Şu Anda İncelediğiniz Konu

«

»

May 26 2013

ABDULLAH FARUKİ EL-MÜCEDDİDİ KİMDİR….?


ABDULLAH FARUKİ el-MÜCEDDİDİ
(Rahmetullâhi Aleyh)
HAYÂTI
Abdullah Fârûkî el-Müceddidî Hazretleri’nin dedesi Muhammed Hamdî Efendi, Hz. Ömerü’l Fârûk (r.a) soyundan, aslen Siirt’in Varkanıs Köyünden Şeyh Fethullah Varkanısî (k.s)’nin akrabalarından Hasan Ağa adı ile mâruf zât ile Mahbûbe Hatun’un izdivâcından dünyâya gelmiştir. Muhammed Hamdi Efendi, Diyarbakır Askerlik Şubesi reîsi Muhterem Albay Sâlih Efendi’nin kızı Nâzire Sûzan Hanım’la evlenmiş ve bu evlilikten dört çocukları dünyaya gelmiştir. Bu evlatlarının ikincisi Abdullah Çetin Fârûkî Hocaefendi’dir. Mîlâdî 1936, Hicri 1356 yılında Siirt’te dünyaya gelmiştir. Abdullah Çetin, adı; Fârûkî ise resmi soyadıdır.

    Çocukluk yılları Siirt’ten Bitlis’e göçle başlamaktadır. Bitlis’te ilköğrenimini tamamlamıştır. Bu arada 1954 yılında Bitlis’ten Muş’a gençliğinin ilk yıllarında göç ederler. Bu dönemde yani 1954-1957 yılları arası gördüğü manevi rüyalarla tasavvuf yoluna seyr ü sülük ederek islama hizmet edeceği kendisine işaret edilmiştir…

    Hoca Efendi 1957 yılında askerliğini İzmir’de yaptıktan sonra, 1962 yılında ailece Muş’tan Malatya’ya hicret etmişlerdir. 1963 yılında muhterem babaları vefat ettikten sonra kendisini tamamen bütün varlığı ve benliği ile İslam dinini anlamaya ve yaşamaya adamış, bu esnada dört mezhepten müçtehid Allâme Şeyh Muhammed Hazin (k.s)’in oğlu, hem de manevi yolunun devam ettiricisi olan muhterem ârif – i billâh, müçtehid, ilahi aşk bağlısı Şeyh Alâaddin Fersâfi (k.s) Hazretlerine intisâp etmiştir.

    Hoca Efendinin ilk evliliğinden iki evlâdı dünyaya gelmiştir.(Nevin ve Alâaddin Fârûkî). İlk hanımı vefat edince ikinci bir evlilik daha yapmış ve Münevver Hanımla olan evliliğinden iki evlâdı dünyaya gelmiştir.(Hüseyin Hüsâmeddin ve Fatma Fârûkî).
    Hoca Efendi kendi kurduğu Fârûkiyye İlim Araştırma Yayma ve Yardımlaşma Vakfı başkanlığını da yürütüyor ve bu vakfın yayın organı olan Özlenen Fark dergisinin de baş azarlığını yapıyordu.

TASAVVUF İLMİNDEKİ YERİ VE SİLSİLELERİ

    Hoca Efendinin tasavvuf yoluna adım attığında tanıştığı üstâdı Alâaddin Fersafi (k.s) Hazretleridir. Fersafi Hazretleri, İslam’ı yaymak ve kalplere Allah sevgisini aşılamak için bütün Anadolu da ve Ortadoğu ülkelerini de içine alan geniş bir coğrafyada gezen, tanınan ve etkinliği olan son derece yaşlı olmasına rağmen gayret ve cehdini tükenmez bir enerji ile sürdüren çok müstesnâ, çok mübârek bir zâttır.

    Alâaddin Fersâfi Hazretleri, Irak’ta Halepçe’ye bağlı Bağa köyünde ikamet eden, yüksek hasletlerle donatılmış, mânevi nazar ve hâlleri çok yüksek olan ve Allah için yaptığı yolculuklarda atının ayakları altına gelen taşların bile un gibi ufalandığı bir büyük veli olan Şâh Muhammed Ali Hüsâmeddin’in bağlısıdır.

    Onun bir ötesindeki halkada ise; kökeni Hz. Muhammed (s.a.v), Hz. Ali, Hz. Hüseyin (r.anhüm ecmain)’e uzanan ve veliler içinde bir güneş mesabesinde mesabesinde olan Seyyid Abdülkâdir Geylâni (k.s) Hazretler’inden gelen bütün mübârek kolların Anadolu’ya yansıtıcısı olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi Zülcenâhayn Hazretleri’nin hâlifelerinden Osman Siraceddin-i Tavili(k.s) Hazretleri bulunmaktadır. Şâh Muhammed Ali Hüsâmeddin Hazretleri bu zâtın torunudur.

    Hoca efendinin üstâdı Alâaddin Fersâfi (k.s) Hazretleri ve tasavvuf târihindeki yeri üzerine Ankara Üniversitesindeki R.Fevzi Kahtalı tarafından bilimsel bir araştırma yapılmış ve lisans tezi hazırlanmıştır.

    Bu silsile Abdullah Fârûki Hocaefendi ‘nin vâris olduğu Hâlidi silsilesidir. Fakat o Nakşibendiyye tasavvuf okulunun farklı bir diğer silsilesine de vâris olmuştur ki , bu silsile Ömer’i Müceddidi bir silsiledir bu silsilenin icâzeti, 1976 yılında Kayseri’de mukim olan ve İmâm-ı Rabbâni Hazretlerinin torunlarından Şeyh Abdulhalil Mücedidi (k.s) tarafından kendisine tevdi edilmiştir. Bilindiği üzere İmâm-ı Rabbâni (k.s) Hz. Ömer soyundandır ve bu silsile sâdece Hz. Ömer soyundan olanlarca sürdürülmüş bir silsile olması bakımından tasavvuf tarihinde ayrıcalıklı bir yere sâhiptir.

    Abdülhâlil Müceddidi Hazretleri, Çin Türkistanı’ndaki zulümlerden kaçarak uzun bir yolculuktan sonra Türkiye’ye sığınan Doğu Türkistan’lılardandır. Kayseri’ye yerleştirilmişler ve burada irşad faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Doksan yaşını aşkın bir pir-i fâni olmasına rağmen, ders halkasını sürekli canlı tutar, evine misafir geldiğinde çocuklar dahil kapı dibinde oturarak ağırlar ve hizmetlerini bizzat kendisi yapardı.

    Bu muhterem zâd, Fârûkî Hocaefendi ile bir görüşmesi esnâsında kendisine ; “Biz akrabayız dolayısıyla Hz. Ömer’in de torunuyuz.” Demiş ve Hocaefendi’ye ders vermek istediğini söylemişti. Fârûkî Hocaefendi ise ; “Akraba olmak münasebetiyle size ölünceye kadar hizmet ederim. Fakat sizden ders almam mümkün değildir. Çünkü bizzat Peygamber Efendimiz(s.a.v)den mânen ders almış bulunuyorum…” diyerek mazeretini kabul etmesini ister.

    Bunun üzerine Abdulhâlil Müceddidi (k.s) Hazretleri, gözyaşlarını tutamayarak ağlamış, torunlarını ve bütün yakınlarını yanına çağırarak, Abdullah Fârûkî Hocaefendi’den kendilerine dua etmelerini istemiştir.

    Fârûkî Hocaefendi, bu olaydan sonra Hacca gitmiş dönüşte kendisini çeşitli hediyelerle ziyaret ettiğinde Abdulhâlil Müceddidi Hazretleri O’na şöyle demiştir:

    ” Oğlum, Sen hacca gittikten sonra ceddimiz İmâm-ı Rabbâni Hazretleri iki defa gelerek bendeki icâzeti sana vermemi istedi. ve senin için ; “O da benim oğlumdur ve benim yolumu tâkip ettirecektir dedi.”

    Bunun üzerine Abdlah Fârûkî Hazretleri O nun verdiği Müceddidi icâzetnâmesini kabul etmiş ve bundan sonra da “el-Müceddidi” nisbesini kullanmıştır. Bu unvan, Müceddidiyye koluna nisbetini belirtmektedir. Bu zât , ayrıca Hocaefendi’ nin Seyyid Abdülkâdir Geylâni Hazretleri’nden aldığı mânevi icâzeti de tasdik ederek, bu kanaldan da kendisine icâzet vermiştir.

    1982 yılında mânevi bir işaretle Malatya’dan Ankara’ya hicret eden Hocaefendi , Hacı Bayramı Veli (k.s) Hazretlerinin doğup büyüdüğü Solfasol(Zülfadıl) semtine yerleşmiş ve vefat edinceye kadar buradaki külliyesinde irşad çalışmalarını sürdürmüştür.

    Hocaefendi, zâhirî ve mânevî icâzetlerine vâris olduğu Kâdiriyye, Nakşibendiyye-i Müceddidiyye, Nakşıbendiyye-i Hâlidiyye, Dussûkiyye, Bedeviye, Şâzeliyye, Mevleviyye ve Bayramiyye’den ders vermekte idi.

    Vâris olduğu silsileler, sağlığında basılmış bulunan İslam’da Zikir ve Râbıta adlı eserinin sonunda gösterilmiştir.

ÜVEYSİLİĞİ

    Alâaddin Fersâfî Hazretleri ile tanımış olduğu ve seyr ü sülûk ettiği tasavvuf yolunda verilen bütün emirleri ve görevleri titizlikle, aşk ve ihlâsla yerine getiren Abdullah Fârûkî Haretleri aynı zamanda “Üveysî” idi.

    Üveysî olması dolayısıyla mânevi terbiye ve eğitimini Hz. Ali (k.v), Ehl-i Beyt (r.anhüm ecmaîn) ve Ricâl-i Gayb kanalıyla bilhassa Seyyid Abdülkadir Geylani (k.s)’nin mânevî nezâretinde ikmâl etmiştir.

    1965 yılında Fârûkî Hocaefendi’nin üstâdı Alâaddin Fersâfî Hazretleri bir Malatya ziyâreti esnâsında kendilerine misâfir olmuş, bu açılmıştır. Bu esnâda Hz. Ali(k.v)’yi bizzat müşâhede ederek Hz. Ali’de fenâ fi’ş-şeyh makâmına ermiş, hemen arkasından da Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz(s.a.v) müşâhede etmiş ve fenâ fi’r- Resûl makamına erişmiştir. Bu ahvâli üstadına anlattığında Alâaddîn Fersâfî Hazretleri de tasdîk ve tebrîk etmiş ve; “Oğlum, yolun haktır ve gerçektir. Allah sana hesapsız ilim ve rahmet vermiştir. Bu yolda bütün gayretinle devâm et!” diyerek kendisini teşvîk etmiştir.

İLMİ

    Abdulkâdir Geylanî Hazretleri’nin mânevi işaret ve telkinleriyle hadîs ilmine aşk ve şevk ile eğilmişti. Hâfızasında birçok hadîs-i şerif metin ve tercümeleriyle birlikte mecmû idi. Kendisi hadîs ilmine büyük bir önem verdiği için, talebelerini de hadîs ilmine teşvîk eder, her sohbetinde mutlaka ezberden hadîs okutturur ve anlamlarını verdirirdi.

    Sohbet ve derslerinde fıkıh ve akâid ilmine de geniş yer verirdi. Talebelerinin ilimle iştigâl etmeye en az vakti olanlarına bile, zarûrî ilmihâl bilgilerini sohbet ve tekrar metoduyla öğretmiş ve onları bu konuda hassas olmaya teşvîk etmiştir. Kendisi Hanefî mezhebinden olmasına rağmen Hanefî fıkhı ile birlikte Şafiî fıkhı alanında da geniş bilgi sahibi idi. Ayrıca son yıllarda gündemi çokça meşgul eden ve tartışmalara sebep olan Cuma namazı, zuhr-i âhir, rü’yet-i hilâl, bîat, Resûlullah (s.a.v)’in ebeveyni gibi bâzı fıkhî-akaidî konularda kaleme aldığı risalelerle Müslümanları irşad fonksiyonunu son derece ilmî bir şekilde icrâ etmiş idi.

    Son zamanlarda kaleme aldığı tasavvufî-ledünnî âyet tefsirleri de Özlenen Fark dergisinde yayınlanmış ve erbâbı arasında büyük ilgi görmüştü. Bu tefsirlerden bir kısmı, Hocaefendi’nin bir Mısır seyahati esnâsında Ezher Üniversitesinin tefsir hocalarına takdîm edilmiş ve Arapça’ya çevilmiştir.

    Hadis, tefsir, fıkıh, akâid ve tasavvuf gibi temel İslamî ilimlerde behre sâhibi olan Fârûkî Hocaefendi, yazmış olduğu risâlelerini sağlığında kitaplaştırmış ve bunlara Farukiye Vakfı yayınlarının arasında bastırmıştır. Vefâtına yakın basıma hazırladığı eserleride vardır ve bunlar önümüzdeki aylarda basılacaktır inşâallah.

ZÜHD ve TAKVÂSI

    Hocaefendi’nin tasavvuf anlayışı, Kur’ân ve sünnete sıkı sıkıya bağlılık esasına dayalıydı. Kur’ânî yasaklardan şiddetle kaçınır, Kur’ânî emirleri titizlikle yerine getirir, bunları sünnetler ve nâfilelerle desteklerdi.

    Namazlarının vaktinde ve cemâatle kılınmasına büyük önem verir, kazâ namazı olanların sünnet namazlarda kazâya niyet ederek bir an önce borçlarından kurtulmalarını tavsiye ederdi. Yine vitir namazını ise sünnet olduğu üzere gecenin son vaktinde kılar ve etrafındakilere, mümkün mertebe böyle kılmalarını söylerdi.

    Hocaefendi ilk hac farîzasını 1971 yılında yerine getirmiştir. Daha sonra 1973, 74, 75, 76, 77, 82, 90, 92 ve 93 yıllarında da bu ibadeti yerine getirmiştir. Onun hac yolculukları bir kâfile hâlinde gerçekleşir, herkes bu kutsal hac yolculuğuna onunla birlikte çıkabilmek için can atardı. Bu yolculuklar, ibâdet ilim-irfan ve edeb eğitimi açısından dolu dolu geçer, bu ibâdet esnasında çeşitli ilim çevreleriyle tanışılır ve İslam dininin cihanşümûl kardeşlik anlayışının mübarek havası teneffüs edilirdi. Hocaefendi bu yolculuklarında dünyânın çeşitli ülkelerinden gelen Müslümanlarla güçlü bağlar kurmuş, kendisinden ders almak isteyenler olduğunda onlara istediklerini vermiştir. Zâten kendisi de bu ilim ve irfan yolunu, “Kapısı bütün insanlara açık olan Allah’ın bir sofrasıdır.” Şeklinde tanımlardı. O, fiilen ve mânen bu yolun hizmetçisi idi.

    Sünnetin de bir tür vahiy ürünü olduğunu kabûl eden Fârûkî Hocaefendi, farz ve vaciplere uyma konusundaki hassasiyetini, sünnetlere uyma konusunda da gösterirdi. Ayrıca edeb kaidelerine çok önem verir, sık sık “Edeb yâ Hû” şiârını dile getirerek, insanların anlayamayıp, tavır ve düşüncelerini tenkîd edenler dahi ondaki bu edeb güzelliğine hayrân olur, takdirlerini dile getirme mecburiyeti hissederlerdi. Çünkü o; “Rabbim beni edeblendirdi, ne güzel edebendirdi” hadîs-i Nebevîsini, en güzel bir biçimde içine sindirmiş bir edeb âbidesiydi. Bu alanda Zâhirî ve Bâtınî Edebler adlı bir eser kaleme almıştır ki, fıkıh, sünnet ve tasavvufî ahlâk konularını câmidir.

    Fârûkî Hocaefendi’nin çok önem verdiği sünnet ibâdetlerden biri de îtikaf ibâdeti idi. 1971′den îtibâren bu ibadeti hiç terke etmemiş, ilk itikaflarından birinde, defâlarca mülâkî olduğu Resûl-i Ekrem (s.a.v)’den bizzat ders almışlar idi. Mânevî terbiyedeki önemli yeri bakımından talebelerine en çok tavsiye ettiği ibâdetlerden biri de îtikaf ibâdeti idi.

    Tesbîh ve zikir anlayışında salavâtın ayrıcalıklı bir yeri vardı. Çok salavât getirme ve bunu artırmaya büyük önem verir, âyet-i kerîmeyle Müslümanlara vâcip kılınmış olan bu duâ cümlelerinin önemini sık sık vurgulardı. Peygamberimiz(s.a.v)’in işâretleriyle hazırladığı bir salavât metni bulunması, onun bu alandaki hassasiyetini ortaya koymaktadır. Bu salavâta “Salât-ı Fârûkiye” adı verilmiştir. Zâten kendisi Pîrân hazerâtının da salavâtlarını ihtivâ eden bir salavât kitâbı hazırlamış, bunları haftanın günlerine göre tasnîf etmiş ve burada salavâtlara tercümeleriyle birlikte yer vermiştir. Salavât-ı Şerîfe-i Fârûkiyye adlı bu eserin iki baskısı yapılmıştır.

    Tasavvufî irşad metodunda zikir ibâdetinin önemli bir yeri vardır. O hem cehrî, hem de hafî zikri icrâ etmiş ve insanların mizaçlarına göre bu ibadetten faydalanmalarını sağlamıştır. Zikir halkalarını sohbet hadîs dersleriyle besler, bu meclislerde insanlar hem nefis terbiyesi, hem de bilgi zenğinliği elde ederlerdi.

ŞEMÂİLİ

a) Dış görünüşü:
    Abdullah Fârûkî el-Müceddidî Hocaefendi, dış görünüş itibariyle heybetli bir görünüşe sâhipti. Fakat onda celâl ve cemâl hâlleri bir arada bulunurdu. Yerine göre bazen son derece güleryüzlü ve sevimli görünür, yeri geldiğinde de celâlli bir yüz ifâdesine sâhip olurlardı. Beyaz tenli ve uzun boylu idi. Sakalları sünnet olan ölçüye uygun uzunlukta idi.

b) Mücâdele aşkı:
    Son derece canlı enerjik bir yapıya sâhip olan Hocaefendi, Allah rızâsı için yorulmak nedir bilmez, irşad için sürekli kısa-uzun mesâfeli yolculuklara çıkar, insanlarla samîmî görüşür, araya bir engel koymazdı. Kendisiyle görüşmek isteyen herkese kapılarını açar, edebsiz davranışlar içine girenler olursa, onlara usûlü dairesince hadlerini bildirirdi.

    Geçimini kendi çalışmalarıyla sağlar, elinin emeğini yerdi. Bununla da kalmaz, muhtaçlara maddî yardımlarda bulunur, her Ramazan erzak dağıtır, kalacak yeri olmayan, maddî durumu iyi olmayan talebelere maddî-mânevî her türlü yardımı seferber eder, başkalarını da bu hususta gayrete yöneltirdi.

c) İlim ve kitap sevgisi:
    Kendisi ledünnî ilme sâhip olmasına rağmen kitabî bilgiyi asla dışlamaz, “Zâhire aykırı olan her bâtın bâtıldır” fetvasınca hareket ederdi. Evinde geniş bir kitaplığı vardı ve sürekli yaptığı araştırma ve incelemelerinde temel ve kaynak İslamî eserlere mürâcaat ederdi. Bütün talebelerine bu tür eserleri kütüphanelerinde bulundurmalarını tavsiye eder, hadis, fıkıh, akâid, tefsir ve tasavvuf kitaplarını okumaya teşvik ederdi.

    O, İslam’ın aydınlığını, ihtişâmını ve güzelliğini kelimelerle ve kalemle ifade edilemeyecek şekilde kavrayan bütün gönül erlerinde olduğu gibi, bu târifi imkansız güzellikteki kurtuluş yolunu bütün insanlara var gücüyle anlatmaya ve yansıtmaya hayatını adamıştı.

d) İnsanlara davranış tarzı:
    Özellikle çocuklara ve gençlere babacan bir şekilde davranır, Sâlih gençleri kendi evladlarından ayrıt etmez, onlara bir baba şefkati gösterirdi. Özellikle ilim yolunda tahsil gören ve hâfız-ı Kur’ân olan gençlere sohbet meclislerinde özel bir yer verir, onları bilgilerini artırmaya, hıfzlarını güçlendirmeye teşvik eder, bilgi denizine cesâretle dalmak ve Kur’ân-ı Kerîm’i anlayarak okumak konusunda yüreklendirdi. İlim yolunda cesâretsizleri cesâretlendirir, onlara kendi nezâretinde sohbet etme fırsatı tanıyarak, onore eder ve önlerini açardı.

    Bilhassa İslâmî gerçeklerden habersiz ve ilgisiz bırakılmış genç kuşaklar, onun şefkat ve sevgisini fazlasıyla yönelttiği ve gözbebeği gibi değer verdiği kitleyi oluşturmuştur. Böylece çevresinde genişleyen ve her kesimden insanı bünyesinde barındıran halkalarda gençlerin varlığı ve etkinliği gözle görülür bir şekilde hissedilirdi. Bu bakımdan o, keskin bir bilinçle uyguladığı ve kesintisiz sürdürdüğü İslamî çalışmalarının, derin bir aşkla sevdiği ve bağlandığı İki Cihan Güneşi, Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz’in metoduna uygun olmasına azamî gayret göstermiştir.

d) Tebliğciliği:
    Haksızlıklar karşısında hiçbir zaman ve hiçbir şekilde sessiz kalamaz, uğruna yaşanması gereken gerçeği her zaman cesaretle ifade ederdi. “Ölmeden önce ölürüz” buyruğunun sırrına erenlerden biri olarak gerçek anlamda dirilmenin ilâhî lutfuna erişen sâlih insanlara günümüzde yaşayan hârikulade bir örnek idi.

    O. bütün faaliyetlerini ; başarılarının ancak Yüce Allah’ın yardımı ile elde edilebileceğinin,Allah’ın yardımının da insanını bütün imkânlarıyla çalışıp çabalamasından sonra meydâna gelebileceğinin bilinci ile yürütmüştür. Bu faaliyetleri sonucu, birbirine düşman değişik ideolojilerin ön saflarında mücâdele eden yüzlerce genç, pek çok kimsenin imkânsız sayabileceği olağan üstü değişimlerle, hem İslâmî şuur ve inanca erişmiş, hem de “Allah yolunda kardeşler oluruz” emr-i ilâhîsine imtisâlen güçlü kardeşlik bağlarıyla birleşmişlerdir.

    Tebliğ konusunda sınır tanımazdı. Yapılması gerektiği ân, kim olursa olsun ve nerede olursa olsun bu görevini yerine getirir, bu konuda kınayanların kınasından yılmazdı. Gerek İslâm dînini yanlış anlayan ve anlatan ilim kılıklı kimselere, gerekse İslâmî bakımdan yanlışlarını gördüğü siyâsîlere açık bir şekilde tavrını koyar ve onları uyarırdı. O, bu hâliyle; Yıldırım Bâyezît’e ; “Yaptırdığın câmî güzel olmuş, fakat dört köşesinde birer meyhane eksik! ” diyerek pâdîşahın içki içtiğini ve bu haramdan vazgeçmesini hatırlatan emir Sultan (k.s) ve emsâli sûfîlerle aynı tavra sâhipti.

    Özellikle Resûlullah (s.a.v) konusunda abuk-sabuk konuşan ve kısır ilimleriyle bu alandaki inceliklere bir türlü vâkıf olmayan hocalara karşı sert davranır ve onları sözleriyle uyarırdı. Özlenen Fark dergisinin arka kapağında her ay yer alan “Edep yâ Hû” başlıkla hikmetlerinden bu konudaki uyarılarına sıkça rastlanmaktadır. Nitekim, vefâtından hemen önceki dakîkalarda bir televizyon kanalındaki tefsir programına telefonla katılmış ve Resûl-i Ekrem Efendimizin hakkında yalan-yanlış görüşler serdedenlere karşı Duhâ Sûresinin ledünnî tefsîrini yaparak onları bu konuda aydınlatmaya çalışmıştı.

    Affetmeyeceği tek şey, İslâm’a ve Resûlullah (s.a.v) ‘e karşı saygısızlıktı.

e) Resûlullah aşkı, sünnet bağlılığı ve Ehl-i Beyt sevgisi:
    O, son derece güçlü Resûlullah aşkı, sünnet bağlılığı ve Ehl-i Beyt’in İslâm dînindeki gerçek yerini kavratma şuuruyla, bid’at ve hurâfelere karşı tavrını gönlünde birleştirmiş nâdîde bir Allah dostuydu. Ehl-i Beyt’e bağlılığını sohbetlerinde sık sık dile getirir, onların adı anıldığı zaman sevgi ve vecdle coşkuya kapılırdı. Bu konuda aşırılıklardan uzak, sağlam bir anlayışa sâhipti. Ehl-i Beyt sevgisini ve bağlılığını yansıtan Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar adlı bir eser kaleme almıştır. İki ay içinde üst üste iki baskı yapan bu eser, her Müslümana farz olan Ehl-i Beyt sevgisini gönüllere yerleştirme amacına yönelik olarak kaleme alınmış ve gâyesine de ulaşmıştır.

***

    Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda Abdullah Fârûkî el-Müceddidî, “Yüreği Sevgi ile Dolu Cesur Bir Dâvetçi” olarak anılacaktır şüphesiz. Kalemiyle ve diliyle bu uğurda yaptığı mücâdeleler unutulamayacak ve talebelerine örnek teşkîl edecektir.

    Evet, o, yüreği sevgiyle dolu cesur bir dâvetçi, insanlara ümit aşılayan mücâhit, ilmiyle âmil ihlâslı bir âlim ve kelimenin tam anlamıyla seçkin bir yol gösterici idi. Onun zamanımızın insanına ve özellikle de gençlerine ulaştırmaya çalıştığı mesaj gerçekten incelenmeye değer, önemli bir mesajdır.

VEFÂTI
    Abdullah Fârûkî el-Müceddidî Hocaefendi 11 Aralık 1999 tarihinde Cumartesiyi Pazara bağlayan gece vefât etmiştir.

    Bir müddettir ayaklarındaki romatizma sebebiyle yürümekte zorluk çeken Hoca efendi, insanüstü bir gayretle acılarına aldırmıyor ve çalışmalarını, yolculuklarını bütün canlılığıyla sürdürüyordu. Daha önce bir kalp ameliyatı da geçirmiş olan Hocaefendi,yukarıda söz ettiğimiz televizyon programına telefonla katılıp Resûlullah (s.a.v)’e hem de kendisine yapılan seviyesizce sataşmalara daha fazla dayanamayarak bir kalp krizi geçirmiş,hastaneye kaldırılmışsa da kurtarılmayarak Yüce Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

    Allah gani gani rahmet eylesin ve bizleri şefâatlerine nail eylesin. Bizlere de, bıraktığı ilim mîrâsını iyi değerlendirmeyi ve onu kabrinde rahat ettirecek şekilde sürdürmeyi nasîb eylesin.(Âmin)

Eserleri İle Üstadımız
    Abdullah Faruki el-Müceddidi (rh.a), Allah yolundaki hayır çalışmalarının bir parçası olarak, insanları aydınlatacak risaleler de kaleme almıştır. Gerekli gördüğü hususlarda ve zaman zaman gündemi oluşturan dini tartışma konularında, tasavvufi bir bakış açısıyla kaleme aldığı risaleler daha sağlığında iki ayrı kitap oluşturmuştur ve basılmıştır. Hocaefendi’nin bu iki eserinin çekirdeğini, önceleri müstakil bölümler halinde yazılıp fotokopiyle çoğaltılan bu risaleler oluşturmuştur. O, bu risaleleri çoğalttırır ve fi sebilillah dağıtırdı.
    Bunların dışında kurucusu ve başyazarı olduğu Özlenen Fark dergisinde yayınlanmış ve fakat kitaplarına girmemiş makale ve risale çapında yazıları da vardır. Bu yazılardan bir kısmı, tasavvufi Ledünni ayet tefsirleridir. Hocaefendi, mevhibi ilim sahibi bir sufi olarak, Kur’an ayetleri üzerinde de tefekkür eder, bunlardan bir kısmını da kaleme alarak, talib-i irfan olanların dikkat nazarlarına sunardı. Yaşasaydı bu alandaki irfan mirasının artacağına şüphe yoktu.

Yayınlanmış Eserleri:

1-Zahiri ve Batıni Edebler:
    
    Hocaefendi’nin ilk yayınlanan kitabı Zahiri ve Batıni Edebler adlı kitaptır. İbadetlerle ilgili sünnet ve edebleri ihtiva etmesiyle “fıkhu’s-sünne” türünden, günlük yaşantıyla ilgili sünnet ve edebleri anlatması yönünden zahiri adab ve tasavvuf öğrencilerinin dikkat etmesi gereken edeblere yer vermesiyle de tasavvufi ahlak türünden bir eserdir. Fıkhı bir eserdir, fıkh-ı zahir ve fıkh-ı batınla ilgili bilgiler ihtiva etmektedir. Bir adab kitabıdır, zahiri ve batıni edebleri konu almaktadır. Tasavvufi bir eserdir, salikin örnek ahlakını ele almaktadır.

2-Evrad-ı Şerife-i Farukiyye:
    
    Bu kitapla aynı yıl (1996) ama daha sonra yayınlanan eseri ise Evrad-ı Şerife-i Farukiyye’dir. Bu eser, Arapça olarak günlük okunması gereken vird ve tesbihleri içine almaktadır. Bir el kitabı hüviyetindedir. Tasavvuf yolunda tesbih ve virdlerle ilerlemek isteyen talipler için Hocaefendi’nin bir yadigarıdır bu eser.

3- İslam’da Zikir ve Rabıta:
    
    Daha sonra yine aynı yıl içinde İslam’da Zikir ve Rabıta (1997) ve Fıkhi Risaleler (1997) olmak üzere iki eseri yayınlanmıştır.
    Bunlardan İslam’da Zikir ve Rabıta, tasavvuf ilminin belli-başlı konularını ele almaktadır. Eser, tasavvufa aşina ve meyyal olanlar için son derece lüzumlu bilgileri cem etmekle birlikte, tasavufi konulara yabancı olanlar için de oldukça açıklayıcı ve doyurucu bir üsluba sahiptir. Aynı zamanda bazı kimseleri tasavvuf karşıtı olmaya iten, zor anlaşılır veya incelikli konuları en anlaşılır ve kapsamlı bir şekilde ele alıp büyük bir vukufla açıklamaktadır. Bu eserde ele alınan başlıca tasavvuf konuları, zikir, rabıta, velayet, keramet, seyr-i süluk, nefs mertebeleri, tevessül, ilm-i ledün, ilham gibi Kur’ani tasavvufi kavramlardır.

4- Fıkhi Risaleler:
    
    Fıkhı Risaleler ise, içinde işlenen konuların çokça tartışıldığı ve gündemi allak-bullak ettiği dönemlerde telif edilmiş ve o zamanlar, bu konuları tartışan ve zihni bulanan Müslümanlar açısından çok büyük bir hizmet vesilesi olmuş çeşitli risalelerin bir araya getirilmesiyle kitaplaşmıştır. Abdullah Faruki el-Müceddidi Hocaefendi (rh.a), günümüzde tartışılan bu meselelere bir tasavvuf erbabı olarak, Kur’an, Sünnet ve ehl-i sünnet ulemasının re’y ve anlayışlarıyla yaklaşmış ve bu konuları vukufiyetle ele almıştır. Yüzyılımızın son çeyreğinde Müslümanları meşgul eden birçok tartışma konusundaki aydınlatıcı muhtevasıyla bu eser ülkemizde XX. yüzyılın fikir tarihini kaleme alacak olanlar için önemli bir kaynaktır.

5- Salavat-ı Şerife-i Farukiyye:
    
    Hocaefendi’nin en çok önem verdiği ibadetlerin başında salat ü selam gelmekteydi. Kur’an’da emredilmiş (Ahzab/56) olan bu ibadet, onun bir salavat-ı şerife kitabı hazırlamasına vesile olmuştur. Salavat-ı Şerıfe-i Farukiyye adı verilen bu eserinin aynı yıl içinde (1998) iki ayrı baskısını yaptırmıştır. İlk baskısında Türkçe bir mukaddime ile birlikte salavat-ı şerifelerin Arapçaları yer almış, ikinci baskısında ise, yine aynı mukaddime ile birlikte, bütün salavatlar, tercümeleriyle birlikte verilmiştir. Bu eserde salavat-ı şerifeler haftanın günlerine taksim edilmiş, büyük Allah dostlarının salat-ü selamları bir araya getirilmiştir. Son derece pratik bir planı vardır.

6- Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar:
    
    Hocacefendi’nin vefatından bir müddet önce müstakil olarak kaleme aldığı ve çok önem verdiği bir eseri de Ehl-i Beyt ve On iki imamlar adlı hacimli eseridir. Zaten kendisi de üveysi bir zat olarak, daha çok Ehl-i Beyt kanalıyla manen yetiştirildiği için, bu hususta çok hassastı. Ehl-i sünnet uleması içinde On iki imamlar hakkında eser yazan nadir zatlardan biri de Abdullah Faruki el-Müceddidi Hocaefendi’dir. Eser yayınlandıktan sonra çok geniş kesimlerce ilgi görmüş ve üst üste iki baskı yapmıştır (Haziran ve Temmuz 1999). Farukiyye Vakfı’na telefon eden birçok kimse, böyle bir kitabı hazırlayan zatın sünni mi, şii mi olduğunu sormuş ve bu durum Ehl-i Beyt ve onların mirasçıları olan On iki imamlar konusunun ülkemizde sünni ulema tarafından ne kadar ihmal edilmiş olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Her Müslümanın sevmesi gereken Ehl-i Beyt önderleri ve mensupları, Hocaefendi tarafından yazılan bu eserle ülkemiz insanına geniş bir şekilde tanıtılmış olmaktadır.

Basıma Hazırlanan Eserleri

    Efendi Hazretleri’nin baskıya hazırlanan bir eseri de “Edeb Ya Hu” başlıklı eseridir. Geçmiş mutasavvıfların “hikem” tarzı eserlerine benzeyen bu eserinde konu başlıklarına göre veciz ve hikmetli sözler yer almaktadır. Edeb Ya Hu/Hikem-i Farukiyye adını alması düşünülen bu hikmetler, Fark dergisinin her sayısında arka kapakta yayınlanmaktaydı. Hocaefendi, bu bölümü özel olarak her sayı için ayrıca hazırlar ve dizgisi Vakıf’ta yapılan dergiye dizilmek üzere gönderirdi. Bu hikmetlerin bir kısmı ise 80′li yıllarda Ribat dergisinde yayınlanmıştır. Faruki Hazretleri’ne ait bu kısa ve veciz ifadeler, Fark dergisinin en çok okunan bölümlerinden biri idi. Okumayla arası pek iyi olmayan veya zamanı olmayan kimselere de hitap ediyor ve herkes tarafından kolayca okunabiliyordu. Bu bakımdan birçok tasavvufi incelikler böylece daha çok kişiye ulaşıyordu. Bu sebeple Efendi Hazretleri, derginin arka kapağına reklam alınması teklifini kesinlikle kabul etmemiş, bu hikmetlerden elde edilecek manevi kazancı, reklamdan elde edilecek gelire yeğlemişti.
    Efendi Hazretleri’nin tasavvufi-Ledünni ayet tefsirleri ise, inceliklerle dolu ve anlaşılması güç bazı ayetler üzerinde Allah Teala’nın bir mevhibesi/ilahi bir bağışı olmak üzere yapılmış tefsirlerdir. Tefsir edilen ayetlerden bir kısmı ise mana olarak açıktır fakat, Efendi Hazretleri’nin ilham-ı ilahiye dayalı tefsirleriyle ilk bakışta görülemeyen manaları gözler önüne serilen ayetlerdir. Tam olarak tefsir ettiği tek sure ise Duha Suresi’dir. Bunun dışında şimdiye kadar tefsirini yaptığı ayetler şunlardır:
Besmele-i Şerife
Al-i İmran Süresi/14, 133, 134, 135, 110 ve 104;
Tahrim süresi/6. ayet,
Nisa Süresi/79.
Mutaffifi’n Süresi/14. ayetler,
Mü’minun Süresi/13-14. ayetler,
Ta-ha Süresi/124
Hac Süresi/46. Ayetler,
Bakara Süresi/148. ve 151. ayetler,
Maide Süresi/67. ayet.
    Abdullah Faruki el-Müceddidi Hazretleri’nin bu tefsirleri her ne kadar tasavvufi ve ledünni ise de o, zahiri ilme de yer vererek, “Zahire aykırı her batın batıldır’ anlayışına bağlı kalmıştır. Bu nedenle bu tefsirlerde şer-i şerife aykırı herhangi bir yorum bulmak mümkün değildir. Bu tefsirler, hem rivayet, hem de dirayet tefsiri sayılmalıdır.
    Bunların dışında Hocaefendi’nin kitaplarına girmemiş makaleleri ve kendisiyle yapılan röportajlar da bir kitap teşkil edecek boyuttadır.

Bir önceki yazımız olan Yunus Emre'nin Hayatı ve Eserleri başlıklı makalemizde emre, eserleri ve hayatı hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kişisel web sitesi Kişisel web sitesi
daha