Hoşgeldiniz...Sitemizde Toplam 43 Ana Başlık altında, 2857 yazı ve 2488 yorum bulunmaktadır.

«

»

Kas 08 2012

İNSANLARIN KÖKENİ

İNSANLARIN KÖKENİ

İNSANIN KÖKENİ

 

Ve primatların en son durağı, en büyük beyniyle: İNSAN …

         İNSAN soyutlayabilendir…

         İNSAN geleceğini planlayabilen tek canlıdır…

         İNSAN gelecek kuşaklara bilgi aktarandır…

         İNSAN seçme şansı olan tek canlıdır…

        

         İNSAN soru sorandır…

         İNSAN hayal kurandır…

         İNSAN bilincinde olan tek canlıdır…

         İNSAN ütopyalar peşinde koşarken yükselendir…

         İNSAN eylemlerinden sorumlu olandır…

 

   Ve İNSAN yaşadığının ve öleceğinin bilincinde olan tek canlıdır…

 

Bir zamanlar insansız bir doğa vardı. Zaman gelecek doğa yine insansız kalacak. Yeter ki insansız bir doğaya biz insanlar, KENDİMİZ, neden olmayalım.

 

 

        

 

İNSANIN KÖKENİ NEREDE YADA İNSAN NEREDEN GELDİ?

Hepimiz zaman zaman bu ve benzeri soruları kendi kendimize sormuş ve cevap aramaya çalışmışızdır. Bu sorular insan için yeni şeyler değil. İnsan merak eder. İnsan, insan olmaya başladığı zaman ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, evrendeki yerini kendi kendine sordu ve o zamanlardan günümüze kadar bu sorulara farklı biçimlerde cevaplar verdi. Bu cevaplara göre çeşitli dinler ve felsefi akımlar ortaya çıktı.

Bilimsel olarak, ilk kez Fransız doğa bilimcisi Lamarck (1744-1829), insan ile maymun arasındaki benzerliklere dikkat çekmiş ve insanın maymundan türemiş olabileceğini ileri sürmüştür. Ancak ilk olarak 1850’lerde, Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace tarafından birbirinden bağımsız olarak ortaya atılan “evrim kuramı” ile, insan genel canlılığın bir parçası olarak doğadaki yerine oturtuldu.

En Yakın Akrabalarımız

Moleküler biyoloji ile uğraşan araştırmacılar genlerimizin % 98 inin şempanze ve gorillerle aynı olduğunu saptadılar. Bu da biz insanların, günümüz insansı maymunları yani şempanzeler, goriller ve orangutanlarla yakın akraba olduğumuzun bir kanıtı. Onlarla milyonlarca yıllık bir soy çizgisini paylaşıyoruz. Gene de onlardan çok farklıyız. Peki ama neden onlardan bu kadar farklıyız ? İşte bilim buna Darwin’in “Evrim Teorisi ve Doğal Ayıklanma”  ile cevap veriyor. İnsan’ın bu değişik gelişimi bizim atalarımızın milyonlarca yıl boyunca goriller ve şempanzelerinkinden tamamen farklı bir ayıklanma baskısı altında  yaşamaları ile açıklanıyor. Goriller ve şempanzeler sık ağaçlı ormanlarda yaşarken, herşey atalarımızın savan ve açık araziler gibi orman açısından fakir yerlerde yaşadığını gösteriyor.

 

İnsanın Evrim Hikayesi

Araştırmacılar her yıl yeni bulgularla İlk Primatlardan İnsana Doğru Evrim hikayesinin boşluklarını dolduruyor.

Dünyanın oluşumu 4,5 milyar yıl öncesine, yaşamın başlangıcı ise 3,5 milyar yıl öncesine kadar gidiyor. İnsanın da dahil olduğu “primatlar takımı” 70 milyon yıldır var.

Peki “modern insan” yada “Homo Sapiens” de denilen günümüzün insanı nekadar zamandır var? Topu topu birkaç yüz bin yıldır. Homo Sapiens’in ilk insansı ataları olan, iki ayak üzerinde ve bugünün insanı gibi yürüyebilen yaratıkların yaklaşık yedi milyon yıl önce Doğu Afrika’da oluştukları düşünülüyor.

İki ayak üzerinde hareket edebilen bu “insansı maymunlara “HOMINID = insangil” deniliyor.

Hominid’lerin de dahil olduğu “insansı maymunlar” (kuyruksuz maymunlar) 30 milyon yıl önce “maymunlar” (antropoid) takımından geldiler.

Maymunların içinden çıktığı ilk primatlar olan “yarı maymunlar” ın (prosimianlar) ise 70 milyon yıl önce ortaya çıktıkları sanılıyor.

“… küçük, ağaç faresine benzer bir yaratık, ormanın sık bitkilerle kaplı tabanından yukarı tırmanarak ağaçlarda yaşamaya başladı ve böylece zaman içinde ilk primat oldu.”

 

 “…sonraki 30 milyon yıl içinde primat takımı genişleyerek ağaçlarda yaşayan, böcekle beslenen, geceleri dolaşan birçok hayvan ortaya çıkardı.”*

Bir sıralamaya göre Primatlar Takımı 11 familya, 52 cins ve 181 türden oluşmaktadır. Biz insanlar “antropoidler” familyasının HOMO(insangil) cinsinden gelen HOMO SAPIENS türüyüz.

Burada bir parantez açalım: HOMO SAPIENS kökeninde “akıllı insan”, “zeki insan”, “sağduyulu insan” anlamını taşımaktadır. Bu isim insanın kendi kendisine, kendi türüne yakıştırdığı bir isimdir.

“…40 milyon yıl önce, tarihimizin o aşamasında bile, insan olarak şimdi bizim için büyük önem taşıyan donanımımız yani kavrayıcı eller, üç boyutlu görüş ve renkli görebilme yeteneği ortaya çıkmıştı.”**

Bunlar primatların ortak özellikleri dir. Ancak insanın bazı özellikleri yalnızca onda vardır ve insanı insan yapan özellikler dir.

30 milyon yıl önce oluşan, “MIYOSEN” çağının insansı maymunları geliştiler, çeşitlendiler. 20 milyon yıl önce insansı maymunların vatanı artık Afrika ormanları idi. Araştırmacılar arasındaki yaygın olan bir görüşe göre bu sık ormanlarda yaşayan insansı maymunlar, giderek seyrek ağaçlı düzlüklere doğru yayılmışlar ve insana doğru gelişmenin ilk kolunu oluşturmuşlardı. Ancak son yıllarda yapılan yeni fosil keşifleri, ağaçlı yerlerde yaşayabilen ve de iki ayak üzerinde yürüyebilen yeni bir “hominid”  türünün varlığını gösterdi. Ayrıca yakın zaman kadar bir şempanze türü olarak bilinen Bonoboların da aslında şempanze olmayıp, ormanlarda yaşayan ayrı bir “insansı maymun” türü olduğu ortaya çıkınca, bu tezin geçerliliği tartışılır hale gelmiştir. Yani insana doğru gelişmenin savanlarda değil ormanlarda başlamış olabileceği görüşü ağırlık kazanmaya başlamıştır.

 

Ama her halükarda ilk “Hominid” ilk olarak Afrika’dan dünyaya yayıldığı tezi bu gün için geçerliliğini korumaktadır.

Ve 7 milyon yıl ile 2 milyon yıl öncesi arasında farklı çevre koşullarına adapte olmuş çok sayıda iki ayaklı “insansı maymun” türü gelişti. Bunlardan birisinde 3-2 milyon yıl önce beyin önemli ölçüde gelişmeye başladı ve “hominid”lerin bu türü HOMO(insan) cinsinin kökeni oldu.

         Diğer türlere araştırmacılar “Australopithecus” (Doğu Afrika Maymunu) ile başlayan isimler verdiler. HOMO cinsinin bu erken örmeğinin yaklaş ık 2,5 milyon yıl öncesinde oluştuğu tahmin ediliyor.         

Taştan aletler yapabildiği anlaşılan bu türe HOMO HABILIS (yetenekli insan) denildi. Bulunan fosillerden HOMO HABILIS’in kendi içinden, 2-1,7 milyon yıl önce, daha da gelişmiş bir beyin ve insana daha yakın biyolojik özelliklere sahip olan HOMO ERECTUS (dik duran insan) a yol açtığı sanılıyor. Aslında insan zaten ilk “hominid”lerle beraber dik durmakta idi.

 

İnsanın Afrika’dan dünyanın diğer yanlarına ilk yayılması HOMO ERECTUS ile başlıyor. HOMO ERECTUS ve onun devamı olan değişik insanlar (bu insanlara “arkaik sapiensler” de denilmektedir.)  milyonlarca yıl Afrika, Asya, Avrupa ve Avustralya kıtalarında çeşitli insan türleri oluşturdular (Pekin Adamı, Cava Adamı vb.).

 

Bunlardan en fazla tartışılanı Avrupa ve Orta Doğu’da çok sayıda ve Asya’da da bir miktar fosilleri bulunan NEANDERTAL İNSANI olmuştur. Bir zamanlar bugünün insanının NEANDERTAL’ın (en azından Avrupa Kıtası’nda) bir devamı olduğu sanılmışsa da yeni gelişen tekniklerle fosil yaşlarının daha iyi saptanabilmesi ve yine gelişen mikrobiyoloji ve gen tekniği ile türlerin yaşının daha iyi tahmin edilebilmesi bunun böyle olmadığını göstermiştir.

Artık yaygın görüş bugünün insanının yaklaşık 500 bin yıl öncelerden itibaren Afrika’da, belki de Sahra yakınlarında geliştiği ve yaklaşık 200 bin yıl önce Afrika’dan tüm dünyaya yayıldığı ve geldikleri yerlerde eğer varsa daha önceki insanların yerini aldıkları doğrultusundadır.

Yani kısacası dünyadaki tüm insanlar Afrika’daki tek bir insan türünden geldiler ve biz hepimiz Afrikalıyız. Doğaldır ki biz Türkler de!

 

 

 

 

          

        

İNSANIN KÖKENİ

 

İNSANIN BİYOLOJİK VE KÜLTÜREL GELİŞİMİ:

İnsanın gelişimi söz konusu olunca, diğer canlılarınkinden farklı olarak iki gelişme biçiminden söz etmek gerekiyor. Bu fark çok önemlidir ve insanın gelişmesinin basit olarak, sadece biyolojik bir gelişme olmamasında yatmaktadır. İnsan, soyut düşünebilen tek canlı olarak, bir kültür birikimi üzerinde gelişmektedir. Bu da onun gelişiminin ikinci ayağını oluşturur. Bu iki gelişme tarihsel süreç içinde şu şekilde görülür:

 

    Biyolojik gelişme: Toplayıcı ve avcı olarak küçük gruplar halinde yaşayan, maymun benzeri insandan HOMO SAPIENS’e kadar milyonlarca yıl sürdü.

    Kültürel gelişme: Esas olarak, taş devrinden günümüz modern çağına doğru sadece onbinlerce yıllık bir süreç.

 

Görüldüğü gibi insanın kültürel gelişme süreci sadece binlerce yıllara dayanıyor ve bu süre milyonlarca yıllık biyolojik gelişme sürecine oranla çok kısa kalmaktadır. Bu da gösteriyor ki insan, biyolojik yaşı modern kültürle mukayese edildiğinde, çok yaşlıdır. Açıktır ki, bizi, biyolojik özelliklerimizi bu milyonlarca yıllık ilk dönem çok daha derinden etkilemiştir.

Kültürel gelişme sürecine denk düşen daha sonraki dönem, biyolojik özelliklerin çok yavaş oluşması nedeniyle, biyolojik özelliklerimizi kültürümüze oranla iyileştirmeye yetmeyecek kadar kısa kalmaktadır.

İşte insanın tüm bunların bilincinde olması ve geleceğe doğru atacağı adımları buna göre tasarlaması gerekmektedir. Bize ve öteki canlılara hayat veren, üzerinde yaşadığımız bu dünyayı, dünyamızı öncelikle tanımalıyız. Yaşam zincirlerinde bir ekolojik denge olduğunu ve bu dengenin önemini anlamalıyız. Doğa ile doğru iş yapabilmek için herşeyden önce doğadaki, bu hayat zincirindeki yerimizi bilmeliyiz.

Sonuç olarak, şimdiki tutumumuzu değiştirip, akıllıca, uzun vadeli ve egoist olmayan çözümler bulabilmek için biyolojik ve kültürel gelişmemizi iyi kavramamız gerekir.

HEPİMİZ, TÜM İNSANLAR, AYNI MİRASI VE AYNI GELECEĞİ PAYLAŞIYORUZ VE BAŞKA HİÇBİR CANLININ SAHİP OLMADIĞI, GELECEĞİMİZİ SEÇME ŞANSINA SAHİBİZ.

 

 

 

        

 

İNSANI İNSAN YAPAN ÖZELLİKLER

Önemli biyolojik özellikler:

 

    İki ayak üzerinde dik yürümek, yürürken ayakların hemen hemen bir çizgi üzerinde durması

    Başın omurganın üzerinde dik durması

    Düz yüz, düz dişler

    Büyük ve ağır beyin

 

Diğer özelliklerin hepsini SOYUT DÜŞÜNME başlığı altında toplayabiliriz:

 

    Plan yapabilmek

    Geleceği tahmin edebilmek, fantazi yapabilmek

    Meraklı olmak, araştırmaya hevesli olmak

    Konsantre olabilmek (düşüncelerini yoğunlaştırabilme yeteneği)

    Yaratma yeteneği

    Doyumu ileriye atma yeteneği

 

 

 

        

 

EVRENDEKİ YERİMİZ

“Evren, 15 milyar yıl önce gerçekleşen şiddetli bir patlamayla başladı.”  diye yazıyor Joseph Silk ’Evrenin Kısa Tarihi’ isimli kitabında. Ancak bu sava, şimdilerde, bu teorinin esas sahibi Stephen Hawking dahil pek çok bilim insanı katılmıyor. Nobel ödülü sahibi İsveç’li fizikçi Hannes Alfvén’in,  PLAZMA EVREN olarak adlandırılan alternatif modelinde ise, evrenin, bir başlangıcı ve sonu olmaksızın evrimleştiği tezi ileri sürülmektedir. Bu tezde, 10-20 milyar yıl önce böylesi bir büyük patlamanın olmuş olabileceği olasılığı dışlanmamakta, ancak bu patlamanın ve olası diğer patlamaların zaten var olan evrende gerçekleşmiş oldukları, evrenin başlangıcı (maddenin, zamanın, uzayın yaratılması) ile ilişkilendirilemeyecekleri ileri sürülüyor.

Evrenin geçmiş ve gelecekteki sonsuzluğuna karşılık, dünyamız dün denilecek kadar yakın bir zaman önce, yaklaşık 4500 milyon yıl önce oluştu. Dünyadaki yaşam ise, denizlerde yaklaşık 3500 milyon yıl önce ortaya çıktı. Karaların yaşam ile kaplanması ise 400 milyon yıl önceye rastlar.

O zamanlardan beri milyonlarca hayvan türü ortaya çıktı, ancak bunların sadece %1 i bugün hayatta. Bizim kendi türümüz sadece bir kaç yüzbin yıldır dünyada bulunuyor.

Bizim öncülümüz olan HOMO ERECTUS bir milyon yıldan fazla yaşadı; ondan da önceki HOMO HABILIS de öyle. Teorik olarak biz HOMO SAPIENS de aynı uzunlukta bir yaşam süresine sahip olmalıyız.

Hatta belki de bizi insan yapan soyut düşünce yeteneğimizle olabilecek değişikliklere ileri teknik çözümlerle karşılık verebilir ve tür olarak yaşama süremizi daha da uzatabiliriz.

Ancak bu teorik yaşam süremize bu yaşam tarzımızla ulaşamıyacağımız artık ortaya çıktı. Şurası da kesindir ki, evrende çok küçük, önemi ötekilerden hiç de fazla olmayan yaratıklarız. Bizim yok olmamız ne evren’in ne de doğanın umurundadır.

 Bu sadece bizim umurumuzdadır, umurumuzda olmalıdır da. Ve bu teorik yaşam süremize ulaşmak için SOYUT DÜŞÜNME, PLAN YAPMA yeteneğimizi daha çok kullanmak, daha fazla insan olmak zorundayız, diye düşünüyoruz.

 

 

 

        

 

İNSAN EN GELİŞMİŞ YADA EN ÜSTÜN YARATIK MIDIR?

Çoğumuzun buna cevabı “elbette biz en üstün yaratıklarız” olacaktır. “Çünkü bizim diğer canlılardan farklı olarak gelişmiş bir beynimiz ve üstün bir zekamız var. Ve bu özelliklerimizden dolayı çevreye çok iyi uyum sağladık, sayımız inanılmaz ölçülere ulaştı, tüm dünyayı kapladık, uzaya açıldık. Kısacası çok başarılı olduk.”

Bu görüş insanı tümüyle diğer canlılardan ayırmakta, onu ayrı bir yere koymaktadır ve özünde insan merkezli bir dünya görüşüdür. Tıpkı Tanrı’nın önce insanı yarattığı ve diğer canlı cansız her şeyi de sadece insan için ve o yararlansın diye yarattığını söyleyen dinler gibi.

Evet bizler gerçekten başarılı olduk. Çünkü bulunduğumuz çevrelere, zekamız sayesinde, çok iyi uyum sağlayabiliyoruz. Ancak gerçekten en başarılı mıyız? Bu çok tartışmalıdır ve kanıtlanmamıştır. Başarılılık – bu bağlamda – değişen çevrelere en iyi uyum sağlamak demektir, bu da kuşaklar boyu hayatta kalma kavramıyla ifade edilebilir.

Bizler, yani Homo Sapiens yaklaşık birkaç yüzbin yıldır, homo cinsi ise yaklaşık iki milyon yıldır var. Oysa hamam böcekleri, o iğrenç(!) yaratıklar, yüz milyon yıldan fazladır varlar ve muhtemelen bizler yok olduktan sonra da var olmaya devam edecekler.

Diğer bir örnek de karıncalardan verilebilir. “Karıncalar yaklaşık yüz milyon yıldır, yani Mezozoik zamanın Kretase döneminin ortalarından beri varlar; son ellli milyon yıldır da nüfusu en kalabalık böceklar arasında yer alıyorlar.” “Kaba bir tahminle dünyada verili herhangi bir anda 1015 (10 üzeri 15) yani milyon kere milyar karınca bulunuyor.”* Örnekler çoğaltılabilir.

Gelişmiş bir beyin ve zekaya sahip oluşumuz da bizi eşsiz yaratıklar yapmaya yetmiyor. Çünkü özel olarak tüm insansı maymunlar yani şempanzeler, goriller, orangutanlar vb. görece olarak diğer maymunlara göre daha gelişmiş beyinlere sahiptirler ve daha zekidirler.

Genel olarak da tüm primatlar, kademeli olarak, gelişmiş beyinlere sahiptirler ve memeli hayvanlar içinde zekaca en gelişmiş grubu oluştururlar. Yani basit bir anlatımla en yakın akrabamız olan şempanzelerle aramızdaki farklılık sadece bir derece farklılığıdır. Yani farklılıklar nitel değil niceldir.

İnsanlarla insansı maymunlar arasında evrimsel bir süreklilik olduğu konuyu bilen kişilerce kabul edilmektedir. Her yaratığın diğerleri arasında benzersiz bir konumu vardır. Homo sapiens’in de “bizim çok üstün olduğuna inandığımız” benzersiz bir konumu var. Ama benzersizliğimiz tıpkı ötekilerin benzersizlikleri gibi, tanrısal bir özellik değil, olağan evrimsel süreçlerin sonucudur.

Nasıl ki astronomi dünyamızın evrenin merkezinde olmadığını, milyarlarca galaksiden birinde küçücük bir gezegen olduğunu ortaya çıkarmışsa, biyoloji de Tanrı’nın suretinin örnekleri olmadığımızı, jeoloji ise türümüzün sonsuz zaman içinde bir anlık bir yer aldığını göstermiştir. Yani insan merkezli görüşlerin yanlışlığını bilim, zaman içinde tüm şiddetli karşı çıkmalara karşın ortaya çıkarabilmiştir. Ve tüm bu gerçekler insanın kozmik kendini beğenmişliğine indirilen şiddetli darbelerdir.

Tüm bunlar bilindiği halde hala insanın canlılığın içinde ayrı, özel ve üstün bir yeri olduğu inancı ile yetiştiriliyoruz. Kültürümüz bu görüşler üzerine kurulu. Hepimiz, gerçekleri bilen ve kabul edenlerimiz bile zaman zaman önyargılarına teslim olabiliyor.

 “Toplum bilimleri ve insan bilimleri de çoğu zaman, insanla bağlantısı olan türlere bile herhangibir gönderme yapmaksızın yalnızca insan türüne odaklanıyorlar. Böylesine insan merkezci olmak, insan doğasının sınırlarını, insan davranışının biyolojik süreçlerinin önemini ve uzun vadeli genetik evrimin anlamını bilmemek demektir.”*

Oysa ki alçak gönüllü(!) olabilsek ve doğanın, canlılığın bir parçası, evrimsel süreçlerin bir sonucu olduğumuzu kabul edebilsek; benzersizliğimizi kanıtlayacak ölçütler aramakla zaman ve enerji sarfetmekten kurtulur, her türlü güç ve uğraşlarımızı sorunlarımıza daha kolay ve daha doğru çözümler bulma yönünde çok daha hızlı ilerleyebiliriz. Bu aynı zamanda türümüze hem kendi içinde hem de diğer canlılarla uyum içinde yaşama kolaylığı getirebilecektir.

Ayrıca şunu da belirtmekte yarar var: ” İnsanın toplumsal gelişiminin (gelişim haznesinin) iki kaynağı vardır:

 

    Darwinci doğal seçilimle değişen geleneksel genetik aktarım

    Lamarkçı (bireyin uyumla edindiği özelliklerin doğrudan yavruya aktarımı) çok daha hızlı kültürel aktarım.

 

İnsanın evrimde yeni bir evrim dilimine girmiş olması türün genetik kısıtlamaları üzerinden attığının kanıtı değildir. Ayrıca üstünlük de türü biyolojinin üzerine çıkaramaz. Üstünlük olarak kabul ettiğimiz bu özellik genetik programlara uygun olarak gelişmiş biyolojik uyumdan kaynaklanmış olmalıdır.”***

Bu nedenle insan tarihini incelerken yalnızca kültürel dönemi değil buna zemin hazırlayan tüm HOMO tarihinin incelenmesi, öğrenilmesi ve öğretilmesi gerekmektedir.

 

Bir önceki yazımız olan Kurban Bayramı İçin Hazır Mesajlar (83 Adet) başlıklı makalemizde bayramı, cep ve hazır hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

%d blogcu bunu beğendi:
Kişisel web sitesi Kişisel web sitesi
daha