Kategori arşivi: Tarih Konuları

Hıttin Muharebesi

Hazreti Ömer (r.a) döneminin 638’deki Yermuk Zaferi’nden 460 yıl sonra harekete geçen Batı, 1099’da Haçlı Seferiyle Kudüs’ü işgal edip, Kudüs`ü kendisine başkent yaptıktan sonra sınırları Filistin`den Antakya`ya kadar uzanan bir Latin Krallığı kurdu. Haçlılar işgal sırasında tarihte eşi görülmemiş bir barbarlıkla yüzbinlerce Müslümanı hunharca katletti. Yaşanan bu vahşet ve Kudüs’ün esareti Selahaddin’in hafızasını sürekli meşgul ediyordu. 1167’de Musul Atabeyi Nureddin Mahmud bin Zengi’nin dostu amcası Şirkuh’un yanında Mısır seferine çıkan Selahaddin, büyük bir kahramanlık örneği gösterdi, sonraki dönemde Fatimi yönetimini yıkarak Mısır’a hâkim oldu. 1174’te Nureddin’in hayatını kaybetmesi üzerine devlette saltanat kavgaları baş gösterdi. Selahaddin 6 Mayıs 1175’te tüm muhalifleri saf dışı bırakarak istiklalini ilan ederek adına hutbe okuttu. Böylece kurucusu olduğu Eyyubi Devleti yeni bir dönüm noktası yaşamış oldu. 1186 yılında Halep ve Musul Atabeyliklerinin de, Selahaddin’in hükümdarlığını kabul etmesiyle İslam Birliği sağlanarak Kudüs’ün fethi için kapı aralanmıştı.

Hıttin Muharebesi yazısına devam et

Abdûlhamid Han’ın Evliyalığı

Cennet Mekân Sultan Abdûlhamid Han’ın Evliyalığı…

Olayı “bizzat yaşayan” adam; Mahmud Allahverdi anlatıyor:

Ben Osmanlı Devleti’nin baş şehri İstanbul’da doğdum. Babam, memuriyeti sebebi ile orda görevli bulunuyordu. Ne var ki, geçirdiğim bir hastalık sonucu dilim tutulmuş, konuşma yeteneğimi kaybetmiş idim. Hiç konuşamıyor, el kol işareti ile maksadımı anlatmaya çalışıyor idim. Babam buna çok üzülüyordu… Gitmedik doktor, hoca bırakmadı, ama hiçbiri de fayda etmedi.
Bir gün yaşlı bir komşumuz geldi dedi ki:
-“Seni görüyorum, çok üzülüyorsun. Bir baba için, oğlunun bu durumda olmasından üzücü bir şey yoktur. Sana bir çare söyleyeceğim, dediğimi yap.
Babam ümid ile gözlerini açtı, dinlemeye başladı.

Abdûlhamid Han’ın Evliyalığı yazısına devam et

Abdülmecid’in Sarıklı Fotoğrafı

Son halife Abdülmecid efendinin pek bilinmeyen sarıklı bir fotoğrafı.. Bilindiği gibi 1300 senelik bir müessese olan ve şu anda boşluğu İslam dünyasında çok net olan halifelik m.kâ mal yönetimi tarafından kaldırılmıştı.son halife Abdülmecid efendi ise apar topar bir gece trene bindirilip dedelerinin vatan yaptığı topraklardan kovulmuştu.mekanı cennet olsun..

Kınalı Ali

 

Üst teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da onlarla laflıyordu nerelisin gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü. Merakla:

– ‘Adın ne senin evladım?’ der. Çocuk :

– ‘Ali ‘ diye cevap verir.

– ‘Nerelisin? ‘der. Ali :

– ‘Tokat Zilede’nim’ der.

– ‘Peki evladım bu kafanın hali ne?’ Ali :

– ‘Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım.’ der.

– ‘Neden? ‘der komutan. Ali :

– ‘Bilmiyorum komutanım’ der:

– ‘Peki gidebilirsin Kınalı Ali’ der.

O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali’nin okuma yazması da yoktur. Arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler arkadaşları yazar:

Kınalı Ali yazısına devam et

ÇANAKKALE ZAFERİNİN 102.YILDÖNÜMÜ KUTLU OLSUN

18 Mart 1915, Türk tarihinde bir askeri ve siyasi başarı olmaktan öte inanç, azim ve yiğitlikle örülmüş bir destanın yaradılış tarihidir.Bugün, zaferlerin en büyüğü, günlerin en anlamlısı olan Çanakkale Zaferi ve Şehitler Gününü idrak etmekteyiz.Çanakkale Zaferi, vatanseverlik, fedakârlık, cesaret gibi yüksek faziletlerin kahramanca sergilendiği bir destandır.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda. Şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz.Dönmeyi hiç düşünmediler. Bu vatanı evlatlarına bırakabilmek için canlarını gözlerini bile kırpmadan verdiler. Bu mukaddes yurt topraklarının korunması ve bayrağımızın dalgalanması için birlik, beraberlik ve bütünlük içinde verilen mücadeleyi millet olarak idrak etmeli, gelecek nesillere bu bilinci aktarmayı, bu güzel vatanı bizlere emanet eden atalarımıza karşı bir borç bilmeliyiz.
Farklı milletlere mensup insanların karşı karşıya geldiği Çanakkale, bugün tüm insanlığa barışın önemi konusunda güçlü mesajlar veren bir abide konumundadır. Çanakkale, milletimiz için de ayrıca bir onur, gurur ve şeref abidesidir. Çanakkale’de, kutsal değerleri uğrunda vargücüyle savaşan nesiller, Çanakkale’nin geçilmeyeceğini dünyaya ilan ederken, milletimizin hürriyet, istiklâl, vatan ve bayrağına sahip çıkma kararlılığını da haykırmışlardır.
253.000 evladımızın şehit, düşman cephelerinden ise 247.000 askerin öldüğü ve her bir metrekareye 6.000 merminin düştüğü bu savaşta, islam ve kuran hizmetkarı olan türk milletine Allah’ın melekleriyle yardımda bulunduğu şüphesizdir. Zira Allah’u Teala Kur’an-ı Kerim’de mealen: “Hani Rabbinizden yardım istiyor, yalvarıyordunuz. O da, “Ben size ard arda bin melekle yardım ediyorum” diye cevap vermişti.” (Enfal-9) buyurmaktadır. İngiliz devlet başkanı Churcill, “–Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türkler’le değil, Allâh ile harbettik!.. Tabiî ki yenildik…” diyerek bunu itiraf etmektedir.Aziz şehitlerimiz yattıkları yerlerde şunu hissetmelidirler ki, temiz kanlarıyla suladıkları kutsal vatan toprakları, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Türk milleti tarafından en kutsal emanet olarak muhafaza edilecektir.
Vatanın verilecek bir karış toprağı olmadığını dünyaya gösteren 250 bin şehidimizi minnet ve rahmetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz.”

İstiklal Marşımızın Kabulü

Güftesi, Anadolu’da Milli Mücadele’nin devam ettiği sırada Mehmet Âkif Ersoy tarafından kaleme alınmış şiir. Şairin Kurtuluş Savaşı’nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk’a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirir.
Şiir, 12 Mart 1921’de Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından İstiklâl Marşı olarak kabul edilmiştir. Bestesi Osman Zeki Üngör’e aittir. Orkestrasyonu Edgar Manas tarafından yapılmıştır.
Maarif Vekaleti, Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlarında, İstiklâl Harbi’nin milli bir ruh içerisinde kazanılması imkânını sağlamak amacıyla 1921’de bir güfte yarışması düzenledi. Yarışmaya toplam 724 şiir katıldı. Eser gönderenler arasında Kazım Karabekir, Hüseyin Suat Yalçın, İsak Ferrara, Muhittin Baha Pars ve Kemalettin Kamu gibi tanınmış isimler de vardı.[3] “Çanakkale Şehitleri” ve “Bülbül” gibi şiirlerin sahibi Mehmet Akif’in “Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini” düşündüğü için yarışmaya katılmak istemediği bilinir.

İstiklal Marşımızın Kabulü yazısına devam et

Mehmet Akif Ersoy’un Etkilendiği Abdulhamid Han Hikayesi

“Senin istifa ettirdigini bizde istifa ettirdik”

Mehmet Akif Ersoy, Sultan AHMET Camii’ne her gittiğinde orada iki gözü iki çeşme ağlayan yaşlı bir zâta rastlamaktadır. Bu yaşlı zât, başından geçen bir olayı kendisine anlatınca, Mehmet Akif Ersoy bundan çok etkilenmiş, bu yaşlı zatla aralarında geçen konuşmayı ise bizlere şöyle nakletmiştir:
Sabah namazlarını kılmak için Sultan AHMET Camii’ne gidiyordum. Her sabah ne kadar erken gidersem gideyim, mihrabın bir kenarına oturmuş, saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adam, ümitsizce, bedbin bir şekilde durmadan ağlıyor. O kadar ağlıyor ki, ağlamadığı tek bir dakikayı yakalayamadım. Nihayet bir gün yanına sokuldum ve “Muhterem” dedim,”A efendim!” dedim.
“Niye bu kadar ağlıyorsun? ALLAH’ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu?”

Mehmet Akif Ersoy’un Etkilendiği Abdulhamid Han Hikayesi yazısına devam et

Büyük Komutan Aslan Mashadovu Unutmadık

Büyük Komutan Aslan Mashadovu Unutmadık

SSCB Kızılordusunda topçu Albaylığa kadar yükselmişti. Çeçenistan’ın bağımsızlık savaşında önemli rol oynadı Çeçenisan Devlet Başkanı Dudayev’in şehit olmasının arkasından devlet başkanlığına seçildi..

Ilımlı politikaları ile tanındı. İkinci Çeçen-Rus savaşının başlaması üzerine tekrar dağlara dönerek gerilla savaşına devam etti..

Rus özel kuvvetlerinin 8 Mart 2005’te bulunduğu Yurt kasabasına düzenlediği baskın sırasında arkadaşları ile birlikte şehit oldu..

Kanatlı Denizatı

Karunun En değerli kanatlı denizatı broşu…

Dünyada bir eşinin daha olmadığı Karun Hazineleri 1996 yılından bu yana Uşak Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Fakat hazinenin yazgısı hiç değişmedi. 2006 yılında Karun Hazinesi’ne ait en değerli parçalardan biri olan Kanatlı Denizatı Broşu’nun çalınıp sahtesi ile değiştirildiği ortaya çıktı. Karun Hazineleri Türkiye’ye getirilirken, “Karun Hazineleri’nin lanetinden duyduğu korku”yu dile getiren Müze Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu, yargılamanın ardından 12 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Kim bilir, Karun Hazinesi belki de söylendiği gibi lanetlidir.

Kanatlı Denizatı yazısına devam et

Ahidname Hakkında

Kuvvet, kudret sahibi bir hükümdar tarafından diğer kabile, devlet veya devletlere bazı haklar tanımak ve karşılıklı hakları garanti altına almak için tek taraflı hazırlanan belge.

İslamiyetin ilk zamanlarında Müslümanlar Medine-i münevvereye hakim olunca, Resulullah sallalahü aleyhi ve sellem kabilelere ahidnameler verdiler. Resulullah efendimizin Hıristiyan ve Yahudilere verdikleri ahidnameler meşhurdur. Hazret-i Ebu Bekr ve hazret-i Ömer de ahidnameler vermişlerdir. Hazret-i Ebu Bekr kumandanlarından Halid bin Velid’e gönderdiği ahidnamesinde; “Ey Halid! Gizli ve açık her işinde Allahü tealadan kork. O’nun emirlerini yerine getirmekte büyük gayret göster. Allahü tealadan vazgeçip, O’ndan başkasına yönelenlerle ve İslamdan dalalete, cehalete ve şeytanın isteklerine dönenlerle cihat et. Hangi ırktan olursa olsun, İslamiyeti kabul edenin bu icabetini kabul et. Gerek iyilikle gerekse kılıçla, İslama davet olunan kimseye adaletle muamelede bulun. Allahü tealaya imana davet olunan kimse bu daveti kabul ederse ona asla zarar verme.” buyurmuştur. Yine hazret-i Ömer, Kudüs ahalisine yazdığı ahidanesinde; varlıkları, hayatları, kilise, havra ve manastırları hakkında onlara teminat vermiştir. Daha sonra kurulan İslam devletlerinde de ahidnameler verildiği ve ahdedilen şeye, her türlü kötü şartlara rağmen, riayet edildiği görülmektedir.

Ahidname Hakkında yazısına devam et

Ahali Mübadelesi

1923’te imzalanan Lozan Antlaşması gereğince Türkiye’deki Rumlarla, Yunanistan’daki Türklerin büyük bölümünün karşılıklı değiştirilmesi.

Osmanlı Devletinin son zamanlarında meydana gelen Kırım, Doksanüç ve Balkan harplerinden sonra Anadolu’ya Kırım’dan, Kafkaslardan ve Balkanlardan pekçok Müslüman-Türk nüfus göç etti. Öte yandan Tanzimattan sonra gayri müslim tebeaya ve azınlıklara verilen imtiyazlar, özellikle Rumların ekonomik bakımdan güçlenmesi neticesini ortaya çıkardı. Bu sebeple Yunanistan’dan Anadolu’ya göç oldu. Rumlar özellikle İstanbul’da, Batı Anadolu’da, Trakya’da veKaradeniz kıyılarında yerleştiler. Ekseriyeti şehirlerde oturan ticaret ve sanatla meşgul olan Rumlar, dış ticarette ve imalat sanayiinde önemli yer tuttular. 1919 senesinde Batı Anadolu’daki imalathanelerin % 73’ü Rumların elindeydi.

Osmanlı Devletinin parçalanması, yeni devletlerin kurulması, kurulan devletlerin Müslüman-Türklere zulüm ve işkenceler yapmaları neticesinde Rumeli’den Türkiye’ye büyük göçler oldu. bu göçler 1911-12 Balkan Savaşları sonrasında hızlandı. 140 bini Yunanistan’dan olmak üzere 400 bin Müslüman-Türk, Türkiye’ye geldi. 1919’da Batı Anadolu’daki Yunan işgalinden sonra yerli Rum ahali Yunan ordusuyla işbirliği yaptı. Yunan ordusunun yenilerek geri çekilmesi Rumların da büyük zarar görmesine, bir kısmının Yunanistan’a kaçmasına sebep oldu.

Ahali Mübadelesi yazısına devam et

Oamanlı Ve Avrupada Tuvalet Kültürü

Osmanlı imparatorluğu sahip olduğu kültür ve yaşam tarzı ile Avrupa için örnek bir devletti. Bugün yaygınlığını yitirmiş olsa da; Osmanlı’da Türk Hamamları temizlik adına çok önemli mekanlardı. Hamam kavramı Avrupa için temiz olmak ve banyo kültürü oluşmasında yine öncülük yapmıştır.
Hatta: daha da ilginç olanı Avrupa’da tuvalet kavramı bile yoktu. 1600’lerde tuvalet kavramından bihaberdiler. 1667 tarihinde Osmanlı’da “Tuvalet Vakfı” kurulurken Avrupa’da tuvalet bilinen bir şey değildi. İnsanlar ihtiyaçlarını boş buldukları alanlarda, ya da evin içinde giderip dışarıya fırlatıyordu. Şehirler pis kokuyordu. Bu yüzden yüksek topuklu ayakkabılar, şemsiyeler revaçtaydı. Osmanlı’da ise bu tarihlerde zaten hemen hemen her köşe başında var olan tuvaletlerin sayıları ise artırılıyordu.
Avrupa tuvaletle tam anlamıyla olmasa da 18. yüzyılın başlarında tanıştı. Artık sarayların bir köşesinde tuvalet vardı, krallar ve aristokratlar için ihtiyaç giderme sandıkları bulunuyordu.

Oamanlı Ve Avrupada Tuvalet Kültürü yazısına devam et