

Kanaatimce Londra’da da ileri sürdükleri gibi, bu vesikaları olaylardan sonra ele

geçirmişlerse,, bunları nerede ve nasıl ele geçirdiklerini açıklamalıdırlar. Bunları açıkça ortaya

koyarak ispat etmeli ve ondan sonra reaksiyon göstermelidirler. Hakikatler, bu vesikaların

doğru olmadığını ispat ediyor. Kıbrıs’taki Türk liderliği, Türkiye’deki liderlerle birlikte

taksim için bir komplo kurmuşsallardı, Kıbrıs’ta iki ay devam eden çarpışmalar bu şekilde

sona ermeyecekti. Türklerin çoğu av tüfekleri ile Rumların hepsi ise tepeden tırnağa kadar

silahlanmış bulunmaktadır. Türkler, Türkiye’den yardım için haykırıyorlar. Türkiye ise, geniş

ölçüde bir katliamın devam ettiğinden, emin oluncaya kadar Kıbrıs’a gelmemekte azimlidir.

Türkiye’nin yaptığı ihtarda bulunmaktan ve garantör devletleri işbirliğine davet etmekten

başka bir şey değildir. Bu hakikatler, Kıbrıs Türk liderliği ve Türkiye hükümeti arasında bir

komplo bulunduğunu ispat eder mi? Anlaşmaları, herhangi bir şekilde ve gerekirse cinayete

tevessül etmek suretiyle Kıbrıs’ta bozmak isteyen yalnız bir taraf vardı. Bu taraf, davasını

ispat etmiştir. Ve huzurunuzda bulunan dava da budur.

Sayın Başkan, bana Konseyde konuşma imkânı verdiğinizden dolayı size bütün

kalbimle teşekkür ederim. Türk görüşünü Konseyde aksettirmek için elimden geleni yaptım.

Bana karşı göstermiş olduğunuz tahammül ve nezakete teşekkür ederim. Bu benim için ve

ümit ederim ki cemaatim için iyi bir kazanç olmuştur. Sözlerimin kararlarınız üzerinde tesirli

olacağına inanıyorum. Size bir kere daha teşekkür ederim.193

C. JOHNSON’UN MEKTUBUNUN TAM METNİ

A.B.D. Başkanı Johnson meşhur mektubunda şöyle diyor:

“Sayın Bay Başkan,

Türkiye hükümetinin, Kıbrıs’ın bir kısmını askeri kuvvetle işgal etmek üzere

müdahalede bulunmaya karar vermeyi tasarladığı hakkında Büyükelçi Hare vasıtasıyla

dışişleri bakanlığından aldığım haber beni ciddi surette endişeye sevk etmektedir. En dostane

ve en açık şekilde belirtmek isterim ki, geniş çapta neticeler tevlit edecek böyle bir hareketin

Türkiye tarafından tasvip edilmesini hükümetimizin bizimle evvelden tam bir istişarede

bulunmak lütfünde taahhüdüyle kabili telif addetmiyorum.

Büyükelçi Hare görüşlerimi Öğrenmek üzere kararınızı birkaç saat tehir etmiş

olduğunuzu bana bildirdi. Yıllar boyunca Türkiye’yi en sağlam şekilde desteklediğini ispat

etmiş olan Amerika gibi bir müttefikin bu şekilde neticeleri olan tek taraflı bir kararla karşı

karşıya bırakılmasının hükümetiniz bakımından doğru olduğuna hakikaten inanıp

inanmadığınızı sizden sormak isterim. Böyle bir harekete tevessül etmeden önce Birleşik

Amerika Devletleriyle istişarede bulunmak mesuliyetini tam kabul etmenizi rica etmek

mecburiyetindeyim.

1960 Garanti Anlaşması ahkâmı gereğince böyle bir müdahalenin caiz olduğu

kanaatinde bulunduğunuz intibaındayım. Ayrıca anlaşma, teminatçı devletler arasında

istişare imkânlarının hiçbir şekilde tüketilmediği ve dolayısıyla tek taraflı harekete geçmek

hakkının kabili itibar olmadığı kanaatindedir.

Diğer taraftan Bay Başkan, NATO vecibelerine de dikkat nazarınızı celbetmek

mecburiyetindeyim. Kıbrıs’a vaki olan Türk müdahalesinin Türk-Yunan kuvvetleri arasında

askeri çatışmaya neden olacağı hususunda zihninizde en ufak bir tereddüt olmamalıdır.

193

Dışişleri Bakanı Rusk, Lahey’de yapılan son NATO Bakanlar Konseyi toplantısında Türkiye

ile Yunanistan arasında bir harbin, kelimenin tam anlamıyla düşünülmemesi ve telakki

edilmemesi gerektiğini beyan etmiştir. NATO’ya iltihak esas itibariyle NATO memleketlerinin

birbirleriyle harp etmeyeceklerini kabul etmek demektir. Almanya ve Fransa NATO’da

müttefik olmakla yüzyıllık husumet ve düşmanlıklarını gömmüşlerdir. Aynı şeyi Yunanistan ve

Türkiye’den de beklemek lazımdır. Ayrıca Türkiye tarafından Kıbrıs’a yapılacak askeri

müdahale Sovyetler Birliği’nin aynı şekilde müdahalesine yol açabilir. NATO

müttefiklerimizin tam bir rıza ve muvafakatleri olmadan Türkiye’nin girişeceği bir hareket

neticesinde ortaya çıkacak Sovyetler müdahalesine karşı Türkiye’yi müdafaa etmek

mükellefiyetleri olup olmadığını müzakere etmek fırsatını bulmamış olduklarını takdir

buyuracağınız kanaatindeyim.

Diğer taraftan Bay Başkan, bir B.M. üyesi olarak Türkiye’nin vecibeleri dolayısıyla

endişe duymaktayım. B.M. Ada’da sulhu korumak için kuvvet göndermiştir. Bu kuvvetin

vazifesi zor olmuştu. Fakat geçen son bir hafta zarfında Ada’da şiddet hareketlerinin

azaltılmasında yavaş yavaş muvaffak olmuşlardır. B.M. arabulucusu ancak vazifesini ikmal

edememiştir. Hiç şüphem yoktur ki B.M. üyelerinin çoğunluğu B.M. gayretlerini baltalayacak

olan bu zor meseleye B.M. tarafından makul ve barışçı bir hal tarzı bulunmasına yardım

edecek herhangi bir ümidi yıkacak olan Türkiye’nin tek taraflı hareketine en sert şekilde tepki

gösterecektir.

Aynı zamanda Bay Başkan, askeri yardım sahasında Türkiye ile Birleşik Devletler

arasında mevcut iki taraflı anlaşmaya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile aramızda

bulunan askeri yardımın veriliş maksatlarından gayri gayelerde kullanılması için

hükümetinizin Amerika’nın muvafakatini alması icap etmektedir. Hükümetiniz bu şartı

tamamen anlamış bulunduğunuzu muhtelif vesilelerle Amerika ‘ya bildirmişti. Mevcut şartlar

altında Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından temin edilmiş olan

askeri malzemenin kullanılmasına Amerika Birleşik Devletleri’nin muvafakat edemeyeceğini

size bütün samimiyetimle ifade etmek isterim. Mutasavver Türk hareketinin fiili neticelerine

gelince, böyle bir hareketin Kıbrıs Ada’sı üzerinde 10 binlerce Kıbrıslı Türk’ün katledilmesine

yol açabileceği keyfiyetine en dostane bir şekilde dikkatinizi çekmek mecburiyetini

hissediyorum. Tarafınızdan böyle bir harekete tevessül edilmesi, infiali mucip olacak ve

girişebileceğiniz askeri hareketin himaye etmeye çalıştığınız Türk halkının toptan imhasını

önlemeye yeter derecede müessir olması imkânsız olacaktır. B.M. kuvvetlerinin mevcudiyeti de

böyle bir faciayı önleyemez.

Sözlerimi pek fazla sert bulabilir ve bizim Kıbrıs meselesine de Türkiye’nin girişimne

karşı yabancı olduğumuzu düşünebilirsiniz. Durumun böyle olmadığına sizi temin etmek

istiyorum. Gerek açıkça ve gerek özel olarak Kıbrıslı Türkler’in emniyetini sağlamakta ve

Kıbrıs meselesinin son hal tarzının konu ile doğrudan doğruya ilgili tarafların imzasına

dayanması hususu üzerinde ısrar etmekte gayret gösterdik. Amerika Birleşik Devletleri’nin

sizin lehinizde yeter derecede faaliyet sarf etmediği fikrini taşımanız mümkündür. Fakat

herhalde bilirsiniz, politikamız Atina’da en sert şekilde infiale yol açmış, bizim aleyhimizde

orada nümayişler yapımlı; Amerika Birleşik Devletleriyle Makarios arasında fikir

münakaşası da meydana çıkmıştır.

Daha birkaç hafta önce yaptığımız görüşme sırasında dışişleri bakanınıza söylediğim

gibi Türkiye ile olan ilişkilerimize büyük değer veriyoruz. Sizi kendisiyle temel olarak

menfaatlerimiz olan büyük bir müttefik addediyoruz. Sizin güvenlik ve refahınız Amerika halkı

için ciddi bir alaka mevzu olagelmiştir. Ve bu alakanın sembolik şekil/eri gösterilmiştir. Siz ve

biz komünist dünyasının ihtiraslarına karşı koymak üzere birlikte boğuştuk. Bu tesanüt bizim

için büyük bir mana taşımaktadır. Ve bunun hükümetimiz ve halkımız için de aynı derecede bir

mana taşıdığını ümit ederiz.

Kıbrıs ile ilgili olarak Türk Cemaatini tehlikeye maruz bırakacak herhangi bir hal

tarzını desteklemeyi düşünmeyiz. Son bir çözüm yolu bulmaya muvaffak olmadık. Çünkü

bunun dünyadaki en kritik meselelerden biri olduğu aşikârdır. Fakat Türkiye ve Kıbrıs

Türklernin menfaatleri konusunda ciddi şekilde alakadar olduğumuz ve daima alakadar

olacağımız hususunda sizi temin etmek isterim.

Nihayet Bay Başkan, en ciddi meseleyi harp mı sulh mu meselesini vazetmiş

bulunuyoruz. Bu mesele/er Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında iki taraflı

münasebetlerin çok ötesine giden meselelerdir.

Bunlar sadece Türkiye ile Yunanistan arasında bir harbi muhakkak olarak tevlit

etmekle kalmayacak, fakat Kıbrıs’a tek taraflı bir müdahalenin doğuracağı önceden

kestirilemeyen neticeler sebebiyle daha geniş çapta muhasamata yol açacaktır.

Sizin Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı olarak mesuliyetleriniz var. Benim de

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak mesuliyet/erim vardır. Bu sebepten en dostane bir

şekilde size şunu belirtmek isterim ki, bizimle gereken ve geniş bir şekilde istişare etmeksizin

yapacağınız tek taraflı böyle bir harekete tevessül etmeyeceğinize dair bana teminat

vermediğiniz takdirde meselenin gizli tutulması hususunda Büyükelçi Hare’a vaki talebinizi

kabul etmeyecek, NATO Konseyi ile BM Güvenlik Konseyi’ni acilen toplantıya çağırmak

mecburiyetinde kalacağım.

Bu mesele hakkında sizinle şahsen görüşebilmemizin mümkün olmasını isterdim.

Maatteessüf mevcut Anayasa hükümlerinin icabı dolayısıyla Birleşik Amerika’dan

ayrılamamaktayım. Teferruatlı müzakereler için siz buraya gelebilirseniz, bunu memnuniyetle

karşılarım. Gene barış ve Kıbrıs meselesinin aklı selim ve sulh yoluyla halli hususunda siz ve

ben çok ağır mesuliyetler taşımakta olduğumuzu hissediyorum. Bu itibarla aramızda en geniş,

en samimi istişarelerde bulununca sizin meslektaşlarınızın tasarladığı her türlü kararı geri

bırakmanızı bilhassa rica ederim.”194

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı

LYNDON B. JOHNSON

Türkiye’nin Johnson mektubuna verdiği cevap, yumuşak olmuştur. İnönü cevabında,

Türkiye’nin bir gün Kıbrıs’a askeri müdahale zorunluluğunda bırakılırsa bunu tamamıyla

Milletlerarası Andlaşmaların hükümlerine ve gayelerine uygun olarak yapılacağını Türk

Hükümeti’nin müdahale kararını ertelemesinin “Garanti Andlaşması’nın 4. maddesinin

Türkiye’ye tanıdığı haklara hiçbir suretle halel getirmediğini”195 belirtmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri Başkan Johnson’un devreye girmesiyle Türkiye’nin

Kıbrıs’a müdahalesi önlenmiştir ama Rum saldırıları önlenmemiştir. Hemen hemen her gün,

bir Türk köyü ateşe veriliyor, savunmasız ve masum Türkler yollardan alınıyor, Rumların

Türk bölgeleri etrafında kurdukları utanç barikatlarında akla sığmayan muameleye tabi

tutuluyorlardı. 1964 yılının son dört ayı içerisinde 26 Türk şehit edildi, 53 Türk vurularak

194

195

yaralandı, yüzlerce Türk evi yakılıp yıkıldı ve yağmalandı. Hemen hemen her gün Türk köy

ve mahallelerine silahlı saldırıda bulunuldu.

Rumlar, Türklere yönettiği bu silahlı saldırılar yanında Türk bölgelerine tam bir

ekonomik abluka uyguladı. “Rum yönetimi 1 Mart 1965 tarihli bir kararı ile 38 çeşit eşyanın

Türk bölgelerine girişini yasakladı”. Bu eşyalar arasında çimento, kum, çakıl, demir, yünlü

elbiseler, lastikler, yangın söndürme cihazları, tel, petrol, oto yedek parçaları da bulunuyordu.

Rumların Türk Halkına uyguladığı ekonomik abluka B.M. Genel Sekreteri’nin 10.9.1964

tarih, 8/5950 sayılı raporun 222 paragrafındaki “Kıbrıs Türk Toplumuna karşı bazı hallerde

tam bir abluka şiddetinde uygulanan ekonomik kısıtlamalar, Kıbrıs Hükümeti’nin muhtemel

bir çözümü empoze etmek için askeri harekât yerine ekonomik baskı kullanmakta olduğunu

göstermektedir”196 ifadeleri ile teyit edildi. Ancak Birleşmiş Milletler bu ablukanın

kaldırılmasında etkili olamadı.

D. TÜRK BARIŞ HAREKÂTINA KATILAN TÜRK GENERALLERİ

Nurettin Ersin: Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korgeneral

Bedrettin Demirel: 30 Ağustos 1974’ten sonra, Korgeneral olarak Barış Kuvvetleri

Komutanlığına getirildi.

Fazıl Osman Polat: Tümgeneral

Fethi Aktan: Tümgeneral

Sabri Demirbağ: Bolu Komando Tugayı Komutanı, Tümgeneral.

Adnan Doğu: Tuğgeneral-Hava İndirme Tugayı Komutanı. Hava jndirme Tugayını, 2nci

Harekât öncesinde Sabri Evren’den devralmıştı.

Hakkı Borataş: Tuğgeneral-Vali.

Süleyman Tuncer: Tuğgeneral-Çıkartma Birlikleri ve Amfibi Komutanı.

E. KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI ŞEHİTLERİ

196

1. Piyade Albay İbrahim Karaoğlanoğlu

2. Piyade Binbaşı Bünyamin Kasap

3. Piyade Kıdemli Yüzbaşı Sami Akbulut

4. Piyade Kıdemli Yüzbaşı Tuncer Güngör

5. Piyade Kıdemli Yüzbaşı Dursun Özsaraç

6. Piyade Üsteğmen Nizameddin Songur

7. Piyade Üsteğmen Oğuz Yener

8. Piyade Üsteğmen Nermi Tombul

9. Piyade Üsteğmen Nazmi Saatçi

10. Piyade Üsteğmen Ünal Genç

11. Tank Yüzbaşı Ramiz Turan

12. Tank Kd. Üsteğmen Yavuz Sokullu

13. Tank Üsteğmen Alpay Başaran

14. Tank Üsteğmen Hüseyin Akar

15. Topçu Pilot Albay Fahreddin Aksoy

16. Topçu Pilot Yarbay Selahattin Okbay

17. Topçu Yarbay Refik Cesur

18. Topçu Pilot Yarbay İlhan Akgün

19. Ordudonatım Teğmen Gürkan Işık

20. Tabib Üsteğmen Halil Akçiçek

21. Yedek Piyade Asteğmen İdris Doğan

22. Yedek Piyade Asteğmen Şakir Cezayir

23. Yedek Piyade Asteğmen Şevket Çil

24. Yedek Piyade Asteğmen Sıtkı Toksoy

25. Yedek Piyade Asteğmen Selçuk Ergen

26. Yedek Piyade Asteğmen M.Nafı Kıvanç

27. Yedek Piyade Asteğmen Celal Bekiroğlu

28. Yedek Piyade Asteğmen Mehmet Özel

29. Yedek Piyade Topçu Asteğmen Feyzullah Taşınsoy

30. Yedek Topçu Asteğmen Mustafa Uygur

31. Yedek Tank Asteğmen Ali Yavuz Yüce

32. Piyade Kıdemli Başçavuş Tahsin Yorgun

33. Piyade Kıdemli Başçavuş Kemal Yapar

34. Piyade Başçavuş A. Haydar Saban

35. Piyade Üsçavuş Cemal Yurdumgüzel

36. Piyade Üsçavuş Ramazan Ergin

37. Piyade Astsubay Çavuş Ahmet Pakdemir

38. Piyade Astsubay Çavuş Muammer Karaağaç

39. Piyade Astsubay Çavuş Hicret Akar

40. Piyade Astsubay Çavuş Mehmet Yıldız

41. Piyade Astsubay Çavuş AH Erdemir

42. Piyade Astsubay Çavuş Enver Erol

43. Tank Kıdemli Başçavuş Mehmet Yavuz

44. Tank Kıdemli Başçavuş Mehmet Macit

45. Tank Kıdemli Başçavuş Halim Şahin

46. Tank Üsçavuş Coşkun Tezelli

47. Top Kıdemli Başçavuş Aslan Demircam

48. Muhabere Başçavuş Kadir Gülseren

49. Muhabere Kıdemli Başçavuş Bayram Gümüş

50. İstihkâm Astsubay Çavuş Bahadır Yalçın

51. Sağlık Kıdemli Başçavuş İ.Hakkı Gedik

52. Piyade Eri Necmi Alimanoğlu

53. Piyade Çavuş Hüseyin Zont

54. Piyade Eri Ayçan Aksoy

55. Muhabere Çavuş Zeki Alpsoley

56. Piyade Eri Hasan Alkan

57. Piyade Eri M.Ali Arpa

58. Piyade Eri Nizamettin Aydın

59. Piyade Eri Kaya Afacan

60. Muhabere Eri Ülkü Akbulut

61. Piyade Eri Muharrem Aydın

62. Piyade Eri Hasan Anlatan

63. Piyade Çavuş Ali Alpaslan

64. Piyade Eri Şakir Ağaçkıran

65. Piyade Eri Süleyman Aydınlı

66. Piyade Eri Sıtkı Acar

67. Piyade Eri Ömer Abdal

68. Piyade Eri Mehmet Akdoğan

69. Piyade Eri Abdullah Altındağ

70. Piyade Eri ilyas Aydın

71. Piyade Eri Hüseyin Atıcı

72. Piyade Eri Ahmet Akbaş

73. Piyade Eri Lütfü Araş

74. Piyade Eri Alaaddin Aslan

75. Piyade Onbaşı Duran Akyüz

76. Piyade Onbaşı Ramazan Alim

77. Piyade Çavuş Kamil Alkan

78. Piyade Eri Cemal Altınok

79. Piyade Eri Ahmet Aydemir

80. Piyade Eri Bekir Aktaş

81. Piyade Eri Mevlüt Akça

82. Piyade Eri Mustafa Altınışık

83. Piyade Eri Rıdvan Aktarmaç

84. Piyade Çavuş Mustafa Aydoğdu

85. Piyade Eri Ali Aktaş

86. Piyade Eri Ali Alan

87. Piyade Eri Turan Arda

88. Piyade Eri Mehmet Avcu

89. Piyade Eri Bekir Aktaş

90. Piyade Eri Süleyman Avcı

91. Piyade Eri Muhsin Alptekin

92. Piyade Eri Halil Aslan

93. İstihkâm Eri Doğan Aydın

94. Sıhhiye Onbaşı Hüseyin Aydemir

95. Piyade Eri Ahmet Alçıkaya

96. Piyade Eri Ahmet Aydemir

97. İstihkâm Onbaşı Ali Alay

98. İstihkâm Eri Teslim Aydın

99. İstihkâm Eri Mustafa Ay

100. Piyade Eri Salih Altun

101. Piyade Eri Vahap Akbıyık

102. Top Eri Kadir Akdoğan

103. Piyade Eri Mustafa Bakar

104. Piyade Çavuş Ali Beyoğulları

105. Piyade Eri Osman Bakır

106. Piyade Eri Ali Borçin

107. Piyade Eri Recep Bilge

108.Piyade Eri Fevzi Bingöl

109. Piyade Onbaşı Kamil Balkan

110. İstihkâm Eri Mehmet Buzlusun

111. Piyade Eri Şaban Balaban

112. Tank Eri Sadi Bal

113. Piyade Eri Cafer Bora

114. Piyade Eri Necati Balcı

115. Piyade Eri Mustafa Bingöl

116. Piyade Eri Bahattin Baklavacı

117. Piyade Eri Halil Bulut

118. Piyade Eri Muharrem Bingöl

119. Piyade Eri Süleyman Bayburt

120. Piyade Eri Kemal Balta

121. Piyade Eri Tahsin Bozkurt

122. Piyade Eri Necati Bat

123. Piyade Çavuş Maksut Birinci

124. Piyade Onbaşı Zeynel Bozgeyik

125. Piyade Eri Mustafa Çelik

126. Piyade Onbaşı Salih Cıbır

127. Piyade Eri Naim Çiftçi

128. Piyade Eri Kemal Ceylan

129. Piyade Çavuş Mehmet Ceyhan

130. Piyade Eri Hasan Çelik

131. İstihkâm Eri BAli Cansu

132. Piyade Eri Muharrem Calay

133. Piyade Eri Lütfü Çiftçibaşı

134. Piyade Eri Cemil Çelik

135. Piyade Eri Mehmet Can

136. Piyade Eri Kazım Çalışkan

137. Tank Eri Zekeriya Çetin

138. Piyade Eri Osman Çelik

139. Piyade Eri Mahmut Çamaz

140. Piyade Eri Kasım Çelik

141. Piyade Eri Cemil Çelebi

142. Piyade Eri Yunus Canbaz

143. Sıhh’ıye Eri Namaz Çakmak

144. Muhabere Eri Hüsnü Demirkıran

145. Piyade Eri Mustafa Dinçer

146. Piyade Çavuş Necdet Diler

147. Piyade Eri Alihan Demir

148. Piyade Eri Hüsnü Doğu

149. Piyade Eri Nurettin Duman

150. Piyade Eri Mahmut Demirci

151. Piyade Eri Efrahim Demir

152. Piyade Onbaşı Bayram Demir

153. Piyade Eri Nuri Demir

154. Piyade Eri Tayyar Delen

155. Piyade Eri Mehmet Doğan

156. Muhabere Eri Bekir Doğan

157. Piyade Eri Eyüp Demir

158. Piyade Eri Akif Diktepe

159. Piyade Çavuş Ömer Doğan

160. Piyade Eri Osman Demir

161. Piyade Onbaşı İlyas Demirkıran

162. Piyade Eri Mehmet Döndü

163. Piyade Eri Mehmet Durmuş

164. Piyade Eri Mustafa Duman

165. Piyade Er Mehmet Demir

166. Piyade Eri Enver Dönmez

167. İstihkâm Eri Cafer Düzenli

168. Piyade Eri Adnan Damar

169. Piyade Eri Mehmet Dilber

170. Topçu Eri Bayram Demirezen

171. Piyade Çavuş Muzaffer Demirci

172. Piyade Çavuş Ömer Demir

173. Tank Çavuş Mustafa Dim

174. Sıhhiye Onbaşı Şeref Demirci

175. Piyade Eri Ramazan Eroğlu

176. Piyade Onbaşı İrfan Ersoy

177. Piyade Onbaşı Ali Osman Ersen

178. Piyade Eri Celal Erken

179. Topçu Eri Mehmet Emik

180. Piyade Çavuş ABayram Erciyes

181. Piyade Onbaşı Hayrullah Ekşi

182. Piyade Eri Ramazan Arsan

183. Piyade Onbaşı Nevzat Ertuğrul

184. Piyade Eri Adem Erim

185. Piyade Eri Metin Ediz

186. Piyade Eri Rıdvan Erel

187. Tank Eri Osman Erhan

188. Piyade Eri Ali Ergün

189. Piyade Eri Hasan Ercan

190. Piyade Onbaşı Muzaffer Ekemen

191. İstihkâm Eri Hikmet Erikli

192. Piyade Eri Ömer Faydalı

193. Piyade Onbaşı Sebahattin Erdoğdu

194. Piyade Eri Hasan Gökboya

195. Piyade Çavuş İlhan Gürcan

196. Piyade Eri Cahit Gökalp

197. Piyade Çavuş Ömer Füvenç

198. Piyade Eri Sebahattin Gürsu

199. Tank Eri Yakup Gülen

200. Piyade Eri Bayram Gündüz

201. Piyade Eri Lütfü Gelen

202. Piyade Eri Hüseyin Göksel

203. Piyade Eri M. Ali Gümüş

204. Tank Onbaşı Mehmet Güneş

205. Sıhhiye Eri Mustafa Girgin

206. Piyade Eri Hicri Gümüş

207. Piyade Eri Bekir Güngör

208. Piyade Eri Sadi Güler

209. Piyade Eri Halil Gök

210. Piyade Eri Mahmut Haspolat

211. İstihkâm Eri Mahmut Haspolat

212. Piyade Eri Mustafa Işık

213. Piyade Eri Mustafa İldeniz

214. Piyade Eri Vahit İnce

215. Piyade Eri Mustafa İleli

216. Piyade Eri Necmettin inan

217. Tank Çavuş İsmail İnan

218. Piyade Onbaşı Şeref Kurt

219. Piyade Eri Hasan Kılıç

220. Piyade Eri Sami Küpeli

221. Piyade Çavuş Muhittin Küspeci

222. Piyade Eri Orhan Kürkçü

223. Piyade Eri Nazmi Köse

224. Muhabere Eri Kazım Köse

225. Piyade Onbaşı İsmail Kurtulmuş

226. Piyade Onbaşı Cengiz Kurtuluş

227. Piyade Eri Haydar Kara

228. Piyade Eri İbrahim Kuru

229. Piyade Eri H.İbrahimKocaaktaş

230. Piyade Çavuş Nazmi Konat

231. Piyade Eri Hacı Kaya

232. Topçu Çavuş Hikmet Koman

233. Tank Onbaşı Mehmet Kara

234. Piyade Çavuş Efrahim Kotan

235. Piyade Eri Mustafa Koçar

236. Piyade Onbaşı Hüseyin Koç

237. Piyade Eri Şeref Kavak

238. Piyade Çavuş Ali Karpuzcu

239. Piyade Eri Ali Kaya

240. Piyade Eri Hamdı Kiracı

241. Piyade Eri Mehmet Karcıl

242. Piyade Eri Hüseyin Kaçıkoğlu

243. Piyade Eri Alaaddin Karataş

244. Tank Çavuş Celal Kahraman

245. Piyade Eri Mustafa Kuş

246. Piyade Eri Bekir Karayeğen

247. Piyade Onbaşı Kemal Köse

248. Piyade Eri Mehmet Kemerli

249. Piyade Onbaşı İbrahim Konaşoğlu

250. Piyade Eri Hasan Karaağaç

251. Piyade Eri Hasan Karagül

252. Piyade Eri M.Şirin Kalas

253. Piyade Eri Musa Kazan

254. Piyade Eri Hüseyin Kurutuldu

255. Piyade Eri Halil Koç

256. Piyade Eri Hasan Kaplan

257. Piyade Eri Mehmet Kaplan

258. Piyade Eri Şefik Kaçar

259. Piyade Eri Ali Karaağaç

260. Piyade Eri Seçim Kılıçaslan

261. Piyade Eri İbrahim Karakoyun

262. Piyade Çavuş Ali Köken

263. Piyade Çavuş Lütfü Kıçı

264. Piyade Eri A.Rıza Karaoğlan

265. Piyade Eri Sebahattin Kundak

266. Piyade Onbaşı Fikret Kartal

267. Muhabere Eri Ali Kılıç

268. Piyade Eri Celal Keleş

269. İstihkâm Eri Bektaş Karaş

270. Piyade Eri Cemil Kılıç

271. İstihkâm Eri Ali Karaduman

272. İstihkâm Eri Hüseyin Kocatürk

273. Piyade Eri Dursun Kanlı

274. Tank Eri Recep Karaköse

275. Piyade Eri Mehmet Karaca

276. Piyade Eri Nazım Kara

277. Sıhhıye Eri Rıfat Kar

278. Tank Eri İbrahim Köse

279. Komando Çavuş Cuma Karadoğan

280. Piyade Çavuş Ali Kalay

281. Piyade Çavuş Sadettin Madencioğlu

282. Piyade Eri Mevlüt Mercan

283. Piyade Eri Kadir Maranlı

284. Piyade Hüsnü Nevruz

285. Tank Onbaşı Şefik Nur

286. Piyade Eri Ali Ocak

287. Piyade Eri Ahmet Özkan

288. Piyade Onbaşı Ekrem Özkaya

289. Piyade Çavuş Filiz Okandan

290. Piyade Eri Hüseyin Özyurt

291. Piyade Eri Süleyman Özkan

292. Piyade Eri Abdullah Ömür

293. Piyade Eri Remzi Özipek

294. Piyade Eri Nevzat Özbay

295. Piyade Eri Fevzi Öztürk

296. Piyade Eri Mehmet Özdemir

297. Piyade Eri Ali Özdemir

298. Piyade Eri Sebahattin Özipek

299. Piyade Eri Ferzande Özavcı

300. Piyade Eri Hüseyin Özbay

301. Piyade Eri Orhan Kurban

302. Ordonat Eri Atilla Öztürk

303. Topçu Eri Remzi Öz

304. Piyade Eri Murat Önoğlu

305. Piyade Çavuş Tahsin Öztürk

306. Topçu Eri Bulduk Polat

307. İstihkâm Eri Ahmet Polat

308. Piyade Eri Mahmut Pınar

309. Piyade Eri Ali Pehlivan

310. Piyade Eri Ali Pınar

311. Piyade Eri Müslüm Polat

312. Tank Onbaşı Recep Pekmezci

313. Piyade Eri Emin Ren

314. Piyade Onbaşı Adnan Sipahi

315. Piyade Eri Hasan Ses

316. Piyade Eri Bilgi Serbest

317. Piyade Eri Cuma Sert

318. İstihkâm Eri Sabrı Soydemir

319. Piyade Eri Kazım Soydemir

320. Piyade Eri Mesut Şaban

321. Piyade Eri Salim Şinik

322. Piyade Eri Necati Şenol

323. Piyade Eri Cengiz Sarptürk

324. Piyade Eri Durak Sulu

325. Piyade Onbaşı Gültekin Sanal

326. Levazım Eri Hasan Sarıca

327. Piyade Çavuş Aslan Seçkin

328. Piyade Eri Celal Sulu

329. Piyade Eri Kazım Sungur

330. Piyade Eri Ziyafettin Sevinç

331. Piyade Eri M. Ali Şengül

332. Piyade Eri Necati Şenol

333. İstihkâm Eri Murat Şen

334. Piyade Onbaşı Yusuf Şahin

335. Piyade Onbaşı Yılmaz Şentürk

336. Piyade Eri Muhittin Satıoğlu

337. Piyade Eri Halim Soylu

338. Tank Eri Mustafa Soğana

339. Piyade Eri Hüseyin Süngü

340. Piyade Eri Necati Şentürk

341. Piyade Çavuş Kazım Turan

342. Ordonat Eri Agah Top

343. Piyade Eri Halil Taşkın

344. Piyade Eri Tahsh Tunç

345. Piyade Eri Salih Tunç

346. Ulaştırma Eri İsmail Tosun

347. Piyade Çavuş İlhami Topçu

348. Piyade Eri Adem Turan

349. Topçu Çavuş Turan Türközen

350. Piyade Eri Hüseyin Tüfekçi

351. Piyade Çavuş Adnan Türker

352. Piyade Eri A. KadirTonguç

353. Piyade Eri Hasan Toyran

354. Piyade Eri Muhsin Tuğrul

355. Piyade Eri TahirTüzirılü

356. Piyade Eri Halit Tekin

357. Piyade Eri Gerevan Tomay

358. Piyade Onbaşı Hüseyin Topal

359. Piyade Çavuş Galip Taş

360. Piyade Eri Recep Tezel

361. Piyade Eri İbrahim Turan

362. Piyade Eri Teymur Tari

363. İstihkâm Çavuş Kasım Sanaslan

364. Piyade Çavuş Kazım Tunç

365. Piyade Eri M. Ali Tan

366. Piyade Eri Cuma Teymur

367. Piyade Eri Atilla Türk

368. Piyade Eri M.Emin Türker

369. Piyade Eri Hasan Torun

370. Piyade Eri İzzet Tunçer

371. Topçu Eri Necdet Turgut

372. Piyade Çavuş Salim Tekin

373. Piyade Çavuş Abdulkerim Uruk

374. Piyade Çavuş Hüsnü Uysal

375. Piyade Eri İrfan Uzaldı

376. Sıhhye Eri Tevfik Uğur

377. Topçu Onbaşı Hüdaverdi Ulutaş

378. Piyade Eri Yusuf Uğur

379. Piyade Eri Rasrn Uygun

380. Piyade Eri Hasan Uğurlu

381. Piyade Çavuş Ömer Uçar

382. Piyade Eri Kemal Ünal

383. Piyade Eri Cevdet Öneş

384. Piyade Eri İlhan Ülgen

385. Piyade Eri Cavl Ülger

386. Piyade Eri İsmail Yüksel

387. Piyade Eri Erdoğan Yıldız

388. Piyade Eri Kemal Yıldırım

389. Piyade Eri Yılmaz Yıldız

390. Piyade Onbaşı Erol Yılmaz

391. Sıhhıye Eri Adnan Yıldız

392. Piyade Eri Cumhur Yüzü

393. Piyade Eri Ömer Yıldınm

394. Piyade Eri Arif Yiğitoğlu

395. Piyade Onbaşı Mustafa Yurdakadim

396. Piyade Eri Sebahattin Yılmaz

397. Piyade Eri Aziz Yılmaz

398. Piyade Eri Mehmet Yılmaz

399. Piyade Eri Hamdi Yılmaz

400. Piyade Onbaşı İbrahim Yalçın

401. Piyade Eri Ahmet Yıldız

402. Piyade Eri Mustafa Yerlioğlu

403. Piyade Eri İlyas Yener

404. Piyade Eri Ali Yaşar

405. Piyade Eri Mahir Yener

406. Piyade Eri Hasan Yalçın

407.Piyade Eri Osman Yıldınm

408. Piyade Eri Naci Varol

409. Piyade Onbaşı İbrahim Yolal

Hava Kuvvetlerinde Şehit Olanlar:

410. Hava Pilot Binbaşı Fehmi Ercan

411. Hava Pilot Kıdemli Üsteğmen İlker Karter

412. Hava Pilot Üsteğmen İbrahim Çınar

413. Hava Pilot Üsteğmen Türker Aydın

414. Hava Trafik Kontrol Başçavuş Sami Emen

Jandarma Genel Komutanlığı Şehit Olanlar:

415. Jandarma Kıdemli Başçavuş Kemal Dere

416. Jandarma Çavuş Ekrem Özmen

417. Jandarma Onbaşı Veli Atan

418. Jandarma Onbaşı Lütfü Özgen

419. Jandarma Eri İsa Aslan

420. Jandarma Eri Cemal Akıncı

421. Jandarma Eri Mesruh Şanlı

422. Jandarma Eri Muammer Cerah

423. Jandarma Eri Satılmış Tekel

424. Jandarma Eri Muştala Gök

425. Jandarma Eri Osman Ali Dal

426. Jandarma Eri Mahmut Nayir

427. Jandarma Eri Hasan Güven

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Şehit Olanlar:

428. Deniz Piyade Onbaşı Hasan Dutlu

429. Deniz Piyade Eri Recep Akjıkaçtı

430. Deniz Piyade Eri Ali Yanatma

431. Deniz Piyade Eri Hüseyh Ersoy

432. Deniz Piyade Eri Rıdvan Çakır

433. Deniz Piyade Onbaşı Kenan Çepni

434. Deniz Piyade Onbaşı Harun Köse

435. Deniz Piyade Onbaşı Hüseyin Kapıcı

436. Deniz Piyade Onbaşı Halil Aydemir

437. Deniz Piyade Onbaşı Osman Dağlı

438. Deniz Piyade Eri Sabri Tütüncü

439. Deniz Piyade Eri Hasan Özkapı

440. Deniz Sivil İşçi Ahmet Ersoy

TCG Kocatepe Muhribinde Şehit Olanlar:

441. Deniz Kıdemli Binbaşı Metin Sülüs

442. Deniz Kıdemli Üsteğmen Necati Gürkaya

443. Deniz Teğmen Caner Gönyeli

444. Güverte Topçu Astsb.Bçvş.İsmet Yılmaz

445. İkmal Astsb.Bçvş.Temel Şimşir

446. Makina Kazan Astsb.Bçvş. İsmet Dülgeroğlu

447. Güverte Top Astsb.Üçvş. Aydın İncekara

448. Makina Çarkçı Astsb.Üçvş. Orhan Durusoy

449. Makina Elektrik Astsb.Üçvş. Mehmet Kurt

450. Makina Çarkçı Astsb.Çvş. Erhan Yıldınm

451. Güverte Top Astsb. Kd.Çvş. Hasan Diş

452. Makina Çarkçı Astsb.Çvş.Yahya Bakır

453. Makina Kazan Astsb.ÇvşAinan Mavidemir

454. Güverte Torpido Astsb.Çvş.Cemil Akın

455. Makina Kazan Astsb.Çvş.Nuri Urun

456. Teknisyen Astsb.Çvş.Mehmet Çetin

457. Makina Yarasavunma Astsb.Çvş.Nadir Güneş

458. Deniz Topçu Eri İbrahim Koçak

459. Deniz Topçu Eri Kenan Nazlı

460. Deniz Torpido Eri Naim Özkan

461. Deniz Radarcı Eri Osman Velet

462. Deniz Çarkçı Eri Abdullah Yıldız

463. Deniz Çarkçı Eri Hayati Sezer

464. Deniz Fırıncı Eri Hasan Bayraktar

465. Deniz Ahçı Eri Mevlit Ergüven

466. Deniz Vardabandra Eri Kadir Toraman

467. Deniz Çarkçı Eri Uğur Tatlı

468. Deniz Topçu Eri İbrahim Parlar

469. Deniz Torpido Eri Mustafa Aydın

470. Deniz Porsun Eri Rahmi Tepebaş

471. Deniz Radarcı Eri Zafer Baydar

472. Deniz Çarkçı Eri Tamer Seyhan

473. Deniz Topçu Eri Bektaş Kocakafa

474. Deniz Torpido Eri Ali Türkmen

475. Deniz Sürdümen Eri Yusuf Cansevdi

476. Deniz Vardabandra Eri Mehmet Cihan

477. Deniz Topçu Eri Recep Balcı

478. Deniz Topçu Eri Hasan Sönmez

479. Deniz Topçu Eri Osman Nuri Ocak

480. Deniz Top Eri Ali Nihat Gerede

481. Deniz Radarcı Eri Nuri Öztop

482. Deniz Çarkçı Eri Mehmet Bozkurt

483. Deniz Kazancı Eri Hasan Özdemir

484. Deniz Telsiz Eri Cemal Yılmazsoy

485. Deniz Yarasavunma Eri Naci Kamış

486. Deniz Elektrik Eri Koray Manur

487. Deniz Topçu Eri Gaffur Kaynar

488. Deniz Top Eri Ömer Faruk Ercan

489. Deniz Torpido Eri Ahmet Uğur

490. Deniz Kazancı Eri Kenan Cansev

491. Deniz Vandabandra Eri Süleyman Teke

492. Deniz Vandabandra Eri Asım Özdemir

493. Deniz Serdümen Eri Halil Kalafatoğlu

494. Deniz Elektrik Eri Osman Çetiner

495. Deniz Piyade Astsb. Üçvş. Necati Sıvacılar

496.Sıhhıye Teknisyen (Dalgıç) Astsb. Bşçvş. Selçuk Yıldırım (15 Kasım 1974 günü dalgıç

görevi sırasında şehit oldu.)

F. KIBRIS BARIŞ HAREKÂTINA HAVAN TAKIM KOMUTANI OLARAK

KATILAN PİYADE TEĞMEN MEHMET TIBIKOĞLU’NUN ANILARI

Kıbrıs Barış Harekâtı’na 39ncu Tümen 50nci Piyade Alayı, 2nci Tabur Havan Tahkim

Komutanı olarak katılan Piyade Teğmen Mehmet Tıbıkoğlu Birinci ve İkinci Barış Harekâtı

ile ilgili o günlerde yazdığı anıların özeti aşağıdadır;

Mehmet Tıbıkoğlu halen Albay rütbesinde Türk Silahlı Kuvvetlerinde göreve devam

etmektedir.

19 Temmuz sabahı Mersin Limanına geldik.

Burada bütün erlerin cephanelerini dağıttık. Sabahın erken saatlerinden itibaren

gemiye binmek üzerek sıramızı beklemeye koyuldum. Her bölük bir çıkarma gemisine bütün

ağırlıkları ile biniyor ve her çıkarma gemisi bir dalga teşkil eden birlikler Kıbrıs’a doğru yol

alıyordu.

Nihayet 19 Temmuz saat 12’de gemilere bindik. Mersin Valisi ve Diyanet İşleri

Başkanı Lütfi Doğan’ın konuşmalarından sonra Alay Komutanımız Albay Halil İbrahim

Karaoğlanoğlu onlarla vedalaştı ve saat tam 13’te 113 Nolu LC-U ile Kıbrıs’a hareket ettik.

20 Temmuz 1974 sabahı ilk dalga biriliklerimiz karaya ayak basarak düşmanla

çarpışmaya başladı.

Bu sırada uçaklanmız düşman mevzilerini havadan bombalıyor, helikopterler devamlı

komandolan Boğaz bölgelerine indiriyor, uçaklar paraşütle komandolan aşağı atıyordu.

Biz 20 Temmuz 1974 saat 12 buçuk sıralarında karaya ayak bastık. Çıkartma gemimiz

bir türlü manevra yapamıyordu. Çünkü karaya saplanmıştı. Ben beşinci dalgada idim. Karaya

çıkmadan önce denizde iken Rumlar bize epeyce havan mermisi attılar. Mermiler bizim LCU’nun

sağına soluna düştü. Rumların attığı bu mermiler denizde kumları hareket ettirince

çıkarma gemisi kendisini kurtararak Rumların atış menzili dışına çıktı. Daha sona bölük

beline kadar suya girerek karaya ayak bastı.

Çıktığımızda sahilde her taraf yanıyor sağdan soldan hafif silah mermileri geliyordu.

Diğer taraftan topçumuz Beşparmak Dağlan’nı dövüyordu. Biz hemen çıkarma bölgesinde

bulunan bir yamaca mevzilendik. İlk gördüğümüz şehit uzanmış boylu boyunca yatan bir

Deniz Piyade Eri idi. Onu görünce çok duygulandım, çok üzüldüm.

Kıbrıs’a ayak bastığımızda bütün herkes Kıbrıs’a ayak basmanın sevinci ve sarhoşluğu

içindeydi. Herkes birbirini öpüyor, sarılıyordu. Bu anda her taraf yanıyor, uçaklarımız

Beşparmak dağlarındaki düşman mevzilerini bombalıyordu. Aniden çıkarma plajını (Paladini)

Rumlar havan atışlarına tuttular. Plajda herkes serbestçe dolaşıyordu. (Alay Komutanımız

Bayrağımızı oradaki bir evin damına diktirmişti.)

Beşparmak Dağları’ndan Rumların ateşi başlayınca herkes canını zor kurtardı.

Bu olaydan sonra hakikaten savaşın içinde olduğumuzu anladık. Bölük Komutanım

bana Bölük personelini toplamamı ve Girne’ye doğru gitmemi söyledi. Kendisi Tanksavar

Takımını Omorfo yakınını kapatmak üzere oraya götüreceğini söyledi. Ben Bölüğü toplayıp

istenilen yöne doğru götürdüm. Fakat çok az askeri bir araya toplayabilmiştim. Herkes bir

yana dağılmıştı. O atışlar esnasında eczacı Asteğmen Mehmet’in durumu hiç gözümün

önünden gitmez.

Toplayabildiğim erleri ilerideki zeytinlik bölgeye yerleştirdim. Burada bir hava

taarruzuna maruz kaldık. Uçaklar bizi devamlı makinalı tüfek atışlarına tutuyordu. Bir erimiz

kolundan hafif şekilde yara aldı. (Adana Kadirli’den Çavuş Osman Karataş)

Biz de uçaklara uçaksavarlarla karşılık vermeye başladık.

20 Temmuz akşama doğru Tabur Komutanı Piyade Binbaşı Hasan Tek gelerek bu gece

Rumların denizden bir çıkarma yapacağını, baskın yapacaklarını çok dikkatli olmamız

gerektiğini, kendisinin de bizimle beraber bulunacağnı söyledi. Biz hemen gerekli düzen ve

tertibi aldık. Gelecek tehlikeyi beklemeye başladık. Gece bütün her yerden müthiş bir atış

başladı. Her taraf yanıyordu, ateş bulunduğumuz tarafa doğru geliyordu.

Geceleyin mermi yolunu seyretmek çok muhteşemdi. Ateş sabah saat 4’e kadar sürdü.

4’te biraz ortalık durulur gibi oldu. Bölük Komutanımız hemen mevzi değiştirmemizi söyledi.

Ben askerleri topladım. Tabur Komutanı ayağından vurulmuştu ve acı içinde kıvranıyordu.

Burada da ateş başladı. Bütün bölük, başını kaldıramıyordu. Sabah alaca karanlık

olduğunda ateş ancak durdu. Bu sırada 50’nci Piyade Alay Komutanlığı Bölük Komutanı

Yüzbaşı Seyithan ile A. S-3’ü Yüzbaşı bizim oraya geldiler ve gece saat 02 sularında Alay

Komutanı Piyade Albay H. ibrahim Karaoğlanoğlu’nun şehit olduğunu bildirdiler. Alayın

komutasını Binbaşı Hasan Tek’in almasını istediler. Alay Komutanının yanında birkaç subay

daha şehit olmuştu.

Sonra harekete geçerek karşımızdakileri temizledik. Hepsi beş kişi imiş.

21 Temmuz 1974

Günün ağarması ile birilikte o bölgede temizleme harekâtına giriştik. Arama sonunda

bölgede başka kimsenin olmadığını tespit ettik. Biz çıkarma bölgesinden 2-3 km. uzakta idik.

Daha benim havancılarım karaya çıkmamıştı. Çünkü bizi getiren LC-U (Ç-163) kuma

saplanmış, kıyada kalmıştık. Sonradan öğrendiğimize göre kıyıya yanaşarak araçlar çıkmış.

Ben hemen havancıların yanına giderek bölüğün bulunduğu bölgeye getirdim. Bölüğün

başında ben, Üsteğmen Mustafa, Asteğmen Kemal Kaya, Asteğmen Çetin Kurt vardı. Nihayet

akşam kararmaya başlayınca Bölük Komutanı geldi ve burada geceyi geçireceğimizi

havancıların inmesini ve dağılmayı emretti. Ben derhal havancıları İndirerek mevziye soktum.

Tam bu sırada bulunduğumuz yere Beşparmaklardan top ateşi başladı. Bölüğe bir baktım,

arabaya atlayan ileriye gidiyordu. Beş dakika sonra bölgede kimsecikler kalmamış, yalnız

havan takımı havanları ile mevzide, orada kalmıştık.

Üstelik bir de bana arızalı araç bırakmışlardı. Mermiler ortamıza, sağımıza, solumuza

bütün hızıyla düşüyordu. Hemen bütün erlere tam siper yapmalarını emrettim. Çünkü

havanlarla ateş etmemize imkân yoktu. Sonra mermilerin çukur imla haklı tank mermileri

olduğunu öğrendim. Büyük bir gürültü çıkarıyor ve toz toprak kaldırıyordu. Bunun üzerine

erlere derhal havanları yükleyip ileriye gitmeyi emrettim. Erler canlarını dişlerine takarak

havanları 1 dakika içinde yükleyip ileriye hareket ettiler. Ben de yanıma birkaç er alarak yaya

olarak araziden gitmeyi daha uygun buldum. Giderken çok tehlikeler atlattık. Arkadan gelen

bizim kariyerler, bizim arazide yaya olarak ilerlediğimizi görünce Rum zannederek üzerimize

müthiş bir uçaksavar ateşi başlattılar. Kendimizi nasıl yere atıp, toprağı eşelediğimizi

anlatmak imkânsız. O an ölmek içten bile değildi.

Kurtulup da Bölüğümüzün yanına geldiğimde Asteğmen Kemal Kaya hüngür hüngür

ağlıyordu. Aynen şöyle diyordu. “Gitti Teğmenim, gitti teğmenim”. Yanlarına geldiğimde

benim sağ olduğuma inanmadılar. “Sen hala yaşıyor musun, sen ölmezsin artık, bu tehlikeden

kurtulduğuna göre artık ölmezsin sen” diyorlardı.

Şimdi biz de Girne girişini tutan 7 ve 8 nci Piyade Bölüklerinin yanına gelmiştik.

Tabur Komutanı hemen havanları kurup Beşparmak dağlarından bize ateş eden düşmanın

üzerine ateş etmemizi emretti. Ben derhal havanları kurarak ateşe başladım. Atışlar tam isabet

kaydediyordu. Bir havan ile de Tabur Komutanı ateş ediyordu. Ben eski havancıyım bak nasıl

hedefi buluyor diye keyifleniyordu. Akşam iyice karardı. Bölük tam emniyetini alarak

mevzilenmişti.

Bu anda beklenmedik bir şey oldu. Beşparmaklardan cephe boyunca birileri aşağıya

bize doğru ilerliyordu. Biz alayı arıyoruz, bir türlü telsizle irtibat kuramiyorduk. Soracaktık bu

inenler bizim komandolar mı, yoksa düşman komandolan mı?

Alay ile irtibat kuramayınca Tabur Komutanı “Bölük Komutanları derhal Bölüklerinin

başına, ben de 8 nci Bölük ile birlikte olacağım, kanımızın son damlasına kadar çarpışacağız

arkadaşlar” diye belirti.

Sabaha kadar tetikte bekledik. O gün hayatımızın en zor gününü yaşadık. Sabah ışıdı,

ateş hala devam ediyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bir roketatar mermisiyle

erlerimizden 3-4 kişi birden yaralandı.

Nihayet 22 Temmuz 1974 gününün ilk ışıklarını da gördük. Işıklarla birlikte ateş daha

da yoğunlaştı. Bu gün ikinci çıkarma ilk takviye birlikleri geliyordu.

Düşman olanca hızıyla denizden çıkan askerlerimizi bombalıyordu. Bu bombalar bizim

içimizde, sağımızda, solumuzda parçalanıyordu.

Nihayet Girne’ye taarruz emri geldi. Saat 11 sularında havanların mevzilerini

değiştirip, yönü Girne istikametine çevirdik. Birliklerimiz Girne’ye taarruza başlamıştı. Ben

havanlarla Girne deniz, bölgelerine ateş ediyordum. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordum

Nihayet Girne düşmüştü. Yalnız Girne kalesinde ateş devam ediyordu. Biz de Girne’ye

hareket için arabaları hazırladık. İkinci çıkarma ile gelenler çok ürkek ve çekingendi.

Konvoyu çekerek Girne’ye doğru yol alıyorduk. Ortalıkta bizim askerlerden, birde esir

alınmış Rumlardan başka kimse görünmüyordu.

Şehrin içinde bütün dükkânlar bırakılmış, her şey yerli yerinde görünüyordu. Biz

yanlışlıkla Girne çıkışına kadar gitmiştik, oralar daha düşmandan temizlenmemişti. Bizi

derhal oradan uzaklaştırdılar. Girne kalesinde kale burçlarında Rum milli muhafız ordusunun

askerleri uçaksavarlarla deli gibi ateş ediyorlar, bizim komandolar onları esir alıp, Girne

kalesini ele geçirmek için Temmuz sıcağında kan ter içinde savaşıyordu. Bir müddet sonra

Girne kalesi düştü ve kale Türk ordusunun eline geçti. Kaleye Türk bayrağı çekildi. Daha

sonra bize Çatalköy bölgesinde bulunan 14 ncü Piyade Alayının cephelerini teslim almamız

emredildi. Akşam oluyordu, bizim Tabur derhal oraya hareket ederek akşamüzeri Çatalköy

bölgesinde 14 ncü Piyade Alayının cephelerine yerleşti ve cepheyi teslim aldık. 14 ncü Piyade

Alayı Omorfo üzerine gitmek üzere intikale başladı. O akşam saat 24’e kadar ortalık sakin

geçti. Saat 24ten sonra karşımızdan (Akrepköy şimdiki barış plajının olduğu bölgeden) müthiş

bir ateş başladı. Karşılıklı ateş sabaha kadar sürdü. Sabah olunca ateş kesiliyor, akşama kadar

ufak tefek ateş dışında ateş edilmiyordu. Biz de gündüz dinleniyor, kendimizi geceye

hazırlıyorduk. Bu şekilde 14 Ağustos gününe kadar ulaştık. 13 Ağustos gecesi yeni emir geldi.

14 Ağustosta ikinci harekât olacaktı. Harekât sabahın erken saatlerinde başlayacaktı. Verilen

emir doğrultusunda 14 Ağustos sabahı ikinci Barış Harekâtı başladı. Rumlarla karşılıklı olarak

müthiş bir ateş başladı. O gün saat 15’e kadar karşılıklı ateş devam etti. Nihayet Rumlar pes

ederek, bulundukları mevzileri terk edip kaçmaya başladılar ve o bölgeler de Türk ordusunun

eline geçti.

Çatalköy bölgesinde bulunduğumuz sırada kesin emir vermemize rağmen, takımdan

bazı erlerin Çatalköy’e giderek yiyecek maddesi alıp getirdiklerini öğrendim. Bunun üzerine

erleri toplayarak kesinlikle köye gidilmeyeceğini söyledim. Böylece bu tür disiplin bozucu

olayların önüne geçmiş olduk. Bu tür emirlerimize rağmen takımdan bir er gelerek bana şöyle

dedi. “Komutanım, ben hiç Rum öldürmedim, ben terhis olup köyüme döndüğümde savaşta

kaç Rum öldürdün derlerse ne söyleyeceğim, ben onun için Çatalköy’de bulunan yaşlı

Rumları öldüreceğim.” Ben hemen bu işin yanlış olduğunu, bunu yapmamasını söyledim.

Onların bize bir zararı yok, asker değil, öldürürsen vicdan azabı çeker, ömür boyu üzülürsün,

sonra bu tür bir çılgınlığa kesinlikle kalkışma dedim. Savaşmak hiç de kolay değil, savaşan

insanın haleti nahiyesi çok önemli. Savaş hem bedenen, hem de ruhen yapılan bir şey, bir

mücadele…

G. KAYSERİ HAVA İNDİRME TUGAYI’NIN KIBRIS BARIŞ

HAREKÂTI’NDAKİ BELLİ BAŞLI FAALİYETLERİ

16 Temmuz 1974: Türk silahlı Kuvvetleri Alarm durumuna getirildi.

18 Temmuz 1974: Hava İndirme Tugayı saat 11.00’den itibaren 2nci ordu emrine girdi.

18 Temmuz 1974: Top Bataryasfnın da harekâta katılacağı emri verildi.

19 Temmuz 1974: Tugay Komutanı Tuğgeneral Sabri Evren Tugay personeline Harekât

emrini açıkladı.

19 Temmuz 1974: Saat 16.30’da Serbest Paraşüt Müfrezesi ve 2nci Prş. Taburu, saat 17.30’da

da 1nci Prş. Tb. Erkilet Hava Alanına intikallerini tamamladılar.

19 Temmuz 1974: Bütün personel saat 19.00’da Erkilet Hava Üssünde düzenlenen genel

brifinge katıldı. Üs Komutanı Tuğgeneral Safter Necioğlu, 20 Temmuz 1974 günü saat

07.00’de paraşüt hücumunun gerçekleşeceğini bildirdi.

19 Temmuz 1974: Saat 20.00’de Subay ve Astsubaylar Aileleri ile vedalaşmak üzere hava

alanından Kayseri’ye gittiler.

19 Temmuz 1974: Saat 20.00’den sonra Kayseri müftüsü Hava Alanında bir vaaz verdi.

19 Temmuz 1974: Yzb. Sami Akbulut komutasındaki atma bölgesi işaretleme bölgesi,

işaretleme ekibi, saat 21.30’da bir Domier uçağı ile Erkiletten Adanana hareket ettiler.

20 Temmuz 1974: Atma bölgesi işaretleme ekibi saat 02.06’da Adana’dan Kıbrıs’a hareket

etti. Fakat uçakları yere inmeden 03.30’da tekrar Adana’ya geri döndüler.

20 Temmuz 1974: Saat 06.00’da tekrar Adana’dan Kıbrıs’a hareket ettiler. 07.15’te Kırnı

Hava Alanına indiler.

20 Temmuz 1974: Saat 04.58’de Erkilet Hava Alanından ilk uçak havalandı.

20 Temmuz 1974: Saat 05.00 sıralarında 3 ve 4 ncü Prş.Taburları Zincidere’den Erkilet Hava

Alanına intikal ettiler.

20 Temmuz 1974: Saatler 07.05’i gösterdiği sıralarda 1nci Prş.Tb. Doğu yolu (Fota)-Boğaz-

Lefkoşa asfaltı arasında, 2nci Prş.Tb. Gönyeli Kuzeydoğusuna ilk hava indirme hücumunu

gerçekleştirdiler.

20 Temmuz 1974: Saat 07.15 sıralarında ağır yükler atıldı.

20 Temmuz 1974: Topçu Bataryası saat 07.20’de Dağyolu-Pınarbaşı-Boğaz bölgesine atıldı.

20 Temmuz 1974: Uçaklar saat 08.30’da tekrar Erkilet Hava Alanına döndüler.

20 Temmuz 1974: Saat 11.30’da Hava İndirme Tugay’ı paraşüt hücumunu başarı ile

tamamladı.

20 Temmuz 1974: Yzb. Sami Akbulut şehit oldu.

20 Temmuz 1974: Saat 11.35’ten itibaren adada ki bütün birlikler 6. Kor. K.lığı emrine girdi.

20 Temmuz 1974: Günün sonunda;

1nci Prş.Tb. Doğruyol-Karatepe arasındaki kesimi teslim aldı.

2nci Prş.Tb. Kırnı bölgesindeki düşman girmesini önledi.

3ncü Prş.Tb.Boğaz-Deliktepe istikametinde taarruzla Bayraktepe’yi ele geçirdi

4ncü Prş.Tb. Hamit Mandırası güneyinde saat 23.00’den itibaren K.T.K.A. Emrine girdi.

Obüs bataryası geceyi Boğaz-Lefkoşe asfaltı 500 m.batısında geçirdi.

20 Temmuz 1974: Saat 20.05’te dört adet O büs topu paraşütle atıldı.

20 Temmuz 1974: Saat 21.00’de serbest paraşüt müfrezesi Tugay Karagahı emniyeti için

Boğaz Bölgesinde toplandı.

21 Temmuz 1974: Saat 07.00 sıralarında O büs topları bulundu.

21 Temmuz 1974: Saat 09.30’da Kobra takımı helikopterlerle Kırnı Havaalanına indi.

21 Temmuz 1974: Saat09.45’te 1/230 Piyade Alayı Helikopterlerle adaya indi.

21 Temmuz 1974: Saat 12.10’da Hava İndirme Tugayına henüz paraşüt atlama eğitimi

yapmayan 1954/1 tertip erler Helikopterlerle Kıbrıs Türk kesimine indi.

21 Temmuz 1974: 1/230 Piyade Alayı, Hv.indirme Tugay K.lığı emrine girdi.

21 Temmuz 1974: Eteriakarmi-Kömürcü batısı-Göçeri dağyolu-2 km. batısı – Ayvasıl-

Eskikuyu 1,5 km.güneyi-Ortaköy-Lefkoşe Türk kesimi-Hamitköy- Aşağı Dikomo doğusu-

Ozanköy batısı hattına ulaşıldı.

22 Temmuz 1974: 2nci Prş.Tb. Girne’ye girdi.

22 Temmuz 1974: 4 ncü Prş.Tb. Lefkoşe Hava Alanına girdi.

22 Temmuz 1974: Tugay Komutanı, Türkiye’den helikopterlerle gelen Tugay personelinin

birliklerini dağıtmak üzere Ütğm. Çağdaş İlk, Ütğm. K.Kılıç ve Ütğm. F.Sezgin’i

görevlendirdi.

22 Temmuz 1974: Saat 17.00’den itibaren ateşkes ilan edildi.

23 Temmuz 1974: 1nci Prş.Tb. ve Zafer Tb.’una grup Komutanı olarak P.AIb.Hulusi

Böiükbaşı tayin edildi. Yardımcılığına ise P.Bnb.ilter Yücel getirildi.

23 Temmuz 1974: Direktepe Sihari istikametinde ilerleyen Yzb.Tuncer Güngör, Stavros

harabeleri ile Karakoskal tepe arasında 29 araçlık bir düşman konvoyuna saat 14.00 sularında

kurduğu pusu başarılı oldu ve araçlar tamamen imha edildi.

23Temmuz 1974: Yzb. Tuncer Güngör şehit oldu.

24Temmuz 1974: Kobra takımı, Tugay’a ait paraşütleri toplamakla görevlendirildi.Gecede

Tugay Karargâhının emniyetini sağladılar.

25Temmuz 1974: 1. Cenevre Görüşmeleri başladı.

26 Temmuz 1974: Bufevento kalesi düştü.

29 Temmuz 1974: Ütğm. Nazmi Saatçi şehit oldu.

29 Temmuz 1974: Lefkoşa Hava Alanfmn emniyeti görevi 4 ncü Prş.Tb.na verildi.

30 Temmuz 1974: 1. Cenevre Görüşmeleri bitti.

30 Temmuz 1974: Saat 21.45’ten itibaren atış ve ileri harekât durduruldu.

04 Ağustos 1974: 4ncü Prş.Tb.nun Lefkoşa Hava Alanındaki görevi sona erdi.

08 Ağustos 1974: 11. Cenevre Görüşmeleri başladı.

10 Ağustos 1974: 1nci Prş.Tb. 39 ncü Tümen emrine girdi.

10 Ağustos 1974: 2nci Prş.Tb. motoriye hale getirilerek 28 nci Tümen emrine verildi.

13 Ağustos 1974: Saat 23.45te II. Kıbrıs Barış Harekâtı emri verildi.

14 Ağustos 1974: 11. Cenevre Görüşmeleri sabah saatlerinde sona erdi.

14 Ağustos 1974: 11. Kıbrıs Barış Harekâtı başladı.

15 Ağustos 1974: 3 ncü Prş.Tb. saat 10.00’da Komando Tugay’ı emrine verildi.

15 Ağustos 1974: 3/4 bölük tank taburu emrine verildi. Karşılığında

5 adet tank alındı.

16 Ağustos 1974: Günün sonunda Omorfo ovası tamamen ele geçirildi.

16 Ağustos 1974: 4 ncü Prş.Tb. Komanda Tugay’ı emrine verildi.

16 Ağustos 1974: Saat 19.00’da B.M. Güvenlik Konseyinin 360 numaralı ateşkes çağrısına

uyularak ikinci kez ateşkes ilan edildi.

26 Ağustos 1974: 1nci Prş.Tb. 39 ncü Tümen emrinden alınarak Hv. ind. Tugayı emrine

verildi.

26 Ağustos 1974: 2nci Prş.Tb. 28 nci Tümen emrinden alınarak Hv: İnd. Tugayı emrine

verildi.

29 Ağustos 1974: Yeni Tugay komutanı Tuğgeneral Adnan Doğu’nun da katıldığı törenle bir

üs rütbeye yükselen Subay ve Astsubaylara rütbeleri takıldı.

29 Ağustos 1974: 3ncü Prş.Tb.Komando Tugayı emrinden alınarak Hv. indirme Tugayuna

verildi.

02 Eylül 1974: Eski Tugay Komutanı Sabri Evren adadan ayrılarak, Tuğgeneral Adnan Doğu

yeni görevine başladı.

17 Ocak 1975: 2nci Prş.Tb. Zincidere’ deki kışlasına dönmek üzere adadan ayrıldı.

25 Ocak 1975: Hava indirme Tugayı Kh. ve Bağlı birlikler ile 3ncü Prş.Tb.Zincidere’deki

kışlasına dönmek üzere adadan ayrıldı.

7 Şubat 1975: 4ncü Prş. Tb. Zincidere’deki kışlasına dönmek üzere adadan ayrıldı.

22 Mart 1975: Topçu Bataryası Zincidere’deki Kışlasına dönmek üzere adadan ayrıldı.

1. HAVA İNDİRME TUGAYININ KURULUŞU

Hava indirme Tugayı, Komanda Tugayı adı altında 7 Haziran 1965 te 1nci Komando

ve 1nci Ankara paraşüt Taburu’nu bünyesine alarak Tugay Karargâhı Müfrezesi ve Hava Grup

kısmı ile Ankara/Güvercinlikle kuruldu.

23 Temmuz 1966’da Karargâh birliklerinin bir kısmı ile Ankara/Kirazlıdere’ye intikal

eden Tugay, 1 Eylül 1966’da 4 ncü Kolordu’nun emrine girmiştir.

Tugay 10 Eylül 1971’de Kayseri/Zincidere’deki yeni kışlasına intikal ederek. 30 Ekim

1972’de Komando Taburları, Bolu’daki kuruluşlarına sevk edilerek, Hava İndirme Tugayı

bugünkü halini almıştır.197

197

2. TUGAYIN HÂLİHAZIR KURULUŞLARI İLE İFA EDEBİLECEĞİ

GÖREVLER

1- Bütünü veya bir kısmı ile muayyen bir bölgeyi paraşüt hücumu ile ele geçirmek ve

kısa süre (72 saat) elde bulundurmak.

2- Sefer kadrosu uygulandığı veya yeterli muharebe ve idari hizmet desteği sağlandığı

takdirde düşman ve arazi durumunun müsaadesi nispetinde bir bölgeyi uzun süre elde

bulundurmak.

3- Gerekli ve paraşüt atma malzemeleri ile donatıldığı takdirde, inmeyi müteakip

koordineli bir şekilde taarruzda bulunmak.

4- Daha büyük bir birliğin ileriden emniyetini sağlamak için küçük birlikler halinde

münferit bölgelere atılarak; baskın, pusu ve sızma taktikleri ile örtme harekâtında bulunmak.

5- Tamamı ve bir kısmı ile taktik akın tipi görevleri ifa etmek.

6- Geri bölgelere yapılan düşman hava indirmelerine karşı ve antigerilla harekâtında

tepki kuvveti olarak kullanılmak.

7- Gözetleme ile kapatılan geniş kıyı bölgelerinin, düşman çıkarmalarına karşı

korunmasında diğer birliklerin intikaline kadar ilk mukavemet kuvveti olarak görev yapmak.

8- Serbest paraşüt Müfrezesi ile stratejik sonuçlara tesir edecek çok önemli hedefler

kati neticdi baskınlar yapmak

9- Mevcudiyeti ile bir tehdit unsuru olarak düşman derinliklerinde bir kısım kuvvet

bulundurmaya zorlayarak, katı netice yerine düşman muharebe gücünü azaltmak.

10- Mecbur kalındığında veya uygun destek sağlandığında daha büyük bir birliğin

emrine veya müstakil olarak taarruz savunma ve geri çekilme harekâtını icra etmek.

11- Bir kısım birlikleri ile taktik alanda çevik hava harekâtı tipinde her türlü görevi ifa

eder.

12- Her türlü asayiş görevlerini yerine getirmek

Belirtilen bu imkânların uygulama derecesi, Türkiye’ye yönelecek tehditlerin ve her

türlü tehdidin ortaya koyacağı hareket şartlarının müsadesi nisbetinde olacak, zaman ve

mekân unsurlarının uygun bir şekilde kıymetlendirilmesi basan ihtimalini artıracaktır.198

3. TUGAYIN HAREKÂTA KATILAN BİRLİKLERİ

198

- Tugay Karargâhı ve Karargâh Bölüğü -1nci Paraşüt Taburu

- 2nci Paraşüt Taburu

- 3 ncü Paraşüt Taburu

- 4 ncü Paraşüt Taburu

- Serbest Paraşüt Müfrezesi

- Muhabere Müfrezesi

- Kobra Takımı

- 7,5/18 cm’lik Obüs Bataryası

4. KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ İLK GÜNÜNDE TUGAYIN KONUMU

Hava İndirme Tugayının 2 paraşüt taburu saat 07.00-07.15 arasında diğer 2 paraşüt

taburu ise saat 11.15-11.30 arasında paraşütle indirildikten sonra hemen planlandığı şekilde

muharebeye giderek ilk günün sonunda;

-1nci Paraşüt Taburu, Türk Mukavemet Teşkilatının Boğaz Sancağı Zafer Taburu’nun,

Doğruyol-Karatepe arasındaki kesimini teslim alarak savunma durumuna geçmiştir.

-2nci Paraşüt Taburu, saat 18.00’de Gönyeli bölgesine geldiğinde, Kırnı bölgesine

yapılan Rum Kuvvetlerinin taarruzunu karşılamak üzere Kırnı bölgesine alınarak buraya

düşmanın girmesini durdurmuştur.

-3 ncü Paraşüt Taburu, Boğaz-Deliktepe istikametinde taarruza geçmiş ve Albayrak

Tepe’yi ele geçirmiştir.

-4 ncü Paraşüt Taburu, Hamit Mandırası bölgesinde 231 Rakımlı Tepe’nin güneyinde

toplanarak, saat 23.00’ten itibaren Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alay Komutanlığı’nın emrine

girmiştir.

-Obüs Bataryası, ilk geceyi Boğaz-Lefkoşa asfaltının 500 m. batısında geçirmek

zorunda kaldı.

-Serbest Paraşüt Müfrezesi, Tugay Karargâhı’nın emniyetini sağlamak için Karargâhın

200 m. kadar doğusunda bulunan tepede mevziye girerek emniyeti sağlamıştır.

Tugay Komutanı, atlayıştan sonra 22. Tabur Karargâhına gitmiş oradan da, Kıbrıs Türk

Kuvvetleri Alay Komutanı ile Ortaköy ve Lefkoşa’ya giderek, üst komutanlarla temas kurmuş

tekrar Ortaköy’e dönmüştür. Kurmay Başkanı ve diğer karargâh personeli ile Gönyeli

bölgesine indiler. Çünkü saat 09.30 civarında Ortaköy’deki komuta yeri şiddetli top ve havan

atışlarına maruz kalınca, burası terk edilerek Gönyeli komuta yerine gidildi. Ancak burası da

aynı şekilde top, havan ve makineli tüfek ateşine maruz kalınca bu komuta yeri de terk

edilerek, Boğaz Sancağı komuta yerine geçilmiştir. Burada ilk helikopter dalgası ile bölgeye

inen 6. Kolordu Taktik Komuta Grubu ile birleşerek emre girilmiştir. (20 Temmuz 1974, saat

11.00)

Burada yapılan durum değerlendirmesi neticesinde alınan karara göre; Komando

Tugayı Boğaz’ın batısından, Hava İndirme Tugayı Boğaz’ın doğusundan taarruz edecek. Bu

arada 3 ncü Paraşüt Taburu Darboğaz-Deliktepe istikametinde, 2nci Paraşüt Taburu Darboğaz-

Ozanköy istikametinde bulunmaktadır. Saat 16.00 sıralarında Nevşehir Jandarma Komando

Taburu’da Hava İndirme Tugayı emrine verildi. 3 ncü Paraşüt Taburu saat 15.30’dan itibaren

taarruza sevkedilirken, Nevşehir Jandarma Komando Taburu’da 3 ncü Paraşüt Taburu’nun

kuzeyinden taarruza katılacaktı. 2nci Paraşüt Taburu ise yoğun ateş altında bulunduğundan

muharebe alanına ulaşmaları gecikmiş, ancak ertesi sabah taarruza katılabilmişlerdi.

Aynı gün 6. Kolordu Komutanı Nurettin Ersin, Kıbrıs Barış Harekâtı’na katılan, Hava

İndirme Tugay Komutanlığına, Komando Tugay Komutanlığına. Çakmak özel Görev Kuvvet

Komutanlığına, Lefkoşa Sancak Komutanlığına, Boğaz Sancak Komutanlığına gönderdiği

emir ile;

1. 6. Kolordu Taktik Komuta Grubu Temmuz 1974’te Ada’ya inerek bu ana kadar

inmiş ve Ada’da bulunan birliklerin emir ve komutasını üzerine aldığını,

2. Taktik Grubun elindeki imkânlar sınırlı olduğundan ast karargâhlar kendilerini telli,

telsiz, haberci ve irtibat subayı gibi imkânlardan istifade ederek bu karargâha

bağlanacaklarını,

3. Ast birlik komuta yerinin değiştiğinde bildirilmesini,

4. Düşman hakkındaki bilgiler ve diğer önemli bilgilerin beklenmeden karargâha

bildirilmesini isterken harekâta katılan bütün birliklere de başarılar dilemekteydi.199

Aynı gün harekâta katılan birliklere, 6. Kolordu Komutanlığımdan ikinci bir emir ile;

1. Birliklerin o gece ulaştıkları hatta muhtemel düşman baskınlarına karşı tedbirlerini

arttırmalan,

2. Keşif faaliyetlerini sürdürerek düşmanla teması devam ettirmeleri,

3. Bölgelerini sonuna kadar savunmaya devam etmeleri,

4. Girne Boğazı, Dikomo ve Lefkoşa bölgelerine bilhassa dikkat etmeleri,

5. Karargâh ve birliklerde karartma yapılarak ışık sızmalarına engel olmalarını,

199

6. Birliklerin 21 Temmuz 1974 günü erken saatlerde koordineli planlanmış hedeflerine

taarruzlarına devam edecekleri,

7. Bu gece Anfıbi Tugay ile birleşme imkânı aranacağını bildirmekteydi.200 Aynı emir

Tugay Komutanlıklarınca da ast birliklere iletilerek uygulanmaya konulmuştur.

5. KIBRIS BARIŞ HAREKÂTINDA İKİNCİ GÜN (21 TEMMUZ 1974)

1nci Paraşüt Taburu

Önceki gün kendilerine gösterilen mevzilerine yerleşen bölükler savunmaya devam

ettiler, özellikle 1nci ve 2nci Bölüklerin mevzilerine ağır düşman mermileri düştü, fakat

herhangi bir zayiat verilmedi. Dün ve bu gün atılan ağır yükler mücahit ve sivil halk

tarafından toplanarak gerekli malzemeler birliklere sevkedildi. Tabur ihtiyatı olan 3 ncü Bölük

Bilelli Köyü’nün kurtarılması ile görevlendirildi. Bu amaçla yapılan taarruzda Bölük

Komutanı Ütğm. H. Hüseyin Karabay bacağından yaralandı. Tabur bölgesine yaklaşmakta

olan 8-10 tane düşman tankı tespit edildiyse de sabaha kadar herhangi bir tank faaliyeti

görülmedi. Bilelli taarruzundan sonra 3 ncü Bölük Zafer Tabur Komutanlığı emrine verildi.

Aynı taarruzda Atğm. Şevket Çil, Çavuş Ali Beyoğulları, Er İsmail Yüksel şehit oldu. Bölük

Komutanlığı’na Selçuk Gemicioğlu görevlendirildi, Teğmen İsmail Hakkı Pekin’de 3 ncü

Bölük emrine verildi.

2nci Paraşüt Taburu

Geceyi Kırnı Bölgesine düşman girmesini önlemekle geçiren 2nci Paraşüt Taburu,

sabahın erken saatlerinde aldığı emirle, Girne’nin güneyinde bulunan Şahinler Tepe’ye

hareket etti. Tabur Komutanı Bnb. Ömer Kocabıyık, 1nci Bölük Komutanı Ütğm. Ergün

Gören, 2nci Bölük Komutanı Ütğm. İbrahim Poyraz, 3 ncü Bölük Komutanı Ütğm. Necmi

Bulan, Karargâh ve Destek Bölük Komutanı yerine Tğm. Atıf Yurdakul komutasında

yürüyüşe başladığı sırada, helikopterlerle gelen Subay, Astsubay, Erbaş ve Erlerin Boğaz

Bölgesine intikallleri, yakında da Tabura katılacakları haberi alındı. Çok geçmeden Tabur’a

katılan personelle Tabucun mevcudu; 26 Subay, 26 Astsubay, 449 erbaş ve er oldu. Ancak

önceki gün atlayış sırasında düşman ateşi sebebiyle bölünme olmuş 2 Subay, 3 Astsubay, 40-

50 kadar erbaş ve er Taburdan ayrı düşmüştü. Sonradan alınan istihbarata göre bu grubun Fota

200

yakınlarında bulunan Komanda Tugay’nın emrine girmiş. Yine atlayışta ayağından yaralanan

Tek. Başçavuş Ferudun Gülekim hastaneye kaldırılmıştı.

3ncü Paraşüt Taburu

Aldığı emirle Delik Tepe’ye giden Tabur, 21 Temmuz 1974 saat 00.30’da Bozdağ’a

etkili düşman ateşi altında, yaya olarak ulaştılar. Ancak Delik Tepe’ye gitmeden evvel Rum

Bozdağı’na bir taarruz düzenlenmesi Tugay Komutanlığınca 3 ncü Paraşüt Taburu’na

emredilmiş, bu vesile ile Bozdağ’a gelindiğinde Tabur Komutanı bu göreve Kd.Ütğm. Orhan

Ceylan’ in emir komutasında takviyeli bir bölüğü tayin etti.

Bölük gerekli hazırlıklarını tamamladıktan hemen sonra taarruz için harekete geçmişti

ki; kısa süreli bir konaklama sırasında halen mücahitlerin kontrolünde bulunan Bozdağ’a

takviyeli bir bölük düşman kuvveti sızarak Tabur bölgesine saat 01.45 sıralarında baskın

tarzında taaruzda bulundu. Mücahitlerin bulundukları Bayrak Tepe’deki mevzilerini

terketmeleri, Bayrak Tepe’nin 02.30’da düşmanın eline geçmesine sebep oldu.

Saat 03.00’te Kd. Ütğm. Erol Dereli, Kd. Ütğm. Recep Şen ve Kd. Ütğm. İsmet

Akpınar Komutasında bir bölük kuvvetindeki birliğin karşı taarruzu ile tepe tekrar ele

geçirildiysede Bayrak Tepe’nin tamamen ele geçirilmesi ve kontrol altına alınması 05.00’e

kadar devam etmiştir.

4ncü Paraşüt Taburu

Tugaya gönderilen irtibat subayı ancak 21 Temmuz 1974 sabahı saat 04:0016 Tabur’a

dönebildi. Tugay Karargâhından gelen emre göre Tabur’un Gönyeli’ye tarruz etmesi

gerekiyordu.

Bunun üzerine Tabur Komutanı, Gönyeli düşmüş, oraya taaruz edeceğiz diye verdiği

emir üzerine, Hamit Mandırası ‘nın batısında Tabur Taarruz düzeninde süratli bir şekilde

Gönyeli’ye doğru ilerlemeye başladı, 1nci Bölük ihtiyatta kalarak 2nci ve 3 ncü bölükler

ileriye yanaştılar.

6. KIBRIS BARIŞ HAREKÂTINDA ÜÇÜNCÜ GÜN (22 TEMMUZ 1974)

1nci Paraşüt Taburu

İlk gün sonunda Ayvası I Köyü’nü ele geçiren Tabur savunma mevzilerinde tahkimatı

pekleştirirken, Komando Tugay’ı, 3 ncü Taburu’ndan Astsubay Mustafa Demir, Astsubay

Mustafa Karalı, Astsubay Sedat Can ve 7 er helikopter indirmesinde düşmanın kesif havan

atışları dolayısıyla biriliklerinden ayrı düşerek 1nci Paraşüt Taburu’na katıldılar.

4 ncü Paraşüt Taburu 2nci Bölük Takım Komutanı Atğm. Esat Karagöz Komutasında

26 erle beraber takviye edildi. Tabur personelinden 46 er karadan gelerek Tabur’a katıldılar.

Astsubay Selahattin Önal’da 3 ncü Bölüğe katıldı.

2nci Paraşüt Taburu

Şahinler Tepe’yi elinde bulunduran Tabur, son iki günde Türkiye’den helikopterlerle

gelen ve kayıp personelinde katılması ile muharebe gücü artmıştı.

Tabur’un bu günkü görevi Şahinler-Çingene Bahçesi-Ozanköy istikametinde taarruz

ederek bu bölgeleri ele geçirmekti. Bu amaçla Tğm. Ulvi Berberoğlu’nun komutasındaki

Silah Takımı ve Tğm. Ahmet Çakmakçı Komutasındaki Ağır Havan Takımının kesif hazırlık

ateşini müteakip, saat 12.00’de Şahinler Tepe-Ozanköy istikametinde 1nci Bölük sağda, 2nci

Bölük solda 1nci hatta 3 ncü Bölük ihtiyat olmak üzere, Ozanköy bölgesi ele geçirilmek

maksadıyla taarruza geçildi.

Tabur destek silahlarının ateşi neticesinde Belapayıs güney sırtları tamamen sislenerek

düşmanın gözü köreltilmiş o anda batı-doğu istikametinde esen rüzgâr Türk birliklerinin

lehine dönerek Tabur’un süratle hedefine ilerlemesini sağlamıştır.

3ncü Paraşüt Taburu

21 Temmuz 1974’te Delik Tepe’yi ele geçiren 3 ncü Paraşüt Tabur’u, 22 Temmuz

1974 günü yarım kalan Delik Tepe temizleme harekâtına devam etti. Saat 11.00’de başlayan

bu harekât saat 12.00’de DelikTepe’nin güney-doğusunda görülen elli kişilik bir düşman

kuvvetine yapılan taarruzla son buldu. Bu taarruzda düşmanın 30 kadarı öldürüldü, 5 kişide

esir edildi.

Böylece Delik Tepe’nin doğu eteklerine kadar tamamıyla zapt edilerek düşmandan

temizlendi.

4ncü Paraşüt Taburu

Bugün 4 ncü Paraşüt Taburu’na verilen görev, Yunan Alayı’na ve Havaalanına taarruz

idi. Bu amaçla öğleden sonra saat 13.30’da Gönyeli’de komuta yerinin gerisindeki evde

toplanılması emredildi. Toplantıya bütün bölük komutanları ve grup komutanları katıldı. Grup

komutanı Bnb. Cengiz Varol bugün bir taarruz yapılacağını, hedefin kamp-Yunan Alayı-Kilise

ve Havaalanı olduğunu bildirdi.

O güne kadarki muharebelerde ateş üstünlüğü düşmanda olup, hava taarruzları

dışında oradaki mevzilere tek bir mermi dahi atılmamıştı. İstenilen taarruzda da topçu ve 106

mm’lik havanların ateşi gibi destek ateşi de yoktu. Bunun üzerine toplantıdaki birlik

komutanlan ateş ve düşman hakkında bilgi istediler fakat bu istekleri gerçekleşmedi.

7. KIBRIS BARIŞ HAREKÂTINDA DÖRDÜNCÜ GÜN (23 TEMMUZ 1974)

1nci Paraşüt Taburu

Bugün 1nci paraşüt Taburu ve Zafere Taburu’na grup komutanı olarak Albay Hulusi

Bölükbaşı tayin edildi. Yardımcılığına ise Bnb. Ilter Yücel görevlendirildi.

Bu görev değişikliğinden sonra bir tank takımı 2nci bölük bölgesinden Eskikuyu

(Yerolokko) Köyü’ne taarruz gerçekleştirildi. Ancak meskûn mahalden ateşle karşılık

verilince geri çekilmek zorunda kalındı. Daha sonra taarruz için mevzi değiştirildiyse de

Kö/ün yakınlarına yaklaşılmaktan gayn bir şey olmadı.

2nci Paraşüt Taburu

Önceki gün muharebeler sırasında bölünen 2nci paraşüt Taburu’nun Girnedeki kısmı

sabahın erken saatlerinde telsiz dinlemesi yaparken Taburun Ozanköydeki kısmı ile bağlantı

kurar ve aldığı emirle Ozanköy’e intikal etmek için 50 nci Piyade Alayı’ndan araç ister. Ancak

araç veremezler, bunun üzerine 60 kişilik 2nci Paraşüt Tabur personeli yürüyüş kolu halinde

sahil yolunu takip ederek intikale başladılar. Girne Kalesi önlerine gelindiğinde emniyet

açısından bir tank eşliğinde, saat 10.00’da Ozanköy’de Tabur ile buluştular. Böylece

parçalanmış unsurların katılmasıyla Tabur yine büyük ölçüde personel yönünden bütünlenmiş

olur.

3ncü Paraşüt Taburu

Önceki günlerde yaptıkları taarruzlarla Deliktepe’yi ellerinde bulunduran 3 ncü

Paraşüt Taburu, Tabur Karargâhı olarakta Deliktepe’yi kullanıyordu. 23 Temmuz 1974 sabahı

Tugay komutanlığınca verilen emirle. Stavroz Harabeleri istikametinde taarruzla, Sihari’de

230. Piyade Alayı 1nci Taburu ile temas kurulması bihetinde hareket edildi.

Takviyeli 2nci Bölük ve Jandarma Bölüğü Yzb. Tuncer Güngör komutasında Sihari

istikametinde ilerlerken, saat 14.00 sıralarında büyük bir düşman konvoyun rastladıkları

haberi 2.Bölük Komutanı tarafından rapor edilir.

Bu konvoyda bir zırhlı araç, uçaksavar makinalı tüfeği, 9 topçeker ve üzerine taret

monteli araç dâhil 29 tane araç vardı. Personel ve cephane yüklü konvoyun görüldüğü yer ise

Stavroz Harabeleri ile Kakoskaltepe arasındaki stabilize yoldu.

2. Bölük Komutanı Yzb. Tuncer Güngör, derhal Tabur Komutanlığı ile temas kurarak

Sihari istikametindeki ileri harekâtını durdurur ve konvoya pusu kurarlar. Pusu ve peşinden

meydana gelen çatışma gece saat 21:00 ‘e kadar devam eder. Bu pusu harekâtında Tabur

Komutanlığı emri ile 1nci Bölük ve 3 ncü bölük destek silahlarıyla ileriye kaydırılarak 2nci

Bölüğe takviye edildiler.

Bu pusu Kıbrıs Barış Harekâtı gerçekleştirilmiş en büyük pusu olması dolayısıyla

tarihteki yerini almıştır.

4üncü Paraşüt Taburu

Tabur, harekâtın ikinci günü Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alay Komutanlığı emrine

verilmiştir ve Alay komutanlığından aldığı emre göre hareket ediyordu. Bu sebeple bazen

Tabur Bölükleri arasında irtibat kesiliyordu. 23 ve 24 Temmuz günleri 2 ve 3 ncü Bölükler

birinci hatta çok zayıf olan mevzileri kazmak ve irtibat hendeklerini kazmakla meşguldüler

1nci Bölük’ten ise haber yoktu. Çünkü Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı. Tabur’un ast Birliklerine

istediği şekilde kullanıyordu, 1 Bölük ile ilgili olarak kulaktan kulağa yayılan haber ise

Lefkoşe taarruz ettikleri şeklinde idi.

8. KIBRIS BARIŞ HAREKÂTINDA BEŞİNCİ GÜN (24 TEMMUZ 1974)

1nci Paraşüt Taburu

22 Temmuz 1974 günü sabahın erken saatlerinde Tabur Karargâhında yapılan

toplantıda Bölüklerin, silah, malzeme yaralı ve şehitler genel olarak tespit edildi.

İhtiyata alınan Tabur, moral yönünden de eksikliklerin giderilmesi için tertip ve

tedbirlerin alınması yönüne gitmiş, gündüzleri 1/3 oranında nöbetçi olmak üzere dönüşümlü

olarak uyutulmuş ve dinlendirilmiştir. Personele ilk defa mektup yazma imkânı sağlamış

bundan sonra da, düzensiz olsada posta hizmeti başlatılmıştır.

Tabur Komutanı Bnb. Ömer Kocabıyık komutasında Teğmen Bülent Yavuz, Astsubay

Bşcvş. Kamil Cıvıcı ve İkmal Bakım Takım Komutanı Astsubay Bşcvş. Ferudun Gültekin ile

lojistik hususlar hakkında kısa bir toplantı yapıldı. Su ikmali ağırlıklı kare bölgesindeki evden

yapmaya başlandı. Bu arada Mühimmat dağıtım noktası tesis edildi. Şehit toplama yeri ve

bölükler ile telsiz ve telefon irtibatı kullanarak cephaneleri bütünlendi.

Bugün genel mahiyette 2nci Paraşüt Taburu bir önceki gün elde ettiği Sivri Tepe -

Koca Tepe – Dikmen Tepe arasındaki mevzilerinde faaliyetlerine devam ettiler. Düşmanla bir

çatışma olmadı.

3 ncü Paraşüt Taburu

Delik Tepe’den Sihari istikametinde ileri harekâta devam edilerek önceki gün 29

araçlık bir düşman konvoyunun imha edildiği bölgede konvoydan kalanlar olabilir,

düşüncesiyle tekrar arama ve temizlik yapılması emri ile gidildiğinde 10 kadar düşman askeri

direnmeleri üzerine öldürüldüler. Bundan sonra 3 ncü Paraşüt Taburu Büfevento Kalesi’ne

ilerleyişini devam ettirdi.

2nci Bölük Komutanı P.Kd. Ütğm. Orhan Ceylan, bölgeye ikmal maddesi götürürken

saat 15.30 sıralarında Vune köyü kuzeyindeki Kireç ocakları bölgesinde pusuya düşürüldü.

Ütğm. Ceylan ile birlikte 6 er yaralandı, bir er de şehit oldu.

9. BEŞİNCİ GÜNÜN SONUNDA DURUM

Bugün 3 ncü Paraşüt Taburunun faaliyetleri dışında önemli bir faaliyet olmamış,

öğleden sonra 14 ncü Piyade Alayının 2nci Taburu helikopterlerle Ada’ya nakledilmiş, Eski

Kuyu ve dolaylarındaki düşman girintisi düzeltilmeye çalışılmışsa da tam başarı

sağlanamamıştır. Dördüncü günün sonundaki ulaşılan hatlarda gün ihtiyatlı beklemekle

geçirilmiştir.

H. AMFİBİ ALAY KOMUTANI ALBAY NEŞET İKİZ’İN AMFİBİ ALAYININ

ÇIKARMA HAREKÂTI KONUSUNDA ANLATTIKLARI

“Komutanı olduğum Amfibi Alay, 1968’den beri Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral

Kemal Kayacan’ın ileri görüş ve çabalarıyla kurulmuştu, örnek bir alaydı. Hiç bir şey

tesadüfe bırakılmamıştı.

Askerlerimden de emindim.

Ama yine de bu bir harpti… Hiç birimizin gerçek savaş tecrübesi yoktu.

Gece olmasına rağmen hava sıcak… Gömleğim terden vücuduma yapışıyordu. Ufuk,

çepeçevre puslu… bir süre sonra geminin iskele tarafından tan yeri ağarmaya başlar gibi

oldu.

Akdeniz ‘de, şafağın çöküşünü hep birlikte izledik. Yeni doğan güneşle, yeni bir güne

de başlıyorduk… Ama bu güneşin battığını göremeyeceklerde olacaktı.

Aramızda… Kim bilir belki de ben?…

Ada’ya, herhalde epey yaklaşmış olmalıydık. Gerçekten de dikkat edilirse, sisler

arasında, Ada’nın silueti belli belirsiz seçilmeye başladı.

Önümüzde, fazla bir vaktimiz kalmamıştı.

Alayıma, karşılaşabilecekleri her şeyi son bir defa anlatıp, onlan her şeye hazırlamak

için askerce konuşmakta yarar gördüm. Onlarla helalleşmek, onları Tanrıya emanet etmek

istiyordum.

“Evlatlarım” dedim… “Çıkartma sırasında düşmanın çok ağır mukavemeti ile

karşılaşabiliriz. Bu karşı koyma, çok ağır ve kanlı olabilir. Belki, Tanrı’nın bir lütfü olarak

Ada ‘ya baskın yapar gibi çok rahat da çıkabiliriz. Unutmayınız ki, bütün milletin bütün

silahlı kuvvetlerin gözleri bizlerin üzerinde!… “

Bütün Alay, “çıt çıkarmadan “ beni dinliyordu.

“Evlatlarım” diye devam ettim. “Er meydanında mukadderat, bilinmez! Hakkınızı

bana helal ediniz.. Biliniz ki, isteklerim dışında davranana hakkımı hiçbir zaman helal

etmem!…”

Evlad-ı vatanlar, hep bir ağızdan: “Hakkımız helal olsun.. Komutanım… “diye ortalığı

inlettiler. Onlara şehit olduğum takdirde, yerimi kimin alacağını bir kere daha hatırlattım.

Tekrar haklarını helal etmelerini istedim.

“Hakkımız helal olsun, komutanım…” selası bir kez daha Akdeniz’in semalarında

dalgalandı. Sonra, Amfibi Tugay Komutanı General Süleyman Tuncer’e tekmilimi verdim.

Daha sonra da, çıkarma filomuzun komutanı Tuğamiral Emin Göksan’a… Duygulanan filo

komutanımız bizlere güvenini belirtti…

“Sağol!” sesleri bir kez daha Akdeniz ‘de yankılandı…

Artık, varış hattına iyice yaklaşmıştık. Bundan sonra, botlara geçilecek, çıkarma

harekâtı bifiil başlayacaktı.

“Ertuğrul “un köprü üstüne çıktım. Makineler “stop” etmişti.

Yine, “çıt” çıkmıyordu koca gemide… Önceden provaları yapılmış tiyatro eseri, ilk

defa oynanmaya başlayacaktı. Bu sırada, nasıl bütün oyuncular perdenin açılmasını

heyecanla beklerse, askerde aynı heyecanı içinde vereceğim emri bekliyordu.

Bordadan aşağı sarkıtılan ağlar “Ertuğrul” a yanaşan çıkarma botlarına indirilmişti

bile…

Çıkartma, üç aşamada planlanmıştı. Çıkartma botlan, mevcut kuvvetleri Ada ‘ya üç

seferde götürecekti. Bu seferlerin her birine “Dalga” tabir ediliyordu ki, kısacası çıkarmanın

“üç dalga” halinde düzenlendiğini söyleyebilirim, “geminin ana konuşma devresini” açtım.

Mikrofondan önce Tanrı’dan bizleri utandırmamasını diledim. Sonra da komutu verdim:

“-Bismillah! İndirme noktalarını, tahsisli çıkarma botlarını boşaltın!”

Deniz piyadeleri ok gibi fırladılar. Sonradan aşağıya sarkan indirme ağlan bir anda

mehmetçiklerie doldu. Birinci dalganın eratı, üstelik tam tehniliyle, bir buçuk dakika gibi kısa

bir zamanda ağlardan inip botlardaki yerini almıştı. Gerçekten gurur verecek bir başanydı

bu.

Komutan ve silah arkadaşlarımla vedalaşıp, ben de bota indim.

Kıbrıs’a çıkacak ilk birlik böylece “Sancak Gemisi” inden ayrılmış oluyordu.

Çıkartma botunda, herkes ciddiydi. Bütün sinirler gergindi. Eratın arasında, kıpırdanan

dudaklarıyla dua edenler olduğu gibi, şakalaşanlar da vardı. Botun transistorlu radyosu,

Anavatandan yapılan yayını alıyor, marşlar çalıyor, arada moral verici konuşmalar yapılıyor,

sonra yine marşlar çalınıyordu.

Sonra, Başbakan Ecevit’in; “Türk Silahlı Kuvvetlerimiz indirme ve çıkarma

harekâtına başlamış bulunuyorlar. Allah milletimize ve insanlığa hay ıhı etsin!…” diyen sesi

duyuldu.

Gökyüzü, paraşütçülerimizi taşıyan uçak ve komandolarımızı taşıyan

helikopterlerimizle doldu. Hepimiz şevk içindeyiz. Gerçekten zaferi kazanacağımıza

inanıyorum.

Bulunduğum çıkarma botunda Amfibi Alay Komutanlığı harekât Subayı, Deniz Piyade

Üsteğmen Ahmet Aksu, Muhabere Subayı Deniz Piyade Üsteğmen Şahap Karaosmanoğlu,

Hava İrtibat Subaylarından Havacı Binbaşı Fehmi Ercan (Bu subayımız sonradan şehit olmuş

ve daha sonra Kıbrıs’taki Timbu Havaalanı, genişletilip büyütülerek Ercan Havaalanı adını

almıştı) ile pilot yüzbaşı Akın Giray da vardı.

“Ertuğrul”dan ayrıldığımız bu noktadan çıkarma yapacağımız plaja kadar olan

mesafe bu botlarla, yaklaşık 45 dakika kadar sürecekti. Ama bitmek bilmeyen bir 4 5 dakika

idi bu…

Artık, iyice kıyıya yaklaşmış durumdaydık. Yaklaştıkça da, plaj (Pladini Plajı)

bölgesinden yer yer mukavemet görmeye başladık. Dikkat ettim. Daha çok evlerden ve daha

sonra karakol olduğunu anladığımız bir binadan ateş ediliyordu. Çıkartma araçlanmızın

silahları tarayarak bunlan hemen susturdu.

Gözüm hep saatimde… Artık Kıbrıs kıyısına bir taş atışı mesafesindeyiz. Botlanmızın

altı düz olduğu için, plaja iyice yanaşılıyor. Ama, yine de askerin inmesi için indirilen

kapaklar, kumlara değil de, bele kadar yükselen suyun içine iniveriyordu. Yalnız benim

bulunduğum bot değil, öteki botlar da yaş kapak attılar. (Yani kumsala değil denize)

O anda, saatim tam 8.50’yi gösteriyor. Pladini plajının tam karşısındayız. Aynı anda

bir çok mermi, çıkarma aracımızın bordosuna peş peşe saplanıverdi. Ama, şimdilik endişe

edilecek pek bir şey yok. Allah vere de plaj, Rumlar tarafından mayınlanmış olmasın. Daha

önce, Donanmamızın balık adamları, çıkarma yapacağımız plajı kontrol edip, mayın ve sualtı

manialan olup olmadığına bakmışlar, bu kesimde, ne açıkta, ne de kumsal da bir şey

bulamamışlardı.

Harekât Subayı Aksu; “Çok şükür bu günleri gördüğümüze!” diyerek beni

kucakladıktan sonra, çıkarma aracından aşağı fırladı.

Deniz piyadeleri, bele kadar yükselen sularda, düşe kalka koşuyor, bir an önce kıyıya

çıkıp, hemen oracıktaki bitki örtüsünün arkasında siper almak için acele ediyordu.

Tanrıya şükür, şimdiye kadar bir aksilik çıkmadı. Büyük bir karşı koymayla karşılaşmadık.

Kelimenin tam anlamıyla bir baskın çıkarması olacağa benziyor bu.. Nitekim daha sonraları,

düşmanın bizi daha doğuda, ya da, daha batıda beklediğini öğrendik. Eğer, o plajlardan

birine çıksaydık, bu bölgeler mayınlanmış ve iyi korunmakta olduğundan büyük kayıp

vereceğimiz muhakkaktı…

Çıktığımız plaj, yatık yollu mermisi olan silahlara kapalı, plajın hemen üstünde,

düşmanın bir gözetleme istasyonu ile çevrede henüz işgal edilmemiş koruganlar var. Ama

koya giren araçlarımız düşmanın görüşünden çıktığı için şimdilik güvenlik altında…

Karaya ayağını basan Mehmetçiklerimiz hemen mevzileniyordu. Böylece, yakın

güvenliğini güvence altına almaya çalışıyordu. Mehmetçikleri karaya çıkaran “çıkarma

gemileri” geri dönerek plajdan uzaklaşıp ikinci dalgada karaya çıkacakları getirmek üzere

“Ertuğrul” gemisine yaklaşmaktaydı. Bu sırada, sahile yakın yerlerden bulduğumuz sivilleri

plajların kabinlerine topladık. Birliğimizin doktoru Asteğmen Veli Eroğlu ile birlikte onların

yanına giderek hayatlarının teminat altında olduğunu, hiç bir kuşkuları olmaması gerektiğini

bildirdik. Dehşete kapılmışlar, büyük bir panik içinde idiler.

Bu sırada, yakınlık gösterenlerle konuşuyorduk:

“Mecbur kalmazsak, savaşmak istemiyoruz. Korkmayın, Mehmetçiklerimiz, size zarar

vermeyecektir… “dedik.

Ancak, oradan ayrıldıktan kısa bir süre sonra, birliklerimize, sivil araçlardan, sivil

şahısların üzerimize ateş açtıklarını öğrendik. Etrafımızda, şuraya buraya atılmış,

terkedilmiş, Yunan askerlerine ait üniformalar gördük. Bunlar Mehmetçiğin adaya çıktığını

gören Rum askerleri ile Yunan askerlerinin kaçarken selameti üniformalarını terk etmekte

bulduklarını gösteriyordu. Böylece sivil halkın arasına karıştıkları anlaşılıyordu.

1. Taburun, ikinci bölük bölgesinde, dört namlulu uçaksavarlarla çıkarma birliklerinin

üzerine ateş edildiği rapor edilince, Binbaşı İlhan Aloğlu: “imha Ediniz” emrini verdi.

Çok kısa bir zaman süreci içinde düşman uçaksavarlarının imha edilip susturulduğunu

tespit ettik

Bu gibi çıkarmalarda, ilk dakikalar ve ilk saatlerin çok büyük önemi vardır. Bu

nedenle, bizde kısa zaman içinde pek çok şey yapmak üzere acele etmek zorundaydık. İlk iş

olarak, çıkış “köprü başı” oluşturduğumuz plajın hemen gerisinden geçen Girne-Lapta

karayolunu trafiğe kapattık. Çok uzaklardan, giderek artan, yoğun silah sesleri, gelmeye

başlamıştı. Bu da gösteriyordu ki, düşman birlikleri bize doğru yaklaşmaktadır. Ancak bu

bölgeden karaya çıkılacağını ummadıkları için gafil avlanmışlardı. İlk şaşkınlıkları geçmiş,

akıllarını başlarına toplayıp (varsa) karşı direnişe geçmişlerdi.

Direnişleri gittikçe ciddileşiyordu. Bizler bu arada, süratle “Çekme” ve “Onarma”

ekipleri kurduk. Kara istihkâm Astsubayı Oğuz Serçinlioğlu, buldozerinin direksiyonunun

başında olağan üstü bir gayretle, Pladini Plajı sahilinde, ikinci dalga ile gelecek çıkanma

gemilerinin suya değilde kuma “Kapak atma “ larını sağlamak için çalışıyordu. Dozer ile

kumları topluyor, yığın haline getiriyor, sonra kumları denizin yaladığı yere doğru sürüyor.

Bütün çabası ikinci dalga çıkarma birlikleri gelmeden önce, askerin suyun içine değil,

doğrudan kumsala atlayarak karaya ayak basmasını sağlamaktı.

Ancak sahilde bu türlü çabalar içinde çırpınınken, karaya çıkması beklenen ikinci

dalganın geciktiğini gördük.

“ikinci dalga nerede kalmıştı?” 50 nci Piyade Alayını taşıyan ikinci dalga çıkanva

gemileri kıyıya vardığı zaman, saat bir hayli ilerlemiş, 10.00’a yaklaşmıştı. Karacı askerleri

büyük bir heyecanla karşıladık. Çıkartma bölgesinde, yer yer, beli geçen sulara kapak

atmanın güçlükleri yine bir dert olarak karşımıza çıkmıştı. Karacı Piyadeler, alışkın

olmadıkları bu sularda bir an önce, karaya çıkmak için üstün gayret sarf ediyorlardı. Sulara

atılan araçların içinde motoru ıslanıp, sığ suda kalanlar vardı.

50 nci Piyade Alayı komutanı Piyade Kıdemli Albay İbrahim Karaoğlanoğlu, jeepi ve

alay sancaktan ile birlikte karaya çıkmıştı. Karaoğlanoğlu, dağ gibi, heybetli bir askerdi.

Silah arkadaşıma plaj sahilinde bir “durum raporu” verdim:

“-Düşman, her an bir karşı saldında bulunabilir Albayım “dedim ve ekledim: “-Bu

nedenle, en kısa zamanda toparlanıp hazır olmakta büyük yarar var!” Bu sözlerim üzerine

Albay Karaoğlanoğlu bana şunlan söyledi:

“-Merak etme kardeşim… Şimdi her şey dilediğimiz gibi olur Türk askerine

güveniyorum. Göreceksiniz… Bu asker yenilmez!”

Sahildeki plajın tesisleri ile kabinleri Rumlardan alınan esirlere ve enterne edilmiş

Rumlara tahsis edildiğinden onların da korunmasını sağlamak zorunlu idi. Pladini (şimdi

Yavuz Çıkartma Plajı) Plajının hemen üstündeki iki katlı otelin alt katı da “Sahra sıhhiye

hizmetleri” için ayrılmıştı. Çok genç bir askeri doktor, çakı gibi, bir yaralıdan ötekine

koşuyor, yaralan büyük bir dikkat ve titizlikle sanp sarmalıyordu.

Öğleye doğru ilk yaralanma haberi alındı. Gelen raporda, İkinci Tabur Komutanımız

Kıdemli Yüzbaşı Tahsin Güven’in, bir müsademe sonunda yaralandığı öğrenildi yüzbaşının

yarası çok ağırdı…

Vakit öğleye yaklaşmıştı. Güneş tam tepemizde… Bu mevsimde zaten çok sıcak olan bu

kıyılar, belki de son yılların en sıcak günlerini yaşıyordu.”201

I. BARIŞ HAREKÂTIYLA İLGİLİ DİĞER ANILAR

“Bir Başkadır Benim Memleketim”

Gazetecilerin Ledra Palas Bölgesinden, Türk kesimine girişleri görülecek şeydi

doğrusu.

Kendilerini üç beş resmi kişinin dışında karşılayan da sarılıp öpen de, resimlerini

çeken, başlarından geçenleri anlatmalarını isteyenlerde, yine kendi meslektaşlanydı.

Daha ortalık kararmadan Ledra Palas barikatı yerli-yabancı basın mensuplarıyla

öylesine tıkanmıştı ki meslektaşlarının görev yapmasına sonsuz saygısı olan gazeteci,

bilmeden istemeden onlara mani olmuştu.

Ancak, bu bir kastın çok ötesinde, yıllar yılı aynı mesleğin kahrını çekenlerin, düşman

eline düşenlere yeniden kavuşmanın verdiği sevincin ifadesinden başka bir şey değildi…

Gecenin 20.30’undan itibaren etraf iyice dolmaya başlamıştı. Gelenlerin hemen hemen

hepsi gazeteci… Herkeste belirli, gözle görünür bir sinirlilik var. Sebebini tahmin etmek güç

olmasa gerek. ‘Tutsak gazeteciler geri verilecekler mi? Verilmeyecekler mi?” soruları saat

21.00’e doğru daha yüksek seslerle sorulmaya başlıyor.

201

Saat 20.50 Rum kesiminde farları parlayan bir araba Türk kesimine doğru geliyor.

Yine kaynaşma yine merak… Sonunda Kızılhaç’tan birisi gelip haber veriyor.

“-Saat 21.151e gelecekler!”

Saat 21.15. Gözler, Rum semtinden gelecek araba farlarını öylesine arıyor ki, insan

salim kafayla düşündüğü zaman gülesi geliyor. Çoğumuz yüz metre startında heyecanlanıp,

önceden çıkış yapan atletler gibi, uzaktan görünebilen en küçük bir harekete doğru hamle

yapıyoruz.

Saat tam 21.20. Uzaktan konvoy halinde gelen arabaların ışık huzmeleri Ledra Palas

Otelini aydınlatıyor. Görev yapmaktan çok meslektaşlarına, dostlarına kavuşmak için barikata

koşan gazetecilerin sevinci artıyor. Bir an için bu sevinç, görevlerini unutturuyor herkese.

Resim çekmek, röportaj yapmak, bir an için çok uzaklarda kalıyor. Flaşlar yerine öpücüklerin

sesi patlıyor gecenin karanlığında.. Esaretten dönen gazeteciler heyecanlı, ama karşılayanların

heyecanı onlarınkinden çok daha fazla. Gözler hafif nemli, dudaklardan:

“İyimisin Ertürk” “Bizi çok üzdünüz” “Mete Akyol geçmiş olsun” “Ağabeyciğim kötü

muamele ettiler mi?” cümleleri birbiri ardına dökülüyor.

Gözüme Milliyet muhabiri, gazeteci Mete Akyol çarpıyor. Elinde bir el çantası,

gözünde hemen herkesin bildiği kalın siyah çerçeveli gözlüğü, durgun, fakat her şeye rağmen

mutlu bir ifade ile dolu olan yüzü adeta ışıl, ışıl.

‘Türk kesiminde olmaktan memnun musunuz? bu tarafta kendinizi emniyette

hissediyor musunuz?” sorusuna içtenlikle ve gülerek verdiği cevap, “Ben mi mutluyum?

Mutlu da ne kelime. Kendimin bir parçası olan bir yerdeyim. Benim insanlarımla,

kardeşlerimle bir aradayım. Nasıl mutlu olmayayım?” şeklinde… Bu sözlerde esaretin

ağırlığını, zorluğunu seziyor insan… Mete Akyol… “Ben Milliyette doğdum” diyen,

Türkiye’de gazete okuyan hemen herkesin tanıdığı sempatik hoşsohbet bir kişi.

Nasıl ve ne zaman esir düştüğünü soruyoruz. Yıllar yılı icra ettiği mesleğinin verdiği

rahatlıkla derhal ve hiç abartmaya kaçmadan başlıyor anlatmaya:

“17 Ağustos Cumartesi günü saat 13.30 idi. Askeri bir araba içerisinde, yanımızda bir

mihmandar üsteğmen ve başçavuşla birlikte, “Mia Milya” bölgesinde ilerlerken, bir anda,

Rum askerleriyle karşılaştık. Arabamıza ateş etmeye başladılar. Yanımızdaki Türk askerlerine

silahlarına davranmamalarını, aksi halde hepimizi öldüreceklerini söylediler. Yapılacak en iyi

şey bu idi. Nitekim, silahlarına davranmadılar. Biz, derhal gazeteci olduğumuzu, karşı tarafta

bulunanlara bağırdık. Bunun üzerine ateşi kestiler. Yanımıza geldikleri zaman basın

kartlarımızla Genelkurmay tarafından bize verilen “savaş muhabirliği” belgelerimizi verdik.

Bizi bir arabaya koydular, tanımadığım bir yerlere götürdüler. Götürdükleri yerde bir avlu

içerisindeki bir duvara doğru yüzümüzü döndürdüler. Üzerimizi arayıp, saatlerimizi aldılar.

İlk gün oldukça korkmuştuk. Fakat herşeye rağmen söylemem gerekir ki, basın mensubu

olduğumuza iyice kanaat getirdikten sonra kötü m uamele etmediler. Bu arada, bizi elinde

tutan, Milli Muhafız Ordusunun birlik komutanı bir yüzbaşı, hukuk tahsili yapmış biri idi.

Onun elinde olduğumuz süre bize iyi muamele etti ve ettirdi. İkinci gündü galiba, ellerim

arkaya kelepçelenmiş gözlerim bağlı olduğu halde Limasol’a götürüldüm. Diğer

arkadaşlarında bir kısmı orada idi. Bizi bir hücreye kapattılar.

Bu hücrenin avlusunda ise aralarında Lefke Emniyet müdürü Hüseyin Ali olmak

üzere, Rumların Lefke’den kaçarken beraberlerinde getirdikleri, günde bir dilim ekmek ve üç

taneyi geçmeyen zeytinle yaşatılan 75 soydaşımız bulunmaktaydı. Tüm ilgililerin, bu

kardeşlerimizle yakından ilgilenmesi için bunları söylemeyi kendimize bir görev sayıyorum.

Kızılhaç tarafından Türk kesimine getirilmeleri üzerine, tutuklu bulundukları sürece

bu heyet tarafından aranıp aranmadıklarını ihtiyaçlarının giderilip giderilmediğini merak

ediyorduk. Mete’nin cevabı “Vallahi Abi biz, bu adamları ancak bu gün gördük. Daha önce ne

aradılar, ne de sordular” oldu.

Saat 22.30’u geçmişti bile. Güneyden gelen herkesin yüzünde günlerce süren esaretin

yorgunluğu, bıkkınlığı az önceki sevincin yerini almaya başlamıştı.

Limasol’da hücrede tutuklu kaldıkları sürede, ümitsizliğe düştükleri zaman, bir

ağızdan söyledikleri şarkıyı, yine bir ağızdan, koro halinde söyleyerek uzaklaştılar. Uzaktan,

çeşitli nitelikteki seslerden oluşan bir nağme işitiliyordu.

“Bir Başkadır Benim Memleketim”

“Evvel Allah, Benim işim Tamam… Siz Onları Kaçırmayın Komutanım..”.

Amfibi Birliği’nin teğmeni Mesut Günsev Onbaşı Osman’ın nasıl şehit olduğunu şöyle

anlatıyor:202

19 Temmuz sabahı hastanedeki tek ingilizce bilen doktor plan Sinyorina Mazzurkato

odama girerek, “Feliçe” (dilleri dönmediği için bana öyle hitap ediyorlardı. İtalyanca mesut)

“Galiba sizin gemiler Akdeniz’e çıkmış, Yunanlılarla harp çıkacakmış” deyi verdi. Başımdan

aşağı kaynar sular döküldü.

İtalya’nın Sardunya Adası’na, bir NATO tatbikatı için gelmiş, fakat sarılıktan komaya

girdiğim için, gemimden helikopterle Capliari Askeri Hastanesi’ne oradan da Ospedale SS

Trinita Devlet Hastanesi’ne kaldırılmıştım.

202

Mensubu olduğum ve Türkiye’ nin tek Amfibi Birliği olan Deniz Piyade Alayı’nın, ilk

dalgada Ada’ya çıkarılacak çok ağır ve tarihi sorumluluk alacak bir birlik olduğunu

biliyordum. Gözümün önüne, Alay Komutanı Deniz Yarbayı İkiz geldi.

Ani bir kararla o gün, siestada -herkesin öğlen uykusuna yattığı saat- hastaneden firar

ettim.

Ankara’da, Deniz Kuvvetleri Karagahı’na uğradım. Bir kurye uçağına binerek,

Adana’ya oradan da Mersin’e geçtim. Kurmay Başkanına hastaneden taburcu olduğumu,

belgeleri Roma Deniz Ateşesi’nin göndereceğini söyledim. O akşam, ana gemimiz olan TCG

Ertuğrul, takviye birliklerini Ada’ya götürecekti. Gidip arkadaşlanmı görmeme müsade

etmenizi arz ederim.

Bu arada, yerime takım komutanı olarak kimi verdiklerini sordum. Yağız Adana’lı

delikanlı Asteğmen Halil’di benim yerime verilen. Birliğimizin özelliği nedeniyle, yedek

subay bulunmazdı. Asteğmen Halil ise, Filo Karargâhında görevliydi. Birden şaşırdım. Meğer,

birlikler yüklenirken, Filo Komutanı olan Amirale çıkmış, ‘Ya beni vurun ya da adaya

gönderin” diye ağlamıştı. Asteğmen Halil’i, yükleme manifestosunun sonuna kurşun kalemle

ilave etmişlerdi.

Ertesi sabah şafakla beraber Beşparmak Dağlan gözüktü.

Cehennem Alayı…

Güneş doğarken Beşparmak Dağları eteğinde Elia köyü civarında, M Tepesi adını

verdiğimiz Hristotosimma bölgesinde, ileri mevzilerde bulunan birliğime katılmam, bir

bayram sevinci yarattı hepimizde. Bölük komutanım Üsteğmen Ergene’ye, ayların özlemini

gidermek istercesine sıkı sıkı sarıldım. Bölükte, 4 şehit, 15 kadar yaralı vardı. Çıkıştan hemen

sonra, tank taarruzuna uğramışlar, tanksavarcılar kahramanca mücadele ederken şehit

olmuşlardı. Fakat tanklar imha edilmişti ve kıyıbaşı belirlenmişti. Hepsi yorgun, sakalları

uzamış, aç susuz fakat mutluydular. Hepsinin gözlerinde, zafer sevinci açıkça okunuyordu.

M Tepesi’nde Rumlarla aramızdaki dereti sınır yaparak gelişecek siyasi çatışmaların

sonucunu bekliyor, özellikle geceleyin yoğun ateşkes ihlallerine cevap vermek zorunda

kalıyorduk.

Siyasi gelişmeler çok önemliydi. Kıyıbaşı sayılmayacak bir köprübaşı elde edilmişti

ama tüm kuvvetler, daracık bir alana yığılmışlardı. Her geçen gün, tehlike bir kat daha artıyor,

Girne ve çevresi patlamaya hazır bir barut fıçısını andırıyordu. Hele çıkış plajı olan Pladini,

ağzına kadar cephane ile dolmuştu. Durum çok kritikti. Karşı bölgede Rumlar, devamlı

tahkimat yapıyor, Lapta ve Karava’ya cephane ve silah yığıyorlardı. Kilise, cephane deposu

haline gelmişti. Sıcak ve susuzluk dayanılacak gibi değildi. Durum gereği, cephede bulunan

bölüğümüzden sık sık keşif kolu çıkarılması emrediliyordu.

Görülmek, ölüm…

Keşifte görülmeden görmek, ölümden dönmekti kısaca bizim için; ilk harekâtta bir

keşif kolumuz pusuya düşmüş ve geriye dönmemişti. Zaman zaman düşman tarafından

yakalanan esirlerin ağaca bağlı, ağaçla birlikte yakılmış cesetleri ile karşılaşılıyordu. Hepimiz

omuz askı kayışlarının üzerine birer tane el bombası takmış, bunu flasterle sıkı sıkıya kayışa

raptetmiştik. “Bu en son kullanacağımız silah” diyordu Ahmet Astsubay. “Esir olmaktansa

ölmek daha iyi”.

Rahmetli Ahmet, “Onbaşı Osman Dağlı’yı da kola katalım, hem yardımcılık yapar

hem de araziyi tanır” dedi. Onbaşı Dağlı, adına benzer dağ gibi çocuktu. Çıkartma aracından

sahile ilk ayak basan manga komutanıydı, italya’daki tatbikatlarda İtalyan ve Amerikan Deniz

Piyadelerinin hayranlığını kazanmıştı.

Keşif kolunu hazırladık. Görev, Beşparmakların zirvelerine gelen komando birlikleri

ile temas sağlamak, şayet orada mevzilenmiş topçu varsa, ateş desteği için koordine yapmaktı.

Onbaşı Osman Dağlı, sıçrayarak yanımdan geçti. Yola indiği anda 5 metre ileride,

bahçe kenarına gömülmüş koruganın mazgalını fark ettim. “Osman dikkat” demeye ve

mazgalı ateş altına almaya zaman kalmadan, mazgal ölüm kustu. Otomatik tüfekle biçilen

onbaşı Dağlı, yol kenarına yığıldı. Şiddetli bir ateş muharebesi başlamıştı. Son direnme

noktasının da beli kırılmak üzereydi. Rumlar, ölülerini bırakarak geri çekilmeye başladılar. Bu

arada, Asteğmen Halil sürünerek Osman’ın yanına gitmeye çalışıyordu. Hafifleyen ateşle

birlikte yanına sıçradık. Kolu fena parçalanmıştı, karnında da derin bir yara vardı. Halil harp

paketini çıkartmış turnike tatbik ederken Osman’ın acı dolu fakat gururu yüzü bize doğru

döndü: “Evvel Allah, benim işim tamam, siz onları kaçırmayın komutanım” dedi. “Hayır

Osman, yaşayacaksın, şimdi seni ilk yardım merkezine göndereceğiz” dedim. Osman’ı

çevirdiğimizde üç merminin de belini biçtiğini gördük. Ama hala ümitliydik. İbrahim Göker

adlı arkadaşı Osman’ı sırtladı ve uzaklaştı. Osman ilk yardım merkezine, oradan ambulansla

sahra hastanesine götürüldü. Fakat, ne yazık ki, ameliyat sırasında şehit oldu. Yiğit Osman’ın

cep defterinde, şimdi Amfibi Deniz Piyade Alayı Müzesinde bulunan notlarında, taarruzdan

bir gece önce yazdığı şu satırlar çıktı:

“Arkadaşlar, eğer şehit olursam, 390 lira alacaklarımı aşağıda isimleri yazılı

arkadaşlardan alıp, İbrahim Göker’e verin. Borcum olan 90 lirayı da alacaklılarıma ödeyin “

Fethiyeli Onbaşı Osman Dağlı.

Ve bir fotoğraf çıktı cebinden Osman’ın. Beyaz bahriyeli elbisesi ile çekilmiş

Fethiye’deki eşi ve üç çocuğuna gönderilmiş bir sureti. Arkasında da şu dizeler:

“Topraktan aldılar cismimi

Bahriyeli koydular ismimi

Çelik mermi birgün delerse göğsümü

Hatıra olarak saklayın resmimi”

25 Ağustos 1974

Ergin Konuksever, mesleğine âşık, tutsak günlerinin öyküsünü, tam canlılığı ile

abartmadan anlatmış bir gazetecidir.

Günaydın Gazetesinin bu fedakâr muhabirinin tüm üzüntüsü, ne tutuklu bulunduğu

günlerden, ne de omzunda ki iki kurşun yarasındandır.

Konuksever, Serdarlı Bölgesinde Türk tanklarının giriştiği taarruz sırasında, tank

ateşiyle çökertilen Rum mevzilerinin, kurtarılan Türk köylerinin ve harekâta katılan

Mehmetçiklerin içten heyecanlarını, tespit ettiği filmlerinin ve makinelerinin Rumların elinde

kalmasına, kaybolmasına üzülüyor.

Serdarlı’ya kadar tüm harekâtı bir tank üzerinden tespit etmiş Konuksever. O anları

yeniden yaşamak istiyormuşçasına, o günü. “Bir gazetecinin yaşayacağı en mutlu gündü” diye

tanımlıyor.

Rumların eline üç arkadaşı ile tutsak düşüşünü ise şöyle anlatıyor:

“Gazetecilik damarım tutmuştu. Cengiz Kapkınla filmlerimi postaya yetiştirelim

dedim. O da aynı endişe içinde idi zaten”

Lefkoşa’ya gidecek beyaz bir minibüs bulmuşlar. Sonra tedavi için Lefkoşa’ya gitmesi

gereken hamile bir hanımla eşini de alarak şehrin yolunu tutmuşlar.

Konuksever önde, minibüsü sürecek olan mücahidin yanına oturmuş. Adem Yavuz ile

Cengiz ise hamile hanım ve eşi ile birlikte arkaya koltuklara yerleşmişler.

Minibüs Lefkoşa civarındaki endüstri bölgesini geçince bir silah sesi duyulmuş.

Akabinde bir kurşun, arabanın çamurluğuna isabet etmiş. Sürücüye; “Kardeşim düşman

bölgesine girmek üzere olmayalım?” demiş Konuksever. Sürücü; “Hayır. Ben buraları iyi

bilirim. Yol temizdir” demiş.

300 metre kadar ancak ilerlemişler, kendilerine bir daha ateş edilmiş. “Korkunç bir

ateşti. Şoför ağzından giren bir kurşunla şehit oldu. Ben sağ omzumda bir sıcaklık hissettim.

Elimle yokladım. Kan akıyordu. İki kurşun yarası almıştım!” diyen Konuksever

arkadaşlarının da yaralanmalarını önlemek için onların minibüsten inmelerine mani olmuş:

“Durun! Siz inmeyin; Ben nasıl olsa vuruldum. Bu heriflerle ben konuşacağım” demiş.

Yanlarına gelen bir Rum subaya basın mensubu olduklarını söylemiş. Rum subay

diğerlerini de yere indirmiş ve makineleriyle filmlerini yere koydurmuş…

“Yahu” demiş Rum subay; “İnsan arabasına “Basın” diye yazmaz mı? Bir de Türk

bayrağı koymuşsunuz; Rum tarafına geliyorsunuz. Ben de gazeteciyim. Bu savaş bizi karşı

karşıya koydu. Ama siz şimdi benim esininsiniz!”

Rumlar tutsak gazetecileri zırhlı bir araçla Lefkoşa’daki Rum Hastanesine

götürmüşler.

“Araçta hem gidiyor, hem de, belki de bir daha çekme imkânı bulamayacağım

filmlerime yanıyordum. Ne kurşun yaraları, ne de tutsak edilişim düşündürüyordu beni!”

diyor Konuksever. Cengiz’de:

“Şu halinle bir de filmlerinle makinelerini düşünüyorsun. Bırak kalsın orada”

diyormuş.

Hastanelere geldiklerinde üstü başı kan revan içindeymiş Konukseverin. Hamile

kadını da kanaması olduğu için hastaneye yatırmışlar.

Konuksever orada bölgesel uyuşturucu ile uyuşturulup ameliyat edilmiş.

Üç saat sonra, ameliyat edilen Adem’i de getirmişler odasına. Adem kendinde

değilmiş. Adem’i iki defa daha ameliyat etmek gerekmiş.

Bir süre sonra kendine gelmiş Adem.

“Burada, Rumların içinde ölmek istemiyorum” diyormuş.

Ölecekse hayata gözlerini Türk tarafında yummak istiyormuş.

Adem’in bu isteğini doktorlara iletmiş Konuksever… “Olmaz” demişler.

“Su, su, su” diye yanıp kavrulmuş Adem. Ama içemiyor. Dudaklarını ıslatmakla

yetmiyormuş.

“Sivas’ta büyük bir pınar var. Gidince kana kana içeceğim.” demiş Adem. Sonra

gözleri bağlı, elleri kelepçeli, hastanede vurulmuş. Rum doktorlar bile: “Bu bir katilliktir

demekten alamamışlar kendilerini.

Kadını ve Konukseveri bir EOKA-B karargâhına götürmüşler. Çocuğunu kaybetmiş

olan kadın devamlı düşüp düşüp bayılıyormuş… Oradan 45 dakika süren bir yolculuktan sonra

cankurtaranla Limasol’a götürmüşler. Bir polis kışlasına kapatmışlar.

“Konduğum odadan bakınca; arabaya binmeye çalışan arkadaşlarımı gördüm. Film

çekmeye geldiler sandım. Onlara bağırdım. İçeride olduğumu duyurmak istedim. Ama

muvaffak olamadım.” diyor Engin Konuksever.

Konuksever’i alıp bir başka hücreye kapatmışlar. Diğer hücrelerde 75 Lefkeli Türk

tutsak varmış.

Yerdeki bir battaniye üzerinde geceyi geçiren Konukseverin yarası yeniden kanamış.

Alıp hastaneye götürmüşler. Doktorlar onu yatırmak istemişler.. Ne var ki, hastanedeki Rum

yaralılar; “Ohi” diyor ve koğuşlarındaki boş yataklara yatırılmasına engel oluyorlarmış.

Sonunda boş bir odaya konan bir yatağa yatırılmış.

Serbest bırakılmasına iki gün kala, Yunan istihbaratından üç kişi Konuksever’i sorguya

çekmişler.

Serbest bırakılacakları günün ilk sabahı; “Sen de, diğer arkadaşlarında serbest

bırakılacaksınız.” demişler Konuksevere. Böylece başka gazeteci arkadaşlarının da tutsak

olduklarını anlamış.

Bîr Mektup Bir Kahramanlık Destanı

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs’a yaptığı çıkarmadan iki gün sonra, 22 Temmuz

akşamı, Lefkoşa dolaylarında çarpışırken şehit düşen Üsteğmen Ünal Genc’in şahadetini

Kıbrıs Türk Çiftçiler Birliği Genel Başkanı Milletvekili Hüseyin M.Gültekin şöyle anlatıyor

20 Temmuz 1974 Cumartesi

Türkiyemiz bizi kurtarmaya geldi. Semtimiz Mücahitler dışında tümden boşaldı. Saat

09.00’da, şanlı paraşütçülerimiz evimizin önüne inmeye başladılar.

21 Temmuz 1974 Pazar

Rum saldırıları devam ediyor. Evin mutfak kısmında, yerde barınıyoruz. Damdaki

mevzide Mücahitlerimiz direniyor. Silahları ikide bir tutukluk yapıyor.

K.T.K.Alayı Yüzbaşılarından Sezai Bey’e bağlı Üsteğmen Ünal Genç bize geldi. Kaç

gündür uykusuzmuş.

Bölge Mücahit Komutanı Ali Çakır’la (o da şehit oldu maalesef) Domuz Burnuna

kadar giderek Mücahit mevzilerini dolaşıp evimize döndüler.

Ünal Bey mevzilerin yetersizliğinden, Mücahitlerin sayısının azlığından üzgündü.

Bütün gece çalışarak damdaki mevziye ve bölgedeki diğer mevzilere toprak dolu torbalar

yerleştirdiler. Damdaki mevziye çıkan kahraman komandomuz düşman ateşine cevap vermeye

başladı.

Gelen takviyeleri, Ünal Bey mevzilere dağıttı. Gece yarısından sonra kendisini biraz

uyuması için zorla yatağa yatırdık. Karşılıklı atışlar devam ediyordu.

22 Temmuz 1974 Pazartesi

Üsteğmeni uyandırdık. Mücahit ve askerlerimizle çay, peynir ve ekmekle kahvaltı ettik.

13.30 sıralarında yeniden takviye geldi. Ünal Bey ve A. Çakır taarruza kalkacaklar. Asker ve

Mücahitlerin mataralarına soğuk su doldurdu. Herkese aceleyle çay, peynir- ekmek dağıttık

Aslanlar gibi hücuma kalktılar. Çok geçmeden karşımızdaki yeşil pencereli Rum evi

düştü ve ordudan Kızılhaç Kilisesine şanlı bayrağımız asıldı.

Asker ve Mücahitlerimiz, doğuya, beton mevzilerin bulunduğu Domuz Burnuna güneş

batarken topluca taarruza geçtiler. Kısa bir süre sonra Rumlar sindirilmiş fakat kahraman

Üsteğmen şehit olmuştu.

23 Temmuz 1974 Salı

Bölgemiz sakin, şehitlerimiz toplanıyor. Üzüntümüz büyük. Hanım, çocuklarım ve ben

Ünal Beyin ailesine son hatıralarını duyurmak üzere fırsat kollamaya karar verdik.

O fırsat bu gün doğmuş oluyor, umarım ki burada çok sevilip sayılan Albay

Katırcıoğlu, bu mektubumuzu o muhteşem aileye ulaştırmak için gerekeni esirgemeyecektir.

Şanlı şehidimizin gururlu ailesi, Kıbrıs’a gelirseniz mütevazı evimiz size her zaman

açıktır.

 

Bir önceki yazımız olan Yunus Emre Karamanlı mı?Yoksa Eskişehirli mi(Sarıköy)? başlıklı makalemizde eskişehir, karaman ve sarıköy hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

%d blogcu bunu beğendi:
Kişisel web sitesi Kişisel web sitesi
daha